Bahar'da Bodrum
S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı

Oturduğum yer Şişli! Şehrin göbeği! Gürültülü, havası kirli, son derece kalabalık ve kocaman sevimsiz binalarla dolu, sevilecek olmaktan son derece uzak bir yer yani... Ben de o kocaman binalardan birinde yaşıyorum ama en azından sevimsiz değil. Bahçemiz var, bahçemizde mevsimlere göre değişen bitkilerimiz var, binanın girişinde geceleri aydınlatılan komik bir fıskiyeli havuzcuk var. Ama benim en sevdiğim şey ne havuz ne de bahçe; benim en sevdiğim şey o havuzun etrafındaki, rüzgarla dalgalanan sazlar. Kış mevsimi gelip de iyice kuruduklarında, bizim bahçıvanlar kuruyan sazları kesiyorlar. Geçen seneki kesilenleri alıp kocaman bir vazo içinde eve getirdik, hala salonun başköşesinde duruyorlar. Neyse ki Osman da seviyor da, bir şey demiyor bu tuhaflıklarıma...Ama benim bahsetmek istediğim şey bunların hiç biri değil. Benim bahsetmek istediğim şey, yaşadığım Şişli'nin bu karambol ortamında, bana çocukluğumun büyülü anlarını hatırlatan S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı!!!
Flaman Resmi'ni Neden Seviyorum?
Bahar...Filmler...
Baş Ağrısı - Diş Korkusu - Batıl İnançlar- Kitap - 1 Mart
Atiye Sokak House Cafe'nin Ardından...

Bangkok'tan Duygular
Yine yollardayim, yine uzaklarda... Aslinda ikinci evimdeyim, ASYA'dayim fakat icim bu sefer biraz kirik...TAyland&Myanmar'a yaptigim son tur olacak ve bundan sonra da bu turu baska bir tur lideri arkadasima devredecegim. Ozleyecegim kesin ama ne yapayim ki bir tercih kullanmam gerekiyordu. Hayat yaptigimiz tercihlerin toplami degil mi zaten? Insan her seyi elinde tutamaz! Gunes, yagmur, gokkusaklari ve kar ayni anda gorunmezler, degil mi? Ya biri ya oburu...Hepsi olsun, benim olsun, her seyi yapayim ama ayni zamanda kendime de zaman ayirayim, evime ve sanata da zaman ayirayim, ayrica kitabimi da yazayim... Iste bu olmuyor...O zaman bazi fedakarliklari goze alip, en sevdiklerinden bile vazgecmeyi ogrenmen gerekiyor. Ben de iste bu sebeple, en sevdigim bazi turlarimi vermek zorunda kaldim. Ama kendi istegim ve onayimla...Kendime ve yapmak istedigim diger seylere de zaman yaratabilmek icin... AMAAA...Bu icimin bir tuhaf olmasina engel olamiyor. Mesela PERU'yu simdiden deli gibi ozledim. Kimbilir bir daha ne zaman yolum dusecek oralara? IZLANDA'ya veda ettim, bir daha ne zaman giderim ancak Allah bilir... Liste uzun, hepsini siralamayayim simdi burada...
Simdi ise Bangkok'tayim. Sevdigim sehirlerden biri Bangkok...Turkler BANGKONG demeyi seviyorlar ama aslinda oyle degil. Ortasindan Chao Praya geciyor ve bu nehir sehre taze hava tasiyor, nefes aliyorsun rahat rahat. Bu siralar gunduz hava sicakligi 34 ila 37 derece arasinda degisiyor ama Allahtan aksamustu nefis bir esinti cikip, gunduz kavrulmus bedenleri serinletiyor. Gokyuzu gri ve puslu olmasina ragmen, bu pusun ardindan batan gunes kipkirmizi bir topa benziyor. Nehrin toprak rengi sularina yansiyan o kirmizi hareleri gordugumde, suluboya tablolari hatirliyorum nedense. Sehrin iki yakasinda gun karardikca yanmaya baslayan renkli isiklari seyretmeyi seviyorum. Iyice mora kesen gokyuzunun renklerini daha da keskinlestiriyorlar sanki. Tropiklerdeki aksamustu saatlerini cok seviyorum. Aklima hep cok gencken okudugum Somerset MAugham ve Joseph Conrad'in romanlari geliyor. JAck London, Pierre Loti ve bu egzotik cografyanin buyusunu sayfalara dokmeyi en iyi basarmis o olaganustu insanlarin hatirasini icimde yasatiyorum. Gencligime de selam cakiyorum bu sayede. Guzelmis o yillarim! Bosa harcanmamis, dolu dolu yasanmis yillarmis hepsi de! Kirkli yaslarimin ortalarina yaklasirken daha da iyi anliyorum bunu artik. Iyi ki okumusum o kitaplari, iyi ki sirtima vurmusum cantami ve dusmusum yollara...Evet o kitaplardaki korsanlarla savasip, kabilelerin icine dalmadim. Gozunu budaktan sakinmayan, hazine pesindeki maceraperestlerle de kapismadim ama yine de kendimce, henuz kimsecikler bu cografyalarin adini bile anmazken bizim ellerde, ben buralarda fink atip durdum senelerce. Bu yuzden gurur duyuyorum kendimle. Bu yuzden ardima baktigimda gordugum seyden memnunum. ASYA beni oldugum insan yapti. Mutesekkirim O'na...
Iste simdi bu sukran duygusuyla dolasiyorum sevdigim bu cografyayi. Kendimce veda ediyorum. Esas vedalasma daha sonraki gunlerde yasanacak ama beni simdiden aldi bir kaygi. Hungur hungur aglayacagimdan korkuyorum ama buna hic gerek yok ki aslinda. Eger 20 sene oncenin sartlarinda buralara gelebildiysem, simdi cok cok daha kolay gelebilirim...Dunya benim icin artik o zaman oldugundan cok daha ufak nasil olsa...AMA...Gel bir de bunu benim yuregime anlat!
Neyse, simdi tadini cikarayim en azindan.
Ne de olsa ASYA'dayim...
Evimdeyim...
Kalp Kırmak

Her Kar Yağdığında Azıcık Hüzünlenirim...

Washington DC- New York Arası

Güney Hindistan Öncesi
BHARAT MATA'ya döndüğüm için, O'na kavuşacağım için çok mutluyum. Doğasını, kokusunu ve ruhsallığını özlüyorum o büyülü diyarın...10 gün iyi gelecek!
En son turumdan döndükten sonra, ilk bir iki gün evde yattım. O kadar yorulmuşum ki, bir türlü dinlenemedim. Uykularım yetmedi bedenime...Sadece yemek yiyip, TV'nin karşısında uyukladım ama iki üç gün sonra içimdeki alarm zilleri çalmaya başladı: KALK İKO!!! YAPACAK TONLARCA İŞİN VAR! Kalktım ve koşturmaya başladım. Neden mi? Bir de bu arada NİŞANTAŞI evimi BÜYÜKADA'ya taşıdım! Bir sayfa daha kapandı hayatımda...
Tabii yazıda kolay taşınmak! Bir de içindekileri düşünün paketin! Ev kapatmak kolay değil...Bir sürü ayıklama, atma ve vazgeçme var işin içinde...Hepsini yaptım. Ama yeni eve geçiyorsun, yeni düzenin ihtiyaçları var. Sağolasın EVİMİZİN HERŞEYİ İKEA!!! İki gün üst üste İKEA seferleri düzenledim. Herşeyi akıllıca planlayıp -ki bu hiç bana göre değil- satın aldıklarımı NİŞANTAŞI adresime yollattım...Hop dediğinde adaya eşya trasfer edilemez, dolayısıyla herşeyi ince ince düşünüp düzenlemek lazım...Ben de yaptım...Efendi bir taşıma şirletiyle anlaştım. Adaya sık sık eşya taşıyan bir şirket olduğu için, benim yapmam gereken hiç bir şey olmadı. Bu da benim işime geldi açıkçası...Adaya eşya taşımak için, belediyeye bir para yatırılıyor. İzin alınıyor ve bu sayede eşya kamyonu bir tür eski çıkartma gemisine yüklenip adaya ulaşıyor. Hepsini yaptım...Pazar akşamı geç saatte ekip geldi ve NİŞANTAŞI evimin herşeyini paketledi, kamyona yükledi ve Pazartesi sabahı, erkence bir saatte, BÜYÜKADA'ya çıkartma yaptık! Pürlen'e göre, ben konuşurken öyle bir tavır alıyormuşum ki, duyan ve gören NORMANDİYA ÇIKARTMASI'ndan bahsediyorum sanırmış! Velhasıl, gözümde büyüyen koca bir operasyon, uygun hava koşullarında ve beklenmedik derecede sakin bir ruh halinde tamamlandı ve ben hayatımın başka bir sayfasına başlamış oldum...İşte bu yeni sayfayı kutlamak için, Hindistan Ana'ya gidiyorum bugün...
Bir de bütün bu koşturmanın içinde, hayatımda ruhsallığa başka bir boyut açtım: BRAHMA KUMARİS çatısı altında, son derece nefis bir insanla, ulaşılması güç derinlikte sohbetlere başladık. Başbaşa, sadece ikimiz...İki kardeş ruh olarak, dereden tepeden, dünyadan ve ötesinden konuşuyoruz. Bazen ben söylüyorum o dinliyor ama genelde o söylüyor ben kendimden geçercesine içiyorum kelimeleri... Kana kana!!! Ne kadar ihtiyacım varmış böyle bir bilgeliğe ve sükunete! Biz Hindistan'da DARSHAN deriz...Yani kutsal bir ruhun karşısına geçip onu görmek ve ona görünmek! Onun enerjisini almak ve dokunmak... Bu da hayatımdaki diğer güzellik!
Şimdi sırada GÜNEY HİNDİSTAN var. Taşınma, yerleşme ve BRAHMA KUMARİS falan derken, işi tamamen unutmuştum.
Bir de hayatımın iş cephesinde değişiklik oldu: FARUK PEKİN'le özdeşleşmiş KUZEY HİNDİSTAN&KATHMANDU turunu 2012 sonbaharından sonra ben devralıyorum. Diğer bütün turlarımı başka rehber arkadaşlara devredip, sadece bu turu ve müzik turlarımı yapacağım. Varmak istediğim yer burasıydı galiba...Hem kendime zaman ayırabileceğim, hem HİNDİSTAN'a sık sık gidebileceğim, ruhumu fazla yormadan sürdürebileceğim ve insanlara faydalı olabileceğim bir iş modeli oluşturmak! Sonunda oldu!!! Bu turu FARUK PEKİN'den devralmak büyük bir onur benim için...Ama gözü arkada kalmasın, zira HİNDİSTAN'ı en az onun kadar seviyorum ben de... Benim ilk gözağrım ne de olsa!!! Rahmetli anneme göre, benim büyüdüğüm yer HİNDİSTAN! Dolayısıyla içim rahat! 2012 sonbaharıyla birlikte senenin 70 gününü benim ikinci memleketimde geçireceğim...Ama tabii bunun karşılığında, çok sevdiğim bir çok ülkeden vazgeçmek durumunda kaldım. Bu da işin diğer tarafı! Büyümek böyle bir şey! herşeye sahip olamazsın ki! Hem yağmur, hem güneş, hem kar, hem gökkuşağı hem de masmavi gökyüzü aynı anda olmaz...Ben de hayatımın yeni sayfaları yazılırken, tercihler yaptım ve oyumu HİNDİSTAN ANA'dan yana kullandım...
Şimdilik bu kadar...Görüşmek üzere...
Myanmar Sonrası
Birkaç saat önce eve geldim. Özlemişim evin kokusunu, taze demlenmiş çayını. Az sonra da üşenmezsem gider iki simit alırım çıtırından, yanına taze domates ve artık çok az miktarda yediğim peynir ile bir de ziyafet çekerim. Güzel olur vesselam!
Myanmar nasıldı peki?
Tur çok yorucuydu - hemen hemen her sabah 04.00- 05.00 arası uyandık- 12 günde 12 uçuş yaptık, memleketi tapınak tapınak dolaştık, sıcakla boğuştuk, yemekler farklıydı, yataklar farklıydı, içtiğimiz sular farklıydı, uyuyamadık, uyuduğumuzda uyanamadık, yalınayak gezilen kutsal mekanlarda ayaklarımızı paraladık...Güneşin sıcağı, air-condition'ların soğuğu, gecenin çiği, sabahın nemi...İklim iklim gezmekten inim inim inledik! AMMAAAAA...ÇOK GÜZELDİ BE KARDEŞİM! Her şeye değer! Değdi de!
Yılın bu zamanı Güneydoğu Asya için bence en mükemmel zaman! Hava güzel, nem az ve her yan yağmurlardan sonraki taze yeşilliği taşıyor. Bir de dolunaya denk geldik ki müthiş! Her tarafta kutlamalar, okumalar, insanlar ve rahipler dolu dolu bir Myanmar panoraması verdiler bizlere. Nasıl güzel, nasıl özel!
Mandalay'da bir gece, manastırın tam yanıbaşında kurulu otelimizin arka bahçesi, sabaha kadar PALİ dilinde ilahiler okuyan rahiplerin sesleriyle çınladı. O gece penceremin perdelerini kapatmadım. Tapınaklarla dolu kutsal Mandalay tepesinin üstünde asılı duran dolunayın simleri, açık perdelerin arasından odama süzüldü bütün gece... Uykumun arasında kısa anlarda uyanıp da rahibin hipnotize eden sesini her duyduğumda, içime huzur ve mutluluk duygularının dolduğunu hissettim. Anlamasam da, okuduklarının gönlümün derinliklerinde bir yerlere dokunduğunu hissedip, şükran duygularıyla yeniden uykuma döndüm hep. Tur boyunca uyuduğum en iyileştirici, şifa dolu uykuydu açıkçası.
Bagan'da bir akşam, kaldığımız otelin, nehre inen yamacındaki dev banyan ağacına gidip, toprağa dalan kollarının arasına sığındım. Ana kucağına dönen bir çocuk gibi, ağacımın kollarına döndüm ben de...öylesine görkemli ve kudretli bir ağaç ki, insan kendini hem ufacık hem de çok sevilip korunuyor hissediyor dallarının arasındayken...Banyanlar böyledir işte! Dallarından yeni kollar çıkar ve o kollar toprağa inip, saplanır, köklenir. Bir daldan bir sürü başka gövde oluşur böylece. Tek bir ağaç da minik bir koruya dönüşür...İşte Bagan'daki Banyan'ım da böyle benim... Nehre inen yamaçta, kimbilir kaç yüzyıldır duruyor dimdik! Kendimi yalnız ve yorgun hissettiğim bir akşam, ağacıma gittim. Dolunayın parlak ışığı, sakin sakin akan İrrawady'nin üzerinde pırıl pırıl nakışlar çizerken, ağacımın gövdesine sokuldum. Yasemin kokan havayı içime çektim ve nehirle birlikte akan mavnanın patpatlarıyla kesilen sessiziği dinledim. Bir süre sonra, içimi incecik kemiren duygular yerini sevgi ve huzura bıraktı. Yenilendim, dinlendim ve dünyayla yüzleşmeye yeniden hazır oldum.
Bütün akşamüstlerinde güneşin kıpkırmızı bir top olup, ufukta ya da dağların ardında gözden yitip gitmesini izledim. En güzeli, en beklenmedik olanıydı... Bagan'da, pek de popüler olmayan bir tapınağın üstünden izlediğimiz günbatımı, beni en çok etkileyeni oldu çünkü güneşin battığı anda, diğer taraftan, kıpkırmızı bir ay yükseldi...Kanlı Ay!!!
Bunun gibi bir sürü güzel hatıram oldu...Ama şimdi biraz yorgunum, gücüm tükendi. Belki daha sonra yazarım yeniden.
Evde olmak güzel...
Durmak & Yavaşlamak

Bhutan'dan Selamlar
Bhutan Krali evlendi gecen hafta... Bunun benimle ne alakasi mi var? Amma da yaptiniz simdi...Alakasi olmaz olur mu? Ben Bhutan'dayim su anda...Neyse lafi fazla sulandirmadan genel havayi aktarayim: Bhutan'da gectigimiz haftalarda kraliyet dugunu oldu. Bhutan'in 1980 dogumlu Oxford mezunu krali, soyluluk unvani olmayan, yani halktan bir kizla evlendi. Ama ne kiz!!! Nefis nefis! Her taraf kral ve kralicenin fotograflari ve posterleriyle dolu. Dugunun uzerinden uc haftaya yakin zaman gecmis olmasina ragmen, insanlar hala dugunun etkisindeler. Sokaklarda kral ve kralicenin posterleri satiliyor. Bizzat ben iki rozet bir minik poster alarak bu mania durumuna istirak ettim. En sevilen posterler kralin gelinle sarmas dolas cicekler arasinda verdigi poz ile, kralin gelini dudaklarindan optugu poz!
Bhutan gercekten de mutlu ve huzurlu bir ulke. "Kisi Basina Dusen Milli Mutluluk" konusunda kral cok dikkatli. Halkinin mutlu olmasini istiyor. Burasi gercek bir masal ulkesi: yemyesil vadiler, piril piril akan nehirler, masmavi gokyuzu, genc ve yakisikli bir kralla sahane guzel bir genc kralice, ormanlar, karli daglar... Masal degil de nedir bu?
Bhutan'da degisiklikler oluyor. Eski Bhutan yazimda Bhutan'da luks otellerin olmadigini falan olmadigini yazmistim. O yazinin uzerinden sadece 2 veya 3 yil gecti ve ben o yaziyi belki de yayindan kaldirmaliyim zira dunyanin en luks otelleri birbiri ardina burada konaklama tesisleri aciyor. Taj ve Amann basta olmak uzere insanin aklini basindan alacak nitelikte oteller aciliyor. Cep telefonlari herkesin elinde ve TV artik serbest! Bu hizla giderse Bhutan'in buyusunu yitireceginden korkmuyor degilim aslinda ama biraz ilerleme de iyi olmuyor degil hani!
Ulkeye giriste yine gun ve kisi basina 200 dolar minimum aliyorlar. Yani her gun minimum 200 dolar harcamaniz garanti! Yine tek basiniza gezmeniz mumkun degil. Mutlaka bir rehberiniz ve bir soforlu araciniz olmali. Programiniz ve otelleriniz belli olmali. Oyle sirtima cantayi takip gideyim, keyfime gore gezerim denecek yerlerden degil Bhutan. Sirt cantali turisti istemiyorlar zaten. Az gelsin ama parali turist gelsin diyorlar. Turistik hediyelik esya dukkanlarindaki fiyatlar insanin sapkasini ucuran cinsten ama gelen turist parali oldugu icin satiliyor. Oysa ayni mallar komsu Nepal'de beste bir fiyatina satiliyor...
Ilk geldigim zamanki Bhutan'la simdiki Bhutan arasinda buyuk farklar goruyorum. En buyuk fark baskent Thimpu basta olmak uzere buyuk yapilasma durumu! Maalesef Thimpu'nun kuruldugu vadi neredeyse tamamen bina dolmus durumda... Yine de tabii ki cok cok guzel ama bundan 10 sene onceki durumu hatirlayan benim gibiler icin fark buyuk! Ama tabii bir de baska sey var: Turistlerin gezip dolastigi DZONG'lar artik piril piril, tertemiz... Eskiden boyle degildi...Bhutan'da tuvalet adabi oturdugu gun, her sey tamam olacak bence... Bence bu masal diyarinin TEK eksigi bu! TUVALET ADABI!!!
Neyse, simdi gitmem gerekiyor...VEJETARYEN bir otelde kaliyoruz, aksam yemegi basladi bile ve benim muthis PHOBJIKA vadisindaki yuruyusumuzden sonra karnim cok acikti. 2900 metre rakimda 4 km yuruduk. Tamam kabul ediyorum cok bir sey degil ama 2900 metrede doga yuruyusu yapmak da o kadar kolay degil! Azicik insafli olun!!!
Bhutan'dan sevgiler...
Bördübet Sonrası Ruh Durumları
İzlanda- Bodrum- Endonezya - Bördübet
Son haftalar son derece keyifli ve verimli zamanları getirdi beraberinde. aslında keyifli süreç Temmuz ayındaki İzlanda turuyla başlamıştı. İzlanda'nın muhteşem yabanıllığı içinde, özüme dokunmuş, pagan köklerime dönmüş ve gecenin aydınlığı içinde, kafamdaki sorulara cevaplar aramış ve bir çoğuna da bulmuştum. Evet, İzlanda'nın benim üzerimde böyle bir tuhaf etkisi var. Başka türlü anlatamıyorum bunu...Kendime dönmeme yardım ediyor: Bir nevi TİBET! Zaten nedense iki coğrafyayı da benzetiyorum birbirine...İkisi de sonsuz düzlükler, insansız boşluklar ve insana kendini küçücük hissettiren dağlarla örülü...İzlanda da bir de deniz faktörü devreye giriyor tabii...İçine giremesem de, yüzemesem de bendeki İZLOMANİA'yı tetikleyen deniz faktörü...Kocaman dalgalar, simsiyah kayalıkları dövüyor. Kumsallar hiç de posterlerdeki gibi bembeyaz kum ve turkuvaz su kombinasyonundan değil. Aksine simsiyah, ürpertici ve hatta azıcık tehditkar ama ne gam! Dalgaların sesi kulaklarınızda davul çalarken, o ritmi kalbinizin ritmiyle birleştirdiğinizde, hissediyorsunuz ki siz de doğanın ayrılmaz bir parçasısınız. Bütünleşme, bir olma bu kadar mı güzel yaşanır?
İzlanda dönüşü Bodrum'a geçtim. Herkesin Bodrum'u kendine tabii ama benim Bodrum'um benim için en iyisi: Tepenin üzerinde bir taş ev, bolca kitap, müzik, çay, biraz yüzme, bolca sessizlik! İnsan daha ne ister ki? Eller havaya başkenti Türkbükü hemen altımda, ama sorun bana bu 3 sezonda kaç defa gittim? Sadece 1! O da bu sene, ayıp olmasın diye...Meşhur bir dondurmacı varmış Türkbükü'nde, adı DOĞAL DONDURMA imiş, BİTEZ dondurmacısından bile daha iyiymiş diye duya duya, bir akşam kalkıp gittik Osman'la. Sora sora Bağdat bulunur, bizde bulduk o meşhur dondurmacıyı. Kuyruk vardı önünde, biz de girdik bekledik. Konuşulanlardan anladığımıza göre o akşamki kuyruk kuyruk sayılmazmış...Kuyruk uzadı mı bir, bir buçuk saat beklenirmiş bazen dondurmaya ulaşmak için...Biz sadece 6-7 dakika bekledik ve o meşhuuuuur dondurmaya ulaştık. Peki neymiş? İtiraf edeyim mi: Ben pek bir şeye benzetemedim açıkçası...Belki lezzetli olabilir ama öyle uğruna bir saat kuyrukta beklenecek bir numara yok! İşte o dondurma seferimiz sırasında, asil ve necip Türkbükü sosyetesini yakından gözlemleme fırsatım oldu. Gözlemlerimi burada paylaşırsam, üzerine alınanlar çıkacaktır ve bir kere daha bir yazımı yayından kaldırmak istemiyorum. Haa evet, bir kaç sene evvel böyle bir şey geldi başıma da...Yazdığım bir yazıda, eleştirilerimi tamamen kendi üzerine alınan bazı üstün zekalılar, başıma olmadık işler açtılar. Arada çok sevdiğim ve saydığım insanlar vardı ve onların yüzü suyu hürmetine yazıyı yayından kaldırdım. Ama bu sadece bir kere olur... O da sadece hatır için...
Neyse nereden nereye geldik...
Diyordum ki Bodrum'da geçirdiğim o günler bana nefis bir terapi oldu. Yetti mi? Tabii ki yetmedi ama zaten orada yaşasam bile doyamam ki öyle bir ortama! İşte bu yüzden yarın tekrar uçağa atlayıp oraya gidiyorum. Yanımda yine bir dolu kitap olacak. Niyetim meditasyon, kitap ve müzikle dolu bir hafta geçirmek. Ayın sonuna doğru Bördübet'e geçeceğim. Orada "BUDA SİZE YEMEĞE GELSE" adlı kitabın yazarı HALE SOFİA SCHATZ'la, dostum ve koçum BANU GÜREL'in bir ortak atölyesi olacak. Konusu: Bedeninizle birlikte ruhunuzu da beslemek...Ne zamandır o yöreye gitmek istiyordum, işte bu atölye belki de bana ihtiyacım olan her şeyi verecek. Hem beden-ruh birlikteliği, hem de sessiz ve sakin bir ortamda, sonbaharı karşılama... Sonrasında en sevdiğim coğrafyalara uzanacağım harika bir dönem başlıyor:Nepal- Tibet- Bhutan- Myanmar-Tayland- Hindistan...Ekim-Kasım ve Aralık döneminde dokunacağım topraklar. Özlemiştim oraları!
Bunun dışında, en son Endonezya gezisi tam anlamıyla bir başarı öyküsü oldu bence...Hele SULAWESİ'de geçirdiğimiz günler, unutulacak gibi değildi gerçekten. Özellikle TORAJA bölgesinde, öyle bir cenaze merasimine rastladık ki, akıllara zarar! Bu mevsim, kuru mevsim olduğundan, aileler, ölülerini ebediyete uğurlamak için son derece geniş, zengin ve debdebeli törenler düzenliyorlar. Kişiler öleli çok uzun zaman geçmiş olsa bile, ölü, geçici mezarından çıkartılıp, bir katafalkın üzerindeki tabutuna yerleştiriliyor. Sonra hısım akraba, davetliler toplanıp, düzinelerce BUFALO kurban ediyorlar. İnanışa göre bu kurban edilen bufalolar, ölüyü gökyüzüne taşıyacaklar. Dolayısıyla ne kadar çok olursa bu göğe yükselme o kadar hızlı ve çabuk oluyor. Ailenin fertleri, evlatlar, yakın ve uzak akrabalar bu sevaba ortak olmak ve prestijlerini arttırmak için mutlaka bir ya da birkaç bufalo hediye ediyorlar. Sonra köyün ihtiyar meclisinin uygun gördüğü zaman için de,her gün bu bufalolar birbiri ardına kurban ediliyorlar. Bu işlemi yapacak kişinin son derece becerikli olması gerekiyor zira boğazı tek darbede kesmek lazım. Aksi takdirde bufalonun gazabına uğrayabilir...Hatta sinirlenen ve canı yanan hayvan etrafa saldırabilir. İşte biz de böyle bir törene denk geldik. Ölü evine eli boş gidilmez mantığı SULAWESİ'de de işlediği için, yoldan üç dört karton sigara ve bir iki şişe viski aldım. Cenaze sahibine verdim hepimiz adına ve şöyle dedim: Eğer bizim buradaki varlığımız, annenizin ruhunun göğe yükselmesini birazcık dahi hızlandıracaksa bu bizim için onur ve mutluluktur... Gözyaşlarına boğulan genç adam, bizi özel bir locaya aldı. İçecekler ikram ettiler. Ölünün tabutunun yanına çıkarttı. Bol bol fotoğraf çektik. Tabii ki inanılmaz bir deneyim oldu hepimiz için...
Turun son bölümü BALİ'de geçiyordu. Orada da deniz kenarında harika bir otele kaldık. Denize girme fırsatımız bile oldu. Otelin iki restoranı vardı. Serbest olduğumuz sabahlarda, tüm grup olarak, denize nazır olan restoranda sözleşmiş gibi buluşup, kahkahalar ve sohbet eşliğinde, masmavi okyanusu ve palmiye ağaçlarını seyrederek kahvaltımızı yaptık. Otelin ortasındaki kocaman lagünde yaşayan dev su monitorlarını besledik. Kumsala inip, şezlonglara yayıldık ve satıcıları ihya ettik. İyiydi yani...
Şimdi yine küçük bir ara vereceğim turlarıma. Biraz şarj edeyim pillerimi. Sonbahar yoğun ve hareketli olacak...
Tatil Güzel Şey
Yaklaşık 16 gündür denizi tepeden gören bir rüzgarlı tepede, oturdum ve sustum. Kimileri için tatil " deniz-güneş-kum-eller havaya"dır ya, ben işte bu durumun TAM TERSİ bir yapıya sahibim. Çoğunluk ister ki, kopsun ve eğlenceden eğlenceye aksın; oysa ben isterim ki, kendime döneyim. İçime bakayım. Kalbimin atışını duyayım. Merkezime dokunayım. Fakat itiraf edeyim ki şunu farkettim: 2-3 hafta ile olacak gibi bir şey değilmiş bu. Yani en azından benim için 2-3 hafta içinde bu istediklerime ulaşabilmem mümkün değil. Zira bugüne dek geçen zamanın ilk 10 gününde zaten ciddi bir idrak sorunu yaşadım. Neredeyim? Ne yapıyorum? Sabahları erken kalkmak en sevdiğim şeylerdendir ama bir türlü erken uyanamadım. Günün yarısını uykuda harcadım dersem yeridir. Ama ne yapayım? Bir türlü gevşeyemedim. ilk 10 gün denize bile sadece 1 kere girdim. Ben ki eskiden yüzümü denizde yıkardım, bir türlü adapte olamadım bu duruma. Garipsedim... Ancak 10 gün geçtikten sonra sabahları daha makul saatlerde uyanmaya başladım. Kahvaltıdan önce denize gidip, yüzümü serin mavide yıkadım. Neyse ki kaldığım yerde kocaman ve bomboş bir havuz var. Aynı şey değil biliyorum ama yine de içindeki kloru alıp yerine doğal deniz tuzu koymuşlar. Nefis olmuş... Gücüm en fazla oraya kadar gitmeye yetti ilk günlerde. Şimdi şimdi son bir iki gündür sabah uyanıp hemen denize fırlıyorum. Atlıyorum arabaya doğru Küçükbük veya Hebil...Atıyorum kendimi suya...Denizle o eski alışık olduğum flörtüme devam ediyorum kaldığımız yerden. Dalıyorum, çıkıyorum, balıkların arasına inip onlarla kucaklaşıyorum. Nefesim yetse onlarla devam edeceğim kayaların arasına doğru ama yetmiyor, yukarı çıkıyorum. Masmavi gökyüzüne bakıp, günü selamlıyorum. Hiç istemiyorum sudan çıkmayı ve ellerim avuçlarım buruş buruş olana dek suda kalıyorum. Sonra tuzlu tuzlu eve dönüyorum ve bazen çocukluğumda yaptığım gibi, duş falan almadan denizin tuzu saçlarımda, tenimde uyuyorum gece... İşte diyorum ya, tam gevşedim, kıvama geldim, bitti tatil! Son 3 günüm... Ne diyeyim? Özleyeceğim...
Kısaca derim ki, tatil yapmak bile bir alışkanlık gerektiriyor. Gevşemek ve yükü boşaltmak için bu gerekli...Ama be birader, alışana kadar tatil bitiyorrrrrr...
Gazete YOK, TV YOK!!!


12 Mart 2011 - İstanbul /Antalya Uçağı Notları
Kaplamış ovaları
Yazı hapsetmişler içlerine
Dışarıda kış ama içeride yalancı bahar.
Zirveler kaplı etrafta
Güneş pırıl pırıl!
Eskiden narenciye ve sazların
Kokusu gelirdi yazın
Nemle karışık
Dağların arasına sıkışmış, yapayalnız
Çimento fabrikası.
Yolları kıvrıla büküle
Ama hep ondan uzağa gidiyor.
Toroslar dörtnala denize akıyor.
Aralarında yeşillikler, düzlükler
Derin yarıklar,
Çamuru içinde eritmiş bulanık sular.
Zirvelerden eriyen karşarın suları iniyor.
Koyu boncuk mavisi deniz
Kıpırtısız...
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
