YOL 'un Şiiri


Yollarda olsam...
Sırtımda çantam,
Elimde kitabım, defterim ve kurşunkalemim,
Mor renkli tükenmezim...

Botlarımı çekmiş olsam, emektar,
Yüzümde ılık rüzgar, dağlardan...

Mor çiçekler kaplamış olsa yamaçları,
Sırtüstü atsam kendimi yere ve
Seyre dalsam bulutları...

Dinlesem birbirleriyle fısıldaşan dalgaları,
Sonsuzluğunda erisem yıldızların gece vakti,
Tan vaktinde bulsam aşkın rengini,
Susasam ve kana kana içsem kaynaklardan
Toprağın özünü...

Doyamasam ıslak çimenlerin, yosunların kokusuna
Ayaklarıma dolansa çakıl taşları

Durgun sudaki aksime bakarken
Çocukluğumu görsem, deli dolu, maceraperest,
Kah dürüst, kah düzenbaz,
Ama hep hayalperest...

Dağlar, denizler, ırmaklar, ormanlar
Tapınaklar, meydanlar, pırıl pırıl saraylar,
Birinden girsem, öbründen çıksam,
Yönümü yitirip, orda burda kaybolsam...

Yorulsam, acıksam, kafayı koyunca uyusam
Düşünmesem ''yarın yarın'',
O mu doğru, bu mu yanlış,
Kim ne dedi, kim ne yaptı,
O kaç para, bu ne kadar,
Haklı mıyım, haksız mıyım,

Ne olursa olsun desem,
Neresi olursa giderim desem,
Bugün olmaz öbür gün desem,
İstemem kalsın, yetti gari desem,
Nefes alsam, sussam, istemeden konuşmasam...

Yola çıksam vesselam,
Yolda olsam,
Yolda kalsam,
Yoldan yola akıp dursam...

Kabalık...Kabalaşan Şehir...


Haftaya New York'a gidiyorum!!! Geçen hafta sonu Milano'daydım...Böyle söyleyince pek havalı duruyor, değil mi? Bence de...Bu anlamda kendimi hem çok şanslı hem de çok zengin hissediyorum. Mesleğimin güzel yanı!
Bu yazının konusu yukarıdakiler değil maalesef. Bu sefer bazı konularda içimi döküp, sesimi duyurmak istiyorum: Ülkemin ve şehrim İstanbul'un aldığı son derece KABA hal ve tavır artık beni çok yoruyor, üzüyor ve yıpratıyor. Ne yapacağımı ve bu durumu ne şekilde tolere edebileceğimi bilemez haldeyim. Atsam atamam, satsam satamam!!! Burası benim ülkem, benim toprağım! VATAN dediğim yer burası ama artık kendimi AİT hissetmiyorum. Ve eminim benim durumumda o kadar çok insan var ki! Sesimiz çıkmıyor, sinip durakaldık köşelerde. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Hiç birimizin güveni yok geleceğe dair. Ülkeyi yönetenleri izliyoruz, kafamızı sallıyoruz, cık cık cık diyoruz, ama bunun dışında bir şey yapanımız var mı? YOK! Hepimizde sadece bir eleştirel hava, bir beğenmemezlik, bir kendini bir şey sanmalar ama bunun dışında SIFIRIZ! Ben, benim gibi olanlardan bahsediyorum. Kimse üstüne alınmasın ya da alınacaksa alınsın canım!!! En çok kendime kızdığımı hep söyledim. Bu durumla savaşmak, mücadele etmek adına hiç bir şey yapmıyorum! Politikaya atılmadan bir şey olmaz! Ülke yönetiminde hiç bir şekilde etkili olamazsın. Soruyorum: Bu ülkede politikaya atılmak akıllı insanın yapacağı şey midir? Cevabı yüksek sesle vermeseniz de olur, ben biliyorum nasıl olsa!
Beni en çok üzen şey, etrafın KABALAŞMASI!
Her şey KABA! Herkes KABA!
Etrafıma bakıyorum, insanları seyrediyorum. Ben metro, metrobüs, belediye otobüsü, vapur, motor, füniküler, kısaca bütün toplu taşıma araçlarını hemen her gün kullanıyorum. Hepsi her saat kalabalık ama inen binen insanları izliyorum bu sayede. Gördüğüm manzarayı tasvir etmeye çalışacağım, lütfen kimse kendini beğenmişlik yaptığımı düşünmesin. Niyetim bu değil! Ben kimseden DAHA İYİ veya DAHA DOĞRU değilim... Böyle bir iddiam yok, üstelik bu yazacaklarımın para, pul, zenginlik ve bunlara bağlı günümüz maddi değerleriyle de bir ilgisi yok.
Özellikle kalabalık saatlerde metroya binmeyi denediniz mi hiç? Ben her gün deniyorum, bir şekilde başarıyorum da... Ama olay şöyle cereyan ediyor: Metro yanaşıyor. Metro yanaştığında kapıların hangi noktaya geleceği yerlerde işaretli. Dolayısıyla o noktalarda metroya binmeye çalışan insanlar kümelenmiş oluyor. Amaç bir an evvel içeri dalıp yer kapmak! Hepimiz oturmayı isteriz, bir sözüm yok! Ama içerideki insanlar çıkamadan, dışarıdakiler kapılara hücum edince, ortalık savaş alanına dönüyor. Hele elinizde paket, çanta falan varsa, vay halinize. Hepsi ezilip, berbat oluyor. Ben bir kaç kere elimde bir buket çiçekle binmeye çalışmıştım. Herkes öyle garipsiyor ki bu durumu, tuhaf bakışlardan rahatsız olup, bir daha çiçekle binmemeye karar verdim. Madem koca bir buket çiçek alacak kadar zenginsin!, neden taksiye binmedin bakışları bunlar! Küçümseyen, bıyık altından gülen bakışlar. Elimdeki çiçekle metroda hayatta kalmaya çalışırken çektiğim sıkıntıyı, keyifle seyreden ama asla yer vermeye yanaşmayan genç bakışlar bunlar...Abartmıyorum, ama böyle hissediyorum. Sonra işin ikinci kısmı geliyor: Metrodan inmeniz lazım. Bazı duraklara, mesela benim kullandığım Şişli Mecidiyeköy durağına geldiğinizde, inebilmek gerçekten maharet istiyor. Kapıların açılacağı noktaya denk gelen yerler yine bir an evvel metronun içine girmeye çalışanlar tarafından tutulmuş oluyor. Kapılar tıslayarak açıldığında ikinci itişme seansımız başlıyor. İçeri girerken ezilmiş paketleriniz, bu sefer de dışarı çıkarken eziliyorlar. Tabii siz de...İçerideki kalabalık dışarıya, dışarıdaki kalabalık da içeriye hücum ediyor. Her seferinde bırakın da önce çıkalım diye seslenmek zorunda kalıyorum. Bana deli huysuz kadın gözüyle baktıklarını hissediyorum yine insanların...Hiç bir işe yaramıyor ama yine de deniyorum!
Burada aslında pek çok filtre devreye giriyor: Sona kalırsam açıkta kalırım korkusu... Metro beni almadan gider korkusu...Herkesin önüne geçeyim güdüsü... En çok ne gıcık ediyor beni biliyor musunuz? Sinsi sinsi önünüze geçip, aradan içeri sızmaya çalışanlar! Yandan yandan, yengeç gibi yanaşıp, kapılar açılır açılmaz, içeri sızıveriyorlar gölge gibi...Bunu özellikle, kendilerini dış dünyadan soyutlamak için bir duvar olarak kullandıkları kulaklıklarından bangır bangır müzik yayılan genç tipler yapıyor. Sizi hafifçe iterek öyle güzel bertaraf ediyorlar ki, bir şey diyemiyorsunuz. Sanki yaptıklarının hiç birinin farkında değillermiş gibi bir tavırla hareket ettikleri için, ne deseniz boş! Zaten ''kardeşim, ben görünmez miyim, nasıl geçiyorsun önüme'' diye sorsan, umursamazca, '' ee buyrun o zaman'' deyip, kaba bir el hareketiyle size yer veriyorlar. Ama öyle bir tavırla yapıyorlar ki bunu, siz sanki olayı çok büyütmüşsünüz gibi bir izlenim oluşuyor bir anda...Oysa, bir şey yapmadınız ama etrafta, bu olaya şahit olanlar bile, bir anda olayı sizin büyüttüğünüzü düşünmeye başlıyorlar. Yine sinip susan taraf siz oluyorsunuz. Ne de olsa çoğunluktan farklısınız. Bu farkınızı herkes fark ediyor zaten... Elinizdeki kitaptan, derli toplu olmasına gayret ettiğiniz giyim kuşamınızdan, tarayıp da sokağa çıktığınız saçlarınızdan. Kentsoylu olmanın gereklerini yerine getirdiğiniz için farklı oluyorsunuz. Ne tuhaf değil mi? Şehir yaşamı başkadır ama siz şehirli kalmaya gayret ederken, şehri paylaşan diğerleri tarafından itilip kakılıyorsunuz.
Diyelim ki tek yön olduğu açık açık belli olan bir sokakta, karşı yönden gelen bir arabayla kafa kafaya geliyorsunuz. Yol sizin! İki tarafta park etmiş arabalar olduğu için, yol zaten iyice daralmış. Siz de daralıyorsunuz... Penrecenizi açıp, '' Burası tek yön, siz ters taraftan geliyorsunuz, hatalısınız'' dediğinizde ne oluyor peki? '' Yaa yürü git işine !!! Sana mı kaldı polislik'' diyen maganda erkeklerle ağız dalaşına düşüveriyorsunuz.. Zaten direksiyonda kadın olarak bulunmanız, yeterli sebep sizi ezmeleri için... Hemen KABALIK genleri devreye giriyor. Yine susup oturuyorsunuz.
Televizyonda programlara bakıyorum. Ülkeyi yönetenlerin hemen hepsi zaten kaba kaba kanuşuyor, kaba kaba konuştukları için oy alıyorlar. Ekranda da aynı kabalık her yere sirayet etmiş durumda, fark ediyorsunuz. Hele tartışma programları var ya, dayanamıyorum. Kabalığın beraberinde cehalet ve cehaletin getirdiği cesaret feci şekilde korkutuyor beni.
Etrafta yapılan deeevvvvv inşaat projelerine bakıyorum. Hepsi kocaman kocaman beton bloklar, hepsi göğe doğru uzanmış gidiyorlar ama başta yükselen değerlerimizden Ağaoğlu'nunkiler olmak üzere, hepsi kaba kaba... Zarafet ve letafet, Osmanlıca sözlükteki kelimeler olarak kaldılar maalesef. İnce zevkleriniz varsa, üzerinizden silindir gibi geçiyorlar.
Sokaklarda, kaldırımlarda yürüyemiyorsunuz. Ya arabalar park etmiş oluyor, ya işportacılar, ya da dükkanlar plastik babalarla kendilerine sınır çizmiş oluyorlar. Bu engellerin üstesinden geldiğinizde ise, sizi omuzlarıyla iten, kakan, dürten ya da sanki şartmış gibi, yürürken tüttürdüğü sigarasının dumanına boğan kalabalıkların içersinden geçmeye çalışıyorsunuz. Durakta otobüs bekliyorsunuz, etrafınızdaki 10 kişiden 7'si sigara içiyor. Arada ben de keyif sigarası içerim, lafım sigaraya karşı değil ama o durakta beklerken üstünüz başınız, açık hava olmasına rağmen kokuyor, koku genzinize doluyor. Acaba diyebilir misiniz, içmeseniz ne iyi olur! Ben korkarım neyle karşılacağımdan... Bindiğiniz taksinin şoförüne bile rica ettiğinizde, laf yiyorsunuz. Dolmuş şoförlerine zaten dokunulmaz! Saatte 130 km hızla köprüden çevre yoluna doğru uçarken, arka sırada oturanların içi dışına çıkar ve kafaları zıplamaktan tavana çarparken, insan değil de canlı hayvan taşımacılığı yapıyormuşcasına kaba kaba davranan ve o sırada da fosur fosur sigara içen dolmuş şoförüne ne diyebilirsiniz. Yavaş gidin dediğinizde bile ters ters bakıyorlar...Sadece şoförler değil, dolmuştaki yolcular da... Ne var ki? Neden adamın sinirini bozuyorum ki? Huysuz kadın oluyorum yine...
Bir başka tahammül edemediğim kabalık da, havalimanında görev yapan trafik polislerinin, yolcu indirip bindiren araçları uyarırken takındıkları tavır... Akşam karanlıkta İstanbul'a iniyorsunuz. Koştura koştura pasaport kontrolünden geçip, duty free'den haldır haldır alışveriş yapanların arasından sıyrılıp, kendinizi dışarı atıyorsunuz. Taksi kuyruğuna giriyorsunuz. Etraf insan kaynıyor oysa saat sabaha karşı 02.00... Ve acayip bir gürültü!!! Havalimanı taksilerinin kuyruğunda, iki tane kaba tavırlı adam, yani ''zaten'' kuyrukta olan taksileri ve ''zaten'' kuyrukta olan insanları yeniden kuyruğa sokmak için bağıran, çağıran ve düdük öttüren adamlar! Bir bağırış bir çağırış! Turistler şok geçiriyorlar. Ama bunun dışında, daha korkunç bir gürültü daha yükseliyor: Trafik polisinin aracından çıkan siren sesi ve megafondan yükselen son derece kaba ve azarlayıcı ses: Duraklama yapmayın, ticari ilerle, ıınnnnnnnnn, ıınnnnnnnnnn..... Yahu kimi anasını almaya gelmiş kimi kardeşini. Arabaya, eğer durmazsa nasıl binebiliriz ki? Yani biz çok mu meraklıyız havalimanının, insan düşünülmeden oluşturulmuş mimarisinde, egzost dumanı solumaya? Sakin sakin evinize gidebilmeniz mümkün değil! Pişman oluyorsunuz...
Yani...
Örnekler o kadar çok ki! Hangi birini yazayım? Yine uzamış gitmiş yazı...Kabalığın sonu sınırı yok anlayacağınız!!!
Sizin aklınıza neler geliyor peki?
Recep İvedik neden gişe rekorları kırdı, eminim hepiniz düşünmüşsünüzdür....

Bahar'da Bodrum

Bugün bahar gerçekten başladı. Bugün dönence...Kış bitti...Haftaya da saatler ileri alınacak ve bahar iyiden iyiye kendini göstermiş olacak.
Dün akşam Bodrum'dan döndüm. Ama ne Bodrum!!! Bahar fışkırmış, tam deli bahar! Hayatımda hiç görmediğim çiçekler kaplamış yamaçları. Papatyalar, sarı çiçekler ve adını bilmediğim kocaman sarı, turuncu, kırmızı başka çiçekler... Her yan yabani otlarla kaplanmış; devasa ölçülerdeki dereotu demetlerine benzeyen eğrelti otları ve yine maalesef adını hiiiiç bilmediğim başka başka insan boyunda otlar. Sadece bu mevsimde büyüyorlar ve sonra, kuruyup gidiyorlar. Bodrum'a eğer sadece yaz tatillerinde giderseniz, bu muhteşem renkleri ve acayip otları görebilmeniz mümkün değil. Ben karar verdim, bundan sonra MART sonunda mutlaka gideceğim Bodrum'a. Hayatımın en güzel ''3 gün''lerinden biriydi bu son 3 gün... Ağaçlar henüz yapraklanmamıştı ama geri kalan her şey yemyeşildi.
Bodrum her zaman güzel bence ama şimdi en güzel zamanlar galiba. Bahar ayları yani... Bodrum'un yüksek sezon dışındaki her hali bence çok güzel aslında. Yani okulların kapanış ve açılışı arasındaki o karambol dönemi saymazsanız, Bodrum hep güzel. Temmuz ve Ağustos ayları, şımarık çocuklar, maganda gençler ve tüketmekten başka hiç bir şey yapmayan çekirdek ailelerle dolup taşıyor her yer. Bir de tabii süper zengin görgüsüzler var ki onlar tam evlere şenlik! Her şeyin fiyatının fahiş olmasının en büyük sebebi bu görgüsüz zenginler. Yani şöyle bir cümle olur mu yaa: Abi, parkçı çocuğa elli lira verdim, kırk takla attı... Yahu arabayı sadece park ettirmek için elli lirayı sen nasıl saçarsın yaa? Ayıp yaa!!! Bu nasıl iş? Ondan sonra benim gibi, bu blogu okuma zahmetine giren sizler gibi parasını çalışarak kazanıp akıllıca harcamaya gayret eden insanlar, adam yerine konulmuyorlar... Hadi ondan geçtim, demek ki bu paraya da bu dandik ortamı /malı/yemeği/içkiyi satarız diyen müesseseler, fiyatlara abanıp duruyorlar, olan yine bize oluyor. Neyse ki biz o dandik yerlerden ve her türlü şeyden hoşlanmıyoruz da, kazıklanmamız yine nispeten daha insani boyutlarda kalıyor. Her halükarda kazıklanıyoruz, o başka! Ben sezon içinde, Bodrum'da da evden dışarı pek çıkmıyorum. Bu daha çok hoşuma gidiyor...
Bodrum'da sonbahar da çok güzel ama ben yine de ilkbaharı tercih ediyorum. İlkbaharda bir iyimser hava var ne de olsa. Yani herkes evini boyatıyor, temizliyor, dükkanında yeni sezon için tadilat yapıyor, restoranlar ve iş yerleri tatlı bir telaş içinde, umut dolu, ekmek paralarını çıkartacakları o üç hadi bilemedin dört ayı bekliyor. Tabiat da umut dolu, her şey canlanıyor. Ölü doğa uyanıyor. Sonbahar öyle değil ama...Evet hava şerbet gibi, deniz ılık ve sakin oluyor ama o umutlu halden eser kalmıyor. Ne de olsa beklenen sezon yaşanmış, bitmiş, kazanılacak her ne vardıysa kazanılmış, satılabilecekler satılmış ve genelde ise umutlar başka bahara kalmış oluyor. Pek az kişi ohh bee, şahane sezondu, umduğumu buldum diyebiliyor. Zaten Eylül başladı mı yazlıkçıların ağırlıklı yaşadıkları yerlerde ve özellikle de yarımadanın kuzeyindeki yerlerde, tesisler birer ikişer kapanıveriyor. Aileler okullara hazırlık için evlerine dönünce, her yere acayip bir sükunet çöküyor. İşte bunu hüzünlü buluyorum. İki hafta önce yer bulamadığın plajlarda bir anda yalnız başına güneşlenmeye başlıyorsun. Tamam biraz abarttım ama yarımadanın kuzeyinde böyle oluyor. Geçen yıl aynen bu durumu yaşadım ben... Küçükbük'te her gün kahvaltımı yapıp, gözlememi yediğim yer, 1 Eylül'de küt diye kapanıverdi mesela... Şaşırdım kaldım... Plajda da vallahi en fazla 30 kişi kalıverdik.
Neyse, uzun lafın kısası...Bahar'da Bodrum inanılmaz oluyor. Ama baharın da bu en taze zamanını kaçırmamak lazım. Mart sonu! Çiçekler müthişşşşş!!!
Gidin!!! Kendinize bir iyilik yapın... Ömrünüz uzayacak!
Bir de not düşelim: Bugün manevi büyükbabam Johann Sebastian Bach'ın doğumgünü... Ruhu şad olsun...

S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı


Oturduğum yer Şişli! Şehrin göbeği! Gürültülü, havası kirli, son derece kalabalık ve kocaman sevimsiz binalarla dolu, sevilecek olmaktan son derece uzak bir yer yani... Ben de o kocaman binalardan birinde yaşıyorum ama en azından sevimsiz değil. Bahçemiz var, bahçemizde mevsimlere göre değişen bitkilerimiz var, binanın girişinde geceleri aydınlatılan komik bir fıskiyeli havuzcuk var. Ama benim en sevdiğim şey ne havuz ne de bahçe; benim en sevdiğim şey o havuzun etrafındaki, rüzgarla dalgalanan sazlar. Kış mevsimi gelip de iyice kuruduklarında, bizim bahçıvanlar kuruyan sazları kesiyorlar. Geçen seneki kesilenleri alıp kocaman bir vazo içinde eve getirdik, hala salonun başköşesinde duruyorlar. Neyse ki Osman da seviyor da, bir şey demiyor bu tuhaflıklarıma...Ama benim bahsetmek istediğim şey bunların hiç biri değil. Benim bahsetmek istediğim şey, yaşadığım Şişli'nin bu karambol ortamında, bana çocukluğumun büyülü anlarını hatırlatan S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı!!!
S. Bey, aslında genç sayılır. Bence ellili yaşlarının hemen başlarında henüz. Hiç sormadım, zaten gerek de yok. Mutfak penceremden sürekli seyrettiğim minik bir kuaför dükkanı işletiyor. Ben kuaför kelimesini değil, daha çok çocukluğumda kullandığım berber kelimesini kullanmayı seviyorum. S. Bey, her sabah çok erken saatlerde, yedi civarında açıyor berber dükkanını. Önce dükkanın önündeki mendil büyüklüğünde mermer kaplı yeri süpürüyor. Toprak alanı hemen hemen hiç yok, saksıda çiçekleri ve bilmediğim bitkileri var, onları suluyor. Birbirine bitişik nizam insan edilmiş, kot farkından dolayı önü 6 arkası 9 kat binalardan birinin, üst girişinde yer alıyor dükkanı. Apartmanın kapısı ile dükkanın kapısı neredeyse birbirine yapışık. Kaldırımdan apartmana ve dükkana girmek için, ilk depremde yıkılacak gibi duran bir taş ve mermer kaplı köprülü geçiş yer alıyor. İnsana hiç mi hiç güven vermiyor ama başka yol da yok ki! Kaldırımla köprülü geçişin arasında, aşağı katlara doğru dimdik inen bir yamaç var, burada da bir iki ağaç nasıl olduysa hayata tutunabilmiş. S. Bey, bu ağaçlara gözü gibi bakıyor, kendine göre buduyor ve baharla fışkıran dallarının gölgesi altında serinliyor yaz mevsiminde.
S. Bey yalnız bir adam. Bildiğim kadarıyla ailesi yok. Kimi kimsesi var mıdır onu da bilemiyorum ama tek bildiğim dükkanının arka tarafındaki bir odacıkta yaşadığı. Dolayısıyla sabah yedide dükkanını açmak onun için hiç de zor değil aslında. Dükkan dediğimiz yer minicik, bence en fazla 7 metrekare bir yer. Burada saç kesiyor, boyuyor, yıkıyor ve sanatını icra ediyor. Yardımcısı falan da yok, tek başına çalışıyor. Bir ara manikürcü bir genç kız almıştı yanına, olmadı, anlaşamadılar... Kız avans olarak aldığı iki maaşla gözden kayboldu... S. Bey kolay kolay yapamıyor kimselerle galiba...
S. Bey ilginç bir adam... Kendine göre türlü türlü teorileri var her konuda...Geçenlerde bir ara gittiğimde, bana üzerinde çalıştığı bir projenin nihayet istediği neticeye ulaştığı müjdesini verdi: Beyazlaşmış saçları eski haline, doğal rengine döndürecek bir solüsyon bulmuş!!! Aman, dedim, çabuk git patentini al!!! Ne yaptı bilmiyorum ama sonra internette baktım ki zaten böyle tonlarca ürün var...
S. Bey'in dükkanın arka tarafındaki, yaşama mekanı olarak sadece bir perdeyle kendine ayırdığı bölümün, aslında yüksek teknolojili bir laboratuvar olma ihtimali çok yüksek çünkü geçenlerde de kepeğe çözüm bulduğunu müjdeledi!!!
S. Bey, hepimizin büyük derdi olan şişmanlığa da çözüm bulmuş! İnsanların kilo almasının en büyük sebebi, sandalyede oturup, masa başında yemek yemeleriymiş! Yerde, eski usül yesek, kilo almazmışız. Aslında haklı olabilir zira yerde oturup yemek yemek o kadar zor ki, insan doyamadan bir an evvel yerden kalkmak istiyor. Yani uzun vadede kilo kaybı garanti!!!!!
S. Bey biraz Nostradamus gibi... Bir sürü yıllık kehanetlerde bulunuyor. Geçen sene, Nisan ayındayken, 24 Haziran gecesi büyük bir deprem olacak demişti bana ve o gece evde yatmayın, ne olur ne olmaz demişti...Neyse ki onun dediği olmadı ama ben bütün gece boyunca mutfak penceremden, S. Bey'i izledim. O gece o dükkanının içinde uyumadı, açılır kapanır bir sandalye koydu kaldırıma, orada geçirdi geceyi...
S. Bey, biraz şüpheci...Mahalledeki diğer daha şık ve büyük kuaför dükkanlarının kendisiyle uğraştığını düşünüyor hep. Onlardan komplolar bekliyor... ''Beni bitirmek istiyorlar'' diye bir cümlesi var! Bana kalırsa böyle bir şey yok ama o buna inanıyor. Dükkanın önünden geçen, kendine göre şüpheli görünümlü herkesin, o dükkanlar tarafından kendisini izlemeye gönderilmiş casuslar olduğunu düşünüyor. İki sene önce karşı atak olarak fönü iyice ucuzlatmıştı, hala da öyle...Diyorum ki, ''Yapma S. bey, İstanbul'un en iyi fönünü bu paraya satmamalısın'' ama dinleyen kim??? O yine bildiğini okuyor...
Seviyorum S. Bey'i... Bana nedense çocukluğumu hatırlatıyor... Dükkanını daha da çok seviyorum, minicik ama sürprizli...Dua ediyorum onun için...Hayata yalnız başına, o minicik dükkandan tutunmuş olmasına bayılıyorum. Arada ihtiyacım olmasa da sırf sohbet etmek için föne gidiyorum. Arka tarafı dükanla ayıran perdenin ardını görmeye çalışıyorum hep ama bugüne dek başaramadım. Her ne oluyorsa, orada oluyor bence... S. Bey'in laboratuvarı, casusluk aletleri ya da kristal küresinin orada olduğuna inanıyorum:))) Tıpkı çocukluğumdaki gibi benim de hayal gücüm o büyülü dükkanda fazla mesaiye başlıyor.


Flaman Resmi'ni Neden Seviyorum?

Dün nefis bir sergiye gittim: Sabancı Müzesi'nde ''Rembrandt ve Çağdaşları'' ... Geçen hafta da Pera Müzesi'ndeki Hollanda temalı diğer bir sergiye gitmiştim, dolayısıyla Hollanda'nın ALTIN ÇAĞ olarak adlandırılan bu devri oldukça güzel bir biçimde kavrama şansım oldu.
Aslında Endonezya turu yapmaya başladığımdan beri, Hollanda'nın denizcilik ve kolonizasyon konularını epeyce çalışmış, öğrenmiştim. Zira Endonezya'nın bugünkü başkenti Jakarta'yı BATAVIA adıyla kuranlar Hollandalılar! Hatta BATAVIA adı, Hollanda topraklarının yerli halklarından olan BATAVİ'lerden geliyor. Sonra Sri Lanka, Güney Hindistan ve Güney Doğu Asya'nın pek çok önemli liman kentinde Hollandalılar'ın izlerine rastlıyoruz. Aslında sadece orada değil, neredeyse tüm Amerika kıtasında Hollandalılar'ın izleri var. En basit örnek NEW YORK!!! Günümüzün dünya başkentinin ilk ismi NEW AMSTERDAM idi...Hollandalılar tarafında kurulan bir liman kenti olarak yaşamına başlayan şehir, o zamanki en kozmopolit şehir olan Amsterdam'ın adını taşırken, sanki yüzyıllar sonra olacağı dünya özetinin haberini verir gibiydi. İşte dünkü sergiyi gezerken 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyıl boyunca yaşanan bu Altın Çağ'ın görüntüleri, zihnimde bir sürü pencere açıp durdu.
Flaman resmini oldum olası sevmişimdir. Çoğunluğun bayıldığı İtalyan Rönesansı ya da Fransız Empresyonistler gibi klişelerden uzak bir hal bulmuşumdur o tarafta. Haa, lütfen diğerlerine saygısızlık olarak alınmasın bu sözüm. Demek istiyorum ki Monet'yi ya da Renoir'ı herkes sever...Ya da Bellini'nin, Mantegna'nın, Michelangelo'nun önünde herkes düğme ilikler... Caravaggio'ya diyecek hiç bir lafım olamaz, bence resim tarihinin en teatral tabloları onun elinden çıkmıştır ama yine de Flaman resmi dendiğinde gözümde canlanan tablolar beni farklı yerden yakalıyorlar galiba. Ne bulduğumu soracak olursanız, renklerin farklı bir ışıkla kullanımı diyebilirim. Detayların farklı işlenişi diyebilirim. Örnek mi lazım? Alın bakın Vermeer usta ışığı nasıl kullanmış? Jan Steen ve Pieter de Hooch ışığı nereden indirmiş yeryüzüne? Ruisdael nasıl betimlemiş Hollanda'nın uçsuz bucaksız gibi görünen düzlüklerini? Ya da Franz Hals, Gerard Ter Borch? Caravaggio'nun doruğa taşıdığı CHİARO-SCURO tekniğini Flamanlar nasıl bir seviyeye çıkarmışlar? Başta Rembrandt olmak üzere...Kimilerine göre Caravaggio'dan bile daha üstün bir CHIARO-SCURO'cudur Rembrandt...Ben Caravaggio'yu asla değişmem de...Öyle diyenler var... Ya da GENRE tarzını nasıl insanın içine işleyen bir konuma taşımışlar? Yani bir evin taş döşemeli içi ve köşede patates soyan bir kadın ne kadar ilginç ya da etkileyici olabilir ki? Ya da kulağında inci küpesiyle bir pencerenin kenarında, güneşin altın ışığıyla yıkanan aşk mektubunu okuyan genç bir kız ne kadar heyecanlandırabilir ki insanı? Ya da güğümden süt döken bir hiçmetçi? Ama eğer Vermeer'in, Ter Borch'un ya da de Hooch'un elinden çıkmışsa, karşısında büyülenip kalıyorsunuz. Flaman resminin ustaları böyleler işte...Sokağı taşıyorlar tuallerine. Pazar yerlerinde balıkçı kadınlar, fırıncı adamlar, kesiyorlar, paketliyorlar, gülüyorlar, dalga geçiyorlar... Sıradan insanların sıradan hayatları tablolarda ölümsüzleşiyor. Olmadı mı, dünyada eşi benzeri olmayan natürmortlar giriyor devreye. Cam gobletler, Çin'den gelmiş mavi beyaz kıymetli porselenler, istiridyeler, ıstakozlar, yarısı soyulmuş taze yeşil limonlar, keten beyaz masa örtüleri hepsi bir araya gelip, bence olabilecek en muhteşem natürmortları oluşturuyorlar. Başka hiç bir ekolde bu kadar canlı ve çarpıcı kompozisyonlar yok. Ayrıca çiçek vazoları...Aman Allahım!!! Laleler, orkideler, egzotik diyarlardan gemilerle Avrupa'nın kuzeyindeki bu soğuk diyara taşınmış çeçit çeşit çiçekler, deniz kabukları...Bunlar da başka ekollerde böyle resmedilmemişler...Sadece Flaman resminde böyle! İşte bu sebeplerle, dünya müzelerini gezerken ve gezdirirken, Flaman resmine özellikle vurgu yapmaya özen gösteririm ben. Almanya'da, Avusturya'da ve New York'taki sevdiğim ve avucumun içi gibi bildiğim müzelerde, Flamanlar nerededir, bilirim...Onların peşine düşerim ve beraberimdekileri de aynı şevkle o yola düşürürüm. Hele bir müzede Vermeer varsa, görmeden geçilmez, asla! Hepi topu 35 resmi var zaten bilinen, görülmeden olur mu? İşte bu hislerle gittiğim sergiden, büyük keyif alarak ayrıldım dün. Bütün arkadaşlarımı arayıp mutlaka gitmeleri ve görmeleri gerektiğini anlattım. Sergiye adını veren Rembrandt için değil bence...Rembrandt'ın resimlerini pek çok müzede, dolu dolu odalarda sergilenirken zaten görebilirsiniz ama İstanbul, Rembrandt'ın dışında, bizim tarafımızdan daha az bilinen ama Flaman resminin en önemli eserlerini vermiş olan diğer sanatçıları ağırlıyor şu anda. Ter Borch, de Hooch, Jan Steen, Ruisdael...Hepsi şu anda Emirgan'dalar...Gitmezseniz çok şey kaçırırsınız...Gittiğinizde de hiç beklemediğiniz bir dünya açılacak gözlerinizin önüne. Sözüme güvenin: ALTIN ÇAĞ müthişmiş!!!

Bahar...Filmler...

Havada bahar kokusu! Güneş şahane. Hava pırıl pırıl. İstanbul'un göbeğinde yaşamama rağmen, içimde bir bahar coşkusu. Sanki kırlara atıp kendimi yalınayak koşacakmışım gibi bir his! Şişli'ye hiç uymayan!!! Pencereden dışarıya baktığımda kentin çirkin binalarını görüyorum ama içimde bir taraf biliyor ki şu anda adada, bahar başladı. Bir ara, havalar birazcık daha yumuşadığında, adaya taşınacağım ve mevsimi, baharı en güzel renkleriyle yaşayacağım.
Bu zamanlarda aklıma Ege köyleri düşüyor. Yemyeşildir şimdi oralar, otlar boyuma ulaşmıştır. Aralarda papatyalar, sarı çiçekler, meyve ağaçları...Yamaçlar yağmura doymuş, yumuşacıktır şimdi. Keşke kaçabilsem, keşke gidebilsem...
Yazıyla dolu bir yaşam sürmek istiyorum. Güzel manzaralı bir pencere önünde oturup, sadece yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Ne mi yazacağım? Anlatacak aslında o kadar çok hikayem var ki, sadece bunları yazmaya başlasam, zaten senelerce sürecek bir tempo oluşur. Dünyanın sevdiğim köşelerini anlatsam, zaten iki iç kitap çıkar. Biraz araştırma yapmak, derleme yapmak, aralarından en uygununu seçip, kağıda dökmek... Bunları da istiyorum. Tek derdim, başlamak! Başlamak işin yarısı derler ya...Ama bir de diğer yarısı var: İstikrarla devam etmek! Ben genellikle işin o kısmında sınıfta kalıyorum. Bu sefer kendime söz verdim, kalmayacağım. Başlayacağım ve bitireceğim...
Evde dinlendim bu hafta, çok iyi geldi. Hele dişim çekildikten sonraki üç gece 12şer saat uyudum nedense... Demek ki ihtiyaç varmış, demek ki bedenimin istediği şey buymuş. Bol bol DVD seyrettim... Eski filmler vardı içlerinde. Örneğin Fatih Akın'ın DUVARA KARŞI'sını seyrettim en son. Ne kadar sert ve kuvvetli bir filmmiş meğer...Hep söylerlerdi de bir türlü fırsatım olamıştı. Haklılarmış...Sibel de Birol da nefis oynamışlar.
THE HELP de güzelmiş. Irkçılığa karşı Amerika'nın vicdan muhasebesi filmlerinden biri daha diye düşündüm seyrederken. Yine de hikayesi güzel, duygu sömürüsü olmayan, derli toplu bir filmdi.
THE DESCENDANTS, bence George Clooney'in devleştiği filmlerden biri. Sıradan bir adamın sıradışı zamanlardaki hikayesini nasıl abartısız anlatmış! Yine bana göre en iyi erkek oyuncu Oscar'ını George Clooney'e vermeleri gerekiyordu. Evet ben THE ARTİST'i çok sevdim ama yine de o kadar, yani bir sürü OSCAR verilecek denli bir film olduğunu düşünmüyorum. Yine de gürültülü patırtılı, bir sürü özel efektlerde donanmış mega prodüksiyonlar arasında, sessiz ve sakin haliyle benim de gönlümü fethetmişti.
EJDERHA DÖVMELİ KIZ'ın Hollywood versiyonunu seyrettim. Kim ne derse desin ben bayıldım! Zaten Daniel Craig'e hayranımdır, anti kahraman LİSBETH SALANDER rolünde Rooney Mara müthişti... O güzelim kızın makyaj ve giysiyle o hale dönüşmüş olmasına inanamadım. Her tarafı piercingle kaplı bir surat, cılız bir beden... Giysileri çuval gibi üzerinden dökülüyor. Kaşları açık renk boyanmış, yok edilmiş. Rolüne cuk oturmuş...OLMUŞ!!! Kimse gücenmesin ama ben AMERİKAN filmlerinde rolüne uymayan, oturmayan, kötü rol yapan kimseye pek rastlamadım. Sadece filmlerde değil, dizilerde de bu böyle genellikle. CASTİNG denilen o şey her ne ise, adamlar işin sırrını biliyor!
Bu hafta da evdeyim ve bir sürü film var sırada.
Bu arada, benden daha ULVİ yazılar bekleyen bazı dostlarım var, onlar kusura bakmasınlar... İçimden gelenler böyle sıradan, dünyevi ve uçucu yazılar. Yani Türk basınında önemli sayfalara yerleşmiş, yarım sayfalık yerleri dolduran bir sürü kanaat önderinin köşe yazıları gibi...

Baş Ağrısı - Diş Korkusu - Batıl İnançlar- Kitap - 1 Mart

Başım ağrıyor, nezle sinüzite çevirdi. Bu artık bir gelenek oldu ve ben her Tayland&Myanmar turundan dönüşte bu hastalığa yakalanır oldum. Boğazım ağrıyor ve geceleri gıcıktan öksüre öksüre uyuyamıyorum. Her tarafım ağrıyor...
Bugün bir de dişimi çekecekler, korkuyorum...Evet, itiraf ediyorum: Dişçiden korkarım ve özellikle diş çektirmekten. Bugüne dek hayatımda sadece bir kere başıma geldi ve üstelik çok da kolay oldu ama ardından yaşananlar, diş çektirme korkusu yarattı bende. Benim çürüğüm bile olmamıştır, dolgum bile yok ağzımda...Ama arkadaki yirmilik bana ihanet etti ve bugün çekilmesi gerekiyor. Bundan 10 sene evvel bir defa bu başıma geldi ve ertesinde yaşadıklarım maalesef bence resmen bir batıl inanç oluşturdu. Günlerdir gecelerdir uyuyamıyorum bunu düşünmekten! Allahım!!! İnsan ne hallere düşüyor!
Pazar günü eve geldim ve neredeyse 5 gün oldu ama bir türlü evde olmanın keyfini yaşayamadım hala...Hastalık, ağrı sızı derken günler kuşlar gibi uçuyorlar. Bir de bakacağım ki ay bitmiş ve benim Milano turumun günü gelmiş...Oysa bu bir aylık duraklamam içinde çok planım vardı ve içlerinde en önemlisi kitabıma başlamaktı. Henüz olmadı!
Evet, kitap konusu artık kafamda iyice netleşti: Özellikle uzakdoğuya gidenler için bir Budizm kitabı hazırlayacağım. Kolay okunup takip edilebilecek nitelikte bir kitapla, Budizmin bir sürü kafa karıştıran meselesine, yalın bir anlatım getirebilmeyi umuyorum. Aslında turlarda anlattıklarımı kitaplaştırsam o bile iş görür zira bugüne dek aldığım yorumlar hep son derece olumluydu. Pek çok kişi, konuları çok net açıkladığımı söylüyor ki bu zaten benim amacım.
Bugün sabah erken kalktım yataktan. Zaten geceyi çok kötü geçirmiştim. Başım çatlıyordu ve artık daha fazla dayanamadım, çıktım yataktan. Mutfağa gittim, kahvaltımı hazırladım. Küçük beyaz masaya oturup, pencereden dışarıyı seyrederek içine karanfil ve zencefil kattığım kokulu ve şifalı çayımı yudumladım. Penceremin içindeki saksıda duran küçümen palmiyenin yaprakları arasından görünen manzara, palmiye ile hiç uymuyordu aslında: Lapa lapa kar yağıyordu. Palmiyenin yanındaki kaktüslere de bakıp güldüm kendi kendime. Neyse ki çok uzun sürmedi ve şimdi güneş açtı. Galiba sıkı da rüzgar var...
Bugün 1 Mart! Benim için çok anlamlı bir tarih. Bundan birkaç sene önceki 1 Mart'ları hatırlıyorum da hayatım ne kadar farklıydı. 1 Mart 2009'da Harem'deki evimi tutmuştum. Bundan bir sene sonra, 1 Mart 2010'da evimi Nişantaşı'na taşımış ve artık ailem olmadan geçireceğim hayatıma, yeni bir sayfa açmıştım. 1 Mart 2010'daki o taşınma, bana yıkılmadığımı, hala ayakta olduğumu göstermesi açısından son derece önemliydi. Dayandım ve artık daha sakin sularda seyrediyorum. En azından şimdilik! Yarının neler getireceğini hiçbir zaman bilemeyiz ama en azından şu anki sükunet, ruhuma iyi geliyor.
Neyse, bugünlük bu kadar olsun... Kafam öğle saatlerinde yapılacak diş operasyonunda...Dişten sonra yeniden yazarım... Belki...
Korkuyorummmmm!!!

Atiye Sokak House Cafe'nin Ardından...


Eve döndüm ve yine hastayım hafif. Öyle fazla bir şey değil ama yine nezle olmuşum ve keyfim yok. Vücudum şaşırdı tabii ki son bir ayın içinde. Önce Salzburg'da -20lerde dolanıyordum sonra kendimi +35 derecede buldum. O bitti ve gene İstanbul'a geldim ve gelmemle birlikte kar başladı. Vücut diyor ki bence, "Eee artık bir karar ver! Sıcak mı soğuk mu?" Tam birine alışıyor, ben tam tersine düşüveriyorum. O da şaşırdı tabii ki...Bünye zayıf düştü ve sadece dinlenince toparlanacak, belli oldu. Pazar sabahı geldim ve o günden beri evden dışarı bile çıkmadım. Çok mutluyum bu durumdan. Pencereden dışarıyı seyrediyorum ve yağan kar, gri gökyüzü uzaktan hoş geliyor. Mart sonuna dek buralardayım ve bu durum da çok hoşuma gidiyor.
Pazar günü öğleden sonra bir şeyler yemek için ATİYE SOKAK'taki orjinal HOUSE CAFE'ye gittik. Allahım!!! Ne şok!!! O güzelim, ev halindeki , sımsıcak, orjinal HOUSE CAFE gitmiş, yerine sıradan ve diğerlerinden hiçbir farkı olmayan, hatta diğer HOUSE CAFE'lerden daha da kötü olan bir cafe gelmiş. Üstelik bir bölümünde sigara içiliyor ve bütün koku içeriye doluyor. Yazın üstü açılacak ve bahçe olacakmış ama kışın ne olacak peki? Tavanını açtıkları halde, bütün sigara dumanı içeriye geliyor. Üstelik daha kalabalık bir ortam olmuş, müzik gürültülü, kalabalık, müziği bastırmak için iyice yüksek sesle konuşuyor ve taş kaplı yerler ve ahşap lambrili duvarlarda yankılanan sesler bir süre sonra kafanızın içinde de uğuldamaya başlıyor. Nasıl üzüldüm, nasıl hayal kırıklığına kapıldım anlatamam. O güzelim sakin ev ortamı gitmiş! Bütün HOUSE CAFE'nin anlamı olan EV gitmiş, yok olmuş! Daha fazla insan gelsin, daha kalabalık olsun, daha fazla para kazanalım, daha fazla daha fazla.... İşte böyle diyerek yok etmişler güzelim ATİYE SOKAK HOUSE CAFE'yi! Ben orada gün boyu oturuyordum eskiden. Yukarı katına çıkıp, ders çalışıyordum. yazılarımı yazıyordum, arada yemeğimi yiyip, çayımı kahvemi içiyordum. Kızlarla orada buluşup dertleşiyordum. Sormuyorduk bile, HOUSE CAFE'de buluşalım dediğimizde, orası ATİYE SOKAK HOUSE CAFE oluyordu. Neden mi? Orası bizim HOUSE'umuzdu da ondan! Yani EVİMİZ!!! Sağolsunlar, evimizi bizden aldılar!
Ben bunu anlamıyorum! Neden bizde her yer 5 yılda bir sürekli yenilenir ve ruhunu kaybeder? Neden, orjinal haline sadık kalınacağına, kemikleşmiş ve sevilen bir ortam korunacağına, yok edilir? Aklıma hep Avrupa'daki birkaç yüzyıllık kafeler geliyor. Mozart'ın, Frued'un falan gidip kahve içtikleri kafeler...Sanatçıların kamp kurup, devrim başlattıkları Paris kafeleri... Roma'nın, Buenos Aires'in tarihi kafeleri...Hepsi bundan 100 yıl önce nasıldılarsa, bugün de aynılar. Bundan yirmi yıl sonra gidin, yine aynı olacaklar! İşin güzel olanı da bu değil mi zaten? Biz İNCİ'yi sadece profiterolü için sevmiyorduk, aynı zamanda eski havasını sakladığı için seviyorduk. Kadıköy'deki Baylan da öyle...Böyle birkaç yer var sadece. Diğerleri her 5 senede bir , tanınmayacak ve ruhunu kaybedecek şekilde restore ediliyorlar. Bu bir tek bizde var! Eskinin tüm izlerini yok ederek, hafızasızlaştırmak! Yazık yazık!!! Çok yazık!!!
Yukarıdaki fotoğraf da tarih oldu artık! O güzelim art deco pencere demirleri falan artık yok! Çünkü artık yukarı kat da yok!!!

Bangkok'tan Duygular

Yine yollardayim, yine uzaklarda... Aslinda ikinci evimdeyim, ASYA'dayim fakat icim bu sefer biraz kirik...TAyland&Myanmar'a yaptigim son tur olacak ve bundan sonra da bu turu baska bir tur lideri arkadasima devredecegim. Ozleyecegim kesin ama ne yapayim ki bir tercih kullanmam gerekiyordu. Hayat yaptigimiz tercihlerin toplami degil mi zaten? Insan her seyi elinde tutamaz! Gunes, yagmur, gokkusaklari ve kar ayni anda gorunmezler, degil mi? Ya biri ya oburu...Hepsi olsun, benim olsun, her seyi yapayim ama ayni zamanda kendime de zaman ayirayim, evime ve sanata da zaman ayirayim, ayrica kitabimi da yazayim... Iste bu olmuyor...O zaman bazi fedakarliklari goze alip, en sevdiklerinden bile vazgecmeyi ogrenmen gerekiyor. Ben de iste bu sebeple, en sevdigim bazi turlarimi vermek zorunda kaldim. Ama kendi istegim ve onayimla...Kendime ve yapmak istedigim diger seylere de zaman yaratabilmek icin... AMAAA...Bu icimin bir tuhaf olmasina engel olamiyor. Mesela PERU'yu simdiden deli gibi ozledim. Kimbilir bir daha ne zaman yolum dusecek oralara? IZLANDA'ya veda ettim, bir daha ne zaman giderim ancak Allah bilir... Liste uzun, hepsini siralamayayim simdi burada...



Simdi ise Bangkok'tayim. Sevdigim sehirlerden biri Bangkok...Turkler BANGKONG demeyi seviyorlar ama aslinda oyle degil. Ortasindan Chao Praya geciyor ve bu nehir sehre taze hava tasiyor, nefes aliyorsun rahat rahat. Bu siralar gunduz hava sicakligi 34 ila 37 derece arasinda degisiyor ama Allahtan aksamustu nefis bir esinti cikip, gunduz kavrulmus bedenleri serinletiyor. Gokyuzu gri ve puslu olmasina ragmen, bu pusun ardindan batan gunes kipkirmizi bir topa benziyor. Nehrin toprak rengi sularina yansiyan o kirmizi hareleri gordugumde, suluboya tablolari hatirliyorum nedense. Sehrin iki yakasinda gun karardikca yanmaya baslayan renkli isiklari seyretmeyi seviyorum. Iyice mora kesen gokyuzunun renklerini daha da keskinlestiriyorlar sanki. Tropiklerdeki aksamustu saatlerini cok seviyorum. Aklima hep cok gencken okudugum Somerset MAugham ve Joseph Conrad'in romanlari geliyor. JAck London, Pierre Loti ve bu egzotik cografyanin buyusunu sayfalara dokmeyi en iyi basarmis o olaganustu insanlarin hatirasini icimde yasatiyorum. Gencligime de selam cakiyorum bu sayede. Guzelmis o yillarim! Bosa harcanmamis, dolu dolu yasanmis yillarmis hepsi de! Kirkli yaslarimin ortalarina yaklasirken daha da iyi anliyorum bunu artik. Iyi ki okumusum o kitaplari, iyi ki sirtima vurmusum cantami ve dusmusum yollara...Evet o kitaplardaki korsanlarla savasip, kabilelerin icine dalmadim. Gozunu budaktan sakinmayan, hazine pesindeki maceraperestlerle de kapismadim ama yine de kendimce, henuz kimsecikler bu cografyalarin adini bile anmazken bizim ellerde, ben buralarda fink atip durdum senelerce. Bu yuzden gurur duyuyorum kendimle. Bu yuzden ardima baktigimda gordugum seyden memnunum. ASYA beni oldugum insan yapti. Mutesekkirim O'na...



Iste simdi bu sukran duygusuyla dolasiyorum sevdigim bu cografyayi. Kendimce veda ediyorum. Esas vedalasma daha sonraki gunlerde yasanacak ama beni simdiden aldi bir kaygi. Hungur hungur aglayacagimdan korkuyorum ama buna hic gerek yok ki aslinda. Eger 20 sene oncenin sartlarinda buralara gelebildiysem, simdi cok cok daha kolay gelebilirim...Dunya benim icin artik o zaman oldugundan cok daha ufak nasil olsa...AMA...Gel bir de bunu benim yuregime anlat!



Neyse, simdi tadini cikarayim en azindan.



Ne de olsa ASYA'dayim...



Evimdeyim...

Kalp Kırmak


Kalp kırılır, hem de çok kolay...Bazen tek bir söz, bir hece, hatta sadece bir bakış yeter. Kalp, o sözün, o bakışın ve hatta o hecenin içindeki türlü anlamı inceler, tartar, çözer ve bir sonuca varır. Eskilerden gelen filtreleri de varsa eğer, o zaman o filtrelere göre yapar bütün değerlendirmesini. Eski kalp ve düş kırıklıklarını, gönül sancılarını, hayallerin suya erişini hatırlar içten içe ve tuz buz olur, paramparça dağılır... Gözlerden incecik yaşlar süzülür, boğaza bir anda yumruk gibi bir düğüm oturur, yutkunmak azaba döner. Saklamak ister üzüntüsünü kalp; ne kadar becerebildiği ise tartışma konusudur. Çarpmaya devam eder tabii kırılsa da, ama bir daha aynı heyecan olur mu, ya da aynı şevk, işte orası da hiç bilinmez. Tıpkı incecik bir Çin porseleninin yere düşüp kırılması gibidir bu durum. Parçaları toplanıp bir araya getirilse ve en kuvvetlı tutkalla yapıştırılsa da, kırılan artık kırılmıştır. Görüntüde sapasağlamdır ama aslında kırılmış parçaların yapay bir şekilde bir araya getirilip, zorla tutturulmasından oluşmaktadır artık! Kırılmamış olanla, kırılmış ama tamir görmüş olan hiç aynı olur mu? Olmaz tabii! Tamir görmüş olan zayıf düşmüştür en azından. Ufak bir darbede yeniden tuzla buz olma ihtimali çok yüksektir. Hem de bu sefer daha zor tamir edilircesine...Ve öyle bir an gelir ki, artık tamiri imkansızdır, ne sürsen yapışmaz parçalar... Hayatın kırıp dağıttığı kalpler ne kadar zayıftır, hesaplayamazsınız. Bilemezsiniz hangi darbede tuzla buz olup, toz gibi dağılacağını... Bilemezsiniz, hangi anda dağılıp gidecek avucunuzun içinden... Bilemezsiniz, hangi nazarınızla bir anda dünyanın öte yanına uçacak... Bilemezsiniz, hangi sözünüzle nereye inzivaya çekilecek...Dağın eteklerine mi, denizlerin ortasına mı, yoksa evinin kuytularına mı? Gider mi kırılan, gider...Gelir mi, işte orasını en maharetli medyumlar bile söyleyemez. Bilen bir tek, kırılan kalptir çünkü...Kıran da bilmez...Bilemez...Bilse, kırmaz zaten...

Her Kar Yağdığında Azıcık Hüzünlenirim...


Dışarıda kar yağar ve içeride MEZZO TV'de ABBADO, MAHLER 5. Senfoniyi yönetirken, kışın en güzel zamanında evdeyim ne mutlu diye düşünmekten alamıyorum kendimi. FACEBOOK'taki yazılanları takip ediyorum da, insanlar yine sokaklarda mahsur kalmışlar, trafik arap saçına dönmüş, taksiler karaborsaya düşmüş ve bunun gibi mini felaketler yaşanıp durmuş gün boyu. Ben ise evden dışarı çıkmadığım ve haberleri izlemediğim için (aylardır) hiç bir şey bilmiyorum, "haberlerden haberim yok"... Bunun için işte, pencereden bakıp da yağan karı gördüğüm zaman hem sevinip hem de hüzünleniyorum. Seviniyor olmamın özel bir sebebi yok; kayak ya da snowboard yapmak için bir yerlere gitmeyeceğim nasıl olsa ama hüzünlenmek için bir ton sebep sayabilirim.
En çok da artık çocukluğumdan çok ama çok uzak bir yerde durduğumu hatırattığı için hüzünleniyorum. Çocukken kar yağdığında "tatil yağıyor" diyerek sevinirdim, sokaklarda oynardım, ellerim ve ayaklarım buz tutana kadar, sırılsıklam olana kadar, nefesim bile donana kadar hem de...Sonra kocaman mavi sobanın ısıttığı hole girip soyunurdum ve kıpkırmızı olmuş bacaklarımı ovuştura ovuştura ısınmaya çalışırdım. Bıraksalar hemen yeniden fırlayabilirdim sokağa ama annem bırakmazdı bir daha. Mutlaka nefis bir akşamüstü kahvaltısı hazırlar, fırından henüz çıkmış börekleri ve kekleri dizerdi sofraya. Üzeri pudra şekeriyle kaplı elmalı kurabiyelerini özlüyorum özellikle. Akşam babam işten dönüp arabayı evin önüne park ettiğinde, anneciğimin derin bir rahatlama ile gülümsediğini görürdüm. Bize çaktırmazdı ama babam gelene kadar içi içini yerdi. Bizim mahalle bundan 30 sene evvel kuş uçmaz kervan geçmez bir boğaz sırtı olduğundan yollarımız kışın diz boyu kar ve buz olurdu. Arabayla o yokuşları inip çıkmak ciddi bir sınavdı herkes için. Kar yağdığında ya koyu bir mercimek, ya da tarhana çorbası yapılırdı evde. Babam severdi ve bayıla bayıla içerdi. Zaten annem o kadar güzel yemek yapardı ki, sade suyu ısıtıp önümüze koysa, lezzetli olurdu.
Mahalle arkadaşlarımla türlü haylazlıklar yapardım kar yağınca. Aslında her mevsimde yapardık da kar yağdığında daha bir eğlenceli gelirdi her şey nedense. Bir tahta merdiveni yiyice parlatıp, neredeyse cilalamıştık. Üzerine 10 çocuk doluşup, yokuş aşağı kayardık Emirgan sırtlarında. Bir keresinde frene basamayıp yokuşun tam bitimindeki zemin katın salon penceresinden içeri uçup, baş köşedeki yemek masasının üstüne konmuştuk. Film gibi değil mi? Ama gerçek bu olay! Bütün masa, sandalya, pencere ve tavandaki avize paramparça olmuştu. Bu olay bize hafif sıyrıklar ama ağır cezalar getirmişti ve o haftanın sonuna kadar bir daha sokağa çıkamamıştık. Mahallenin bütün çocukları nesiplenmişti bu cezadan çünkü şahane merdiven buluşu ortaktı! Kimse birbirini ele vermemişti ama ceza da epeyi ağırdı. Hepimiz haftanın sonuna ve cezamızın biteceği zamana kadar karın eriyeceğinden korkuyorduk. Ama korktuğumuz olmadı çünkü İstanbul'un sayılı kışlarından biri yaşanıyordu. Ve gökten "tatil" yağmaya devam etti. Biz de cezamız biter bitmez soluğu merdivenimizin tepesinde aldık. Başka yokuşta kaydık bu sefer! Anne babalarımız da, ortak bir kasa oluşturup, tarumar ettiğimiz evi onarttılar ve eşyaları yenilediler...
Tabii bütün bu haylazlıkları yaparken, kekleri poğaçaları yerken, pencerede babamın dönüşünü beklerken yanımda değişmez suç ortağım ve can dostum, kızkardeşim AYŞEGÜL olurdu. Onunla her yere gider, her şeyi yapardım. Hayatımın ayrılmaz parçasıydı. Onsuz hiç bir oyundan zevk almaz, o meşhur merdiven-kızakta onu hiç bir zaman yalnız bırakmazdım. Aklımca onu koruyabileceğime inanırdım çünkü...İşte bu yüzden kar yağdığında hüzünleniyorum, çünkü o uzun zamandır yok hayatımda... Bana O'nun eksikliğini daha fazla hissettiriyor kar. Tabii karın beraberinde getirdiği her anı, sadece Ayşegül'e değil, artık yanımda olmayan sevdiklerime götürüyor beni. Özlemimi hatırlıyorum...
Yine de seviyorum karı! Başımı çevirip sokağa baktığımda, elektrik direğinin turuncu ışığında yavaş yavaş yere düşen kar tanelerini görmek çok hoşuma gidiyor.
Aklıma gelenleri geldikleri gibi, değiştirmeden ve öylesine yazdım...
Amerika'nın ikinci bölümünü bekleyenler kusura bakmasınlar, KAR yağdı böyle oldu:)))

Washington DC- New York Arası

Oydu buydu, geldiydi geçtiydi derken, yılbaşı tantanasını da ardımızda bıraktık. Aslında her sene yıl sonunda, yılbaşı gelmeden, biten senenin kendimce bir muhasebesini yapıp, yeni yıldan istediklerimin listesi çıkartırdım. Bu sene olmadı, yapamadım. Neden mi? Meşguldüm...Turda mı? Hayır! Amerika'ya gittim ve aile ziyareti yaptım, dolaştım ve ruhumu besledim.
İlk durak Washington DC oldu. Koca ülkenin başkenti beni çok etkiledi. Nasıl yeşil, nasıl geniş bulvarlar ve neoklasik tarzın en güzel örnekleri sayabileceğim nitelikte binalar! Gökyüzü muhteşem. Her şey kolay, düzenli ve sakin... Şehrin gece nüfusu 650bin oluyormuş, gündüz ise civardan gelenlerle bir milyonu ancak geçiyormuş. Bu nüfusun üçte ikisi de zaten devlet daireleri ve diğer resmi kurumlarda çalışanlarmış. Noel öncesi vardığımız şehirdeki güzel hava ve enfes gün batımları en büyük hediye oldular bana. Müzeleri gezdim gönlümce. Sokaklarda ve parklarda yürüdüm keyfime göre. Kitapçıları arşınladım ve kafelerde dergi karıştırdım. Aile ortamında yemekler yedim, fotoğraflar çektim, 4 aylık nefis bir bebeği kollarıma almanın hazzını yaşadım. Noel ağacının altına hediyeler koydum ve 25 Aralık sabahı kocaman renkli paketleri açmanın heyecanıyla neşelendim.
Yılbaşı akşamı, önce şık ama aynı zamanda da samimi bir Fransız restoranında erken bir akşam yemeği yedik sonra da eve dönüp koca TV'nin karşısında, Lincoln Center'dan naklen yayınlanan New York Filarmoni konseriyle şenlendik. Saat 24.00e gelirken, New York Times Square'den yapılan yayına bağlanıp, ünlü topun düşüşünü izleyip, geri sayım yaptık. Birbirimize sarılıp, hep birlikte olduğumuz için şükrettik. Yeni yılın hepimize iyilikler getirmesini ve tekamülümüze katkı yapmasını diledik. Olabilecek en güzel yılbaşıydı bence...
2012'nin ilk günüyle trene atladığımız gibi kendimizi, Büyük Elma'da bulduk. Bir sene önceden yaptığımız rezervasyon sayesinde, oldukça uygun fiyata aldığımız odamıza yerleştiğimizde, derin bir ohh çektim. Sonunda "emekli olduğumda yaşamak istediğim şehir" New York'a varmıştım.
New York tam anlamıyla bir şölen oldu benim için. Gündüz sokaklarda, özellikle de SOHO-TRIBECA-VILLAGE hattında karış karış gezmeler, müzeleri ezberlercesine ziyaret etmeler, dostlarla akşam yemekleri yiyip, ardından koşarak LİNCOLN CENTER'a gitmeler, konser senin, opera benim, her ne denk gelmişse hepsini izlemeler...Daha ne olsun???
Lincoln Center demişken, izlediklerimi de kısaca aktarmak isterim:
İlk akşam, yani 04 Ocak, Metropolitan Opera'nın en neşeli prodüksiyonlarından biri olan, THE ENCHANTED ISLAND'ı izledik. New York'luların sevgilisi mezzo soprano Joyce di Donato, barok eserlerin kuvvetli nefesi kontrtenor David Daniels, hem güzelliği hem de teatral yorumuyla soprano Danielle de Niese veeee operayı sevmeme yol açan isimlerden Placido Domingo'yu aynı sahnede buluşturan bu eser, tam anlamıyla bir şölendi. Vivaldi, Handel, Rameau ve Purcell gibi barok operaların büyük isimlerinin sevilen müziklerinin üstüne, Shakespeare'in Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası eserlerinden esinlenilerek oluşturulan bir metin eklenmiş. Değişik eserlerden alınan parçaların, yepyeni bir bütünlük içinde bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu tarz eserlere "pastiche" deniyor. Ben çok beğendim ve o salonda bulunan binlerce izleyici de aynı şeyi düşünüyor olacaklardı ki, eser bittiğinde kimsenin salonu terk etmeye niyeti yok gibiydi. Alkışlar arasında sahneye, bizleri selamlamaya gelen sanatçılar da, zorlu çalışmalarının ardından gelen bu ödülü, sevinçle kabul ettiler.
İkinci akşam, 05 Ocak, New York Filarmoni'nin nefis bir konseri vardı. Geçen yıl MAYIS ayındaki MAHLER Festivali sırasında, 5. Senfoni'de yakaladığım bu büyük orkestrayı yeniden canlı dinleyecek olmaktan büyük mutluluk duyuyordum. Bu birlikteliğimiz daha da uzun olsun diye, orkestranın halka açık olarak yapılan son provasını da izledim. Provada, önce orkestra üyeleri günlük kıyafetleri ile sahneye gelip birbirleriyle neşeli bir şekilde sohbet ederken yerlerini aldılar. Ardından ünlü şef ALAN GİLBERT çıktı sahneye. Siyah pantolon ve siyah bisiklet yakalı bir tişört içinde, her zaman görmeye alıştığım fraklı haliden çok farklıydı.
Prova çağdaş bir eser olan POLARIS ile başladı. 1971 Londra doğumlu Thomas Ades'in 13 dakika süren bu kısa ama yoğun eserini ilk defa dinlediğimde, kendimi bir uzay yolculuğuna çıkmış gibi hissettim. Eserin isminin devamı zaten ORKESTRA İÇİN BİR YOLCULUK...Polaris, KUTUP YILDIZI demek...Bestecinin müziği de insanı galaksiler arası bir boyuta taşıyordu gerçekten. Prova sırasında, Şef Alan Gilbert bir kaç kez müdahele edip, eserin zorlu bölümlerini daha da mükemmel bir şekilde nasıl icra edecekleri hakkında kısa ama net uyarılarda bulundu. Hepsi o kadar! Provanın sonunda, eserin bestecisi de birkaç uyarı ve gözlemde bulundu. Meğer o da bizlerin oturduğu dinleyici bölümündeymiş...
O akşam icra edilecek ikinci eser, Mahler'in 9. senfonisiydi. Kimbilir o ana kadar ne kadar çok çalıştılarsa, son prova, adeta konserin kendisi gibi oldu. Şef bir kere bile durdurup müdahele etme ihtiyacı duymadı...Tabii ben müzisyen değilim, dolayısıyla provada olanın bitenin hepsini anlayamam ama, eminim Alan Gilbert o son provadan hem çok memnun hem de orkestrasına olan inancı bir kere daha tazelenmiş olarak ayrıldı.
Akşam ise, tüm MAHLER konserlerinde olduğu gibi, bir ayin havasındaydı salondaki atmosfer. MAHLER dinlemeye gelmek, insanda böyle bir ruh hali yaratıyor. Belki ben abartıyor olabilirim ama bence kesinlikle böyle! ANDANTE dergisinin genel yayın direktörü SERHAN BALİ ile de geçen yıl LEİPZİG'deki MAHLER FESTİVALİ'nde bunları konuşmuştuk. Kulakları çınlasın! Zaten NEW YORK'ta da epeyce çınlattım! Aslında bir mail atıp hatrını sorsam ne iyi olur! Neyse, konser salonu tıklım tıklımdı yine. 2700 kişilik salonda çok az boş yer kalmıştı. POLARIS, dinleyiciden yüksek bir not aldı galiba. Alkışlar onu gösteriyordu. Sahneye selamlamaya çıkan besteci de çok mutluydu. Fakat bence herkes MAHLER'i bekliyordu...Eser bitiminde ara oldu. Hepimiz kendimizi MAHLER öncesi fuayeye attık. Aman ALLAHIM ne kalabalık! İğne atsan yere düşmez bir kalabalık! Konuşulanlara kulak kabarttım: POLARIS beğenilmişti ama herkes, son yıllarda MAHLER'in senfonilerini birbiri ardına icra etmeyi kendine görev edinmiş ALAN GİLBERT'i ve orkestrasını, 9. Senfoni için bekliyordu heyecanla. Gong vuruşuyla tekrar salona döndük, yerlerimize oturduk ve bu sefer, sabahki cıvıltılı hallerinin aksine büyük bir sessizlik içinde yerlerine geçmiş orkestra üyeleriyle birlikte, şefi beklemeye başladık. Salondaki heyecan neredeyse havada somutlaşmıştı. Sessizlik derin ve kopkoyuydu, 2700 kişiden çıt bile çıkmıyordu. Sonunda alkışlarla şef geldi. Yerini aldı. Gergin bacakları üzerinde şöyle bir yükselip yaylandıktan sonra batonunu havaya kaldırıp, son bir defa orkestrasına baktı. Onlar hazırdı...Bizler de...Ve müzik başladı...Aradan 79 dakika geçip de eser bittiğinde gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kendi kendime "Bu bir büyü" dediğimi hatırlıyorum.
Üçüncü Lincoln Center akşamı ise, DAVID H. KOCH THEATER'da 05-08 Ocak akşamları arasında sahnelenen bir ÇİN masalına gittik. Bu da ayrı bir tat oldu benim için. JINLING DANS TOPLULUĞU tarafından sahnelenen bu aşk hikayesinde, TANG HANEDANI devrinin tüm renklerini ve romantizmini gördük. PEONY PAVILLION adlı bu eserde, saf aşkın ölümü bile yenebileceğine tanık olduk. O akşam salonda bulunan seyircilerin yarısından çoğu New York'ta yaşayan Çinliler'di. Eserin aldığı alkışlar, sahnede terleyen dansçılardan bile daha çok mutlu etmişti onları. Gurur yüzlerinden okunuyordu.
Üst üste üç akşam, her biri birbirinden kıymetli ve farklı bu üç etkinliğe katılmak ruhumu besledi. Gündüzleri müzelere yaptığım saatler süren seferleri ise bir sonraki yazıma saklıyorum.

Güney Hindistan Öncesi

Birkaç saat sonra yeniden yola çıkıyorum: GÜNEY HİNDİSTAN!
BHARAT MATA'ya döndüğüm için, O'na kavuşacağım için çok mutluyum. Doğasını, kokusunu ve ruhsallığını özlüyorum o büyülü diyarın...10 gün iyi gelecek!
En son turumdan döndükten sonra, ilk bir iki gün evde yattım. O kadar yorulmuşum ki, bir türlü dinlenemedim. Uykularım yetmedi bedenime...Sadece yemek yiyip, TV'nin karşısında uyukladım ama iki üç gün sonra içimdeki alarm zilleri çalmaya başladı: KALK İKO!!! YAPACAK TONLARCA İŞİN VAR! Kalktım ve koşturmaya başladım. Neden mi? Bir de bu arada NİŞANTAŞI evimi BÜYÜKADA'ya taşıdım! Bir sayfa daha kapandı hayatımda...
Tabii yazıda kolay taşınmak! Bir de içindekileri düşünün paketin! Ev kapatmak kolay değil...Bir sürü ayıklama, atma ve vazgeçme var işin içinde...Hepsini yaptım. Ama yeni eve geçiyorsun, yeni düzenin ihtiyaçları var. Sağolasın EVİMİZİN HERŞEYİ İKEA!!! İki gün üst üste İKEA seferleri düzenledim. Herşeyi akıllıca planlayıp -ki bu hiç bana göre değil- satın aldıklarımı NİŞANTAŞI adresime yollattım...Hop dediğinde adaya eşya trasfer edilemez, dolayısıyla herşeyi ince ince düşünüp düzenlemek lazım...Ben de yaptım...Efendi bir taşıma şirletiyle anlaştım. Adaya sık sık eşya taşıyan bir şirket olduğu için, benim yapmam gereken hiç bir şey olmadı. Bu da benim işime geldi açıkçası...Adaya eşya taşımak için, belediyeye bir para yatırılıyor. İzin alınıyor ve bu sayede eşya kamyonu bir tür eski çıkartma gemisine yüklenip adaya ulaşıyor. Hepsini yaptım...Pazar akşamı geç saatte ekip geldi ve NİŞANTAŞI evimin herşeyini paketledi, kamyona yükledi ve Pazartesi sabahı, erkence bir saatte, BÜYÜKADA'ya çıkartma yaptık! Pürlen'e göre, ben konuşurken öyle bir tavır alıyormuşum ki, duyan ve gören NORMANDİYA ÇIKARTMASI'ndan bahsediyorum sanırmış! Velhasıl, gözümde büyüyen koca bir operasyon, uygun hava koşullarında ve beklenmedik derecede sakin bir ruh halinde tamamlandı ve ben hayatımın başka bir sayfasına başlamış oldum...İşte bu yeni sayfayı kutlamak için, Hindistan Ana'ya gidiyorum bugün...
Bir de bütün bu koşturmanın içinde, hayatımda ruhsallığa başka bir boyut açtım: BRAHMA KUMARİS çatısı altında, son derece nefis bir insanla, ulaşılması güç derinlikte sohbetlere başladık. Başbaşa, sadece ikimiz...İki kardeş ruh olarak, dereden tepeden, dünyadan ve ötesinden konuşuyoruz. Bazen ben söylüyorum o dinliyor ama genelde o söylüyor ben kendimden geçercesine içiyorum kelimeleri... Kana kana!!! Ne kadar ihtiyacım varmış böyle bir bilgeliğe ve sükunete! Biz Hindistan'da DARSHAN deriz...Yani kutsal bir ruhun karşısına geçip onu görmek ve ona görünmek! Onun enerjisini almak ve dokunmak... Bu da hayatımdaki diğer güzellik!
Şimdi sırada GÜNEY HİNDİSTAN var. Taşınma, yerleşme ve BRAHMA KUMARİS falan derken, işi tamamen unutmuştum.
Bir de hayatımın iş cephesinde değişiklik oldu: FARUK PEKİN'le özdeşleşmiş KUZEY HİNDİSTAN&KATHMANDU turunu 2012 sonbaharından sonra ben devralıyorum. Diğer bütün turlarımı başka rehber arkadaşlara devredip, sadece bu turu ve müzik turlarımı yapacağım. Varmak istediğim yer burasıydı galiba...Hem kendime zaman ayırabileceğim, hem HİNDİSTAN'a sık sık gidebileceğim, ruhumu fazla yormadan sürdürebileceğim ve insanlara faydalı olabileceğim bir iş modeli oluşturmak! Sonunda oldu!!! Bu turu FARUK PEKİN'den devralmak büyük bir onur benim için...Ama gözü arkada kalmasın, zira HİNDİSTAN'ı en az onun kadar seviyorum ben de... Benim ilk gözağrım ne de olsa!!! Rahmetli anneme göre, benim büyüdüğüm yer HİNDİSTAN! Dolayısıyla içim rahat! 2012 sonbaharıyla birlikte senenin 70 gününü benim ikinci memleketimde geçireceğim...Ama tabii bunun karşılığında, çok sevdiğim bir çok ülkeden vazgeçmek durumunda kaldım. Bu da işin diğer tarafı! Büyümek böyle bir şey! herşeye sahip olamazsın ki! Hem yağmur, hem güneş, hem kar, hem gökkuşağı hem de masmavi gökyüzü aynı anda olmaz...Ben de hayatımın yeni sayfaları yazılırken, tercihler yaptım ve oyumu HİNDİSTAN ANA'dan yana kullandım...
Şimdilik bu kadar...Görüşmek üzere...

Myanmar Sonrası

Myanmar da bitti! Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum vallahi. Bedenim deli gibi yorgun ama ruhuma sorduğumda, "iyisin be can" diyor hala... Demek ki iyiyim.
Birkaç saat önce eve geldim. Özlemişim evin kokusunu, taze demlenmiş çayını. Az sonra da üşenmezsem gider iki simit alırım çıtırından, yanına taze domates ve artık çok az miktarda yediğim peynir ile bir de ziyafet çekerim. Güzel olur vesselam!
Myanmar nasıldı peki?
Tur çok yorucuydu - hemen hemen her sabah 04.00- 05.00 arası uyandık- 12 günde 12 uçuş yaptık, memleketi tapınak tapınak dolaştık, sıcakla boğuştuk, yemekler farklıydı, yataklar farklıydı, içtiğimiz sular farklıydı, uyuyamadık, uyuduğumuzda uyanamadık, yalınayak gezilen kutsal mekanlarda ayaklarımızı paraladık...Güneşin sıcağı, air-condition'ların soğuğu, gecenin çiği, sabahın nemi...İklim iklim gezmekten inim inim inledik! AMMAAAAA...ÇOK GÜZELDİ BE KARDEŞİM! Her şeye değer! Değdi de!
Yılın bu zamanı Güneydoğu Asya için bence en mükemmel zaman! Hava güzel, nem az ve her yan yağmurlardan sonraki taze yeşilliği taşıyor. Bir de dolunaya denk geldik ki müthiş! Her tarafta kutlamalar, okumalar, insanlar ve rahipler dolu dolu bir Myanmar panoraması verdiler bizlere. Nasıl güzel, nasıl özel!
Mandalay'da bir gece, manastırın tam yanıbaşında kurulu otelimizin arka bahçesi, sabaha kadar PALİ dilinde ilahiler okuyan rahiplerin sesleriyle çınladı. O gece penceremin perdelerini kapatmadım. Tapınaklarla dolu kutsal Mandalay tepesinin üstünde asılı duran dolunayın simleri, açık perdelerin arasından odama süzüldü bütün gece... Uykumun arasında kısa anlarda uyanıp da rahibin hipnotize eden sesini her duyduğumda, içime huzur ve mutluluk duygularının dolduğunu hissettim. Anlamasam da, okuduklarının gönlümün derinliklerinde bir yerlere dokunduğunu hissedip, şükran duygularıyla yeniden uykuma döndüm hep. Tur boyunca uyuduğum en iyileştirici, şifa dolu uykuydu açıkçası.
Bagan'da bir akşam, kaldığımız otelin, nehre inen yamacındaki dev banyan ağacına gidip, toprağa dalan kollarının arasına sığındım. Ana kucağına dönen bir çocuk gibi, ağacımın kollarına döndüm ben de...öylesine görkemli ve kudretli bir ağaç ki, insan kendini hem ufacık hem de çok sevilip korunuyor hissediyor dallarının arasındayken...Banyanlar böyledir işte! Dallarından yeni kollar çıkar ve o kollar toprağa inip, saplanır, köklenir. Bir daldan bir sürü başka gövde oluşur böylece. Tek bir ağaç da minik bir koruya dönüşür...İşte Bagan'daki Banyan'ım da böyle benim... Nehre inen yamaçta, kimbilir kaç yüzyıldır duruyor dimdik! Kendimi yalnız ve yorgun hissettiğim bir akşam, ağacıma gittim. Dolunayın parlak ışığı, sakin sakin akan İrrawady'nin üzerinde pırıl pırıl nakışlar çizerken, ağacımın gövdesine sokuldum. Yasemin kokan havayı içime çektim ve nehirle birlikte akan mavnanın patpatlarıyla kesilen sessiziği dinledim. Bir süre sonra, içimi incecik kemiren duygular yerini sevgi ve huzura bıraktı. Yenilendim, dinlendim ve dünyayla yüzleşmeye yeniden hazır oldum.
Bütün akşamüstlerinde güneşin kıpkırmızı bir top olup, ufukta ya da dağların ardında gözden yitip gitmesini izledim. En güzeli, en beklenmedik olanıydı... Bagan'da, pek de popüler olmayan bir tapınağın üstünden izlediğimiz günbatımı, beni en çok etkileyeni oldu çünkü güneşin battığı anda, diğer taraftan, kıpkırmızı bir ay yükseldi...Kanlı Ay!!!
Bunun gibi bir sürü güzel hatıram oldu...Ama şimdi biraz yorgunum, gücüm tükendi. Belki daha sonra yazarım yeniden.
Evde olmak güzel...

Yaşam İçin Rehber


LIVE without PRETENDİNG
LOVE without DEPENDİNG
LISTEN without DEFENDİNG
SPEAK without OFFENDİNG...

Durmak & Yavaşlamak



Yorgun ve biraz da hasta döndüm turdan. Bir gün de gecikmeli döndük zira DOHA bağlantılı uçağımız 2 saatlik bir rötar yapınca, uçak bizi almadan gitti. İstemeden bir gece DOHA'da kaldık. 4 gece evde kalacaktım, 3'e düştü ve bu 3 gecenin ikisi de uyuyarak geçince, hiç bir şey anlayamadım evdeki zamanımdan. Neyse ki, TAYLAND & MYANMAR turuna gidiyorum. Yine en sevdiğim coğrafyalardan biri... Bana iyi gelir eminim...Bedenim olmasa da ruhum dinlenir...

Zamanın bu kadar hızlı akmasına dayanamıyorum. Koca sene göz açıp kapayıncaya dek geçiveriyor. Bir de bakıyorum ki, sene başladığı gibi bitmiş!!! 2010 ve 2011, iş anlamında hayatımın en yoğun yılları oldular. Belki eskiden de gün sayısı bakımından bu kadar yoğun olurdum ama coğrafya bakımından bunca değişik yerlerde olmak bu yoğunluğu daha fazla hissettiriyor. Bu hıza biraz fren yapacağım seneye...Bazı turlarımı başka arkadaşlara devrettim. Bedenimin ve ruhumun ihtiyacı olan DURMAK eylemini seneye daha fazla sağlayabileceğimi düşünüyorum. İnsan durma eylemi olmadan hayatı sanki hızlı bir trenin içindeymiş gibi yaşıyor. Dışarıda manzara akıyor ama hiç bir şey anlamıyorsun bir türlü...Durmadan ya da en azından yavaşlamadan dışarıda ne akıp geçiyor anlamak mümkün değil. İşte bu sebeple, neredeyim, ne yapıyorum, ben kimim ve ne istiyorum sorularının cevabını bulmak ve idrak etmek için DURMAK ya da en azından ciddi şekilde YAVAŞLAMAK lazım. Koşarak bir yere varılmıyor. Meditasyon bu konudaki en önemli araç. Ne de olsa durup oturuyorsun! Zaten işin en zor olan kısmı da bu zaten. İnsanların çoğu hiç bir şey yapmadan durup oturmaya alışlık değiller. Etrafınıza şöyle bir bakının: Herkes bir şeylerle meşgul! Bir saniye bile boşluk yaratmıyorlar kendilerine. BOŞLUK insanları korkutuyor tabii...Oysa boşluk çok önemli. O boşluklar olmasa, hayatın anlamı kalmaz ki! Müzik bile öyle değil mi? Birbiri ardına sıralanan notaların arasındaki boşluklar olmasa, müzik müzik olur mu?

Yine de, bütün koşturmacasına rağmen, yarın yola çıkacağım için çok mutluyum. Gideceğim yer dünyanın en egzotik coğrafyası bence...Eski SİYAM ve BURMA...İsimleri bile insanı hülyalara sürüklüyor...

Ama DURMAK!

O da benim diğer rüyam!!!

Bhutan'dan Selamlar



Bhutan Krali evlendi gecen hafta... Bunun benimle ne alakasi mi var? Amma da yaptiniz simdi...Alakasi olmaz olur mu? Ben Bhutan'dayim su anda...Neyse lafi fazla sulandirmadan genel havayi aktarayim: Bhutan'da gectigimiz haftalarda kraliyet dugunu oldu. Bhutan'in 1980 dogumlu Oxford mezunu krali, soyluluk unvani olmayan, yani halktan bir kizla evlendi. Ama ne kiz!!! Nefis nefis! Her taraf kral ve kralicenin fotograflari ve posterleriyle dolu. Dugunun uzerinden uc haftaya yakin zaman gecmis olmasina ragmen, insanlar hala dugunun etkisindeler. Sokaklarda kral ve kralicenin posterleri satiliyor. Bizzat ben iki rozet bir minik poster alarak bu mania durumuna istirak ettim. En sevilen posterler kralin gelinle sarmas dolas cicekler arasinda verdigi poz ile, kralin gelini dudaklarindan optugu poz!


Bhutan gercekten de mutlu ve huzurlu bir ulke. "Kisi Basina Dusen Milli Mutluluk" konusunda kral cok dikkatli. Halkinin mutlu olmasini istiyor. Burasi gercek bir masal ulkesi: yemyesil vadiler, piril piril akan nehirler, masmavi gokyuzu, genc ve yakisikli bir kralla sahane guzel bir genc kralice, ormanlar, karli daglar... Masal degil de nedir bu?


Bhutan'da degisiklikler oluyor. Eski Bhutan yazimda Bhutan'da luks otellerin olmadigini falan olmadigini yazmistim. O yazinin uzerinden sadece 2 veya 3 yil gecti ve ben o yaziyi belki de yayindan kaldirmaliyim zira dunyanin en luks otelleri birbiri ardina burada konaklama tesisleri aciyor. Taj ve Amann basta olmak uzere insanin aklini basindan alacak nitelikte oteller aciliyor. Cep telefonlari herkesin elinde ve TV artik serbest! Bu hizla giderse Bhutan'in buyusunu yitireceginden korkmuyor degilim aslinda ama biraz ilerleme de iyi olmuyor degil hani!


Ulkeye giriste yine gun ve kisi basina 200 dolar minimum aliyorlar. Yani her gun minimum 200 dolar harcamaniz garanti! Yine tek basiniza gezmeniz mumkun degil. Mutlaka bir rehberiniz ve bir soforlu araciniz olmali. Programiniz ve otelleriniz belli olmali. Oyle sirtima cantayi takip gideyim, keyfime gore gezerim denecek yerlerden degil Bhutan. Sirt cantali turisti istemiyorlar zaten. Az gelsin ama parali turist gelsin diyorlar. Turistik hediyelik esya dukkanlarindaki fiyatlar insanin sapkasini ucuran cinsten ama gelen turist parali oldugu icin satiliyor. Oysa ayni mallar komsu Nepal'de beste bir fiyatina satiliyor...


Ilk geldigim zamanki Bhutan'la simdiki Bhutan arasinda buyuk farklar goruyorum. En buyuk fark baskent Thimpu basta olmak uzere buyuk yapilasma durumu! Maalesef Thimpu'nun kuruldugu vadi neredeyse tamamen bina dolmus durumda... Yine de tabii ki cok cok guzel ama bundan 10 sene onceki durumu hatirlayan benim gibiler icin fark buyuk! Ama tabii bir de baska sey var: Turistlerin gezip dolastigi DZONG'lar artik piril piril, tertemiz... Eskiden boyle degildi...Bhutan'da tuvalet adabi oturdugu gun, her sey tamam olacak bence... Bence bu masal diyarinin TEK eksigi bu! TUVALET ADABI!!!


Neyse, simdi gitmem gerekiyor...VEJETARYEN bir otelde kaliyoruz, aksam yemegi basladi bile ve benim muthis PHOBJIKA vadisindaki yuruyusumuzden sonra karnim cok acikti. 2900 metre rakimda 4 km yuruduk. Tamam kabul ediyorum cok bir sey degil ama 2900 metrede doga yuruyusu yapmak da o kadar kolay degil! Azicik insafli olun!!!


Bhutan'dan sevgiler...


Bördübet Sonrası Ruh Durumları

Dün akşam "gerçek" dünyaya geri döndüm. Yaklaşık 2,5 haftalık inzivam bitti ve kendimi senelerdir olmadığı kadar dingin, merkezde, kararlı ve sağlıklı hissediyorum. Dinleyemediğim ruhumu dinledim, kalp atışlarımı dinledim, nefesimi dinledim, kafamı dinledim...KENDİMİ dinledim!!! Ben kimim? Ne istiyorum? Hayat önceliklerim neler? Nereye gidiyorum? Ama aslında nereye gitmek istiyorum? Ne yapmak istiyorum? Ne yapmamak istiyorum? Ne kadar koşup, ne kadar durmalıyım? Koşmalı mıyım? Geçmişi ne kadar taşımalıyım yanımda? İlla taşımalı mıyım peki? Kendi kendime kaldığım o sessiz ve sakin zamanlarda bu soruları evirip çevirdim kafamda. Cevap geldi mi peki? Offff!!! Hem de nasıl!!! Birbiri ardına, aktı cevaplar... İnanılmaz aydınlanma, müthiş bir berraklık ve en önemlisi bunları hayata geçirmek için gerekli olan direnç, içsel güç ve cesaret! Hepsine dokundum tek tek ve hepsini hayatıma kabul ettim dileyerek, isteyerek!
Bördübet'te uzun zamandır heyecanla beklediğim bir kişisel gelişme programına katılmam, tabii ki süreci hızlandırdı. Harika bir öğretmen eşliğinde, kendimi bedensel ve ruhsal olarak nasıl desteklemem ve beslemem gerektiğini öğrendim. Senelerdir başkalarına anlatıp da bir türlü uygulamaya koymadığım, koyamadığım, değiştiremediğim ya da değiştirme cesareti bulamadığım şeyleri hayatıma dahil ettim. Beraber büyüdüğüm bir sürü yiyecek ve onlarla beraber duygu/düşünce kalıbı/alışkanlık/takıntıdan kurtulmanın mümkün olduğunu gördüm. içim gerçek bir şükran duygusuyla dolu. Bu hediyeyi kendime verebilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum.
Sırada ne var? Çok heyecanlı bir dönem bekliyor beni...Önce hafta sonu PARİS!!! Osman'la bazı dostları ziyarete gidiyoruz. Dönüşte uzun bir seyahat için NEPAL-TİBET-BHUTAN yollarına düşeceğim. Memleketine akraba ziyaretine giden gurbetçiler gibi hissediyorum kendimi...
Bu turun ardından yine çok çok sevdiğim bir başka coğrafyaya uçacağım: TAYLAND&MYANMAR! Burada başlayan ruhani ortamı Himalayalar ve MYANMAR'ın zamansız tapınaklarıyla destekleyeceğim. Çok çok mutluyum!!!
Aralık ayında ise BHARAT MATA yani HİNDİSTAN ANA bekliyor olacak beni... Ben de ona koşacağım kucaklanmak için...
Bu arada bir de evimi Büyükada'ya taşıma projesi var ki, ayrıntıları yavaş yavaş aktaracağım. Önce biraz şekillensin her şey!
Bloga neden daha fazla fotoğraf koymadığımı soranlar oluyor. Haklısınız ama ben fotoğraf çeken biri değilim, sevmiyorum da... Kendimi zorlayıp da çektiğimde ise ortaya aslında hiç de fena olmayan kareler çıkıyor...Gözüm iyiymiş, öyle dediler:)))
Bu arada dün akşam İstanbul'a döndüğümde fark ettim ki sonbahar başlamış buralarda ama benim kalbim yazda kaldı.
Herkese çok güzel bir sonbahar diliyorum...

İzlanda- Bodrum- Endonezya - Bördübet

Hani yavaşlamak istedikçe daha da hızlanır ya hayat, işte ben de aynen bu durumdayım. Aslında yavaşlamak istemek, akışa karşı durmaya çalışmak demek oluyor ki bu tamamen TAO'nun ruhuna ters! Her ne varsa ve nasıl akıp gidiyorsa, o zaten olması gerektiği gibi oluyordur DA gel bunu benim dingin sulara demir atmayı arzulayan gönlüme anlat! velhasıl diyeceğim odur ki, her şey yine her zamanki gibi hızlı! Amaaaa...Bu sefer ben daha dinginim, nasıl becerdiysem artık! Belki arada yaptığım inzivalar ve kendimle kalmalar sayesinde bunu başardım, bilmiyorum.
Son haftalar son derece keyifli ve verimli zamanları getirdi beraberinde. aslında keyifli süreç Temmuz ayındaki İzlanda turuyla başlamıştı. İzlanda'nın muhteşem yabanıllığı içinde, özüme dokunmuş, pagan köklerime dönmüş ve gecenin aydınlığı içinde, kafamdaki sorulara cevaplar aramış ve bir çoğuna da bulmuştum. Evet, İzlanda'nın benim üzerimde böyle bir tuhaf etkisi var. Başka türlü anlatamıyorum bunu...Kendime dönmeme yardım ediyor: Bir nevi TİBET! Zaten nedense iki coğrafyayı da benzetiyorum birbirine...İkisi de sonsuz düzlükler, insansız boşluklar ve insana kendini küçücük hissettiren dağlarla örülü...İzlanda da bir de deniz faktörü devreye giriyor tabii...İçine giremesem de, yüzemesem de bendeki İZLOMANİA'yı tetikleyen deniz faktörü...Kocaman dalgalar, simsiyah kayalıkları dövüyor. Kumsallar hiç de posterlerdeki gibi bembeyaz kum ve turkuvaz su kombinasyonundan değil. Aksine simsiyah, ürpertici ve hatta azıcık tehditkar ama ne gam! Dalgaların sesi kulaklarınızda davul çalarken, o ritmi kalbinizin ritmiyle birleştirdiğinizde, hissediyorsunuz ki siz de doğanın ayrılmaz bir parçasısınız. Bütünleşme, bir olma bu kadar mı güzel yaşanır?
İzlanda dönüşü Bodrum'a geçtim. Herkesin Bodrum'u kendine tabii ama benim Bodrum'um benim için en iyisi: Tepenin üzerinde bir taş ev, bolca kitap, müzik, çay, biraz yüzme, bolca sessizlik! İnsan daha ne ister ki? Eller havaya başkenti Türkbükü hemen altımda, ama sorun bana bu 3 sezonda kaç defa gittim? Sadece 1! O da bu sene, ayıp olmasın diye...Meşhur bir dondurmacı varmış Türkbükü'nde, adı DOĞAL DONDURMA imiş, BİTEZ dondurmacısından bile daha iyiymiş diye duya duya, bir akşam kalkıp gittik Osman'la. Sora sora Bağdat bulunur, bizde bulduk o meşhur dondurmacıyı. Kuyruk vardı önünde, biz de girdik bekledik. Konuşulanlardan anladığımıza göre o akşamki kuyruk kuyruk sayılmazmış...Kuyruk uzadı mı bir, bir buçuk saat beklenirmiş bazen dondurmaya ulaşmak için...Biz sadece 6-7 dakika bekledik ve o meşhuuuuur dondurmaya ulaştık. Peki neymiş? İtiraf edeyim mi: Ben pek bir şeye benzetemedim açıkçası...Belki lezzetli olabilir ama öyle uğruna bir saat kuyrukta beklenecek bir numara yok! İşte o dondurma seferimiz sırasında, asil ve necip Türkbükü sosyetesini yakından gözlemleme fırsatım oldu. Gözlemlerimi burada paylaşırsam, üzerine alınanlar çıkacaktır ve bir kere daha bir yazımı yayından kaldırmak istemiyorum. Haa evet, bir kaç sene evvel böyle bir şey geldi başıma da...Yazdığım bir yazıda, eleştirilerimi tamamen kendi üzerine alınan bazı üstün zekalılar, başıma olmadık işler açtılar. Arada çok sevdiğim ve saydığım insanlar vardı ve onların yüzü suyu hürmetine yazıyı yayından kaldırdım. Ama bu sadece bir kere olur... O da sadece hatır için...
Neyse nereden nereye geldik...
Diyordum ki Bodrum'da geçirdiğim o günler bana nefis bir terapi oldu. Yetti mi? Tabii ki yetmedi ama zaten orada yaşasam bile doyamam ki öyle bir ortama! İşte bu yüzden yarın tekrar uçağa atlayıp oraya gidiyorum. Yanımda yine bir dolu kitap olacak. Niyetim meditasyon, kitap ve müzikle dolu bir hafta geçirmek. Ayın sonuna doğru Bördübet'e geçeceğim. Orada "BUDA SİZE YEMEĞE GELSE" adlı kitabın yazarı HALE SOFİA SCHATZ'la, dostum ve koçum BANU GÜREL'in bir ortak atölyesi olacak. Konusu: Bedeninizle birlikte ruhunuzu da beslemek...Ne zamandır o yöreye gitmek istiyordum, işte bu atölye belki de bana ihtiyacım olan her şeyi verecek. Hem beden-ruh birlikteliği, hem de sessiz ve sakin bir ortamda, sonbaharı karşılama... Sonrasında en sevdiğim coğrafyalara uzanacağım harika bir dönem başlıyor:Nepal- Tibet- Bhutan- Myanmar-Tayland- Hindistan...Ekim-Kasım ve Aralık döneminde dokunacağım topraklar. Özlemiştim oraları!
Bunun dışında, en son Endonezya gezisi tam anlamıyla bir başarı öyküsü oldu bence...Hele SULAWESİ'de geçirdiğimiz günler, unutulacak gibi değildi gerçekten. Özellikle TORAJA bölgesinde, öyle bir cenaze merasimine rastladık ki, akıllara zarar! Bu mevsim, kuru mevsim olduğundan, aileler, ölülerini ebediyete uğurlamak için son derece geniş, zengin ve debdebeli törenler düzenliyorlar. Kişiler öleli çok uzun zaman geçmiş olsa bile, ölü, geçici mezarından çıkartılıp, bir katafalkın üzerindeki tabutuna yerleştiriliyor. Sonra hısım akraba, davetliler toplanıp, düzinelerce BUFALO kurban ediyorlar. İnanışa göre bu kurban edilen bufalolar, ölüyü gökyüzüne taşıyacaklar. Dolayısıyla ne kadar çok olursa bu göğe yükselme o kadar hızlı ve çabuk oluyor. Ailenin fertleri, evlatlar, yakın ve uzak akrabalar bu sevaba ortak olmak ve prestijlerini arttırmak için mutlaka bir ya da birkaç bufalo hediye ediyorlar. Sonra köyün ihtiyar meclisinin uygun gördüğü zaman için de,her gün bu bufalolar birbiri ardına kurban ediliyorlar. Bu işlemi yapacak kişinin son derece becerikli olması gerekiyor zira boğazı tek darbede kesmek lazım. Aksi takdirde bufalonun gazabına uğrayabilir...Hatta sinirlenen ve canı yanan hayvan etrafa saldırabilir. İşte biz de böyle bir törene denk geldik. Ölü evine eli boş gidilmez mantığı SULAWESİ'de de işlediği için, yoldan üç dört karton sigara ve bir iki şişe viski aldım. Cenaze sahibine verdim hepimiz adına ve şöyle dedim: Eğer bizim buradaki varlığımız, annenizin ruhunun göğe yükselmesini birazcık dahi hızlandıracaksa bu bizim için onur ve mutluluktur... Gözyaşlarına boğulan genç adam, bizi özel bir locaya aldı. İçecekler ikram ettiler. Ölünün tabutunun yanına çıkarttı. Bol bol fotoğraf çektik. Tabii ki inanılmaz bir deneyim oldu hepimiz için...
Turun son bölümü BALİ'de geçiyordu. Orada da deniz kenarında harika bir otele kaldık. Denize girme fırsatımız bile oldu. Otelin iki restoranı vardı. Serbest olduğumuz sabahlarda, tüm grup olarak, denize nazır olan restoranda sözleşmiş gibi buluşup, kahkahalar ve sohbet eşliğinde, masmavi okyanusu ve palmiye ağaçlarını seyrederek kahvaltımızı yaptık. Otelin ortasındaki kocaman lagünde yaşayan dev su monitorlarını besledik. Kumsala inip, şezlonglara yayıldık ve satıcıları ihya ettik. İyiydi yani...
Şimdi yine küçük bir ara vereceğim turlarıma. Biraz şarj edeyim pillerimi. Sonbahar yoğun ve hareketli olacak...

Tatil Güzel Şey

Evet yaa! En ihtiyacım olan şeye sonunda kavuştum: SUSMAK ve DURMAK!
Yaklaşık 16 gündür denizi tepeden gören bir rüzgarlı tepede, oturdum ve sustum. Kimileri için tatil " deniz-güneş-kum-eller havaya"dır ya, ben işte bu durumun TAM TERSİ bir yapıya sahibim. Çoğunluk ister ki, kopsun ve eğlenceden eğlenceye aksın; oysa ben isterim ki, kendime döneyim. İçime bakayım. Kalbimin atışını duyayım. Merkezime dokunayım. Fakat itiraf edeyim ki şunu farkettim: 2-3 hafta ile olacak gibi bir şey değilmiş bu. Yani en azından benim için 2-3 hafta içinde bu istediklerime ulaşabilmem mümkün değil. Zira bugüne dek geçen zamanın ilk 10 gününde zaten ciddi bir idrak sorunu yaşadım. Neredeyim? Ne yapıyorum? Sabahları erken kalkmak en sevdiğim şeylerdendir ama bir türlü erken uyanamadım. Günün yarısını uykuda harcadım dersem yeridir. Ama ne yapayım? Bir türlü gevşeyemedim. ilk 10 gün denize bile sadece 1 kere girdim. Ben ki eskiden yüzümü denizde yıkardım, bir türlü adapte olamadım bu duruma. Garipsedim... Ancak 10 gün geçtikten sonra sabahları daha makul saatlerde uyanmaya başladım. Kahvaltıdan önce denize gidip, yüzümü serin mavide yıkadım. Neyse ki kaldığım yerde kocaman ve bomboş bir havuz var. Aynı şey değil biliyorum ama yine de içindeki kloru alıp yerine doğal deniz tuzu koymuşlar. Nefis olmuş... Gücüm en fazla oraya kadar gitmeye yetti ilk günlerde. Şimdi şimdi son bir iki gündür sabah uyanıp hemen denize fırlıyorum. Atlıyorum arabaya doğru Küçükbük veya Hebil...Atıyorum kendimi suya...Denizle o eski alışık olduğum flörtüme devam ediyorum kaldığımız yerden. Dalıyorum, çıkıyorum, balıkların arasına inip onlarla kucaklaşıyorum. Nefesim yetse onlarla devam edeceğim kayaların arasına doğru ama yetmiyor, yukarı çıkıyorum. Masmavi gökyüzüne bakıp, günü selamlıyorum. Hiç istemiyorum sudan çıkmayı ve ellerim avuçlarım buruş buruş olana dek suda kalıyorum. Sonra tuzlu tuzlu eve dönüyorum ve bazen çocukluğumda yaptığım gibi, duş falan almadan denizin tuzu saçlarımda, tenimde uyuyorum gece... İşte diyorum ya, tam gevşedim, kıvama geldim, bitti tatil! Son 3 günüm... Ne diyeyim? Özleyeceğim...
Kısaca derim ki, tatil yapmak bile bir alışkanlık gerektiriyor. Gevşemek ve yükü boşaltmak için bu gerekli...Ama be birader, alışana kadar tatil bitiyorrrrrr...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...