12 Eylül İtirafları : Utanıyorum ama yine de yazdım...

Bundan 32 yıl önce bir ihtilal olmuştu. Çocuk aklımla ben alkışlamış, sevinmiştim. Kenan Evren ve diğer paşaların her ekrana çıkışlarında kendimi güvende hissetmiştim. Sokaklarda rahat rahat gezebilecektik artık. Akşam eve dönerken, karanlık yollardan korkmayacaktık ve gecenin sessizliğinde patlayan silahlar da olmayacaktı artık. Bunlar harika şeylerdi ve çocuk aklımla ülkeye huzur geldi, kötüler cezalandırılacak sanmıştım.  Oysa başlayan şeyin aslında Türkiye'nin sonu olduğunu idrak edememişim. Hadi ben çocuktum edemedim, koca koca annem ve babam da mı edememişlerdi? Edememişlerdi işte! 
Darbe öncesi yaşananlar o denli kötüydü ki, darbe olunca Türkiye'nin büyük bir kısmı alkış tuttu. İşte toplum mühendisliği budur! Halkın canını yak, yak, illallah dedirt ve sonra'' Tamam, Allah cezanızı versin, ne isterseniz yapın, gıkım çıkmayacak'' kıvamına getir. Biz her gün onlarca gencin canını alan terör yüzünden o hale gelmiştik. Sokaklar kan gölüne dönmüştü, kardeş kardeşi vuruyordu. Akşamın karanlığı çökmeden evlerimize kaçıyor, kapıları bacaları sımsıkı kapatıyorduk. Darbe gelince bu korkularımız bitti. Artık tek derdimiz, misafirlikten dönerken, sokağa çıkma yasağı başlamadan kapağı eve atmaktı. Bu da bizim için çok büyük bir dert sayılmazdı. Ne de olsa artık karanlık sokaklardan korkmadan geçebiliyorduk. Bilmediğimiz şey ise şuydu: Biz o karanlık sokaklardan korkmadan geçip evimize ulaştığımızda, başka birileri için kabus başlıyordu. Gecenin bir köründe evler basılıyor, kitaplar defterler aranıyor, gençler, fikir insanları, öğretmenler kimi suçlu kimi masum, yaka paça gecenin karanlığına çekilip, sırra kadem basıyordu. Biz yataklarımızda huzurla uykuya dalarken, başkaları işkence altında inliyordu. Biz sabah uyanıp bize bu huzurlu uykuyu bahşeden generallere teşekkür ederken, gözü yaşlı ana babalar, evlatlarının ardından, elleri böğürlerinde feryat ediyorlardı. Biz bunları bilmiyorduk. Bizler düzene uyan, anarşist ruhu olmayan, sakin ve sıradan bir aileydik. Darbe bize dokunmazdı, bizde gecenin bir körü karanlığa çekilecek kimse yoktu. Dolayısıyla sabahları okula giderken el sallayarak selamladığımız mavi bereliler bize sadece güzen duygusu veriyordu. Biz ailecek kendimizi kafeste kapanda değil, huzurda sanıyorduk. İşte bu yüzden 1980 ihtilalinin yol açtığı şeyleri idrak etmem, uzun yıllarımı aldı. Türkiye'nin tam bir ''maşa ülke'' kimliğine bürünmesinin ilk adımıymış o darbe. Ilımlı islam ülkesine dönüşmesinin, Misak-ı Milli sınırlarını kaybetme eşiğine gelmemizin, Atatürk düşmanlarıyla çevrilmemizin, yeniden tarikatlar, hazılar, hocalar ve bilumum abuk sabuklukla boğulmamızın ilk adımıymış. 
Evet, üzerinden 32 yıl geçti darbenin. O generallerin çoğu öldü. Evren yaşıyor ve yargılanıyor. Ne çıkacak? HİÇ!!!Çünkü Evren, bugün geldiğimiz noktanın yolunu döşeyenlerdendi. Bugün başta olanların önünü açan kişiydi. 12 Eylül Atatürk Türkiyesi'ne indirilen en büyük darbeydi  ve bugün başta olan Atatürk düşmanlarının ekmeğine yağ süren grubun başında Evren vardı. Yani istedikleri kadar yargılasınlar, ne çıkar?! Bırakın cezayı, teşekkür plaketi vermediklerine şükür! O çocuk aklımla alkışladığım darbe, o çocuk aklımla onayladığım tuhaf ve yasaklarla dolu anayasa, darbenin sonrasındaki Özallı yıllar, Çillerler, Mesut Yılmazlar, yine Demireller, yine Ecevitler... Bu sabah hepsi gözümün önünden geçiyor bir bir. Memleketin nasıl ve hangi yollarla bugünkü yangın yerine dönüştüğünü adım adım hatırlıyorum bu sabah. 
Tablonun bütününe bakınca 12 Eylül'ün yapbozun sadece bir tek parçası olduğunu görüyorum. Önemli bir parça evet, ama sonuçta, binlerce parçalık bir yapbozdan bahsediyorum. Darbe tek başına devirmedi Türkiye'yi...Yapbozun bütün parçaları, kendilerine düşen görevi yapıp, kendilerine verilmiş bölgeyi tahrip ettiler. Ülkemin altına mayın döşediler ve parça parça patlattılar. Önce insanlık patladı, terbiye, adalet, dürüstlük ve temiz vicdan da onunla birlikte havaya uçtu. Ardından hepsi bir çorap söküğü gibi geldi. İşte bugün Türkiye sallanıyorsa, temel değerleri havaya uçurulduğu içindir. Ve darbe yapbozun sadece tek bir parçasıdır. Ve daha çoooook parça var!!! 

Köy Enstitüleri

Yurdumun en kapsamlı atılımları yaptığı Atatürk'lü yılları takip eden bir 14 senelik dönem var ki, Türkiye'nin geleceği için belki de en büyük fırsatı içeriyordu. Köylerdeki çaresiz ve gayesiz gençleri alıp, örnek bir eğitimden geçirip, hem geleceğe inançla bakmalarını hem de hayatta daha dik ve sağlam bir duruşa sahip olmaları hedefleniyordu. Klasik temel eğitimin yanısıra, bir zanaat, bir sanat dalı, bir müzik aleti ve tabii ki sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diyerek sporla tamamlanmış nefis bir programla, her biri birer cevher olacak gençler yetiştiriliyordu. Sonraki yıllarda ''buralarda komünist yetiştiriliyor'' safsatasına kurban edilen KÖY ENSTİTÜLERİ'nden bahsediyorum...

Bozkırın ortasında, dağların eteklerinde ve ıssızlığın yankılandığı yerlerde, bir ışık gibi doğmuş Köy Enstitüleri. Öğrenciler kimi enstitüleri, tuğlalarını bile kendileri pişirerek kendi elleriyle inşa etmişler. O nasıl bir şevk, nasıl bir heyecanmış! Koç Vakfı'nın İstanbul Araştırmaları Merkezi'ndeki sergide, bu dönemi en iyi şekilde belgeleyen müthiş fotoğraflara denk geldim. Kimi fotoğrafların karşısında çakılı kaldım, uzun uzun inceledim. Sergiden çıkarken moralim bozulmuştu... Çünkü bu ütopik proje de ülkemin akılsızlığına, ülkeyi yönetenlerin basiretsizliğine, halkımın kafasızlığına ve dar görüşlülüğüne, aydınların dönekliğine ve yüreksizliğine kurban edilmiş gitmiş. Ağladım, hayıflandım ve çok çok üzüldüm...

Bu yazının geri kalan bölümü, sergideki bazı açıklama yazılarını içeriyor. Köy Enstitüleri neydi diye merak edip de kocaman kitaplar okuma zamanı olmayanlara bir hizmet olarak sunuyorum:

KÖY ENSTİTÜLERİ
1940-1954

1935 nüfus sayımına göre erkeklerin %76,7'si, kadınların da %91,8'i okuma yazma bilmiyordu. 40.000 köyün 31.000'inde okul yoktu. Türkiye'nın Batı karşısında kaybedilen uygarlık dengesini yeniden kurabilmek ve ''yeni insan''ı yetiştirmek amacı, aynı zamanda hedeflenen demokratik düzenin de temeliydi. Cehalet yüzdesi kabarık bir toplumda, sağlam insan harcıyla örülmemiş çürük demokrasi yapılarının, yakın gelecekte toplumun üstüne çökeceği çok açıktı. Bu nedenle köyü aydınlatacak insan tipini köy ortamından seçip eğitmek düşüncesi gündeme geldi. Bu düşünce İsmail Hakkı Tonguç'a aitti. 1940-1954 yılları arasında 21 adet KÖY ENSTİTÜSÜ kuruldu. 

CANLANDIRILACAK KÖY

Cumhuriyet köyünü canlandıracak insan tipi, İsmail Hakkı Tonguç'a göre köy öğretmeniydi. 1936'da Eğitmen Kursları, 1940'de Köy Enstitüleri bu aydınlanmacı tipi yaratmak için faaliyete geçmişlerdi ve uyguladıkları yöntem, Tonguç'un ''iş içinde eğitim'' ilkesine dayanıyordu. Köy Enstitüleri'nin temelleri 17 Nisan 1940'da atıldı. Bu tarihten itibaren Tonguç'un ilkeleri, Anadolu'nun ufkunu genişletmeye başladı. Öncelikle insanı kurtarmak düşüncesi köy öğretmenlerinin zihnine kazınmıştı. Geçmişe gömülmüş, çırpındıkça daha da batan çaresiz insan varlığı, kurtarılması zorunlu en yüksek değer olarak kabul ediliyordu. Bu açıdan Köy Enstitüleri projesi, geçmişte tökezlediği yerden ayağa kaldırmak, böylece Cumhuriyet'in geleceğini güvence altına almak amacını taşıyordu. Her iki amaç da siyasi nedenlerle gerçekleşemedi. 


PİRAMİDİN TABANI:
EĞİTMEN KURSLARI

Türk köylüsünü okur yazar yapmak, basit de olsa teknik araç ve gereçleri gündelik hayatta kullanmalarını öğretmek amacıyla 1936'dan itibaren Eğitmen Kursları açılmaya başlandı. Eskişehir Çifteler'de kurulan Mahmudiye Eğitmen Kursu bu konuda atılan ilk adımdır. Eğitmen Kursları'nın kendi alanlarında başarılı olmaları, Köy Enstitüleri'nin kurulmalarına da sağlam bir zemin hazırladı. 


YENİ BİR BAŞLANGIÇ İÇİN HAYATA DÖNÜŞ

Enstitülere gelen köylü çocuklarının bakışları donuk ve endişeliydi. Çoğu, köylerinden ilk kez ayrılmışlar; at, eşek sırtında ya da elverişsiz doğa koşullarında kilometrelerce yürüyerek umut kapılarına ulaşmışlardı. Üzerlerinde parçalanmış, yamalı elbiseler vardı. Bu insanlar Cumhuriyet'in devraldığı Osmanlı mirasıydılar. İsmail Hakkı Tonguç bu mirası görmezden gelenlere karşı, karanlığa seslenen, elini uzatan kişiydi. Yedi yüzyıldır susanlar bu çağrıya cevap verdiler ve bu ele sımsıkı sarıldılar. 


YENİ İNSAN, YENİ AHLAK

Bir Köy Enstitüsü öğrencisiyle ilk defa karşılaşan, onu işçi ya da amele sanabilirdi. onu hayatta dik tutan, ona sağlam bir kişilik kazandıran, ''iş içinde eğitim'' ilkesiydi. Köy Enstitüleri bu ilke doğrultusunda öğrenci yetiştirdiler. Yaparak öğreniyorlar, üreterek paylaşıyorlardı. Aynı zamanda bu, yeni insanın yeni ahlakıydı. 


MANDOLİNLİ YILLAR

Köy Enstitüleri'nde, müzik, edebiyat ve güzel sanatlara verilen önem daima ön plandaydı. Bir müzik aleti çalmak, şiir yazmak, ya da resim yapmak hep özendirilirdi. Köy ocuğu estetik zevk, yaratıcı düşünce, eleştirel bilinçle ilk defa karşılaşıyordu. kendini özgürce anlatmayı başaran ve soru sormayı çağdaş bir hak olarak benimseyen öğrenci, Cumhuriyet'in de garantisiydi. 


PROGRAMLI HAYAT

Sabah erkenden Enstitü meydanında toplanılır, müzik eşliğinde halay çekilirdi. Milli oyunların biri diğerini izler, farklı kültürler, duygular ortak bir coşkuda erirdi. Sonra kümeler, işliklere, tarlalara ve dershanelere dağılır, akşama kadar iş içinde eğitim sürerdi. Gün, serbest okuma saatiyle sona ererken, Yakup Kadri, Gorki, İstrati, Tolstoy'dan zihinlere kazınmış düşünceler, yaratıcı kişiliğin omurgasını inşa ederlerdi. 


TONGUÇ BABA

Tonguç Baba, kendine ütopyacı dedirtecek kadar ülkücü, baba köylü dedirtecek kadar da gerçekçiydi. Düşüncesi hem yarınlara çevrikti, hem de bir çok Anadolu köylerinin tarih öncesi durumuna... Düşüncesi koşulların hem ötesinde hem içinde, daha doğrusu bir ötesinde bir içindeydi. Bir ömür boyu ülküyle gerçek, gökle yer arasında mekik dokudu Tonguç... 


KÖYLERİMİZ VE AYDINLAR

Köyün kenarına münevver insanın mezar taşı dikilmedikçe köyün sırlarını anlayamayız. Köyü anlayabilmek, köylüyü duyabilmek için onunla kucak kucağa, nefes nefes gelmek lazımdır. Bataklığı kurutmak, okul binası yaptırmak, bozuk köprüyü onarmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak nazariyeci ulema taslaklarının işi değil, kahraman teksinyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet bazı münevverlerin dediği gibi kötürüm ise, bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. İSMAİL HAKKI TONGUÇ











Eylül...

Ne kadar uzun bir ara olmuş yine... Ne kadar ihmal etmişim sevgili blogumu... Ahh ahh!!! Kızıyorum kendime ama bir yandan da hayatımın deli akışı içinde böyle aralar olabileceğini hatırlayıp, sakinleşiyorum. 
Temmuz ayında yazdığım en son yazıdan sonra epeyi değişiklik oldu yine. Özetleyecek olursam:

  • Bodrum'dan planladığımızdan erken döndük. Osman oruç tutuyordu ya, Bodrum'un sıcagı ona iyi gelmedi. Benim de zaten İstanbul'a bir toplantı için günübirlik gelip gitmem gerekiyordu. Osman'a haydi İstanbul'a dönelim dedim. Çok sevindi ve hemen ertesi gün toparlanıp İstanbul'a döndük. Açık konuşayım bana da iyi geldi buraya dönmek. Arkadaşlarımı özlemişim, şehri özlemişim, Şişli evimizi özlemişim. Hiç üzülmedim döndüğümüze. 
  • Endonezya turuna gittim. Yaklaşık iki haftalık uzunca bir seyahati, son derece başarılı bir şekilde bitirip, evime geri döndüm. Gelenler içinde sevgili dostların da olması, bana kendimi çok rahat hissettirdi. Güzel sohbetler oldu, paylaşımlar kaliteliydi. Gördüklerimiz çok etkileyiciydi. Çok şanslıydık zira Toraja'da müthiş cenaze törenlerine denk geldik yine. O yörenin gömü adetleri ve cenaze gelenekleri o kadar çarpıcı ki, gruptaki herkes çok etkilendi. Oraya giderken yaptığımız 10 saatlik yolculuk bile canımızı acıtmadı. Herkesin ortak fikri BU YOLA DEĞER oldu.
  • Turun sonunda eve dönmek her zamanki gibi büyük ödüldü benim için. Havalimanında Osman karşıladı yine. Grubu servisle yolladıktan sonra, havalimanındaki Starbucks'da oturup birer kahve içtik. Ben turun ana hatlarını oracıkta anlattım, o da bana anlattı neler yaptığını. Bu ritüel çok hoşuma gidiyor. Eve dönmeden, hayatın akışına katılmadan önce, orada, hemen havalimanında durup, birbirimizle hasret gideriyoruz. Sonra taksiye atlayıp eve döndüğümüzde, koşturmaca başlıyor yeniden.
  • Ankara'dan Osman'ın can dostu Gülgün geldi. Eylül'ün güzel havalarını fırsat bilip harika geziler yaptık. İstanbul'un eski mahallelerinden yürüyerek harika yerler gezdik. Bir gün şu rotayı yürüdük: Süleymaniye - Beyazıt meydanı (cami gezildi) - Sahaflar - Kapalıçarşı - Mahmutpaşa - Tahtakale - Mısır Çarşısı - Eminönü - Galata Köprüsü - Karaköy - Bankalar Caddesi - Kamondo Merdivenleri - Galata - Doğan Apartmanı - Tünel.... Hepsini yürüdük. Müthiş bir deneyim oldu. Yürüyerek insan çok daha farklı algılıyor etrafını. 
  • Harika sergiler izledik: Pera Müzesi'nde, 9 Eylül Üniversitesi öğrencilerinin işlerinden oluşan bir sergi var, hepimizin yüreğine su serpildi sanki. Bu kadar aydın ve açık fikirli gençlerin oldukları bir ülkede karanlık kolay kolay çökmez dedik kendi kendimize. Fakan o serginin ardından Koç Vakfı'nın İstanbul Araştırmaları merkezindeki Köy Enstitüleri sergisi, bizi yeniden yasa boğdu. Türkiye inanılmaz bir atılım yapmış sadece 14 yıl içinde ama sonra bir anda treni kaçırmış siyaset sebebiyle. Öyle fotoğraflar vardı ki, insan inanamıyor gerçekten. Kızlar erkekler beraber kayak yapıyorlar. El sanatları almış yürümüş. Fakir köy çocuklarının elinde kemanlar, mandolinler. Bandolar kurulmuş, fotoğraflarını gördük. Ama sonra ne olmuş? Hepsi elden kayıp gitmiş... İnsan üzülmesin de ne yapsın? Bildiğim kadarıyla buralarda komünist yetiştiriyorlar diyerek, Amerika'nın baskısıyla kapatılmış enstitüler. ve köylümüz bir kere daha kendi kaderine, kendi karanlığına itilmiş. Kızların kafaları yeniden kapatılmaya başlanmış. Ve bugün geldiğimiz nokta da belli zaten, konuşmaya gerek yok fazla... 
  • Yemekler yedik dışarıda... İstanbul Modern'in içindeki restoranda, beyaz ve siyah pirinçle yapılan mantarlı pilavı lütfen deneyin. Uzun zamandır yediğim en lezzetli şey. Bir de Pera Palas'ın karşısındaki MEZE adlı restoranda, istiridye mantarı içinde balık mezesini tadın. Ölümcülll!!! Bir de közlenmiş yeşil biber içine doldurulmuş taze lor ve mango mezesini tadın. Bittim bittim!!! Ahh diyette olmayacaktım ki!!!
  • Yaa eveeeettt... Bildiğiniz anlamda diyete başladım. Kibrit kutusu beyaz peynir ve kızarmış ekmek falan da var yani... Ama üzerimde birikmiş her türlü ağırlığı atabilmemin yolu disilinli bir yoldan geçiyor ve ben bu disiplini kendi kendime sağlayamadığım için, yine sevgili NESRİN'in kapısını aşındırmaya başladım. Çok mutluyum!!! 
  • İki defter tutuyorum: Biri Julia Cameron'un The Artist's Way kitabından esinlenerek başladığım SABAH SAYFALARI'm ve diğeri de gelecek sene MAYIS ayında yapacağım CAMINO DE SANTIAGO yolu'na hazırlık amacı taşıyan MOR SAYFALAR... Her ikisi de güzel gidiyor. Hele SABAH SAYFALARI'mı yazamasam bir şey eksik kalıyor içimde. O kadar alıştım ki, sabah uyanır uyanmaz aklıma ilk gelen şey bu oluyor. Elle yazmak resmen hipnotize edici bir şey ve bağımlılık yapıyor. Üstelik çok da hoş bir duygu. Sayfaların yavaş yavaş dolması, dolarken yumuşaması, hafifçe kabarması...Deftere yazmak çok bambaşka bir duygu...
  • Bugün Türkan'ların atölyesine gideceğim. Resimle olan inişli çıkışlı ilişkime fırsat varken eğilmek istiyorum artık. Ne çıkacak bilmiyorum ama her ne çıkarsa, bana iyi gelecğei kesin...
Eveeeettt... Eylül geldi... Sonbahar kokuları doldurdu İstanbul'u ama EGE'de hala yaz olduğunu biliyorum. Bir iki hafta içinde, Osman'la 5 günlük bir Ege kaçamağı yapacağız inşallah. Yazı orada bitirmeyi umuyorum. 
Yukarıya koyduğum fotografı turdaki dostlarımdan Melih Anık çekmiş... Sağolsun... Turdayken bulabildiğim yazı anlarından birisi bu sayede kayda geçti... Teşekkürler ve sevgiler Melih Anık!!!

Bir Tepenin Üstünden

Bır tepenin üzerinden, hayallerimin peşine takılmış yazıyorum. Rüzgar Ege'nin tüm kokusunu taşıyor yüzüme. Deniz durgun bu tarafta, oysa yarımadanın öte yanında, güneşin battığı tarafta, dalgalar birbirine karışıyor köpük köpük. Sağ yanımda maviler, sol yanımda turuncuların en uçucu tonları... Akşamın en huzurlu saatleri başlıyor artık. Güneşin, bugünlük mesaisini tamamlayarak, en azından dünyanın bu köşesi için dinlenmeye çekileceği saatlere çok az kaldı. Bir kaç dakika sonra, denizin altın rengi yansımaları arasına kıpkırmızı bir top olarak gömülecek ve yarın sabah, gecenin uykulu sessizliğini, öte taraftan, yine altın rengine bürünen suların içinden çıkarak bölecek. Ömrümü bu tepenin üstünde, sadece bu manzaraya bakarak, güneşin sadece bu tepenin bir yanından doğup öbür yanından batışını seyrederek geçirebilirim. Başka da hiç bir yere gitmek bile istemem... Düşünüyorum da neden isteyeyim ki? İstediğim her şey ama istisnasız her şey var bu tepede... Baharlarını anlatayım önce: Hiç bir yerde yaşayamayacağınız kadar güzel bir bahar yaşanır burada. Hem de Şubat'ın ikinci yarısından itibaren fışkırmış bir şekilde... Hayatınızda görmediğiniz avuç içi büyüklüğündeki çiçekler, mavi, mor, kırmızı, sarı-kahve renkleriyle her yanı kaplar. Tabiat Ana şehirde göremediğiniz tüm cömertliğini buradaki evlatları yoluyla yansıtır. Güneş parlak ama can acıtmayan ısısıyla tüm kemiklerinize sızarken, şifa dağıtan bir el tarafından okşanıyormuşsunuz gibi hissedersiniz kendinizi. Sonra ilk yaz gelir. Hava ısınır ama hala can acıtmayan bir tatlılıkla sarmalarken sizi, gelecek sıcak günlere de hazırlar ve der ki, önleminizi alın, pergolalarınızı onarın, gölgeliklerinizi güçlendirin, brandalarınızı gerin; bütün bunları yapın ki, mecburen toprağı kavururken, altımda sizleri de kavurmayayım. Bahar çiçekleri yerini begonvillere bırakmaya başlar yavaş yavaş. Yemyeşil otlar sararmaya, sadece baharın o ilk aylarında görülen devasa boyutlardaki yabani otlar da kurumaya başlar. Sonra yaz gelip de o kavurucu güneş kendini gösterirken, mesajı almış olanlar, günün en sıcak saatlerini, hazırlamış oldukları o güzelim gölgelik kuytularda geçirirler. Havada şehirdeki o insanı darmadağın eden nem de olmadığından, gölgede tatlı tatlı kitap okurken, sıcak mıcak vız gelir. Tabii buranın papparazzi dolu beach'lerinde, o sersemletici güneşin altında, popüler olabilme telaşıyla, kavrulmaya rağmen boy gösteren kuru ve gösteriş meraklısı kalabalığın durumunu bilemem. Bir lahmacunla ayran'a 50 lira verdiklerine göre, yeterince nasibini alıyorlar güneşten demektir. Temmuz Ağustos uğramamak lazım oralara... Ya da bırakın uğrayan uğrasın ve eğer onlar bu paraları gözden çıkarmışsalar, bırakın esnaf kazansın. Ama ben almayayım!!! Yazın bile burada, sakin kalabileceğiniz yerler var. Ben oralarda olmayı tercih ediyorum. Benim tepem işte öyle bir yer... Sonra papparazziler, ünlüler, ünsüzler, çocuklu aileler dönerler kentlerine ve Eylül geldi mi, ortalığa sükunet çöker hemen. Beach'ler öksüz kalır ve kahveler gerçek sakinlerine bırakırlar tahta iskemlelerini. Havadaki nemli pus azaldığı için ufuk çizgisi daha net, denizin rengi daha mavi oluverir yeniden. Sararıp dökülen yapraklar çoğalır gitgide ve bizim tepedeki narlar kocaman olurlar. Günler kısalır, güneş suya değil, karşıdaki yarımadanın ardına batmaya başlar. Bizim tepenin narlarını toplarım her sene sonbaharda, sonra arabamın bagajına atıp şehre getiririm. Arkadaşlarıma, dostlarıma dağıtırım. Bizim tepenin tanrıçasının cömertliğini onlarla paylaştığım duygusuyla yaparım bunu hep. Tanrıça HEBELE... Adını ünlü koya veren HEBELE... Ben de tanrıçanın tam taç çakrasındayım yazın...Ne enerji yarabbim!!! Sonra her şey iyice sessizliğe gömülür. Kış gelir...Tabiat, buralarda daha kısa süren o yenileyici uykusuna gömülür, taa ki ilkbahar gelip de yeniden coşacağı ana kadar. Bademler bembeyaz çiçekleriyle kalk borusunu öttürdüğünde, renkli çiçekler yine topraktan fırlayarak, çoşkulu kutlamaları başlatırlar. Bu anlattıklarım yeniden başlar...yeniden... ve bir daha...İşte bu yüzden, ben bu tepede geçirebilirim tüm ömrümü. Başka bir şey de istemem! Biraz müzik ve biraz kitabım olsun yeter... 

                                    


Son yılların en kuvvetli fırtınası dediler, kapınızı bacanızı iyice sağlama alın dediler, ev dışında yapılacak işleriniz varsa yapın sonra bir daha çıkmayın dediler; söylenenlerin hepsini yaptım, bekliyorum artık. Dışardaki uğultu gittikçe artıyor, sanki kurtlar evin önünde toplanmış bir şeyleri protesto ediyorlar. Pencereden bakıyorum, ne kurt var ne başka bir şey...Bütün canlılar gizlenmişler kovuklarına, kuşlar da uçmuyor sanki, insanlar zaten günlerdir evlerinde hapis. Taş toplayan komşum bile gözlerini devirerek, istersen bu havada yalnız kalma, ne de olsa alışkın değilsin, yabancısın, ürkersin, korkarsın dedi ama ben istemedim. İlk fırtınada anne babasının yanına koşan ürkek çocuklar gibi davranmak istemedim açıkçası. 
Hava kurşun renginde, bulutlarda mor ve griler... Geçmişimin güneşli mavilerinden ne kadar da uzaktayım. Hatıralarım üşüşünce zihnime, gözlerimi pencereye çevirmem yeterli oluyor, ne bir mavi, ne bir ağaç... Hemen dönüveriyorum şimdiye... 
Deniz kudurmuş gibi. Hiddetle çalkalanıyor. Poseidon bir şeylere kızmış , bütün hırsını suları dimdik yükselen kayalıklara çarparak alıyor sanki. Çılgın gibi etrafı birbirine katan rüzgar da, kayalıklarda patlayan denizin bütün soğuk tuzunu taşıyıp üzerimize yapıştırıyor. Pencerenin camı bağak bağak... Saçlarım yapış yapış, sert... Gözlerim yanıyor kimi zaman tuzdan. Dilimi kurumuş dudaklarımda gezdirdiğimde ise tek aldığım tat, tuz... Tuz, tuz ve yine tuz...Ekmek tuzlu, kurutulup saklanan balık tuzlu, üçer üçer gezen koyunların sütünden yapılan peynir tuzlu, sıcak memleketlerden getirilen muhteşem görünümlü meyveler bile - sanki- tuzlu. Ya da benim dilim tuzlu, içim tuzlu... Geçen gün üzerine yattığım çimenlerde gezdirdim elimi, kokladım, tuz kokuyordu... Deniz çevreliyor dört bir yanımı ve sanki yavaşça herşeyin içine işliyor. Sinsice ama kötü niyetli değil, bu onun doğası...Adanın fırtınaları gibi. Korkutucu ama kötü niyetli değil. Gayet net! Geliyor, vuruyor ve gidiyorlar. Biliyoruz geleceklerini, hazırlanıyoruz, bekliyoruz, vuruyorlar ve gidiyorlar demişti komşum, bir şişe Brennivin'i kapıdan bırakarak. Başın sıkışırsa bundan iki yudum al, rahatlarsın demişti. Başım sıkışmadan aldım o iki yudumu ve boğazımdan bir alev topu indi mideme. Rahatladım mı? Rahatladım... Keşke her şey bu kadar net olsa hayatta. Bilsek geleceğini, hazırlansak, beklesek korksak da. Olmuyor işte, o zaman hayat olmuyor. Hayat bir sürü bilinmeyeni olan upuzun bir denklemle boğuşurken labirentlerin içinden yürümek demek. Bir sonraki adımının seni gerçekte nereye taşıdığını bilememen demek. Eyvah artık düşüyorum dediğinde, bir anda uçabildiğini fark etmen demek. Planlı programlı olmuyor, hayat haber vermiyor... Evini, arabasını, malını mülkünü ve bir sürü şeyini sigorta yaptıranları kimi zaman anlayamıyorum. Hayat yüklü bir MACK gibi üzerinden geçtiğinde, dünyanın en sağlam sigortası bile ne işe yarar ki? 

Garajın sert sert çarpan kapısı düşüncelerimden koparıyor beni. Çıkıp kapatmam lazım ama korkuyorum fırtınanın içine dalmaya. Bir yudum Brennivik daha alsam işe yarar mı acaba? El fenerimi alıp, dışarı fırlıyorum hızlıca, ayaklarım iyice nemlenmiş likenlere batıyor bileğime kadar. Dengemi korumaya çalışarak garaja kadar yürüyorum. Kapının menteşesinden kurtulmuş kanadını yerine takıp tam kapatacakken, neredeyse sessiz bir havlama sesi geliyor kulağıma. El fenerini o tarafa çeviriyorum: Kızıl kahve tüyleri olan büyükçe bir çoban köpeği... Başka zaman karşıma çıksa böyle beklenmedik bir anda korkarım ama bu fırtınanın içinde hiç de korkutucu gelmiyor, aksine bir yerlerden güvenilir bir dost gönderilmiş gibi hissediyorum. Konuşmaya başlıyorum, benim dilimi anlar mı acaba? Yavaşça, biraz da korkarak ona yaklaşıyorum, bir kitapta okuduğum gibi avuç içimi gösteriyorum, yine havlamaya benzer o sesi çıkarıyor ama hüzünlü gözlerini fark ettiğimde bu köpeğin benden daha fazla korktuğunu anlıyorum. Karşılıklı sakınımlı adımlarla birbirimize yaklaşıyoruz.  Tatlı bir sesle konuşmayı sürdürüyorum. Hoşgeldin diyorum, ne iyi ettin de geldin diyorum, burada durma eve gel benimle diyorum. Yine sessizce havlıyor ve burnunu bacağıma sürtüyor. Dost arıyor, dost arıyorum, birbirimizi buluyoruz. Garajdan çıkıyorum, peşimden geliyor, yavaş yavaş yürüyorum, yavaş yavaş takip ediyor. Evin kapısını açıyorum, içerinin yumuşak ışığı dışarı doğru yayılıyor, kenara çekilip, haydi içeri diyorum, sessice hav diyor, yumuşak  ışığın içine ilerliyoruz. Fırtına bir anda daha az korkutucu görünmeye başlıyor. Yine de geliyor, biliyorum, bekliyorum, bekliyoruz. 

Taşlar, küller ve köpüklü dalgalar...




Geri dönemem artık! Beni orada bekleyen hiç kimsem kalmadı. Ardıma bile bakmadan yoluma devam etmeliyim. Olan oldu, giden gitti...Her ne yaşanacaktıysa, yaşandı bitti. Hem gitsem de kim karşılayacak beni? Kim alır ki beni yanına? Bunda şeyden sonra...Peşime düşerler bir de üstelik. Rahat yüzü göstermezler. Bin pişman olurum, biliyorum, gidersem. Acırlar bana...Acısınlar istemiyorum! 
Bu ıssız, soğuk coğrafyaya sığındım. Kimseyi tanımıyorum, kimse de beni tanımıyor. Bazen sırf gece, bazen de gündüz. Kıyının bu tarafında yerleşirken, eşyalarımı taşımama yardım eden adamlar burası çok rüzgar alır, rahat edemezsin demişlerdi. Evin kirasının neden bu kadar ucuz olduğu da böylece anlaşılmıştı. Haklılarmış ama bilmiyorlar ki dışarda rüzgar gürleyerek her şeyi birbirine kattığında içimin fırtınaları diniyor.  
Yürüyorum uzun uzun. Denizin eteklerine dokunarak yürüyorum. Martılar görüyor gözyaşlarımı bir tek...Orman falan yok. Sadece yemyeşil düzlükler...Git git bitmiyor. Tepeler, dağlar ve yemyeşil düzlükler. Bu mevsimde mor çiçekler açıyor da renk geliyor etrafa. Bir de kayalar, canavar dişi gibi denizden fırlamış kayalar...Simsiyah! Kumsal bile simsiyah...Her şey siyah... Ama deniz gri...Beyaz köpüklerle hafifleyen bir gri. Oysa böyle miydi geçmişimin denizleri? Masmavi derinliklerine sığınırdım mutsuzluklarımda, avuturlardı beni...O mavilik, saçlarıma, kirpiklerime yapışırdı tuz gibi...Burada ise gri! Kül gibi...Zaten kül de yağıyor havadan. Küçük yanardağ yine öksürüyor. Soğuk kuzey rüzgarları bu külleri taşıyıp, denizin tuzuyla üzerime bırakıyor. Avuçlarımı açıp, külleri topluyorum havadan. Yakamadığım ölülerimin külleri bunlar! Ben onları yakamadım, ama onlar beni her gün yakıyor! Yanıklarım bir türlü iyileşmiyor, kabuk tutmuyor, hep yumuşak, hep sulu...Tıpkı buranın yerkabuğu gibi...  Her yanı yumuşak, sulu ve altından tıslayarak buharlar çıkıyor. Buranın yarası da kapanmamış bir türlü!
Konuşmuyorum. Susuyorum. Konuşacak kimse yok nasıl olsa... En yakın komşum sekiz kilometre ötede.  Koyunlarıyla yaşıyor, onlarla konuşuyor. Bir de içki şişesi var baş köşeye yerleştirdiği. Bu şişeyle de konuştuğunu sanıyorum. Taş topluyor. Bir omzundan aşırıp çarpraz astığı bir deri çantası var. Elinde küçük bir balta ve bir de bastonla uzaklara yürüyor sık sık. Bazen günlerce görünmüyor. Yamaçlardan, dere yataklarından, deniz kenarlarından taşlar toplayıp dönüyor evine. Bütün evren bu taşın içinde saklı demişti bir kez bana. Koca bir jip kullanıyor, tekerleri de kocaman. Her ayın üçüncü Perşembesi şehre iniyor. Yeğeni varmış bir tek, onu ziyaret ediyor, erzak alıyor ve koca tekerleriyle küllerin üzerinde derin yarıklar bırakarak eve dönüyor. Dağların arasındaki toprak yoldan geçiyor hep. Karla kaplı zirvelerle konuştuğunu da duymuştum bir kere. Bunu ben de yaptığım için yadırgamamıştım... Dağ geçitlerinde yaşayan hayaletlerden bahsedince, kalkıp gitmiştim yanından. Hayatın şakalarının sonu yok muydu acaba? Hayaletlerimden kaçmak için buraya gelip başka hayaletlerin ortasına düşmüşüm meğer! Yine de gecenin kopkoyu karanlığındaki ıssızlıktan gelen seslerin sahipleri anlaşılmıştı bu sayede. Hayaletler! Hayaletlerden korkmam, insanlardan korkarım ben! 
Şelale var yakınımda. Rüzgar durunca, onun sesi artıyor bu sefer. Sessizlik arıyordum ama saf sessizlik yokmuş meğer! Dalgalar, rüzgar, şelale ve hayaletler... Damı tıkırdatan küllü yağmur... Toprağın altından fışkırıp, evlere dağıtılan sıcak suyun sesi. Damarlarda dolaşan kan gibi hışırdayarak geçiyor borulardan. Sürekli hareket halindeki yerkabuğunun sesi...Boğuk... Radyo tek bir istasyon çekiyor, o da sabahtan akşama kadar buranın bilmediğim dilinde şarkılar çalıp duruyor. Telefon yok! Telefonlaşacak insan da yok ya zaten! Kalmadı... 
Buradayım artık. Mavileri, kırmızıları ve sohbetleri defterimden çıkardım, hayaletlerim yanımda bir tek! Taşlar, küller ve köpüklü gri dalgalar...Yeni arkadaşlarımı takdimimdir... 

Adadan...

Doğudan gelen bulutların rengi gri ve belli ki çok yüklüler. Fena indirmişti aslında son iki saattir ama şimdi biraz yavaşladı yağmur, toprağı ve çiçekleri mutlu kılıp, başladığı gibi aniden kesildi. Saçaklardan inen birkaç damla dışında bir şey kalmadı. Rüzgar da durdu, herşey sustu sanki. Deniz çarşaf gibi ve balkonumdan gördüğüm manzara sanki dünyadaki herkes bir yerlere göçmüş de  bir  ben kalmışım hissi uyandırıyor bende. Bach çalıyor içeride, harika! Ne kadar uzun zamandır kantatlarını ve motetlerini dinlememiştim, özlemişim. Tanrı'ya adanmış en güzel sevgi sözcükleri...Hepsini anlamasam da ruhuma kanat takmaya yetiyorlar. 
Balkonum topraktan yüksekte. İkinci kat hizasındayım burada ama önüm o kadar açık ki, bütün vadiyi seyredebiliyorum. Çam ağaçları, palmiyeler, akasyalar ve uzaktan cinsini tam seçemediğim bir sürü yemyeşil güzel ağaç ve onların aralarına serpiştirilmiş gibi duran üç dört katlı kimi güzel kimi çirkin evler...Yamacın ve evlerin altında, düzlüğe inildiğinde üç katlı, yatay ve uzun bir okul binası. Bütün devlet okulları gibi çirkin maalesef ama yine de çok çok daha beterini gördüğüm için buna bir şey diyemiyorum. Seviyorum da aslında yakınımda okul olmasını. Uzaktan bahçesini seyrediyorum ve çocukların cıvıltıları geliyor kulağıma. Cıvıltı diyorum ya, siz bana bakmayın! O sesleri, cıvıltı ya da gürültü olarak algılayışım, değişebiliyor ruh halime göre. Bazen Hababam Sınıfı'nın müziği olarak çalan teneffüs ziline gülerken, bazen de sinir oluyorum. Derse girerken ise genellikle Ayten Alpman'ın meşhur ettiği '' Memleketim'' şarkısı çalıyor. Cuma öğleden sonraları, avaz avaz ve son derece detone bir şekilde okunan  İstiklal Marşı'ndan sonra koşarak uzaklaşıyor çocuklar okuldan. Görmeye değer doğrusu yavrucakların o sevinci. Ne de olsa iki koca gün bekliyor onları azıp kudurmaları için. Adalı çocuklar daha şanslılar, zira koşup oynayacakları, haylazlık ve doyasıya yaramazlık yapabilecekleri bir yerde yaşıyorlar. Burada anneler akşamları hala adlarını pencerelerden bağırarak çağırıyorlar çocuklarını. Geçen akşam '' Sinaaann!!! Hemen eve gel yoksa yiyeceksin sopayı! Baban geliyormuş...'' diyen bir anne duydum ve aklıma çocukluğum geldi yine istemeden. Biz öyle zırt pırt sopa yemezdik ama sokaktan da girmezdik içeri kolay kolay. Zaten Nisan sonu Mayıs başı gibi, mahalleden arkadaşlarla koca bir çadır kurar, haftasonları onun içinde yaşardık kızlı erkekli...  Bahçeler müsaitti ne de olsa... Etraf asude ve herkes tanıdıktı. Boğaz sırtları o zamanlar mandıralarla çilek tarlaları bile vardı. Sabahları evin önünden inekler geçerdi çayırlara doğru ve akşamları da geri dönüşlerini görürdük. Bir keresinde taş atıp kızdırdığımız bir ineğin hışmına uğrayıp, en yakın evin bahçesine sığınmıştık kardeşimle. Boyumuzdan yüksek kapıyı kapatıp derin bir nefes aldığımızda, bunu bir daha yapmamaya yemin etmiştik. Meğer inekler sandığımızdan daha hızlı koşuyorlarmış!!! Velhasıl güzeldi ama sonra o çayırlara Küçük Armutlu geldi kondu ve bizim böğürtlen toplamaya ve manda sütü almaya gittiğimiz yamaçlar, gecekondularla doldu, biz de o güzelim mahalleden ayrıldık...
İşte o kaybettiğim çocukluğumu adada yeniden yaşıyorum. Şimdi anlaşıldı mı neden ilk fırsatta buraya kaçıyorum?

Adanın Kimsesiz Gülleri

Uzun zamandır bu kadar sakin bir bahar yaşamamıştım. Nefis oluyormuş meğer...
Evet, New York'taki opera turumdan döneli neredeyse bir ay oluyor ve ben bu bir ay zarfında evde olmanın keyfini yaşamaktan başka hiç bir şey yapmadım. Yaşasın tembellik!!! Tabii sadece boş boş oturduğum sanılmasın, arada koskoca, binlerce kitaplık bir evi taşıdım, yine... Ev yerleştirdim, ustalarla boğuştum, eksikleri tamamladım, misafir ağırladım, kitap okudum, Osman'ın sunumlarına tercümeler yaptım, kitapları tarayarak malzeme topladım, adaya kaçtım, orada kaldım kendi kendime  bir iki gün ve sadece DVD seyrettim kanepede uzanarak. Kitabımla ilgilenip biraz yazdım. Arkadaşlarımı gördüm, yemekler yedim...Bir ay dediğin ne ki zaten? Göz açıp kapayıncaya kadar geçiveriyor. 
Kitap okuyorum, hem de güzel kitaplar: Şu anda elimde en sevdiğim yazarlardan Jack London'un biyografisi var. Ne kadar sıradışı, gözüpek, dünyaya metelik vermeyen ve başına buyruk bir adammış! Ne kadar çok şey yaşamış genç yaşında. Açlığı, soğuğu, ölümü ve aşkı tatmış sadece yirmili yaşlarına kadar. Denizlerde korsanlık yapmış, Alaska'da altın avcılığı. Savaş muhabirliği yapmış ve orduyu korsanlık günlerinden kalma kendine has yöntemlerle izlemeye kalkınca hapse düşmüş. Para kazanmış, para kaybetmiş. Annesinden çok çekmiş, babasını hiç bilmemiş. Trenlerde gizlice seyahat edip, uyumuş. Sıkı bir sosyalist olmuş kapitalizmin kalesi Amerika'da. Yirmili yaşlarımın başına geldiğimde,Türkçe'de yayınlanmış bütün eserlerini okumuştum. Bugün bile mütevazı kütüphanemin en değerli köşelerini Enis Batur'la paylaşan en önemli yazarımdır. 
Ada nefis bu arada...O kadar hoş ki, kelimelere dökünce, hissettiklerimi tam aktaramıyorum, olmuyor ama adada olmak bana ve benim gibi islomanlara zaten yetiyor. Anakara'dan kopuk olmayı bilmek, bende, ''ne olursa olsun, hiç bir şey umrumda değil'' hissiyatı yaratıyor. O anda kıyamet kopsa, o bile dert değil... 
Akşam saatlerinde yürüyüşler yapıyorum. Saat 19.00 21.00 arası, hafta içi, adanın en kendiyle kaldığı zamanlar bu mevsimde. Gündüz gezmeye gelmiş olan kalabalık gitmiş oluyor ve adanın sakinleri, sakin sakin sokaklarda ve çarşıda oluyorlar. O saatlerde iskele ve çarşı civarında dolaşmak bana çocukluğumu hatırlatıyor nedense. Evlerine dönen ve dönerken de çarşı içinden son alışverişlerini yapan anne babaları seyretmek çok tuhaf yapıyor beni. Manavlar, fırınlar...Rengarenk! Bostan Manavı ve Yalovalı Kardeşler... Adadaki en sevdiğim iki esnaf!!! Adada gittikça azalan ve bana kalırsa kelaynak muamelesi görmeleri gereken gayrımüslimlerden öğrendikleri adapla, müşterilerine zarif kelimeler ve hareketlerle hizmet eden esnaf bunlar. Şehirde kaldılar mı bilmiyorum. En azından şehrin benim oturduğum kısmında bu tip eski tip esnaftan  pek kalmadı maalesef. 
Akşamın o saatlerinde, özellkle 20.30'a doğru, sahil kısmı bu mevsimde inanılmaz oluyor. Kimsecikler yok...Ama devvvv İstanbul'un bütün ışıkları karşımda...Canavar gibi uzanmış yatıyor . Denizin sesini dinliyorum, dalgaları izliyorum, bazen adayla Maltepe arasından yük gemileri geçiyor, onları seyredip hayal kuruyorum. Bir gün bir yük gemisiyle seyahat edeceğim mutlaka! Çakıl taşları toplayıp denize fırlatıyorum. Issız mahalleler arasında dolanıyorum, evlerin bahçelerindeki, tüm ihtişamlarıyla açmış, güzelliklerini dört gözle bekledikleri ama bir türlü şehirdeki hayatlarından kopup da adaya gelemeyen sahiplerine saklamış, hüzünlü gülleri seyrediyorum. Kimsesiz açıp soluyorlar o ıssız, sessiz bahçelerde...İçimden hepsini koparıp evdeki vazolarıma doldurasım geliyor, onların o benzersiz güzelliklerini kimsenin görmediğini, takdir etmediğini düşünüyorum. Bunu görüp takdir edemeyecek kadar meşgul olduğunu düşünüyorum insanların, hepimizin... Güllere haksızlık yapıldığını düşünüyorum...Sadece güllere mi, sümbüllere, filbahrilere, şakayıklara ve kendi kendilerine açıp mevsimi geçince solan diğer bütün isimsiz çiçeklere... Ben diyorum, onlara fısıltımla seslenerek, sizi görüyorum, kokluyorum, seviyorum, takdir ediyorum ve sizin için, sizi daha iyi görmek ve doyasıya yaşayabilmek için hayatımı yavaşlatıyorum diyorum. Duyduklarından adım gibi eminim...Üstelik aldığım yeni hayat kararlarını uygulamaya koyduğumda daha da çok emin olacaklar onları ne kadar önemsediğimden...
Bugün şehirdeyim hala, bir türlü paçamı sıyıramadım hayhuydan ama yarın, yarın.... Yarın adaya atacağım kendimi... 
Kimsesiz gülleri sevmeye...


Bu vesileyle Gertrude Stein'ın ünlü dizesinin verdiği ilhamla yapmış olduğum bir gül resmiyle açtım yazıyı...

Annemsiz Üçüncü Anneler Günü

Dün anneler günüydü...Annemsiz geçen üçüncü Anneler Günü... Özlemle kavrulduğum ama kimseciklere anlatamadığım bir anneler günü... Gözyaşlarımın beton bloklar gibi boğazımda donup kaldığı bir anneler günü... Gülüp oynadığım ama içimdeki kırıkların canımı acıttığı bir anneler günü... Dünyada annesiz kalan tek kişi ben değilim ya!!! Biliyorum ama bu annemi gün geçtikçe daha fazla özlediğim gerçeğini değiştirmiyor. Onu anmadığım, onu düşünmediğim hiç bir gün yok. Hayatımın en büyük rengiydi, aslında elimde kalan tek rengiydi ama çok erken kaybettim ben o rengi ve o gittiğinden beri hayatım çok çok daha kolay ama bir o kadar da renksiz... 
İnsan kayıplara alışıyor evet ama kalbiniz nasırlaşmamışsa eğer, kayıplar, aradan seneler de geçse, gözlerinizden yaş getiriyor. 
Dün çok ağladım, gözlerim kıpkırmızı, kurbağa gibi dolandım evde... Hıçkıramadım istediğim gibi, o hıçkırıklar içimde bir yerlerde nefesimle karışıp kalakaldılar ama ağladım mı ağladım! Zincirlikuyu'da başlayan ağlamam, evde de devam etti. 
Anneme çiçek aldım dün. Zincirlikuyu'nun girişinde çiçek satan, sivri dilli olduğu her halinden belli bir çingene kızından, beyazlı morlu karanfiller aldım. Mezarlık girişinde çiçek için pazarlık yapmak ters geliyor ama yine de 4 demetine 20 vereceğime, 5 demete 20 liraya anlaştık... Beyaz dikiş ipliğiyle bağlamışlar demetleri, üşenmedim oturup teker teker açtım demetleri...Birisi demişti ki, demet halinde mezarlara bırakılan çiçekleri toplayıp, yeniden satıyorlarmış...Yuh demiştim içimden ama aklımda kalmış işte, çiçeklerimi götürmesinler diye, ipliklerini açtım. 
Mezarda kızkardeşim de var. Ayşegül öldüğünde yaptırmıştım mezarı. Beyaz mermer soğuk geldiği için, daha yumuşak krem renkli traverten taşından yaptırmıştım. Yanına da rahatça oturmak için taş bir bank koydurmuştum. O banka oturup, teker teker açtım demetleri. Bir yandan da konuştum onlarla. ''Bok mu vardı bu kadar erken gidip beni yalnız kodunuz buralarda'' diye sitem ettim yine. Cevap gelmedi tabii ki. Ayşegül'ün yunuslarını sevip öptüm. Annemin taşını sevdim, öptüm...Çiçekleri yerleştirdim beceriksizce, hiç istediğim gibi olmadılar. Sonra baktım ki ağlamam gittikçe artıyor, kendimi hasta edeceğim, kalkıp hadi eve gidelim dedim Osman'a...
Annemi özlüyorum. Hiç özlemeyeceğimi sandığım kadar özlüyorum. Eminim annesini yitirmiş herkes de özlüyordur ama ben bu kadar çok özleyeceğimi hiç sanmadığım için ''çok çok'' özlüyorum...
Annelerinize sarılın!!!

Penceremden Manzaralar

Penceremin önünde bembeyaz bir tüy uçuyor.  Bir kuşun yoksa bir meleğin kanadından mı geldi, bilemiyorum. Rüzgarın kollarına vermiş kendini, bir o yana bir bu yana dolanıyor. Tam gitti diyorum, pencereme yanaşıyor bir daha...O kadar hafif, o kadar süzül süzül bir şey ki, bana olamadığım  her şeyi hatırlatıyor aslında. Ağırlıksız olma, hafif olma, kendini rüzgara bırakma, çabasız olma, nasıl olsa yere çakılmayacağını bilerek semalarda dolanma...Güvenme... Kendine, bugününe, ana ve gelip gelmeyeceğini hiç bir zaman bilemediğimiz o meçhul yarına güvenme... ''Bırak, nasıl olsa su yolunu bulur'' a güvenme... 
Penceremden dışarıyı seyrediyorum arada. Artık başka bir manzaram var mutfak penceremden. Yine mekan değiştirdim. Son 4 yıldaki 7. evimdeyim. Bakalım buranın macerası ne kadar sürecek? S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı'nı görmüyorum artık mutfaktan. Ama hala O'na çok yakınım. Arka kapıdan çıktığımda, yanındayım S. Bey'in. Geçenlerde selamlaştık. ''Epeydir görmüyordum sizi'' dedi bana...''Yaa, yoktum buralarda. İş güç, seyahat...'' dedim. Diyemedim ki, penceremden sizi gözlüyordum uzaktan. Dua ediyordum sizin için. Sizi yazıyordum arada sırada...Sustum ve ''Çaya geleceğim size, sohbetinizi özledim'' dedim. Mutlu oldu ve beni şaşırtan şeyi de ilave etti: ''Artık manikürcümüz de var, üç ay oldu''... Bundan öncekilerin sadece bir iki hafta dayandığını bildiğim için, şaşırdım ama belli etmedim. '' Hayırlı olsun, Allah bol müşteri versin'' dedim. '' Bu sene yaz çok sıcak geçecek, bu gece de ay çok yakın olacakmış, deprem meprem olabilir'' diyerek, her zamanki gaipten haberler serisine yenisini ekledi. Güldüm kendi kendime, ''Olmaz bir şeycikler merak etmeyin'' dedim.  '' 1999'da da aynen böyle çok sıcak bir bahar yaşamıştık. Sonra da Ağustos'ta kıyamet!!!'' dedi gözlerini devirerek. Komik adam vesselam, hayatımın renklerinden biri!
Artık seyrettiğim manzara bambaşka. Biraz daha fazla yeşillik görüyorum eskisine nazaran. Yeşillikle dalga geçer gibi yükselen çirkin ve kara renkli bir de mini-gökdelen var solumda. Tatlıcı'ların ihtilaflı çirkin yapılarından biri...Diğer yanda eskiden geometri dersinde kullandığımız gönyeye benzeyen, modern ama bir o kadar antipatik bir plazanın siyah-beyaz rengi karışıyor sahneye. Plaza'nın alt katında kocaman bir banka şubesi, bankanın üst katlarında aynı bankanın yönetim katları ve en üst katında da çok ünlü ve prestijli bir havayolu firmasının ofisleri bulunuyor. Plaza'nın önünde, siyah renkli makam arabaları duruyor hep. Bu arabaların şoförleri sürekli camları siliyorlar, aynaları parlatıyorlar. Üst düzey yöneticilerin arabaları bunlar ve iş çıkış saatlerinde şöförler kıymetli yolcularını beklerken yazın klimayı kışın kaloriferleri çalıştırarak, büyük kişi geldiğinde konforlu bir araca girmelerini sağlamaya gayret ediyorlar. Büyük kişi gelene kadar, benzin paraları yarım saat, bir saat havaya uçup gidiyor. Nihayet beklenen büyük kişi döner kapıda göründüğünde, şoför bey, koşar adım büyük kişiye doğru atılıp, elindeki çantasını kapıyor ve hemen arka sağ kapıyı açarak, kıymetli yolcusunu makamına oturtuyor. Özenle kapıyı kapatıp diğer tarafa çantayı yerleştirdikten sonra, gayet hızlı ve çevik hareketlerle direksiyonun başına geçip gazlıyor. Bu her akşam yaşanıyor... 
Plaza'nın sol köşesinde, yeşilliğe yakın bir nokta var, çiçek tarhlarıyla daha da sevimli oldu. Gündüz mesai saatlerinde, plaza insanlarının nefes alma köşesi oluyor orası. Beyaz yakalılarla siyah topuklular burada buluşup, karton bardaklarındaki kahvelerini yudumlayarak, iki nefes sigara tüttürüyorlar. Hemen anlaşılıyor flörtöz durumlar...Kızlar saçlarını savurarak gülüyorlarsa, belli ki, '' elektrik alınmış''... Yakışsın yakışmasın bütün kızların ayaklarında, aynı tip platformlu ayakkabılar... Kimi yürüyemiyor ama olsun! Herkes giyiyor, onlar da giyecek! Genç adamlarda saçlar bakımlı, beyaz gömleklerin kolları hafifçe kıvrılmış, akıllı telefonlar ve sigara paketleri aynı elde... O onbeş dakikalık molalarda ne hayaller kuruluyordur kimbilir. Ne tartışmalar yapılıp, ne aşkların temelleri atılıyordur. 
Hafta sonu geldiğinde, yeşil köşe kimsesiz kalıyor iki günlüğüne...Pazartesi yeniden... Aralarında bazen, hepsinin tekno-dahi olduklarını sandığım Hintliler görüyorum. Yuvarlanan R'leriyle konuşuyor kendi aralarında, kafalarını iki yana sallaya sallaya... Mesai saatinin bitimine doğru, hepsi beyaz, hepsi bir örnek minibüsler, plaza çalışanlarını evlerine taşıyor. Herhalde uyuya uyuya gidiyorlardır evlerine.  Gece karanlık çöktüğünde ise, bankanın ışıklı adı parlıyor gecenin içinde. Gece bekçilerini görüyorum o zaman da... 
Bunlardan başka, bizim sitenin girişindeki sazları gözlüyorum heyecanla...Yükselip, rüzgarla dalgalanmalarını seyredeceğim günleri bekliyorum. Bir sağlık kurumunun yemyeşil bahçesi görünüyor, içinde nefis serviler var. Bana Arnold Böcklin'in Ölüler Adası tablosunu hatırlatıyor ama etrafta bu kadar plaza, gökdelen ve makam arabası olunca, tablonun melankolik hali kalmıyor pek Allahtan. 
Bu pencereden daha fazla gökyüzü görüyorum artık. Uçakların geçişlerini, bulutları, martıları ve kargaları seyrediyorum. Ön pencereden de Atatürk havalimanı için son manevralarını yapıp, iyice alçalan uçakları takip ediyorum. Azıcık Adalar görünüyor, bir parça da Üsküdar... Şehir manzaram ise kuvvetli... Şişli, Nişantaşı ve Fulya'nın çatıları bir deniz gibi uzanıyor önümde. İlk günlerde alışamayacağım sanmıştım ama alıştım. Hatta o ilk günlerde salonun başköşesinde duruyormuş gibi hissettiğim Şişli Etfal bile batmıyor artık gözüme. Sabahları uyanıp, hastaneyi gördüğümde, önce sağlıklı olduğum için dua ediyorum, sonra tüm sevdiklerimin sağlıklı kalmaları için dua ediyorum, hepsinin sonunda ise Şişli Etfal'de ve diğer tüm hastanelerde şifa arayan insanlar için dua ediyorum. Şükrediyorum ve hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlıyorum bir anda...
Ama....Yine de penceremin önündeki tüy gibi hafif olmayı, kendimi rüzgara bırakmayı bilemiyorum. Beceremiyorum...Becerdiğim gün, yaşama bambaşka bakacağım, biliyorum...

YOL 'un Şiiri


Yollarda olsam...
Sırtımda çantam,
Elimde kitabım, defterim ve kurşunkalemim,
Mor renkli tükenmezim...

Botlarımı çekmiş olsam, emektar,
Yüzümde ılık rüzgar, dağlardan...

Mor çiçekler kaplamış olsa yamaçları,
Sırtüstü atsam kendimi yere ve
Seyre dalsam bulutları...

Dinlesem birbirleriyle fısıldaşan dalgaları,
Sonsuzluğunda erisem yıldızların gece vakti,
Tan vaktinde bulsam aşkın rengini,
Susasam ve kana kana içsem kaynaklardan
Toprağın özünü...

Doyamasam ıslak çimenlerin, yosunların kokusuna
Ayaklarıma dolansa çakıl taşları

Durgun sudaki aksime bakarken
Çocukluğumu görsem, deli dolu, maceraperest,
Kah dürüst, kah düzenbaz,
Ama hep hayalperest...

Dağlar, denizler, ırmaklar, ormanlar
Tapınaklar, meydanlar, pırıl pırıl saraylar,
Birinden girsem, öbründen çıksam,
Yönümü yitirip, orda burda kaybolsam...

Yorulsam, acıksam, kafayı koyunca uyusam
Düşünmesem ''yarın yarın'',
O mu doğru, bu mu yanlış,
Kim ne dedi, kim ne yaptı,
O kaç para, bu ne kadar,
Haklı mıyım, haksız mıyım,

Ne olursa olsun desem,
Neresi olursa giderim desem,
Bugün olmaz öbür gün desem,
İstemem kalsın, yetti gari desem,
Nefes alsam, sussam, istemeden konuşmasam...

Yola çıksam vesselam,
Yolda olsam,
Yolda kalsam,
Yoldan yola akıp dursam...

Kabalık...Kabalaşan Şehir...


Haftaya New York'a gidiyorum!!! Geçen hafta sonu Milano'daydım...Böyle söyleyince pek havalı duruyor, değil mi? Bence de...Bu anlamda kendimi hem çok şanslı hem de çok zengin hissediyorum. Mesleğimin güzel yanı!
Bu yazının konusu yukarıdakiler değil maalesef. Bu sefer bazı konularda içimi döküp, sesimi duyurmak istiyorum: Ülkemin ve şehrim İstanbul'un aldığı son derece KABA hal ve tavır artık beni çok yoruyor, üzüyor ve yıpratıyor. Ne yapacağımı ve bu durumu ne şekilde tolere edebileceğimi bilemez haldeyim. Atsam atamam, satsam satamam!!! Burası benim ülkem, benim toprağım! VATAN dediğim yer burası ama artık kendimi AİT hissetmiyorum. Ve eminim benim durumumda o kadar çok insan var ki! Sesimiz çıkmıyor, sinip durakaldık köşelerde. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Hiç birimizin güveni yok geleceğe dair. Ülkeyi yönetenleri izliyoruz, kafamızı sallıyoruz, cık cık cık diyoruz, ama bunun dışında bir şey yapanımız var mı? YOK! Hepimizde sadece bir eleştirel hava, bir beğenmemezlik, bir kendini bir şey sanmalar ama bunun dışında SIFIRIZ! Ben, benim gibi olanlardan bahsediyorum. Kimse üstüne alınmasın ya da alınacaksa alınsın canım!!! En çok kendime kızdığımı hep söyledim. Bu durumla savaşmak, mücadele etmek adına hiç bir şey yapmıyorum! Politikaya atılmadan bir şey olmaz! Ülke yönetiminde hiç bir şekilde etkili olamazsın. Soruyorum: Bu ülkede politikaya atılmak akıllı insanın yapacağı şey midir? Cevabı yüksek sesle vermeseniz de olur, ben biliyorum nasıl olsa!
Beni en çok üzen şey, etrafın KABALAŞMASI!
Her şey KABA! Herkes KABA!
Etrafıma bakıyorum, insanları seyrediyorum. Ben metro, metrobüs, belediye otobüsü, vapur, motor, füniküler, kısaca bütün toplu taşıma araçlarını hemen her gün kullanıyorum. Hepsi her saat kalabalık ama inen binen insanları izliyorum bu sayede. Gördüğüm manzarayı tasvir etmeye çalışacağım, lütfen kimse kendini beğenmişlik yaptığımı düşünmesin. Niyetim bu değil! Ben kimseden DAHA İYİ veya DAHA DOĞRU değilim... Böyle bir iddiam yok, üstelik bu yazacaklarımın para, pul, zenginlik ve bunlara bağlı günümüz maddi değerleriyle de bir ilgisi yok.
Özellikle kalabalık saatlerde metroya binmeyi denediniz mi hiç? Ben her gün deniyorum, bir şekilde başarıyorum da... Ama olay şöyle cereyan ediyor: Metro yanaşıyor. Metro yanaştığında kapıların hangi noktaya geleceği yerlerde işaretli. Dolayısıyla o noktalarda metroya binmeye çalışan insanlar kümelenmiş oluyor. Amaç bir an evvel içeri dalıp yer kapmak! Hepimiz oturmayı isteriz, bir sözüm yok! Ama içerideki insanlar çıkamadan, dışarıdakiler kapılara hücum edince, ortalık savaş alanına dönüyor. Hele elinizde paket, çanta falan varsa, vay halinize. Hepsi ezilip, berbat oluyor. Ben bir kaç kere elimde bir buket çiçekle binmeye çalışmıştım. Herkes öyle garipsiyor ki bu durumu, tuhaf bakışlardan rahatsız olup, bir daha çiçekle binmemeye karar verdim. Madem koca bir buket çiçek alacak kadar zenginsin!, neden taksiye binmedin bakışları bunlar! Küçümseyen, bıyık altından gülen bakışlar. Elimdeki çiçekle metroda hayatta kalmaya çalışırken çektiğim sıkıntıyı, keyifle seyreden ama asla yer vermeye yanaşmayan genç bakışlar bunlar...Abartmıyorum, ama böyle hissediyorum. Sonra işin ikinci kısmı geliyor: Metrodan inmeniz lazım. Bazı duraklara, mesela benim kullandığım Şişli Mecidiyeköy durağına geldiğinizde, inebilmek gerçekten maharet istiyor. Kapıların açılacağı noktaya denk gelen yerler yine bir an evvel metronun içine girmeye çalışanlar tarafından tutulmuş oluyor. Kapılar tıslayarak açıldığında ikinci itişme seansımız başlıyor. İçeri girerken ezilmiş paketleriniz, bu sefer de dışarı çıkarken eziliyorlar. Tabii siz de...İçerideki kalabalık dışarıya, dışarıdaki kalabalık da içeriye hücum ediyor. Her seferinde bırakın da önce çıkalım diye seslenmek zorunda kalıyorum. Bana deli huysuz kadın gözüyle baktıklarını hissediyorum yine insanların...Hiç bir işe yaramıyor ama yine de deniyorum!
Burada aslında pek çok filtre devreye giriyor: Sona kalırsam açıkta kalırım korkusu... Metro beni almadan gider korkusu...Herkesin önüne geçeyim güdüsü... En çok ne gıcık ediyor beni biliyor musunuz? Sinsi sinsi önünüze geçip, aradan içeri sızmaya çalışanlar! Yandan yandan, yengeç gibi yanaşıp, kapılar açılır açılmaz, içeri sızıveriyorlar gölge gibi...Bunu özellikle, kendilerini dış dünyadan soyutlamak için bir duvar olarak kullandıkları kulaklıklarından bangır bangır müzik yayılan genç tipler yapıyor. Sizi hafifçe iterek öyle güzel bertaraf ediyorlar ki, bir şey diyemiyorsunuz. Sanki yaptıklarının hiç birinin farkında değillermiş gibi bir tavırla hareket ettikleri için, ne deseniz boş! Zaten ''kardeşim, ben görünmez miyim, nasıl geçiyorsun önüme'' diye sorsan, umursamazca, '' ee buyrun o zaman'' deyip, kaba bir el hareketiyle size yer veriyorlar. Ama öyle bir tavırla yapıyorlar ki bunu, siz sanki olayı çok büyütmüşsünüz gibi bir izlenim oluşuyor bir anda...Oysa, bir şey yapmadınız ama etrafta, bu olaya şahit olanlar bile, bir anda olayı sizin büyüttüğünüzü düşünmeye başlıyorlar. Yine sinip susan taraf siz oluyorsunuz. Ne de olsa çoğunluktan farklısınız. Bu farkınızı herkes fark ediyor zaten... Elinizdeki kitaptan, derli toplu olmasına gayret ettiğiniz giyim kuşamınızdan, tarayıp da sokağa çıktığınız saçlarınızdan. Kentsoylu olmanın gereklerini yerine getirdiğiniz için farklı oluyorsunuz. Ne tuhaf değil mi? Şehir yaşamı başkadır ama siz şehirli kalmaya gayret ederken, şehri paylaşan diğerleri tarafından itilip kakılıyorsunuz.
Diyelim ki tek yön olduğu açık açık belli olan bir sokakta, karşı yönden gelen bir arabayla kafa kafaya geliyorsunuz. Yol sizin! İki tarafta park etmiş arabalar olduğu için, yol zaten iyice daralmış. Siz de daralıyorsunuz... Penrecenizi açıp, '' Burası tek yön, siz ters taraftan geliyorsunuz, hatalısınız'' dediğinizde ne oluyor peki? '' Yaa yürü git işine !!! Sana mı kaldı polislik'' diyen maganda erkeklerle ağız dalaşına düşüveriyorsunuz.. Zaten direksiyonda kadın olarak bulunmanız, yeterli sebep sizi ezmeleri için... Hemen KABALIK genleri devreye giriyor. Yine susup oturuyorsunuz.
Televizyonda programlara bakıyorum. Ülkeyi yönetenlerin hemen hepsi zaten kaba kaba kanuşuyor, kaba kaba konuştukları için oy alıyorlar. Ekranda da aynı kabalık her yere sirayet etmiş durumda, fark ediyorsunuz. Hele tartışma programları var ya, dayanamıyorum. Kabalığın beraberinde cehalet ve cehaletin getirdiği cesaret feci şekilde korkutuyor beni.
Etrafta yapılan deeevvvvv inşaat projelerine bakıyorum. Hepsi kocaman kocaman beton bloklar, hepsi göğe doğru uzanmış gidiyorlar ama başta yükselen değerlerimizden Ağaoğlu'nunkiler olmak üzere, hepsi kaba kaba... Zarafet ve letafet, Osmanlıca sözlükteki kelimeler olarak kaldılar maalesef. İnce zevkleriniz varsa, üzerinizden silindir gibi geçiyorlar.
Sokaklarda, kaldırımlarda yürüyemiyorsunuz. Ya arabalar park etmiş oluyor, ya işportacılar, ya da dükkanlar plastik babalarla kendilerine sınır çizmiş oluyorlar. Bu engellerin üstesinden geldiğinizde ise, sizi omuzlarıyla iten, kakan, dürten ya da sanki şartmış gibi, yürürken tüttürdüğü sigarasının dumanına boğan kalabalıkların içersinden geçmeye çalışıyorsunuz. Durakta otobüs bekliyorsunuz, etrafınızdaki 10 kişiden 7'si sigara içiyor. Arada ben de keyif sigarası içerim, lafım sigaraya karşı değil ama o durakta beklerken üstünüz başınız, açık hava olmasına rağmen kokuyor, koku genzinize doluyor. Acaba diyebilir misiniz, içmeseniz ne iyi olur! Ben korkarım neyle karşılacağımdan... Bindiğiniz taksinin şoförüne bile rica ettiğinizde, laf yiyorsunuz. Dolmuş şoförlerine zaten dokunulmaz! Saatte 130 km hızla köprüden çevre yoluna doğru uçarken, arka sırada oturanların içi dışına çıkar ve kafaları zıplamaktan tavana çarparken, insan değil de canlı hayvan taşımacılığı yapıyormuşcasına kaba kaba davranan ve o sırada da fosur fosur sigara içen dolmuş şoförüne ne diyebilirsiniz. Yavaş gidin dediğinizde bile ters ters bakıyorlar...Sadece şoförler değil, dolmuştaki yolcular da... Ne var ki? Neden adamın sinirini bozuyorum ki? Huysuz kadın oluyorum yine...
Bir başka tahammül edemediğim kabalık da, havalimanında görev yapan trafik polislerinin, yolcu indirip bindiren araçları uyarırken takındıkları tavır... Akşam karanlıkta İstanbul'a iniyorsunuz. Koştura koştura pasaport kontrolünden geçip, duty free'den haldır haldır alışveriş yapanların arasından sıyrılıp, kendinizi dışarı atıyorsunuz. Taksi kuyruğuna giriyorsunuz. Etraf insan kaynıyor oysa saat sabaha karşı 02.00... Ve acayip bir gürültü!!! Havalimanı taksilerinin kuyruğunda, iki tane kaba tavırlı adam, yani ''zaten'' kuyrukta olan taksileri ve ''zaten'' kuyrukta olan insanları yeniden kuyruğa sokmak için bağıran, çağıran ve düdük öttüren adamlar! Bir bağırış bir çağırış! Turistler şok geçiriyorlar. Ama bunun dışında, daha korkunç bir gürültü daha yükseliyor: Trafik polisinin aracından çıkan siren sesi ve megafondan yükselen son derece kaba ve azarlayıcı ses: Duraklama yapmayın, ticari ilerle, ıınnnnnnnnn, ıınnnnnnnnnn..... Yahu kimi anasını almaya gelmiş kimi kardeşini. Arabaya, eğer durmazsa nasıl binebiliriz ki? Yani biz çok mu meraklıyız havalimanının, insan düşünülmeden oluşturulmuş mimarisinde, egzost dumanı solumaya? Sakin sakin evinize gidebilmeniz mümkün değil! Pişman oluyorsunuz...
Yani...
Örnekler o kadar çok ki! Hangi birini yazayım? Yine uzamış gitmiş yazı...Kabalığın sonu sınırı yok anlayacağınız!!!
Sizin aklınıza neler geliyor peki?
Recep İvedik neden gişe rekorları kırdı, eminim hepiniz düşünmüşsünüzdür....

Bahar'da Bodrum

Bugün bahar gerçekten başladı. Bugün dönence...Kış bitti...Haftaya da saatler ileri alınacak ve bahar iyiden iyiye kendini göstermiş olacak.
Dün akşam Bodrum'dan döndüm. Ama ne Bodrum!!! Bahar fışkırmış, tam deli bahar! Hayatımda hiç görmediğim çiçekler kaplamış yamaçları. Papatyalar, sarı çiçekler ve adını bilmediğim kocaman sarı, turuncu, kırmızı başka çiçekler... Her yan yabani otlarla kaplanmış; devasa ölçülerdeki dereotu demetlerine benzeyen eğrelti otları ve yine maalesef adını hiiiiç bilmediğim başka başka insan boyunda otlar. Sadece bu mevsimde büyüyorlar ve sonra, kuruyup gidiyorlar. Bodrum'a eğer sadece yaz tatillerinde giderseniz, bu muhteşem renkleri ve acayip otları görebilmeniz mümkün değil. Ben karar verdim, bundan sonra MART sonunda mutlaka gideceğim Bodrum'a. Hayatımın en güzel ''3 gün''lerinden biriydi bu son 3 gün... Ağaçlar henüz yapraklanmamıştı ama geri kalan her şey yemyeşildi.
Bodrum her zaman güzel bence ama şimdi en güzel zamanlar galiba. Bahar ayları yani... Bodrum'un yüksek sezon dışındaki her hali bence çok güzel aslında. Yani okulların kapanış ve açılışı arasındaki o karambol dönemi saymazsanız, Bodrum hep güzel. Temmuz ve Ağustos ayları, şımarık çocuklar, maganda gençler ve tüketmekten başka hiç bir şey yapmayan çekirdek ailelerle dolup taşıyor her yer. Bir de tabii süper zengin görgüsüzler var ki onlar tam evlere şenlik! Her şeyin fiyatının fahiş olmasının en büyük sebebi bu görgüsüz zenginler. Yani şöyle bir cümle olur mu yaa: Abi, parkçı çocuğa elli lira verdim, kırk takla attı... Yahu arabayı sadece park ettirmek için elli lirayı sen nasıl saçarsın yaa? Ayıp yaa!!! Bu nasıl iş? Ondan sonra benim gibi, bu blogu okuma zahmetine giren sizler gibi parasını çalışarak kazanıp akıllıca harcamaya gayret eden insanlar, adam yerine konulmuyorlar... Hadi ondan geçtim, demek ki bu paraya da bu dandik ortamı /malı/yemeği/içkiyi satarız diyen müesseseler, fiyatlara abanıp duruyorlar, olan yine bize oluyor. Neyse ki biz o dandik yerlerden ve her türlü şeyden hoşlanmıyoruz da, kazıklanmamız yine nispeten daha insani boyutlarda kalıyor. Her halükarda kazıklanıyoruz, o başka! Ben sezon içinde, Bodrum'da da evden dışarı pek çıkmıyorum. Bu daha çok hoşuma gidiyor...
Bodrum'da sonbahar da çok güzel ama ben yine de ilkbaharı tercih ediyorum. İlkbaharda bir iyimser hava var ne de olsa. Yani herkes evini boyatıyor, temizliyor, dükkanında yeni sezon için tadilat yapıyor, restoranlar ve iş yerleri tatlı bir telaş içinde, umut dolu, ekmek paralarını çıkartacakları o üç hadi bilemedin dört ayı bekliyor. Tabiat da umut dolu, her şey canlanıyor. Ölü doğa uyanıyor. Sonbahar öyle değil ama...Evet hava şerbet gibi, deniz ılık ve sakin oluyor ama o umutlu halden eser kalmıyor. Ne de olsa beklenen sezon yaşanmış, bitmiş, kazanılacak her ne vardıysa kazanılmış, satılabilecekler satılmış ve genelde ise umutlar başka bahara kalmış oluyor. Pek az kişi ohh bee, şahane sezondu, umduğumu buldum diyebiliyor. Zaten Eylül başladı mı yazlıkçıların ağırlıklı yaşadıkları yerlerde ve özellikle de yarımadanın kuzeyindeki yerlerde, tesisler birer ikişer kapanıveriyor. Aileler okullara hazırlık için evlerine dönünce, her yere acayip bir sükunet çöküyor. İşte bunu hüzünlü buluyorum. İki hafta önce yer bulamadığın plajlarda bir anda yalnız başına güneşlenmeye başlıyorsun. Tamam biraz abarttım ama yarımadanın kuzeyinde böyle oluyor. Geçen yıl aynen bu durumu yaşadım ben... Küçükbük'te her gün kahvaltımı yapıp, gözlememi yediğim yer, 1 Eylül'de küt diye kapanıverdi mesela... Şaşırdım kaldım... Plajda da vallahi en fazla 30 kişi kalıverdik.
Neyse, uzun lafın kısası...Bahar'da Bodrum inanılmaz oluyor. Ama baharın da bu en taze zamanını kaçırmamak lazım. Mart sonu! Çiçekler müthişşşşş!!!
Gidin!!! Kendinize bir iyilik yapın... Ömrünüz uzayacak!
Bir de not düşelim: Bugün manevi büyükbabam Johann Sebastian Bach'ın doğumgünü... Ruhu şad olsun...

S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı


Oturduğum yer Şişli! Şehrin göbeği! Gürültülü, havası kirli, son derece kalabalık ve kocaman sevimsiz binalarla dolu, sevilecek olmaktan son derece uzak bir yer yani... Ben de o kocaman binalardan birinde yaşıyorum ama en azından sevimsiz değil. Bahçemiz var, bahçemizde mevsimlere göre değişen bitkilerimiz var, binanın girişinde geceleri aydınlatılan komik bir fıskiyeli havuzcuk var. Ama benim en sevdiğim şey ne havuz ne de bahçe; benim en sevdiğim şey o havuzun etrafındaki, rüzgarla dalgalanan sazlar. Kış mevsimi gelip de iyice kuruduklarında, bizim bahçıvanlar kuruyan sazları kesiyorlar. Geçen seneki kesilenleri alıp kocaman bir vazo içinde eve getirdik, hala salonun başköşesinde duruyorlar. Neyse ki Osman da seviyor da, bir şey demiyor bu tuhaflıklarıma...Ama benim bahsetmek istediğim şey bunların hiç biri değil. Benim bahsetmek istediğim şey, yaşadığım Şişli'nin bu karambol ortamında, bana çocukluğumun büyülü anlarını hatırlatan S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı!!!
S. Bey, aslında genç sayılır. Bence ellili yaşlarının hemen başlarında henüz. Hiç sormadım, zaten gerek de yok. Mutfak penceremden sürekli seyrettiğim minik bir kuaför dükkanı işletiyor. Ben kuaför kelimesini değil, daha çok çocukluğumda kullandığım berber kelimesini kullanmayı seviyorum. S. Bey, her sabah çok erken saatlerde, yedi civarında açıyor berber dükkanını. Önce dükkanın önündeki mendil büyüklüğünde mermer kaplı yeri süpürüyor. Toprak alanı hemen hemen hiç yok, saksıda çiçekleri ve bilmediğim bitkileri var, onları suluyor. Birbirine bitişik nizam insan edilmiş, kot farkından dolayı önü 6 arkası 9 kat binalardan birinin, üst girişinde yer alıyor dükkanı. Apartmanın kapısı ile dükkanın kapısı neredeyse birbirine yapışık. Kaldırımdan apartmana ve dükkana girmek için, ilk depremde yıkılacak gibi duran bir taş ve mermer kaplı köprülü geçiş yer alıyor. İnsana hiç mi hiç güven vermiyor ama başka yol da yok ki! Kaldırımla köprülü geçişin arasında, aşağı katlara doğru dimdik inen bir yamaç var, burada da bir iki ağaç nasıl olduysa hayata tutunabilmiş. S. Bey, bu ağaçlara gözü gibi bakıyor, kendine göre buduyor ve baharla fışkıran dallarının gölgesi altında serinliyor yaz mevsiminde.
S. Bey yalnız bir adam. Bildiğim kadarıyla ailesi yok. Kimi kimsesi var mıdır onu da bilemiyorum ama tek bildiğim dükkanının arka tarafındaki bir odacıkta yaşadığı. Dolayısıyla sabah yedide dükkanını açmak onun için hiç de zor değil aslında. Dükkan dediğimiz yer minicik, bence en fazla 7 metrekare bir yer. Burada saç kesiyor, boyuyor, yıkıyor ve sanatını icra ediyor. Yardımcısı falan da yok, tek başına çalışıyor. Bir ara manikürcü bir genç kız almıştı yanına, olmadı, anlaşamadılar... Kız avans olarak aldığı iki maaşla gözden kayboldu... S. Bey kolay kolay yapamıyor kimselerle galiba...
S. Bey ilginç bir adam... Kendine göre türlü türlü teorileri var her konuda...Geçenlerde bir ara gittiğimde, bana üzerinde çalıştığı bir projenin nihayet istediği neticeye ulaştığı müjdesini verdi: Beyazlaşmış saçları eski haline, doğal rengine döndürecek bir solüsyon bulmuş!!! Aman, dedim, çabuk git patentini al!!! Ne yaptı bilmiyorum ama sonra internette baktım ki zaten böyle tonlarca ürün var...
S. Bey'in dükkanın arka tarafındaki, yaşama mekanı olarak sadece bir perdeyle kendine ayırdığı bölümün, aslında yüksek teknolojili bir laboratuvar olma ihtimali çok yüksek çünkü geçenlerde de kepeğe çözüm bulduğunu müjdeledi!!!
S. Bey, hepimizin büyük derdi olan şişmanlığa da çözüm bulmuş! İnsanların kilo almasının en büyük sebebi, sandalyede oturup, masa başında yemek yemeleriymiş! Yerde, eski usül yesek, kilo almazmışız. Aslında haklı olabilir zira yerde oturup yemek yemek o kadar zor ki, insan doyamadan bir an evvel yerden kalkmak istiyor. Yani uzun vadede kilo kaybı garanti!!!!!
S. Bey biraz Nostradamus gibi... Bir sürü yıllık kehanetlerde bulunuyor. Geçen sene, Nisan ayındayken, 24 Haziran gecesi büyük bir deprem olacak demişti bana ve o gece evde yatmayın, ne olur ne olmaz demişti...Neyse ki onun dediği olmadı ama ben bütün gece boyunca mutfak penceremden, S. Bey'i izledim. O gece o dükkanının içinde uyumadı, açılır kapanır bir sandalye koydu kaldırıma, orada geçirdi geceyi...
S. Bey, biraz şüpheci...Mahalledeki diğer daha şık ve büyük kuaför dükkanlarının kendisiyle uğraştığını düşünüyor hep. Onlardan komplolar bekliyor... ''Beni bitirmek istiyorlar'' diye bir cümlesi var! Bana kalırsa böyle bir şey yok ama o buna inanıyor. Dükkanın önünden geçen, kendine göre şüpheli görünümlü herkesin, o dükkanlar tarafından kendisini izlemeye gönderilmiş casuslar olduğunu düşünüyor. İki sene önce karşı atak olarak fönü iyice ucuzlatmıştı, hala da öyle...Diyorum ki, ''Yapma S. bey, İstanbul'un en iyi fönünü bu paraya satmamalısın'' ama dinleyen kim??? O yine bildiğini okuyor...
Seviyorum S. Bey'i... Bana nedense çocukluğumu hatırlatıyor... Dükkanını daha da çok seviyorum, minicik ama sürprizli...Dua ediyorum onun için...Hayata yalnız başına, o minicik dükkandan tutunmuş olmasına bayılıyorum. Arada ihtiyacım olmasa da sırf sohbet etmek için föne gidiyorum. Arka tarafı dükanla ayıran perdenin ardını görmeye çalışıyorum hep ama bugüne dek başaramadım. Her ne oluyorsa, orada oluyor bence... S. Bey'in laboratuvarı, casusluk aletleri ya da kristal küresinin orada olduğuna inanıyorum:))) Tıpkı çocukluğumdaki gibi benim de hayal gücüm o büyülü dükkanda fazla mesaiye başlıyor.


Flaman Resmi'ni Neden Seviyorum?

Dün nefis bir sergiye gittim: Sabancı Müzesi'nde ''Rembrandt ve Çağdaşları'' ... Geçen hafta da Pera Müzesi'ndeki Hollanda temalı diğer bir sergiye gitmiştim, dolayısıyla Hollanda'nın ALTIN ÇAĞ olarak adlandırılan bu devri oldukça güzel bir biçimde kavrama şansım oldu.
Aslında Endonezya turu yapmaya başladığımdan beri, Hollanda'nın denizcilik ve kolonizasyon konularını epeyce çalışmış, öğrenmiştim. Zira Endonezya'nın bugünkü başkenti Jakarta'yı BATAVIA adıyla kuranlar Hollandalılar! Hatta BATAVIA adı, Hollanda topraklarının yerli halklarından olan BATAVİ'lerden geliyor. Sonra Sri Lanka, Güney Hindistan ve Güney Doğu Asya'nın pek çok önemli liman kentinde Hollandalılar'ın izlerine rastlıyoruz. Aslında sadece orada değil, neredeyse tüm Amerika kıtasında Hollandalılar'ın izleri var. En basit örnek NEW YORK!!! Günümüzün dünya başkentinin ilk ismi NEW AMSTERDAM idi...Hollandalılar tarafında kurulan bir liman kenti olarak yaşamına başlayan şehir, o zamanki en kozmopolit şehir olan Amsterdam'ın adını taşırken, sanki yüzyıllar sonra olacağı dünya özetinin haberini verir gibiydi. İşte dünkü sergiyi gezerken 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyıl boyunca yaşanan bu Altın Çağ'ın görüntüleri, zihnimde bir sürü pencere açıp durdu.
Flaman resmini oldum olası sevmişimdir. Çoğunluğun bayıldığı İtalyan Rönesansı ya da Fransız Empresyonistler gibi klişelerden uzak bir hal bulmuşumdur o tarafta. Haa, lütfen diğerlerine saygısızlık olarak alınmasın bu sözüm. Demek istiyorum ki Monet'yi ya da Renoir'ı herkes sever...Ya da Bellini'nin, Mantegna'nın, Michelangelo'nun önünde herkes düğme ilikler... Caravaggio'ya diyecek hiç bir lafım olamaz, bence resim tarihinin en teatral tabloları onun elinden çıkmıştır ama yine de Flaman resmi dendiğinde gözümde canlanan tablolar beni farklı yerden yakalıyorlar galiba. Ne bulduğumu soracak olursanız, renklerin farklı bir ışıkla kullanımı diyebilirim. Detayların farklı işlenişi diyebilirim. Örnek mi lazım? Alın bakın Vermeer usta ışığı nasıl kullanmış? Jan Steen ve Pieter de Hooch ışığı nereden indirmiş yeryüzüne? Ruisdael nasıl betimlemiş Hollanda'nın uçsuz bucaksız gibi görünen düzlüklerini? Ya da Franz Hals, Gerard Ter Borch? Caravaggio'nun doruğa taşıdığı CHİARO-SCURO tekniğini Flamanlar nasıl bir seviyeye çıkarmışlar? Başta Rembrandt olmak üzere...Kimilerine göre Caravaggio'dan bile daha üstün bir CHIARO-SCURO'cudur Rembrandt...Ben Caravaggio'yu asla değişmem de...Öyle diyenler var... Ya da GENRE tarzını nasıl insanın içine işleyen bir konuma taşımışlar? Yani bir evin taş döşemeli içi ve köşede patates soyan bir kadın ne kadar ilginç ya da etkileyici olabilir ki? Ya da kulağında inci küpesiyle bir pencerenin kenarında, güneşin altın ışığıyla yıkanan aşk mektubunu okuyan genç bir kız ne kadar heyecanlandırabilir ki insanı? Ya da güğümden süt döken bir hiçmetçi? Ama eğer Vermeer'in, Ter Borch'un ya da de Hooch'un elinden çıkmışsa, karşısında büyülenip kalıyorsunuz. Flaman resminin ustaları böyleler işte...Sokağı taşıyorlar tuallerine. Pazar yerlerinde balıkçı kadınlar, fırıncı adamlar, kesiyorlar, paketliyorlar, gülüyorlar, dalga geçiyorlar... Sıradan insanların sıradan hayatları tablolarda ölümsüzleşiyor. Olmadı mı, dünyada eşi benzeri olmayan natürmortlar giriyor devreye. Cam gobletler, Çin'den gelmiş mavi beyaz kıymetli porselenler, istiridyeler, ıstakozlar, yarısı soyulmuş taze yeşil limonlar, keten beyaz masa örtüleri hepsi bir araya gelip, bence olabilecek en muhteşem natürmortları oluşturuyorlar. Başka hiç bir ekolde bu kadar canlı ve çarpıcı kompozisyonlar yok. Ayrıca çiçek vazoları...Aman Allahım!!! Laleler, orkideler, egzotik diyarlardan gemilerle Avrupa'nın kuzeyindeki bu soğuk diyara taşınmış çeçit çeşit çiçekler, deniz kabukları...Bunlar da başka ekollerde böyle resmedilmemişler...Sadece Flaman resminde böyle! İşte bu sebeplerle, dünya müzelerini gezerken ve gezdirirken, Flaman resmine özellikle vurgu yapmaya özen gösteririm ben. Almanya'da, Avusturya'da ve New York'taki sevdiğim ve avucumun içi gibi bildiğim müzelerde, Flamanlar nerededir, bilirim...Onların peşine düşerim ve beraberimdekileri de aynı şevkle o yola düşürürüm. Hele bir müzede Vermeer varsa, görmeden geçilmez, asla! Hepi topu 35 resmi var zaten bilinen, görülmeden olur mu? İşte bu hislerle gittiğim sergiden, büyük keyif alarak ayrıldım dün. Bütün arkadaşlarımı arayıp mutlaka gitmeleri ve görmeleri gerektiğini anlattım. Sergiye adını veren Rembrandt için değil bence...Rembrandt'ın resimlerini pek çok müzede, dolu dolu odalarda sergilenirken zaten görebilirsiniz ama İstanbul, Rembrandt'ın dışında, bizim tarafımızdan daha az bilinen ama Flaman resminin en önemli eserlerini vermiş olan diğer sanatçıları ağırlıyor şu anda. Ter Borch, de Hooch, Jan Steen, Ruisdael...Hepsi şu anda Emirgan'dalar...Gitmezseniz çok şey kaçırırsınız...Gittiğinizde de hiç beklemediğiniz bir dünya açılacak gözlerinizin önüne. Sözüme güvenin: ALTIN ÇAĞ müthişmiş!!!

Bahar...Filmler...

Havada bahar kokusu! Güneş şahane. Hava pırıl pırıl. İstanbul'un göbeğinde yaşamama rağmen, içimde bir bahar coşkusu. Sanki kırlara atıp kendimi yalınayak koşacakmışım gibi bir his! Şişli'ye hiç uymayan!!! Pencereden dışarıya baktığımda kentin çirkin binalarını görüyorum ama içimde bir taraf biliyor ki şu anda adada, bahar başladı. Bir ara, havalar birazcık daha yumuşadığında, adaya taşınacağım ve mevsimi, baharı en güzel renkleriyle yaşayacağım.
Bu zamanlarda aklıma Ege köyleri düşüyor. Yemyeşildir şimdi oralar, otlar boyuma ulaşmıştır. Aralarda papatyalar, sarı çiçekler, meyve ağaçları...Yamaçlar yağmura doymuş, yumuşacıktır şimdi. Keşke kaçabilsem, keşke gidebilsem...
Yazıyla dolu bir yaşam sürmek istiyorum. Güzel manzaralı bir pencere önünde oturup, sadece yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Ne mi yazacağım? Anlatacak aslında o kadar çok hikayem var ki, sadece bunları yazmaya başlasam, zaten senelerce sürecek bir tempo oluşur. Dünyanın sevdiğim köşelerini anlatsam, zaten iki iç kitap çıkar. Biraz araştırma yapmak, derleme yapmak, aralarından en uygununu seçip, kağıda dökmek... Bunları da istiyorum. Tek derdim, başlamak! Başlamak işin yarısı derler ya...Ama bir de diğer yarısı var: İstikrarla devam etmek! Ben genellikle işin o kısmında sınıfta kalıyorum. Bu sefer kendime söz verdim, kalmayacağım. Başlayacağım ve bitireceğim...
Evde dinlendim bu hafta, çok iyi geldi. Hele dişim çekildikten sonraki üç gece 12şer saat uyudum nedense... Demek ki ihtiyaç varmış, demek ki bedenimin istediği şey buymuş. Bol bol DVD seyrettim... Eski filmler vardı içlerinde. Örneğin Fatih Akın'ın DUVARA KARŞI'sını seyrettim en son. Ne kadar sert ve kuvvetli bir filmmiş meğer...Hep söylerlerdi de bir türlü fırsatım olamıştı. Haklılarmış...Sibel de Birol da nefis oynamışlar.
THE HELP de güzelmiş. Irkçılığa karşı Amerika'nın vicdan muhasebesi filmlerinden biri daha diye düşündüm seyrederken. Yine de hikayesi güzel, duygu sömürüsü olmayan, derli toplu bir filmdi.
THE DESCENDANTS, bence George Clooney'in devleştiği filmlerden biri. Sıradan bir adamın sıradışı zamanlardaki hikayesini nasıl abartısız anlatmış! Yine bana göre en iyi erkek oyuncu Oscar'ını George Clooney'e vermeleri gerekiyordu. Evet ben THE ARTİST'i çok sevdim ama yine de o kadar, yani bir sürü OSCAR verilecek denli bir film olduğunu düşünmüyorum. Yine de gürültülü patırtılı, bir sürü özel efektlerde donanmış mega prodüksiyonlar arasında, sessiz ve sakin haliyle benim de gönlümü fethetmişti.
EJDERHA DÖVMELİ KIZ'ın Hollywood versiyonunu seyrettim. Kim ne derse desin ben bayıldım! Zaten Daniel Craig'e hayranımdır, anti kahraman LİSBETH SALANDER rolünde Rooney Mara müthişti... O güzelim kızın makyaj ve giysiyle o hale dönüşmüş olmasına inanamadım. Her tarafı piercingle kaplı bir surat, cılız bir beden... Giysileri çuval gibi üzerinden dökülüyor. Kaşları açık renk boyanmış, yok edilmiş. Rolüne cuk oturmuş...OLMUŞ!!! Kimse gücenmesin ama ben AMERİKAN filmlerinde rolüne uymayan, oturmayan, kötü rol yapan kimseye pek rastlamadım. Sadece filmlerde değil, dizilerde de bu böyle genellikle. CASTİNG denilen o şey her ne ise, adamlar işin sırrını biliyor!
Bu hafta da evdeyim ve bir sürü film var sırada.
Bu arada, benden daha ULVİ yazılar bekleyen bazı dostlarım var, onlar kusura bakmasınlar... İçimden gelenler böyle sıradan, dünyevi ve uçucu yazılar. Yani Türk basınında önemli sayfalara yerleşmiş, yarım sayfalık yerleri dolduran bir sürü kanaat önderinin köşe yazıları gibi...

Baş Ağrısı - Diş Korkusu - Batıl İnançlar- Kitap - 1 Mart

Başım ağrıyor, nezle sinüzite çevirdi. Bu artık bir gelenek oldu ve ben her Tayland&Myanmar turundan dönüşte bu hastalığa yakalanır oldum. Boğazım ağrıyor ve geceleri gıcıktan öksüre öksüre uyuyamıyorum. Her tarafım ağrıyor...
Bugün bir de dişimi çekecekler, korkuyorum...Evet, itiraf ediyorum: Dişçiden korkarım ve özellikle diş çektirmekten. Bugüne dek hayatımda sadece bir kere başıma geldi ve üstelik çok da kolay oldu ama ardından yaşananlar, diş çektirme korkusu yarattı bende. Benim çürüğüm bile olmamıştır, dolgum bile yok ağzımda...Ama arkadaki yirmilik bana ihanet etti ve bugün çekilmesi gerekiyor. Bundan 10 sene evvel bir defa bu başıma geldi ve ertesinde yaşadıklarım maalesef bence resmen bir batıl inanç oluşturdu. Günlerdir gecelerdir uyuyamıyorum bunu düşünmekten! Allahım!!! İnsan ne hallere düşüyor!
Pazar günü eve geldim ve neredeyse 5 gün oldu ama bir türlü evde olmanın keyfini yaşayamadım hala...Hastalık, ağrı sızı derken günler kuşlar gibi uçuyorlar. Bir de bakacağım ki ay bitmiş ve benim Milano turumun günü gelmiş...Oysa bu bir aylık duraklamam içinde çok planım vardı ve içlerinde en önemlisi kitabıma başlamaktı. Henüz olmadı!
Evet, kitap konusu artık kafamda iyice netleşti: Özellikle uzakdoğuya gidenler için bir Budizm kitabı hazırlayacağım. Kolay okunup takip edilebilecek nitelikte bir kitapla, Budizmin bir sürü kafa karıştıran meselesine, yalın bir anlatım getirebilmeyi umuyorum. Aslında turlarda anlattıklarımı kitaplaştırsam o bile iş görür zira bugüne dek aldığım yorumlar hep son derece olumluydu. Pek çok kişi, konuları çok net açıkladığımı söylüyor ki bu zaten benim amacım.
Bugün sabah erken kalktım yataktan. Zaten geceyi çok kötü geçirmiştim. Başım çatlıyordu ve artık daha fazla dayanamadım, çıktım yataktan. Mutfağa gittim, kahvaltımı hazırladım. Küçük beyaz masaya oturup, pencereden dışarıyı seyrederek içine karanfil ve zencefil kattığım kokulu ve şifalı çayımı yudumladım. Penceremin içindeki saksıda duran küçümen palmiyenin yaprakları arasından görünen manzara, palmiye ile hiç uymuyordu aslında: Lapa lapa kar yağıyordu. Palmiyenin yanındaki kaktüslere de bakıp güldüm kendi kendime. Neyse ki çok uzun sürmedi ve şimdi güneş açtı. Galiba sıkı da rüzgar var...
Bugün 1 Mart! Benim için çok anlamlı bir tarih. Bundan birkaç sene önceki 1 Mart'ları hatırlıyorum da hayatım ne kadar farklıydı. 1 Mart 2009'da Harem'deki evimi tutmuştum. Bundan bir sene sonra, 1 Mart 2010'da evimi Nişantaşı'na taşımış ve artık ailem olmadan geçireceğim hayatıma, yeni bir sayfa açmıştım. 1 Mart 2010'daki o taşınma, bana yıkılmadığımı, hala ayakta olduğumu göstermesi açısından son derece önemliydi. Dayandım ve artık daha sakin sularda seyrediyorum. En azından şimdilik! Yarının neler getireceğini hiçbir zaman bilemeyiz ama en azından şu anki sükunet, ruhuma iyi geliyor.
Neyse, bugünlük bu kadar olsun... Kafam öğle saatlerinde yapılacak diş operasyonunda...Dişten sonra yeniden yazarım... Belki...
Korkuyorummmmm!!!

Atiye Sokak House Cafe'nin Ardından...


Eve döndüm ve yine hastayım hafif. Öyle fazla bir şey değil ama yine nezle olmuşum ve keyfim yok. Vücudum şaşırdı tabii ki son bir ayın içinde. Önce Salzburg'da -20lerde dolanıyordum sonra kendimi +35 derecede buldum. O bitti ve gene İstanbul'a geldim ve gelmemle birlikte kar başladı. Vücut diyor ki bence, "Eee artık bir karar ver! Sıcak mı soğuk mu?" Tam birine alışıyor, ben tam tersine düşüveriyorum. O da şaşırdı tabii ki...Bünye zayıf düştü ve sadece dinlenince toparlanacak, belli oldu. Pazar sabahı geldim ve o günden beri evden dışarı bile çıkmadım. Çok mutluyum bu durumdan. Pencereden dışarıyı seyrediyorum ve yağan kar, gri gökyüzü uzaktan hoş geliyor. Mart sonuna dek buralardayım ve bu durum da çok hoşuma gidiyor.
Pazar günü öğleden sonra bir şeyler yemek için ATİYE SOKAK'taki orjinal HOUSE CAFE'ye gittik. Allahım!!! Ne şok!!! O güzelim, ev halindeki , sımsıcak, orjinal HOUSE CAFE gitmiş, yerine sıradan ve diğerlerinden hiçbir farkı olmayan, hatta diğer HOUSE CAFE'lerden daha da kötü olan bir cafe gelmiş. Üstelik bir bölümünde sigara içiliyor ve bütün koku içeriye doluyor. Yazın üstü açılacak ve bahçe olacakmış ama kışın ne olacak peki? Tavanını açtıkları halde, bütün sigara dumanı içeriye geliyor. Üstelik daha kalabalık bir ortam olmuş, müzik gürültülü, kalabalık, müziği bastırmak için iyice yüksek sesle konuşuyor ve taş kaplı yerler ve ahşap lambrili duvarlarda yankılanan sesler bir süre sonra kafanızın içinde de uğuldamaya başlıyor. Nasıl üzüldüm, nasıl hayal kırıklığına kapıldım anlatamam. O güzelim sakin ev ortamı gitmiş! Bütün HOUSE CAFE'nin anlamı olan EV gitmiş, yok olmuş! Daha fazla insan gelsin, daha kalabalık olsun, daha fazla para kazanalım, daha fazla daha fazla.... İşte böyle diyerek yok etmişler güzelim ATİYE SOKAK HOUSE CAFE'yi! Ben orada gün boyu oturuyordum eskiden. Yukarı katına çıkıp, ders çalışıyordum. yazılarımı yazıyordum, arada yemeğimi yiyip, çayımı kahvemi içiyordum. Kızlarla orada buluşup dertleşiyordum. Sormuyorduk bile, HOUSE CAFE'de buluşalım dediğimizde, orası ATİYE SOKAK HOUSE CAFE oluyordu. Neden mi? Orası bizim HOUSE'umuzdu da ondan! Yani EVİMİZ!!! Sağolsunlar, evimizi bizden aldılar!
Ben bunu anlamıyorum! Neden bizde her yer 5 yılda bir sürekli yenilenir ve ruhunu kaybeder? Neden, orjinal haline sadık kalınacağına, kemikleşmiş ve sevilen bir ortam korunacağına, yok edilir? Aklıma hep Avrupa'daki birkaç yüzyıllık kafeler geliyor. Mozart'ın, Frued'un falan gidip kahve içtikleri kafeler...Sanatçıların kamp kurup, devrim başlattıkları Paris kafeleri... Roma'nın, Buenos Aires'in tarihi kafeleri...Hepsi bundan 100 yıl önce nasıldılarsa, bugün de aynılar. Bundan yirmi yıl sonra gidin, yine aynı olacaklar! İşin güzel olanı da bu değil mi zaten? Biz İNCİ'yi sadece profiterolü için sevmiyorduk, aynı zamanda eski havasını sakladığı için seviyorduk. Kadıköy'deki Baylan da öyle...Böyle birkaç yer var sadece. Diğerleri her 5 senede bir , tanınmayacak ve ruhunu kaybedecek şekilde restore ediliyorlar. Bu bir tek bizde var! Eskinin tüm izlerini yok ederek, hafızasızlaştırmak! Yazık yazık!!! Çok yazık!!!
Yukarıdaki fotoğraf da tarih oldu artık! O güzelim art deco pencere demirleri falan artık yok! Çünkü artık yukarı kat da yok!!!

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...