Kalp Üşüyünce...


Bu aralar bir tuhafım. Adını koyamadığım türlü ruh halleriyle başa çıkmaya çalışıyorum. Fiziksel olarak bir sıkıntım yok ama içimde bir boşluk, bir rahatsızlık hissi. Bilemiyorum... Ne var bende? Nedir bu adını bilemediğim huzursuzluk? Koşmaktan yorulmuş, soluksuz kalmışım gibi kesik kesik nefesler alıyorum. Ciğerlerim dolmuyor bir türlü. Ben dolduramıyorum...Beden için en önemli gıda hava ve ben onu dahi içime çekmiyorum yeterince. Sonra ikincisi su! Ben su da içmiyorum zaten... Kendimi zorlasam da olmuyor. İçemiyorum. Hava ve su olmadan nasıl yaşanır? Yaşanır mı? Neden yaşamaya çalışıyorum o zaman onlarsız? İçimdeki saat gene mevsimleri karıştırdı. Pardon ama neredeydik biz? Kış? Yaz? Bahar? İlk? Son? Ellerim üşüyor, eldiven takıyorum; başım üşüyor, şapkamı geçiriyorum; boynuma atkımı sarıp ayaklarıma içi müflonlu çizmeler giyiyorum. Oysa kalbim üşüyünce ne yapacağımı kimse bana söylemedi. Bilemiyorum. O da böyle titreyip duruyor göğüs kafesimin ortasında. Büzüşüyor. Pompalamıyor kanı ve ne nefes alabiliyorum, ne su içebiliyorum. Yaşıyormuşum gibi yapıyorum ama nefes almıyorum, su içmiyorum. Bile bile...Üşüyorum...

Delhi'de Bir Gün





En son yazımdan beri araya pek çok şey sığdırdım yine. New York'tan döndükten sonra, Salzburg'a gittim. Mozart Haftası etkinliklerine... Nefis bir 5 gün geçirdim ve ruhumu dinlendirdim. Müzik, en sevdiğim şehir ve enfes kış manzaraları çok iyi geldi. Fazıl Say'ın olağanüstü konseriyle gurur duydum.
Geçen hafta ise "Büyüdüğüm Ülke" Hindistan'a geldim. Bir haftalık Kısa Hindistan turu yaptım ve bugün grubu Türkiye'ye gönderdim. Ben burada kaldım. Yarın gece, sabaha karşı yeni grup gelecek ve RAJASTAN turu yapacağız.
Çok uzun zamandır Delhi'de boş vaktim olmamıştı. Bugünü iyi değerlendirdim. Sabah Gurgaon'daki otelimden, yerel acentamın ayarladığı bir araçla yola çıktım. Gurgaon İstanbul'un Beylikdüzü mevkii gibi bir yer. Kocaman modern binalar, gökdelenler ve iş merkezleri yapılıyor. Son derece ışıltılı AVM'ler var. Tabii bir de yepyeni siteler... Aracım beni Delhi'de geçen sene açılmış olan Modern Sanat Müzesi'ne bıraktı. İçeri girerken kocaman afişler gözümü aldı: ANİSH KAPOOR! Heyecanlandım zira bu sanatçının adını çokça duymuş, projelerini bazı yerlerde okumuş ve bir de çok özel işini New York MET'te görmüştüm. Müzeden içeri girerken bu denli doyurucu bir segiyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Kapoor'un hem mimari projeleri hem de diğer türlerdeki işleri sergileniyor. Tabii hepsi de müzenin değişik salonlarında... Bir de BBC'nin hazırladığı belgesel film vardı Kapoor üzerine. Oturup seyrettim ve inanılmaz etkilendim. Kapoor'un sanatını ve işlerini nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum ama eserler izleyeni de tamamen deneyimin bir parçası kılıyor. Sadece gözleriniz değil bütün duyularınız işin içine giriyor. eserin içinde yok oluyorsunuz. Yönünüzü kaybediyorsunuz. Gözlerinizin gördüğü şeylerin gerçek mi yoksa yanılsama mı olduğunu anlayamıyorsunuz. Formların içinde alışık olduğunuz tüm diğer formlar eriyip yokoluyor. Boyutların alışık olmadığınız büyüklükleri sizi çarpıyor, bütün ölçü birimlerini rafa kaldırıyorsunuz. Yerleştirmeler gerçek dışı, sorular soruyorsunuz. Şöyle diyeyim: Hayatımda izlediğim en özel sergilerden biri oldu bugünkü Anish Kapoor sergisi. Hiç beklemediğim bir yerde ve anda karşıma çıktı. Bir hediye!
Müzenin kendisi ise ayrı bir alem. Hindistan'ın çağdaş sanatçıları ve onlara yolu açan yüzyıl başı diğer üstatların resimleri arasında dört saate yakın dolandım durdum. En çok etkilendiğim şey sadece şair yönüyle tanıdığım Rabindranath Tagore'un harikulade resimleriyle karşılaşmak oldu. Özellikle suluboyalarına bayıldım.
Tabii ki Hindistan kocaman bir ülke; bir kıta! Her bölgenin sanatçısı diğerinden farklı. Renkler farklı, dokular farklı, dokunuşlar ve konular farklı. Yaklaşırken farkı farkediyorsunuz. Yabancılar da bir çok eser vermişler. Ben özellikle Rus asıllı sanatçı Nicholas Roerich'in dağ resimlerine hayran kaldım. Himalaya Çalışmaları Enstitüsü'nü kurmuş ve o yüce dağların eteklerine taşınmış ressamın dağları, dağ köyleri ve manastırları beni çok etkiledi.
Müzeden sonra Yeni Delhi'nin kalbi sayılan Connaught Place'e geçtim. Yaklaşık iki saat kadar dolandım, ilk defa 1993 yılında ziyaret ettiğim kitapçıya girip, rafların arasında gezindim, güzel kitaplar seçtim. Ödeme için kasaya gittiğimde, oradaki kadın görevlilerle sohbete başlayıp, o dükkana ilk kez gençlik yıllarımda geldiğimi söyledim. Bu arada satış fişini elle dolduran kadın gözlüklerinin üzerinden bakıp bakıp gülümsedi bana. Sonra da şöyle dedi: Siz eski ve devamlı müşterimizsiniz; o yüzden size indirim yaptım:))) Çok şeker değil mi?
Werner's pastanesine uğrayıp o nefis kokuları içime çektim. Bütün Delhi sanki oradaydı. Bu eski moda pastane arı kovanı gibi işliyor hala... Bütün gün arabanın içinde beni beklemiş olan şoförüme bir kutu karışık pastacık ve tart yaptırdım. Sanırım makbule geçti:)))
Akşam planım ise bambaşkaydı. Gurgaon'un en modern AVM'sine uğrayıp, Delhi'nin modern yüzünü izledim. Kanyon'la Akmerkez karışımı bir AVM ama Cevahir büyüklüğünde...Son derece şık ve kaliteli...Önce üst kattaki restoranlar bölümüne çıktım. Hindistan'ın ÜLKER'i sayılan HALDİRAM'S tipik yiyeceklerin servis edildiği fast food zinciri açmış. Daldım içeri tabii ki...Hafif bir şeyler yedikten sonra, Bollywood filmine gittim ve Akshay Kumar'a bir kere daha bayıldım.
NOT: Kullandığım ilk fotoğraf internetten devşirilmiştir ama Anish Kapoor'un müthiş işlerinden biri olduğu için buraya aldım.

New York Dönüşü


Döndüm ama New York'u nasıl tarif edeceğimi hala bulamadım. Ben de aramayı bıraktım artık...

Son iki günde neler yaptım?


  • Bir kez daha Metropolitan Museum'a gittim ve çıkışta gaza gelip üye oldum. Bu büyük müzenin, bu görkemli ve tıkır tıkır işleyen kurumun, dünyanın en kapsamlı sanat mabedinin bir parçası olma fikri sarhoş etti beni ve dayanamadım. Artık 4. kattaki sadece üyelerin gidebildiği restorana girme hakkım da var. Çok havalıyım yani!

  • Central Park'ta uzun uzun yürüdüm. İnsana tuhaf bir duygu veriyor orası. Etrafınız dev binalarla çevrili, dünyanın en enerjik kentindesiniz ama etrafınızda sincaplar, çeşit çeşit kuşlar ve küçük havuzda foklar var. İnsan New York'da olduğuna inanamıyor.

  • Anthony Bourdain tavsiyesi bir restoranda akşam yemeği yedim. Pürlen'in fikriydi tabii ki: BLUE RİBBON 97, Sullivan Street SOHO... Müthişti! Menüde ne kadar tuhaf isimli şey varsa istedik: Dana iliği, sığır kuyruğu marmeladı ve koç yumurtası bunlardan bazılarıydı. Bayıldımmm! Pürlen kendinden geçti zaten. Bir de favorim vardı o akşam: Su teresi yatağında kızarmış istiridye. Gelsin kilolar!

  • Edward Hopper'ın tablolarıyla tanıştım sonunda. Şehir yalnızlıklarını, otel lobilerinin anonim tiplerini, insanı yiyip bitiren modern hayatın tüm tekinsiz havasını tuale aktarmış. Uzun zamandır peşindeydim. Sonunda tanıştım.

  • MOMA'da New York NEW YORKL'U SOYUT DIŞAVURUMCULAR/ ABSTRACT EXPRESSİONİSTS NEW YORK sergisi vardı. Doyamadım açıkçası! Öğrenecek ne çok şey var! Jackson Pollock, Mark Rothko ve Barnett Newman'ın işlerine vuruldum.

  • Klasiklerden Cezanne'a gittikçe daha fazla bağlanmaya başladığımı fark ediyorum. Ağaçlarına bayılıyorum ve natürmortlarını zaman geçtikçe daha fazla beğenmeye başladım.

  • Barnes & Noble'ın Union Square'deki dükkanında 4 saat dolandım. Şahane kitaplar aldım.

  • Son sabah aslında Seattle'da yaşayan bir lise arkadaşımla buluşup, KATZ'S DELİ'de kahvaltıya gittim. Arkadaşım pilot ve çok nadiren New York'ta stopover'ı vardır. Tamamen facebook sayesinde ayarlama yaptık ve buluştuk. KATZ'S DELİ'deki Equador'lu garson kadın beni bir daha karşısında görünce şaşırdı. Ayrılırken sarmaş dolaş olmuştuk bile kendisiyle. Nisan'da görüşürüz dedim, beklerim dedi...

Velhasıl, Amerika günlerim heyecanlı, hareketli ve soğukla geçti. İyi ki gitmişiz, 2011'in ilk hediyesi oldu bana. Umarım aynı şekilde devam eder bu yıl...


Şimdi Nisan ayını iple çekiyorum. Deli şehir New York'a kavuşmak için...


New York Günlerine Devam

New York günlerim tam gaz devam ediyor. Müzelerde kendimi kaybettim iki gündür. MET ve MOMA özellikle beni -yine- çıldırttı! Çıkmak istemedim, kıskandım, yolumu kaybettim, sevinçten ağladım. Bütün bu duygular boğazımda düğümlendi ve gerçekten NY'un neden dünyanın başkenti olduğunu bir kere daha anladım. Geri kalan her şeyi bir tarafa bırakın, sadece bu müzeler yeter!
New York hakkında ilk yazdığım yazıda, güzel değil ama tuhaf bir havası var demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Güzel değil ama ÇARPICI! ETKİLEYİCİ. Avrupa'nın o bakımlı, ışıltılı, manikürlü, TİP TOP hali yok New York'ta. Eski püskü, pis, bakımsız yerleri de var. Ama nasıl anlatsam bilemiyorum, insanı nefessiz bırakan bir BÜTÜNLÜK oluşturuyor her şey. Dev gökdelenler insanın üstüne üstüne kapanacakmış gibi gelse de, gökyüzünü doğru dürüst göremeseniz de, o kadar canlı ve enerjik ki, bunlara takılmıyorsunuz bile. Henüz adını koyamadığım bir duygu yoğunluğu yaşıyorum, bakalım son iki günde bunu tanımlayabilecek miyim
Burada kelimenin her anlamıyla bütün dünyayı bulabiliyorsunuz. New York'un yaratılışındaki felsefeyle çok örtüşen bir durum bu. Göçmenler yaratmış bu olağanüstü kenti. İnsanlar dünyanın dört bir yanından daha iyi bir hayat hayaliyle gelmişler ve bu topraklarda kök salmışlar. Herkes çalışmış, hala da deli gibi çalışıyor. Evet, New York'un fiili ÇALIŞMAK kesinlikle. Sabah 05.00den itibaren ellerinde gazeteler, dosyalar, en büyük boy kahveler ve takım elbise kravatlarıyla New Yorkluları görüyorsunuz sokaklarda. Filmlerdeki elde kahve sokaklarda koşturma hali gerçek! Buradaki Starbucks'lar bizdeki gibi "al kahveni yayıl, kafana göre takıl" modeli değil. Gel, ısmarla, al kahveni, işe doğru giderken yolda iç... İlk akşam elimde haritamla nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, bir kahve içip, kapalı ortamda azıcık ısınarak, haritamı sakin sakin inceleyip ona göre plan yapayım dedim ama oturacak bir tane Starbucks bulamadım anlayın!
New York'da kaybolmak mümkün değil. Bulvarlar ve caddeler var, birbirlerini dik açılarla kesiyorlar. Adayı kuzey güney hattında kesenlere Avenue diyorlar, doğu batı hattındakiler de Street oluyor bu durumda. Doğu ve Batı olarak iki bölüme ayrılıyor. Ünlü 5. cadde tam orta kabul ediliyor ve onun doğusu doğu, batısı batı olarak adlandırılıyor. Adresler ona göre tanımlanıyor. Caddelerin numaraları güneyden kuzeye gittikçe büyüyor. Sadece New York'un en tarihi yerleşim alanlarını barındıran DOWNTOWN'da sokaklar ve caddeler kıvrıla büküle gidiyorlar. Bazı meşhur gökdelenler nerede olursanız olun size yol gösteriyorlar. Yani kaybolamazsınız!
Geçen akşam KATZ'S DELİ'de yemek yedim. When Harry Met Sally filminde, Meg Ryan'ın meşhur orgazm sahnesinin geçtiği o ünlü sandviç mabedi! Pastrami Sandwich'i öldürücüdür. Yanında turşu ve hayatınızda yiyebileceğiniz ennnnn muhteşem patates kızartmaları! Bir de ayrıca dilli sandviç istedim, ağlıyordum mutluluktan!
Bugün hava biraz insaflı davranırsa, Wall Street, Mulberry Street v.s yürümek istiyorum. O kadar soğuk ki, dayanamıyorum. Bir de tabii bu kış o kadar çok hastalandım ki, soğuk havadan korkar oldum. Doktorumun tavsiyelerinin aksine, yine geldim buz gibi bir ülkeye... Neyse, şimdilik iyi gidiyorum, son birkaç günde de sıkı giyinip, kendimi koruyabilirsem, umarım sorunsuz dönerim. Sonra da Salzburg var, yine soğuk!!! Neyse, mızıldanıp durmayayım şimdi...
Saat 07.00 oldu, gidip kahvaltımı yapayım:)) Bir kahve içip kendime geleyim...

New York Waldorf Astoria'nın Lobisinden

Mücevher kutusuna kapatılmak böyle bir şey olmalı! Başımı çevirdiğim her yönde, bir güzellik var ama herhalde en güzeli tavan süslemeleri...Toz pembeler, altın renkleri ve uçuk yeşiller... Güzel uçucu kadın figürleri, melek gibiler. Bütün duvarlar maun kaplı. Yumuşak sarı ışıklar yansıyor oradan. Uzun bir resepsiyon/kabul bankosu var. Herhalde 15 kişi bir anda hizmet veriyor. Hala öyle mi bilmiyorum ama 1800 odası varmış ama bunların bir kısmı artık residence şeklinde işliyor. Ağırbaşlı, şık, Pera Palas kılıklı. Oldum olası sevmişimdir tarihi otelleri, burası da New York'un tarihinde İMZA yerlerden. Eminim ki, daha yeni ve daha modern oteller vardır ama ben elli kez de gelsem, elli kez de burada kalırdım yine. Hepsi birbirinin aynı modern minimalist oteller bana göre değil. Karşı değilim ama bütçem elverdiği her zaman tarihin sayfalarını bizzat yazmış otellerde konaklamayı tercih ederim.
New York'da dün akşam kar başladı. Şu anda dışarıda yaklaşık 40 cm kar var. Sokaklar henüz boş zira gün daha ışımadı bile. Trafik başlamadı. Sabah 05.00 de uyandım, yatakta biraz döndüm durdum hemen kalkmayayım ve hatta yeniden uykuya dalayım diye ama olmadı. Saat 05.30 da fırladım lobiye indim. Henüz müşteriler yoktu etrafta ve elektrikli süpürgelerin homurtusu kaplamıştı ortalığı. Bir köşede oturup saatin 06.00 olmasını bekledim. Otelin Park Avenue girişinde Starbucks var, saat 06.00da açılıyor. Bu sabah ilk müşterisi bendim anlayacağınız. Kahvemi alıp lobiye döndüm, biilgisayarımı açtım ve biraz çalışmaya başladım. Oradan buradan derken vakit geçti ve açılış hazırlıklarının sürdüğü kahvaltı salonundan bir garson bir fincan sıcak çay getirdi bana. Bu da makbule geçti açıkçası.
New York'u nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum iki gündür. Doğru kelimeyi henüz bulamadım. Güzel desem güzel kesinlikle değil! Yani Viyana güzel bir şehir, Paris de öyle. Hele İstanbul dünyanın en güzel şehri her şeye rağmen ama New York güzel mi? Valla bence değil! Ama güzel değilse, çirkin mi diyeceğiz? Hani her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan dualite üzerinden gideceksek öyle ama çirkin de değil ki mübarek! İşte tam bu noktada kilitleniyorum ve hala düşünüyorum doğru sıfat nedir diye...İlk sözlerim şunlar oldu: İnanılmaz bir enerjisi var! JFK havalimanından çıkıp da şehre yaklaşırken ufukta beliren gökdelenlerin silüeti son derece çarpıcı ve insana tuhaf bir ufaklık duygusu veriyor. Sonra sokaklarda, caddelerde dolanırken aynı gökdelenlerin arasında kendinizi iyice ufalmış hissediyorsunuz. Sevmeyene klastrofobik hatta ama ben böyle hissetmedim. Nedeni galiba sokakların enerjisi. Bence müthişşşşş!!!
Aslında öyle çok büyük bir yer değil. Tabii Manhattan'dan bahsediyorum. 4km genişliğinde ve 20 km uzunluğunda kabaca. Yeşil alan yok denecek kadar az ama tabii ki ortada New Yorkluların gözleri gibi baktıkları Central Park var. Bugün çok kar var, herhalde bembeyazdır şimdi. Tabii arada ufak parklar,yeşil alanlar da var ve New Yorklular bayılıyorlar onlara.
Dün epeyce yürüdük soğuğa rağmen: Meşhur 5. Cadde, Wall Street, İkiz Kulelerin boşluğu Ground Zero, Park Avenue, Grand Central Station. Akşam taptığımız şef Anthony Bourdain'in önerilerinden, istasyonun içindeki Oyster Bar'da akşam yemeği. Nefisti nefisss! İstiridye, bebek kalamar, Maine istakozu ve deniz tarağı! Ayıptır söylemesi ama kusura bakmayın nefisti... Ve ortam son derece tipikti. Abartısız,kırmızı kareli örtüler, ışıklı tonozlar ve kalabalık. Ben çok hoşlandım.
Dün sabah kahvaltısına Cafe Lalo'ya gittik. Batı 83. Cadde... Meşhur sayabiliriz zira Meg Ryan ve Tom Hanks'in oynadıkları You've Got Mail filmindeki kafe... Çok sevimli bir yer, tatlılarına yer kalmadı ama kahvaltı için yediklerim beni memnun etti. Beni yediklerimin tadı kadar yediğim yerin kendi de çok ilgilendiriyor. Anısı olan bir yerler olursa, süper mutlu oluyorum.

Bugün müzeler günü yapacağım. Metropolitan ve National History düşünüyorum. Aralarında da Central Park var... Yürümek için... Hava karlı demiştim ya, aslında bir de kartopu molası olabilir Pürlen'le...
Şimdilik bu kadar.
Bir de güzel kahvaltı yapayım şimdi.
Şimdilik bu kadar.

New York New York

Valla gün geldi çattı! Yarın sabah BİG APPLE'a doğru yola çıkacağım. Valizim hazır, son bir iki şey daha koyup kapatacağım. Hala epeyce hastayım, ses tellerim iltihaplandı ve feci şekilde ödem yaptı. Burnum akıyor... Neyse ki ateşim yok bu sefer ama sesim fısıltı şeklinde çıkıyor hala. Bir aydır kendime gelemedim. Tam düzelmiştim, son Hindistan yolculuğu yine darmadağın etti beni. Geldiğimden beri gözümü açamadım. Bir de arada, günü birlik Roma'ya gidip geldim. Vize derdine...
Yarın yola can dostum Pürlen'le çıkıyoruz. İşin güzel kısmı Tütü de yarın yola çıkıyor ama o başka bir havayolu ile uçacak ve gece varacak New York'a... İstesek ve ayarlamaya çalışsak, üçümüz okyanusun ötesinde bir araya gelemezdik ama şartlar nasıl da kendiliğinden oluştu, inanamıyoruz...
Tabii New York'ta beni bekleyen şeyler yine her zaman olduğu gibi müzeler, sergi salonları ve tarihi önemi olan meydanlarla sokaklar, anıtlar. Kime New York desem bana OUTLET mağazaları sayıyor. Hele Ocak ayı indirim ayıymış, süper alışveriş olurmuş. Olur tabii ama benim bütçem kısıtlı. Alışveriş için çok hevesli değilim ama tabii ki belli de olmaz. İşe yarar bir şeyler bulursam almamazlık etmem...
Heyecanlıyım. Can dostumla yola çıkacağım için mutluyum. Öbür can dostum da bize katılacağı için, sevinçliyim. Umarım hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Turist olmayı umuyorum bu sefer.
Tek korkum eski pasaportumdaki vizem. Orada soyadım AKMAN ÜNAL. Şimdi artık sadece AKMAN'ım... Neyse, göreceğiz.
Bilgisayarımı yanıma alacağım ama fırsat bulur da yazabilir miyim bilmiyorum.
Bana şans dileyin, dua edin ki gidebileyim...

İçimden Geldiği Gibi...

Can dostum Tütü'nün bir lafı vardır: Yıl bitti!!! Ama bu lafı yılın sonunda değil, yılın ilk haftasının sonunda söyler ve aslında ona kızsam da, içten içe haklı olduğunu da bilirim. İnsan hacı bekler gibi bekler yeni yılı. Planlar yapar, sözler verir... Sigarayı bırakacağım, saha çok spor yapacağım, rejime başlayacağım, daha çok su içeceğim v.s v.s... Sonra yılbaşı gelir, bir patırtı bir gürültü içinde geçer o meş'um gece ve hoop 1 Ocak sabahı uyanırsınız. Her şey genellikle eski tas eski hamam olmaya adaydır. Sanırsınız ki, o ulvi 1 Ocak sabahı kafanıza bir taş düşecek ve verdiğiniz bütün sözleri tutmaya, aldığınız bütün karararı uygulamaya başlayacaksınız. Yok öyle şey! Değişen HİÇ-BİR-ŞEY YOKTUR!
Ondan sonra yılın ilk çalışma haftası yaşanır. İş arkadaşlarıyla ofiste buluşulur, sohbet muhabbet...Yılbaşınız nasıl geçti? Şahaneydi, süper eğlendik diyen pek çıkmaz. Zorlama ortamlar sıkmıştır insanları ve herkeste bir ağırlık vardır nedense: Amaan işte nasıl olsun? Yedik içtik... TV seyrettik, oniki olunca kapıda nar kırdık, kendimizi sokağa attık, dans ettik... Falan filan...Olan olmuştur aslında ve beklenen yılbaşı gecesi bitmiş, yerine yeni bir yıl başlamıştır. Tarih atarken ilk haftalar biraz zor olur. Bir süre 2010 yazmaya devam eder herkes. İlk haftanın sonunda o da biter ve Tütü'nün dediği gibi, yıl biter. Daha ilk haftanın sonunda...
Bir şeye başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, aslında her şey için geçerli galiba bu. Yıl başladığı gibi akıp geçiveriyor. Ben anlamıyorum nasıl bu kadar hızlı akabiliyor günler. Tabii aslında benim yaptığım iş, bu hıza sonsuz katkıda bulunuyor ama bu kadar da hızlı akmaz ki! Akmamalı yani...
Neyse... Diyeceğim o ki, bu sene için öyle cafcaflı sözlerim yok. Kararlar almadım...Yani daha fazla kitap okumak, yazılarımı daha sistemli yazmak, arkadaşlarımla daha fazla bir arada olmak ve yazın tatil yapmak gibi şeylerin dışında bir şey istemiyorum. Turlarım neşe ve sağlık içinde geçsin ve katılan gezginlerin hayatlarında bir fark yaratabileyim...Bu da çok önemli... Beni ben yapan şeylerin başında geliyor.
Aslında kitabımı bitirmek en büyük amacım... Verba Volant Scripta Manet! Eskiden kitap yazan bir arkadaşıma şöyle demiştim: Kitap yazmak insanı ölümsüz kılar. Nitekim, bir süre sonra artık raflarda satılmasa da, birilerinin kitaplığında, sahafların tozlu köşelerinde, kütüphanelerde, ya da sanal ortamda var olmaya devam ederler. Bu da ölümsüzlüğe bir adım daha yakın olmak değil midir? Hayır, ölümsüzlüğe takılmış değilim tabii ki. Her şeyin geçiciliğini biliyorum. Ama yine de benden bir şeyler kalması fikri hoşuma gitmiyor değil. Bu da benim zayıf yönlerimden biri...
Sabah erkenden uyanıp, gün doğmadan bilgisayarımın başına oturmayı seviyorum. Ağaran günü izlemek, gökyüzünün renklerini seyretmek ve yavaş yavaş hareketlenen sokağı dinlemek hoşuma gidiyor. Gece insanı değilim ben ama "sabah erken saatler" insanı olduğum kesin! İşte her gün bu saatlerde oturup, yazılarımı sistemli olarak yazsam, birkaç ayda toparlarım kitabımı. Tembellik ediyorum, motivasyona ihtiyacım var.
Bu yıl epeyce yoğun geçecek benim için. Yine de geçen seneki 200+ gün olmayacak. Biraz fren yapmaya, yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu beraber çalıştığım insanlara, dostlara anlatabildim. Anlayışla ve olgunlukla karşıladılar. Verimli ve mutlu olabilmemin yolunu birlikte keşfettik... Şimdi kendimi daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyorum. Bir ara epeyi paniğe kapılmıştım. Yeterince dinlenemeyeceğimden, gevşeyemeyeceğimden ve pillerimi şarj edemeyeceğimden korkmuştum ama bu korkum artık geçti. 2011 sanırım mesleki açıdan bana çok şeyler katacak bir yıl olacak.
Yenilikler var: Şubat'ta Rajastan. Nisan başında New York! Tam bir hafta konser, opera ve müze! Mayıs ayında Almanya Leipzig'de Mahler Haftası! Üst üste iki grup ve her akşam dünyanın en iyi Mahler yorumlayan orkestralarından konserler... Haziran'da yine aynı şehirde Bach Haftası ve bu sefer kilise konserleri ve barok müzik... Temmuz ayında İNŞALLAH yeniden İzlanda! Geçen sene adını asla ezberlemeyi düşünmediğim o yanardağın kurbanı olmuştuk, gidememiştik. Çok üzülmüştüm. Aralık'ta Güney Hindistan, Faruk Pekin'den devralıyorum. Büyük onur! Sonra tabii ki klasikleşmiş turlarım: Peru&Bolivya, Nepal-Tibet-Bhutan, Endonezya, Tayland&Myanmar, Verona Opera Festivali... Bir de bu sene artık son defa yapıp başka tur lideri arkadaşlara devredeceğim turlar var: Hırvatistan, Balkanlar. İskandinavya'yı devrettim zaten... Üzülsem de yapmam gerekiyordu! Kendi ruh ve beden sağlığım için! Belli ki hareketli ve hızlı akacak bir sene bekliyor beni. Önemli olan, sağlık ve neşe içinde akması ve her daim huzurda olmam!
Amacı olmayan, öylesine bir yazı bu... Tam da etiketlendirdiğim gibi yani. İçimi dökme, derdimi anlatma, kendimi onaylama ve onaylatma, afferin sana diyecek yandaşlar toplama ve okudukça kendimi anlama yazısı...
İçimden geldiği gibi...

2011 Başlarken

2010 da bitti!
2000 yılına girdiğimiz yılbaşını hatırlıyorum. Erenköy Hamam Sokak'taki evdeydik. Evliydim. Kızkardeşim ve annem sağdı. Babamı yeni kaybetmiştik. Saatler 00.00 olduğunda balkona çıkıp, bağırıp çağırmış ve eski yılı uğurlamıştık. Yeni binyıla umut dolu girmiştik. O zamanlar yeni binyılın ilk on yılının benim için defalarca ölüp, yeniden dirileceğim bir dönem olacağını hayal bile edemezdim. Oysa tam da bu anlattığım gibi oldu:
O yılbaşından bir yıl sonra , buz gibi bir Ocak akşamı, canımdan çok sevdiğim, güleryüzlü ve iyi kalpli kızkardeşimi, akıl almaz bir şekilde kaybettim. Halbuki, onu kaybedişimden sadece birkaç gün önce babamın ölümü hakkında konuşurken ona şöyle bir şey demiştim: Allahtan sıralı bir ölüm oldu. Çoğunluk bunu yaşar. Bu kayıplar normaldir. Ya sana bir şey olsaydı ben ne yapardım? Aklımı kaçırırdım herhalde... Ve bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra, kızkardeşim de göçtü gitti. Ne mi oldu? Yoo, aklımı kaçırmadım! Sadece evladını toprağa veren annemi nasıl avutacağımı bilemeden, çaresiz ve küskün kaldım bir süre... Dünya dönmeye devam etti. Ben durdum sadece... O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı hayatımda. Her şey çözüldü, dağıldı, ben çözüldüm... Annemin sağlığı gün geçtikçe bozuldu. Kardeşimin ölümüyle kırılan kalbi bir daha iyileşmedi. Ben daima uzaklardaydım işim gereği. Sonunda evliliğim de çözüldü. Kavgasız, gürültüsüz... Dostça... Birbirini anlamaya çalışarak, değer vererek... Annem hem kızkardeşime hasret, hem bana, yalnız kaldı evinde. Ne yaptım ne ettim, yaşadığı evi kapatmadım sağlığında. Alıştığı mahalleyi, komşularını ve etrafındakilere sofralar kurarak sürdürdüğü yaşamını değiştirmemesi için çok çaba sarfettim. Ama sonunda gün geldi, annemin kırgın, küskün ve yalnız kalbi daha fazla dayanamadı ve kuş gibi o da göçtü. O kadar yorulmuşum ki, yeterince ağlayamadım bile...Düşünün!!! Ağlamadım, ağlayamadım... Son on yılda bir sürü evler kurdum, evler dağıttım... Sayısını bile unuttum ama şimdi yeni bir on yıl başlıyor artık. Sayfayı çevirip, yeni on yılı yazmak için hazırım. Çok daha güçlüyüm, hiç olmadığım kadar. Korkularımın büyük bir kısmıyla başa çıkmayı öğrendim. Ne istemediğimi eskisine göre daha kolay söyleyebiliyorum artık. Ne istediğimi daha iyi biliyorum bir de... Yanımda sevdiklerim var...Alternatif bir aile kurdum kendime, gün geçtikçe de büyüyor. Eski dostlarım bana yetiyor, yenilerine de açığım. Arkadaşlıklar beni besliyor. Mesleğim beni dimdik tutuyor, dünyayı ayaklarımın altına seriyor...
Ne mi istiyorum?
Daha fazla kitap okuyayım.
Daha fazla yazı yazayım.
Kitabımı bitireyim.
Sevdiklerimle daha fazla bir arada olayım.
Yeşilliklerle çevrili bir evim olsun.
Baharda erguvanların altında çay içeyim.
Yazın bol bol denize gireyim.
Çok seveyim, çok sevileyim...
Kısacası HUZURDA OLAYIM!!!
Başka da bir şey istemem zaten...
Hepinize, hepimize huzurda olacağımız bir yıl diliyorum...

Doğumgünümün Ardından


Valla öyle uzun ve süslü sözlere gerek yok: Dün benim doğumgünümdü. Geldi ve geçti...Facebook üzerinden pek çok dostum ve arkadaşım iyi dileklerini yolladılar, bazı çok yakın dostlarım - onlar kendilerini iyi bilirler- telefon açıp en detone sesleriyle "Happy Birthday To You" şarkısını söylediler. Akşamında da can dostlarımla birlikte "süpper şahane" bir yemek yedik. Daha ne olsun?

Dün akşam ve gün boyu bunlar olurken, kafamın bir köşesi sürekli olarak hayatı anlamlı kılan şeylerle ilgiliydi. Bence hayatı anlamlı kılan şeylerden en önemlisi, dostlarla birlikte yaşanan bu özel zamanlar. Geçen haftalarda hastalanıp evde kaldığımda, bunları düşünecek zamanım da oldu. Hayatımın sürekli bir koşturmaca içinde geçtiğini farkettim. Evet, yaşadığım hayatı çok seviyorum, özellikle işimi çok seviyorum ama arada bana ve "gerçek" hayata kalan zaman o kadar sınırlı oluyor ki, biraz o gerçekliği ıskalıyormuşum gibi hissediyorum.

İnsan değişiyor. Hiç bir şey aynı kalmıyor. Hep dediğim gibi her saniye moleküllerimiz değişiyor, nasıl değişmeyelim ki? Büyüyoruz, bir sürü şey yaşıyoruz, hayatın akışı içinde kimi zaman kuvvetli akıntılar bizi oradan oraya sürükleyiveriyor. Karşı koymak istesek de değişim kaçınılmaz oluyor. Galiba ben de büyüdüm ve değiştim. Artık yaşamdan istediklerim, bundan dört beş sene önce istediklerim değil, farkındayım... Şu anda en çok ihtiyaç duyduğum şey dinginlik! Dümdüz bir deniz olsun istiyorum hayatım. İçim de dümdüz olsun ve ben cam gibi yüzeyde kendi yansımamı seyredeyim istiyorum. Kendime ayna olmak istiyorum. İçime dönmek ve orada kalmak istiyorum.

Memleketin hay huyu çok yoruyor beni. CHP kongresi bile yordu beni, düşünün gerisini... TVde haberleri seyrettiğim zaman yoruluyorum. Başta başbakanımız olmak üzere bütün politikacılar orada ve hepsi de kocaman seslerle birbirlerine laf atıp duruyorlar. Seviye İLKOKUL!!! Tartışma ve açık oturumları seyretmiyorum. Diziler zaten berbat!!! Senelerdir seyretmiyorum... Züppelikten değil, yoruluyorum... Hep bir entrika, hep bir ağlama, feryat figan... İçim kaldırmıyor.

Bir hayalim var: Kathmandu yakınlarındaki manastırıma gidip, haftalık sessizlik meditasyonlarına katılmak! Ne zaman yapabileceğimi bilmiyorum ama gerçekten bu hayal beni ayakta tutuyor son zamanlarda.

Yine de hayatımda şahane şeyler olmuyor değil. Geçen hafta yıllardır görmediğim iki dostumu yeniden buldum. Bütün ortaokul ve lise yıllarımı birlikte yaşadığım iki özel kadın hayatıma yeniden girdiler. Merkür'ün terste olduğu zaman sıkça olur böyle şeyler. Eski dostlardan haber alırsınız, karşılaşırsınız...Ama bu seferki resmen hayatımın orta yerine bomba gibi düştü. Nefis oldu nefis!

Neyse, konunun en başına dönecek olursam, dün doğumgünümdü. Kırklı yaşlarım da birer birer geçiyorlar. Otuzlu yaşlarımın nasıl geçtiğini hiç anlayamamıştım ve kırk yaşına girdiğimde şöyle demiştim: KIRKLI YAŞLARIM BÖYLE OLMAYACAK! Henüz tam anlamıyla başaramadım ama doğru yolda olduğumu biliyorum:))

Hoşgeldin 43:))

Vize Almak İsterseniz Diye...

Adını vermek istemediğim bir Avrupa ülkesinin Schengen vizesi için istedikleri:
Vukuatlı Nüfus Kaydı...
2 Biyometrik fotoğraf...
Banka Cüzdanı...
Tapu fotokopisi...
Kredi kartı fotokopisi...
Eski pasaportlar...
Nüfus Cüzdanı fotokopisi...
Utanmasalar sabıka kaydı...
Yetmedi mi kişilik testi, IQ ve EQ testi sonuçları...
Tam teşekküllü devlet hastanesinden sağlık raporu ve hatta bir de akıl sağlığı raporu...
Velinizden imzalı kağıt...
Patronunuzdan izin kağıdı...
Falan filan...
Bu yukarıda saydıklarımdan bazıları gerçekten istenenler, bazılarını ben uydurdum ama yakında o uydurduklarımı da istemeye başlayabilirler...
SAYGIN Türkiye'nin ASİL VE NECİP vatandaşlarının AVRUPA kapısındaki halleridir...
AB'ye girdik giriyoruz ya... Sıkın dişinizi! Az kaldı
İlgililere sunarım...
Arz ederim hatta...
Sivrisinek saz...

Hayal...


Bir yer hayal ediyorum.

Şelalelerin gürül gürül, ormanların koyu yeşil, denizlerin derin mavi olduğu bir yer... Dış dünyaya kapanıp kendi içime açılabileceğim sessiz bir yer. Öyle sessiz ki kalbimin pompaladığı kanın damarlarımdan geçerken çıkardığı sesi bile duyabileceğim bir yer... Kendimle yüksek sesle konuşabileceğim, hatta kocaman haykırabileceğim bir yer... Yüreğimde zamanın açtığı gedikleri ve boşlukları, derin nefeslerle doldurabileceğim bir yer... Kayıplarım için "gerçekten" yas tutup ağlayabileceğim bir yer... Gözyaşlarım bittiğinde yüzümü yıkayıp tazelenmek için sularında arınacağım bir yer... Uzun uzun, yalınayak yürüyebileceğim yemyeşil yumuşacık çayırların ve toprak patikaların olduğu bir yer... Tabiatın içine karışabileceğim ve pagan köklerime dönebileceğim bir yer...Mevsimlerin akışını, döngüsünü hissedebileceğim, görüp koklayabileceğim bir yer... İçimi dinleyerek kendimle dertleşebileceğim bir yer... Kadim zamanlar bilgeliğimin aslında hala içimde bir yerlerde durduğunu farkedip ona yeniden dokunabileceğim bir yer... O bilgeliğe, o bilgeye, o bilgiye koşulsuz şartsız teslim olmayı öğrenebileceğim bir yer... İçimde derinlere kök salmış ve artık taşlaşmış dünle, kalbimi sıkıştırıp duran kaypak ve şüpheci yarını yerlerinden söküp, onların yerine tüm ihtişamıyla bugünü koyabileceğim bir yer... Şimdinin gücünü sonsuzluğuma katabileceğim bir yer...

İşte, böyle bir yer hayal ediyorum...

Hastalık Durumları - Bölüm II

Biraz yazı dizisi gibi olacak ama hastalık devam ediyor ve ilk günlerdeki yüksek ateş artık geçmiş olsa da hala hayata dönüş operasyonu yapabilmiş değilim. Evde mıyıl mıyıl oturuyorum. Pazartesi sabahı, günlerdir geçmeyen başımın ağrısı artık canıma tak edince, son blog yazımdan hemen sonra, hastaneyi arayıp, ilk müsait kulak-burun-boğaz doktorundan randevu aldım. Saat 10.00da doktorun karşısında oturmuş, haftanın özetini veriyordum.
Neyse, 39.5 ateşi yapan "durum" ortadan kalkmış ama ardında yeni bir "durum" bırakmıştı: SİNÜZİT! Eveeeettt!!! Gözlerimin arkası ile boğazımın başladığı yere kadar olan o boşluk nahiye, bende boş değil! Kafamı salladığımda dünyam dalgalanıyor, öyle anlatayım! Şimdi yeni bir antibiyotik tedavisi ile, 14 gün içinde, bu doluluğun yokolacağını umuyoruz.
Evde hayat aslında güzel, kanepe-koltuk-yatak üçgeninde oldukça yatay bir düzlemde yaşıyorum. HİÇ şikayetçi değilim. Zaten üzerimdeki inanılmaz yorgunluk hala geçmiş değil. Sanki haftalardır taş taşımışım da, Çin Seddi'ni inşa etmişim gibi bir haldeyim. Salondan mutfağa geçerken nefes nefese kalıyorum HALA! Pazartesi sabahı doktorun verdiği yeni ilaçların arasında, bir de durumuma uygun nitelikte ağrı kesici olduğundan, artık başım ağrımıyor. Bu iyi bir şey, çünkü artık kitaplarımı çok daha rahat okuyabiliyorum. Belki yarından itibaren, ders bile çalışabilirim. Şubat ayındaki Rajastan turunun notlarını hazırlayabilirim mesela. Bu arada Shantaram bitti bitiyor. Bugünlerde İdefix'ten ısmarladıklarım da gelir herhalde. Okumakta olduğum diğer kitap Food Energetics, müthiş bir araştırma kitabı. Yiyeceklerin ruhsal-duygusal-besleyici özelliklerini anlatıyor. HIZLI ya da YAVAŞ yiyecekler diye bir ayrım olduğunu biliyor muydunuz? Ben de bilmiyordum ama şimdi biliyorum ve eğer bunların dengesini tutturamazsam ben de hızlı ya da yavaş olmaya eğilimli olurmuşum; bunu da öğrendim:))Hep aynı tür yiyecekleri bedenine alan, alıştığı modelin dışına çıkmayan veya fanatik vejetaryan-vegan-frutaryan- çiğ gıdacı takılanların eninde sonunda dengeyi yitirip, nasıl çamurlara saplandığını anlatıyor. Dengeli Beslenme denen şeyin, sadece kaloriler, yağ oranları, şu kadar sodyum, bu kadar potasyum v.s gibi sayılara dökülen değerler olmadığını ve hatta aslında bunların dışındaki boyutun daha önemli olduğunu söylüyor. İnsanların yemek seçimlerine bakarak, neredeyse kişiliklerini okuyor. Meraklısına hitap edecek türde, bence kayda değer bir başvuru kitabı... Tabii bir de işin eski zaman bilgeliği kısmı var ki, beni en çok heyecanlandıran kısmı o. Daha henüz oralara gelmedim, bakalım kadim öğretiler ne diyor bu konuda? Bu arada konu ilginizi çekerse kitabın yazarının sitesine tıklayın: www.stevegagne.com
Evde olmak güzel, okumak güzel, yazmak güzel... Bir de kitabımı toparlayabilirsem, nefis olur ama bende bir tembellik, bir yaydırmaca... Neyse, her şey zamanında! Şimdi dinlenme ve hücrelerimi yenileme zamanı. Yorgun bedenimi serme zamanı... Paul Lafargue'a selam olsun: TEMBELLİK HAKKI'mı kullanma zamanı...

Hastalık Durumları

Vee tam da Shantaram'lık bir durum oldu ve ben Güney Hindistan'a gidemedim. Tura bir gün kala, ateşim 39.5'a fırladı. İlaç aldığım halde düşmedi. Bunun üzerine sabah kendimi Amerikan Hastanesi'ne attım. Serum takıldı, ateş düştü. Bana bakan doktor net konuştu: Gidemezsin!!! Bu kadar yüksek ateşe neyin sebep olduğunu bilmiyoruz. Gidersen zatürreye çevirir. En az beş gün yatacaksın. Eğer evde yatacaksan çıkmana izin veririm yoksa burada yatacaksın! Beynimden vurulmuşa döndüm. Güney Hindistan'a Faruk Bey'le gitme şansımı tepmek zorunda kaldım ve tıpış tıpış eve geldim. Ateşim yine fırladı ve iki gün boyunca 39'larda seyretti. İşte o ateşin yarattığı inanılmaz yorgunluğu hala atabilmiş değilim. Evdeyim. Yaptığım en fazla hareket yatak odasından salondaki üçlü kanepeye kadar yürümek. Bunu yaptığımda bile nefes nefese kalıyorum.
Son haftalarda üst üste olaylar yaşadım. Önce İtalya'da çantamın çalınması ve acentanın tur avansı da dahil olmak üzere para, opera biletleri, pasaportum, nüfus cüzdanım ve kredi kartlarım gibi herşeyimin gitmesi, ardından bir koşu Ankara'ya gidip, bir günde pasaport çıkarma macerası -ki beni tüketti- , sonra bu beklenmedik hastalık ve Güney Hindistan'a gidememek... Biraz fazla geldi üst üste...
Bir şeyler oluyor yine galiba. Yıldızlarda bir hareketlilik var herhalde. İnşallah en kötüsü geçmiş, bitmiştir.
Bu hastalık günlerimde evde kalınca, ilk günlerde hiç bir şey yapamadım. İnternete girip mail kontrolü bile yapacak gücüm yoktu. Konsantrasyonumu toparlayamadığım için, kitap da okuyamıyordum. TV'nin karşısında aptal aptal uzanıp, her türlü saçma Sit Com'u izledim. Aldığım ilaçlar uyku yapıyordu, bol bol uyukladım. Nuriye Hanım tam bir anne şefkatiyle şımarttı beni. Hayatımda hiç içmediğim miktarda su içtim. Baş ağrım hiç ama hiç geçmedi. Hala devam ediyor. Bakalım daha ne kadar sürecek?
Bu arada nefis bir içecek tarifi: Ihlamur, çubuk tarçın, gül, elma kabuğu, limon parçaları...Güzelce demleyin. Süzüp için. Sıcak hatta oda sıcaklığında bile içilebiliyor. Durup durup bunu içtim. Normal çayı istemedi vücudum nedense...Oysa hayattaki en büyük dualarımda biri "Allahım beni çaysız bırakma"dır. Buna rağmen bu sefer içemedim. İstemedi bünye...
Şimdi Shantaram'ı okumaya devam ediyorum. 900'e sayfaya yakın kitap, öyle hop diye bitmiyor tabii ki. Arada Elif Şafak'ın FİRARPEREST'ini okudum bitirdim. Sanırım gazetelere yazdıklarını toplamış bir kitapta. Deneme tadında...Zaten oldum olası deneme severim...Bir çırpıda okudum ve yine Elif Şafak'ı ÇOK KISKANDIM. Kim ne derse desin, ben bu kadını yetenekli buluyorum. Dili kullanma tarzı hoşuma gidiyor. Evet, Osmanlıca hayranı ve evet, cemaat destekli. Evet, DİŞİ ORHAN PAMUK olmak istiyor. Evet, polemiklerle besleniyor. Hepsini biliyorum ama bunlar onu beğenmeme mani olmuyor. Kocasına gıcık oluyorum, önüne serilen imkanları kıskanıyorum, güzelliği neredeyse içimi acıtıyor. Ama yine de okurken "Vay anasınıi ne güzel yazmış" demekten başka şey gelmiyor elimden. Aşk nefret ilişkisi benimkisi. Yeni romanını da heyecanla bekliyorum açıkçası. Bakalım, ne zaman çıkacak?
Neyse, okumayı sürdürdüğüm bir başka ilginç kitap ise FOOD ENERGETİCS. Yiyeceklerin ruhsal, duygusal ve besleyici güçleri hakkında yazılmış kapsamlı bir çalışma. Okurken hem çok büyük keyif alıyorum hem de bir çok şey öğreniyorum. Ne mutlu!
Şimdilik bu kadar. Bakalım daha kaç gün evdeyim?

SHANTARAM - Tanrı'nın Huzur Bahşettiği


Evde olmak güzel. Hele bir de güzel geçmiş uzun bir turdan dönüp sevdiklerime kavuşunca daha da güzel oluyor haliyle. Dün evden dışarı çıkmadan, kanepede yarı uyur yarı uyanık tam bir dinlenme günü geçirdim. Saat farkını kolay silebilmek için gece saat 22.00ye kadar uyumamaya direndim ve sonrasını hatırlamıyorum. Gümlemişim...
Perşembe günü Güney Hindistan'a gidiyorum. Bu sefer bir ilk yaşanacak benim için. Faruk Pekin'in liderliğini yaptığı bir tura "apranti" olarak katılacağım. Büyük bir deneyim olacağını şimdiden hissedebiliyorum. Onun gibi bir Hindistan Üstadı'ndan kimbilir neler neler kaparım? Aslında tur benim turum olmamasına rağmen kendimi heyecanlı hissediyorum. Göreceklerim, duyacaklarım, hissedeceklerim ve öğreneceklerim şimdiden mutlu kılıyor beni.

Bir kitap okuyorum. SHANTARAM... Bombay'de geçen olağanüstü bir kitap. Gerçek bir hayat hikayesi! Yeni Zelandalı bir hapishane kaçkınının, yepyeni bir isimle, Bombay'de yeniden hayata tutunmasını, oradaki suç ağını, fakirliğin tavan yaptığı gecekondu mahallelerini, hapishaneleri ve Hindistan'ı Hindistan kılan her tür tuhaflığı anlatan nefis bir kitap. 800 sayfadan fazla, harfler küçük, göz korkutucu ama bir başladınız mı elinizden bırakamıyorsunuz. Tavsiye ederim.
Kitabın başlık altındaki sloganı kitabı okumak için yeterli sebebi yaratıyor zaten:
KADER SENİ GÜLDÜRMÜYORSA, ESPRİYİ ANLAYAMADIN DEMEKTİR.
Yetmez mi dostlar?

Tayland-Myanmar'dan Dönüş Yolunda


Sayılı gün çabuk geçiyor gerçekten. Hele her sabah 05.00lerde uyanıp, bütün gün döne dolaşa tur yapıyorsan ve gördüğün her yer ve her şey seni derinden etkiliyorsa, gece yatağa taş taşımışsın gibi güm diye düşüyorsan, daha da çabuk geçiyor. Ben de bu hızda bir 12 gün geçirdim ve şimdi Bangkok havalimanının CİP salonunda, günlerdir ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramamış olan küçük bilgisayarımın başına oturmuş -Myanmar'da internet durumları felaket, cunta sansürlüyor-, gördüklerimi sindirmeye uğraşıyorum.

Hava Kasım ayında buralarda bir harika oluyor. Aralık'da da devam eden bu az nemli hava, özellikle akşam saatlerinde, iyice limonata kıvamına geliyor.

Tur sırasında bu coğrafyaya yaptığım turlardaki artık klasikleşmiş bazı ritüellerimi yerine getirme fırsatı buldum:


  • Bangkok Sheraton Royal Orchid'in Chao Praya'ya taşan terasında oturup, nehir boyunca kömür taşıyan mavnaları seyretmek.

  • Chiang Mai Rati Lanna'da, Mae Ping kıyısındaki dev ağacıma bakarak sabah kahvemi yudumlamak.

  • Gözümün önünde hazırlanmış Pad Thai'yi keyifle gövdeye indirmek.

  • Sukhotai WAT Sİ CHUM'daki kocaman BUDA heykelinin, zarif elini okşamak.

  • Myanmar'ın kalbi Shwedagon'da akşam gezisi...TEK BAŞIMA!!!

  • Bagan'da İrrawady manzaraları eşliğinde, tapınak tepesinden gün batımı.

  • İnle Gölü'nde sabah, henüz gün doğmadan, sıcacık battaniyelere sarınıp, gölün ortasında kazıkların üzerinde kurulmuş otelden kıyıya tekneyle transfer. Sabah sisi etrafımı sararken...

  • U Bein köprüsünde, bacaklarımı göle sarkıtarak gün batımı. Rahiplere laf atarak...

  • Bangkok'daki masajcımdan 90 dakikalık bir şımartılma. Senelerdir aynı kadın ve senede sadece bir defa!!!

  • Turun sonunda Bangkok havalimanının CİP salonunda, bir haftalık kesintiden yeniden internete kavuşma ve mesaj kontrolü.

Eve dönüyorum... Çok uzun kalmayacağım. Sadece 4 gün...Sonra hemen Güney Hindistan'a geçiyorum.


Ne de olsa dünya büyük!

Kısacık...




Loy Kraton!!!


Gökyüzünde binlerce kandil ve fener uçuşuyor. Dolunay tepsi gibi... Maytaplar ve havai fişekler gümbür gümbür...


Hava limonata gibi...


Mae Ping nazlı nazlı akıyor...


Tapınaklarda kutlamalar...


Rahipler tarafından kutsanmalar...


Yarın Myanmar'a hareket...


Seviyorum Güneydoğu Asya'yı...

Sonbahar mı? Bilemedim...

Sonbaharı seviyorum sevmesine de bu kadar sıcak bir sonbahar ürkütüyor beni. Geçen haftalarda Almanya'daydım ve kuzeyin, kızıl sarı renklere uyan o serin havasında, içimi mevsimin hüznü doldurdu, hoşuma gitti. Sonra geçen hafta sonu Milano'ya uğradım kısacık. Orada da, mevsim normallerinin üstünde bir hava karşıladı beni. son gün biraz yağmur yağdı da serinledi etraf. Eh işte! Tam istediğim sonbahar değil ama yine de fena sayılmaz. Şimdi ise evdeyim, Asya'ya dönmeme sadece bir gün kaldı ve ben burada hala sonbahar yaşayamadım. Hava sıcak, hatta neredeyse yapış yapış. Nasıl bir şeydir bu yaa? Pastırma yazı falan değil, düpedüz mevsim kayması! dün gazetede MET-ÜST şöyle demiş: Son günlerde en iyi muhalefeti havalar yapıyor diye...BAYILDIM! Şu anda pencereden sızan güneş ışığının ortasında resmen terliyorum!

Havadan yakınan yaşlı, dırdırcı kadınlara döndüm ama kusura bakmasın kimse! Son zamanlarda kendimle ilgili yaptığım bir takım çalışmalarda, bu mevsim kaymalarına fena halde takıldığım ortaya çıktı. Şaşırdım mı? Hayır! Benim gibi yazlık-kışlık kıyafet ayrımı yapmayıp, her mevsim her kıyafeti giyebileceği bir yerlere uçan biriyseniz, uzun vadede bir yerlerde bir vida oynamaya başlıyor. Mevsimlerin döngüsüne uygun yaşamak çok önemli aslında. Doğduğun coğrafyadaki tabii!!! Yoksa bir eskimonun ya da tropikal bir bölge insanının aynı mevsim döngülerinden bahsedemeyeceği ortada...Ben nasıl bir yerde doğdum? 4 mevsimin yaşanabildiği şanslı bir coğrafyada! Döngü nasıldır peki? İlkbahar'la tabiat uyanır, canlanır, Yaz gelince herşey fışkırmış ve olgunlaşmıştır, Sonbahar geldiğinde tempo yavaşlamaya başlar ve yapraklar yavaş yavaş dökülür, hasat biter, Kış geldiğinde de tabiat kendini dinlenmeye çeker ki yeniden canlanabilsin...İşte bu benim doğduğum coğrafyanın doğal döngüsü... Oysa biz ne yapıyoruz? Yaprakların dökülmeye başladığı sonbahar mevsiminde okulları açıyoruz, yeni projelere başlıyoruz. Kış geldiğinde tabiat uyurken deliler gibi çalışıyoruz. İlkbahar geldiğinde kışın dinlenemediğimiz için bahar yorgunluğu diye inim inim inliyoruz. En olgun mevsimimizde de deniz kenarına inip, yan gelip yatıyoruz. Okulları kapatıp çocukları da kendimize benzetiyoruz. Doğa bunu yapmıyor. Doğa kışın kendini nadasa çekiyor. Hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Ağaçlar yapraklarını döküp dinleniyor. Tabiatta bir tek biz insanlar kışın vites büyütüyoruz. Oldu mu şimdi o zaman? Oldu gibi dursa da olmuyor işte! Dedim ya, uzun vadede vidalar gevşiyor, tıkırtı yapmaya başlıyorsunuz. Ben başladım vallahi ne yalan söyleyeyim?
Yine de dün adada nefis bir gün yaşadım. Hava limonata gibiydi. Dostlarla nefis yürüyüşler ve adanın en güzel, en kişilikli evlerinden birinde, nefis bir bahçe içindeki şahane bir Art Nouveau köşkün gölgesinde, çam ağaçları arasından denizi seyrederek, harika bir öğleden sonra ve akşamüzeri geçirdim. Havaya söyleyecek tek kelimem olamazdı, olmadı da zaten!
Bu akşam Bangkok'a gidiyorum. İki haftaya yakın bir süre, Tayland ve Myanmar hattında olacağım. En özlediğim coğrafyaların başında geliyor Hindiçini...Aung San Suu Kyi'yi de serbest bıraktılar Myanmar'da. Bakalım durum nedir, bir kolaçan edelim! Oralardan da bildiririm...
İyi Bayramlar...

Berlin - Dresden

29 Ekim hafta sonunda Berlin ve Dresden kentlerinde kısacık bir kaçamak gerçekleştirdik. Nasıl özlemişim ikisini de anlatamam...
Berlin her zamanki gibi vakur ve ihtişamlıydı. Aradan sadece 11 ay geçmiş olmasına rağmen, en son gittiğimden beri sanki şehir daha da güzelleşmiş. Gittikçe ısınıyor, gittikçe ışıldıyor ve beni her seferinde büyülüyor Berlin. Ama turun benim için en özel kısmı, Dresden'de kaldığımız akşam yaptığım ufak bir keyif molası oldu: Dresden Filarmoni Orkestrası'yla başbaşa bir gece! Estonyalı besteci Arvo Part'ın son derece ilginç bir parçasını sundular: FRATRES for Violin and String Orchestra... Eğer bir konserde canlı dinlemesem, başka şekilde aklıma gelip de dinleyebileceğim türde bir parça değil açıkçası, amma ve lakin, konser sırasında böyle sıradışı müzik parçalarını dinlemek, insanın ufkunu açıyor. Mesela şimdi evde o CD olsa -ki şu anda saat 01.20- koyardım CDçalara ve dinlerdim... Evet belki melodisi beni gevşetmezdi ama en azından eskisi kadar germezdi de... Lütfen internette bulursanız bir kere dinleyin. Arvo Part, öyle bizdeki konser salonlarına taşınacak tarzda müzik yapmıyor dolayısıyla ancak "ararsanız" bulursunuz. Bizdeki konserlerde değil Arvo Part, Şostakoviç'i bile zor dinliyoruz. İstanbul'da genellikle kulağa hoş gelen melodileriyle, tanıdık konçertolar veya senfonilerle dolu programlar hazırlanıyor ki bu uzun vadede kendini tekrardan öteye gitmiyor. Hani atonal? Hani -mesela-Schönberg? Her sene Beethoven 9.Senfoni dinlenmez ki! Dikkat ediyorum İstanbul'daki büyük orkestralarımız, birbirlerine benzeyen konser programları yapmaktan vazgeçemiyorlar. Biliyorum ki Türkiye'nin kültürel ortamında buna bile şükretmemiz gerekiyor ama gönlümden geçenleri de saklayacak değilim. Mesela İDSO, İstanbul'un devlet orkestrası olarak, her ay, hadi her iki ayda bir, sıradışı konserler adı altında, az icra edilen, dinleyicinin sınırlarını zorlayıcı konserler verse...Meraklısı bu konserleri takip etse... Hoş kadın şefimiz Sera Tokay'ın kurduğu oda filarmoni orkestrası, bu ihtiyaca yönelik çalışmalar yapmıyor değil ama yeterli değil. Senede sadece iki konser yetmez... Keşke daha da çok olsa...Kulaklarımız daha çok Stravinsky, Schönberg, Arvo Part, Ligeti duysa... Keşke...Keşke...
Dresden'deki ikinci parça Rachmaninoff'dan 2. Senfoni'ydi... İlk defa tamamını canlı olarak dinledim ve tek kelimeyle bayıldım. Görkemli ve göğüs kabartan bir melodi... Duygulu, romantik ve sürükleyici...
Konsere yalnız gittim, kimseyi benimle gelmek için kandıramadım. Dresden'de 1960'ların sonunda, "komünist mimari" felsefesinde inşa edilmiş kültür sarayının aynen muhafaza edilmesi, restore edilerek yenilenmesi ve şehrin gözbebeği orkestrasına ev sahipliği yapmaya devam etmesi içimi burktu. 2010 Avrupa kültür başkenti güzel şehrimi düşündüm ve aklıma geldi: HANİ BENİM KONSER SALONUM? Bir sürü salonumuz var ama GERÇEK bir konser salonumuz YOK!!! Kültür bakanımız Ertuğrul Günay Bey, AKM'nin 2009 sonbaharında açılacağı konusunda kişisel garantisini vermişti. Sene 2010 ve sonbahar bitmek üzere...AKM'de tık yok! Ertuğrul Günay hala yerinde... Garantisi kendinden menkul!!!
Gel de ağlama!!!
Ne kadar ayıp etmişim ben yaa! Ne kadar uzun zaman olmuş buraya hiç bir şey yazmayalı! En yeni yazımın tarihinin 30 Ağustos olduğunu görünce, kendime çok kızdım. Hiç bir şey beni buraya, iki satırcık da olsa yazmaktan alıkoymamalı! Ama olmuş işte bir kere! Ve olmuşla ölmüşe çare YOK! Neyse, futbolcu tabiriyle, önümüzdeki maçlara bakalım:)))

Neler olup bitiyor peki?

Aslında majör bir değişiklik yok. Her zamanki hayat akışı devam ediyor. Dünya kazan ben kepçe... Yeni insanlar, yeni dostluklar ve hepsinin sonunda güzel eve dönüşler. Bir süre evde kalıp, sonra yeniden yollara düşmeler. Aynı yani...

Eylül ayı gerçekten inanılmaz tempoluydu. İki haftalık Nepal-Tibet-Bhutan üçlemesini yapıp döndüğüm akşamın hemen ertesi sabahında, kendimi yeniden bir uçakla Gürcistan'a uçar bulduğumda, temponun farkına ben de vardım. Benimle turdan dönen gezgin dostlar, "acaba kaç günde kendimize geleceğiz" tartışmaları yaparken, ben akşam eve gelip, çamaşır yıkayıp, ütülerimi yapıp valizim hazırladıktan sonra hemen ertesi sabah yenide yola çıktım. Ne mutlu ki, Karadeniz maceramız da, en iyi şekilde bitti be eve gelip biraz dinlendim.

Bundan sonraki ilk seyahatin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramını da içeren hafta içinde Berlin ve Dresden'e olacak. Ondan sonra Milano, La Scala gelecek. Sonra Asya yolları yeniden ve Tayland & Myanmar, Güney Hindistan, Rajastan derken zaten kış bitecek.

Ömür de aynen bu hızda geçiyor ya...Göz açıp kapayana kadar bir de bakmışsın, süre dolmuş!

Bir kitap okuyorum, bitmek üzere: Being Happy! Her zamanki gibi altını çize çize okuduğum için, bazı yerleri buraya alıntılamayı düşünüyorum.

Bir başka kitap daha: Tuesdays with Morrie... Bir yaşlı adam, bir genç adam ve hayatın anlamı üzerine Salı buluşmaları. Düşünüyorsunuz: Hayatıma anlam veren şeyler nedir? Ne şekillendiriyor? Önceliklerim? Sevdiklerim? Daha az sevdiklerim? Sevmeyip mecburiyetten hayatımda tuttuklarım? En kısa zamanda eleyeceklerim? Hayallerim? Korkularım? Müthişti, alıntılayacağım...

Dün akşam Fazıl Say konserindeydim. Müthiş bir sanatçı ve biz ona memleketçe büyük haksızlık ediyoruz. Ne de olsa "elindekinin kıymetini bilmeyenler" toplumuyuz ya, elimizden kaçtığında ardından methiyeler düzeriz... Seviyorum seni Fazıl Say, Allahaşkına gitme bir yerlere...


Sulawesi'nin Toraja Diyarı

Uzun bir girizgah yazmayacağım bugün, çünkü anlatacaklarım zaten yeterince ilginç...Ülke: Endonezya...Ada: Sulawesi...Konu: Toraja Diyarı...İşte buyrun!!!
Makassar'dan karayoluyla 330 kmlik bir yol ama 9 saatte ancak gidilebiliyor. Pirinç ekili düzlükler, tarlaların içine kurulu balık ve karides çiftliklerinin arasından gidilen ilk dört saatin sonunda, ParePare'de tekrar denize kavuşuluyor. Ardından yol yavaş yavaş yokuşa vuruyor ve dağlık bölgeye doğru ilerliyorsunuz. Kireçtaşı tepelerin arasından tırmanan yol, son üç saatte sadece virajlardan ibaret ve yorucu ama bazı anlarda öyle manzaralar görülüyor ki, yoruldum demeye utanıyor insan. Tırmandıkça bulutlarla yakınlaşıyorsunuz, aslında nem yüklü bulutlar size doğru iniyor. Sivri zirvelerin etrafını sarıyor, vadilere sızıyor ve hülyalı bir diyara girişin sinyallerini vermeye başlıyor. Tam da daha fazla dayanamam artık dediğinizde, yol bitiyor zaten. Toraja Diyarı'ndasınız artık!!!
Dünyanın en tuhaf 10 yeri diye bir liste yapılsa, burası kesinlikle ilk üçte yer alır... Benim ilk üçümde zaten senelerdir. Her yer dağlık, kireçtaşı zirveler. Bitki örtüsü muhteşem, adını bilmediğim bir sürü ağaç, çalı ve çiçek. Doğabilimci Wallace'ın ayrımına göre Asya değil Avustralasya bitki ve hayvan çeşitliliğine sahip bir ada burası. Hatta anakaradan o kadar uzun zaman ayrı kalmış ki, aslında kendi biyotasını oluşturmuş Sulawesi...İşte bu adanın dağlık bölgesinde, bu alışılmadık bitki örtüsü ile giyinmiş garip mi garip bir halkın ülkesi: TORAJA!!!
Neden mi garip? Şöyle anlatayım: Dağlık bir yerdesiniz. Etrafınız dimdik yamaçlar ve keskin, diş gibi zirvelerle dolu. Bir köye doğru yoldasınız...Ağaç gövdelerinden yapılmış kalın kazıklar üzerinde oturan gemiler görüyorsunuz aniden. Sanki o dik yamaçların dibindeki görünmeyen kayalara oturmuşlar gibi... Ya da dev kızaklara çekilmiş de bakımları yapılacakmış gibi...Allah Allah? Dağda geminin ne işi var ? Rüya olmalı herhalde diye düşünüyorsunuz. Yok yok,rüya değil! Bu gemi şeklinde yapılmış ŞEYLER, aslında Torajalıların evleri!!! Köye ulaşıyorsunuz, evleri daha yakından görüyorsunuz. Kırmızı-siyah-sarı ve kiremit renklerinin hakim olduğu resimlerle süslü bu evlerin önünde, onlarca bufalo boynuzu gökyüzüne yükseliyor. En çok bufalo boynuzu kimin evindeyse, orası belli ki, köyün şefi!!! TONGKONAN deniyor bu evlere ve her Torajalı'nın ait olduğu bir tongkonan var. Tongkonan ATA EVİ olarak kabul ediliyor. Sizin soyunuz , sopunuz ait olduğunuz Tongkonan'la belli oluyor. Birbirleriyle aynı yönde dizili tongkonanların karşısında aynı paralellikle ALAUNG'lar bulunuyor. Bunlar tongkonanlardan daha küçük ama yine de çok süslü ve köyün erzak depoları olarak kullanlıyorlar. Onlar da iyice cilalanmış, parlatılmış kazıkların üzerinde inşa edilmişler...İyice parlatılmış olmasının sebebi, hububata fare veya başka hayvanat dadanmasın, dadanırsa da çıkamayıp geri kaysın... Boynuzlar ne işe yarıyor peki? İşte bu Toraja halkının en önemli geleneği hakkında bilgilere götürüyor bizi...
Diyelim ki biri öldü...Ölen kişi için HEMEN bir cenaze töreni yapılır. Beden HEMEN gömülür. Sonra asıl iş başlar. Ölen kişinin ailesi, ölünün ESAS cenaze töreni için, tüm aile fertlerine, tüm Tongkonan fertlerine haber verir. Köy halkı zaten haberdardır durumdan ama ailenin ve Tongkonan'ın başka şehirlerde yaşayan fertlerine de haber verilmesi gerekir. Ailenin ekonomik durumu ve sosyal statüsüne göre hazırlıklar yapılır. Hazırlıklar içinde davetlilere sunulacak yiyeceklerin ve kurban edilecek hayvanların hazırlanması belki de en önemli bölümdür. Kilolarca pirinç, sebze, çocuklara şekerleme, çay, bira, viski ve sigara...Bunlar su gibi akmalıdır cenaze merasiminde. Bolluk, bereket olmalıdır. hem ailenin prestiji için, hem de ölünün ruhunun şad olması için. Bir de işin kurban bölümü vardır. İşte bu noktada kurban edilecek BUFALO sayısı o kadar önemlidir ki, bazen aileler 2-3 sene boyunca para biriktirip, bu merasimi ancak öyle yapabilmektedirler. Ne kadar çok bufalo kurban edilirse, ölen kişinin ruhunun atalarının yanına o kadar kolay ve hızlı çıkacağına inanırlar. Bu ruhu mutlaka yukarıya, ataların yanına göndermek gerekir zira eğer bu dünyada kalırsa, ailenin geri alanına huzrsuzluk verir...Bufalolarla birlikte bir sürü tavuk-horoz ve domuz kurban edilir. Etleri gelen misafirler arasında paylaştırılır. Ancak bu tören sırasında mutlaka anlatılması gereken bir şey var: Ölü, gömüldüğü yerden çıkarılır ve süslü bir tabuta yerleştirilir. Misafirler tabuta ziyaret yaparlar. Ölüye de ikramlarda bulunulur...Eski zamanlarda, Hıristyanlık öncesi geleneklerde, ölünün bedeni bazı doğal eczalarla adeta mumyalanır ve ölü evin içinde muhafaza edilirmiş. Şimdilerde bu yapılmıyor ama yine de büyük merasim için ölü gömüldüğü yerden çıkarılıyor.
Cezane töreni üç gün kadar sürüyor. Son gün tabut, mezarlığa taşınıyor. Modern mezarlıklar Tongkonan şeklinde yapılmış. Bir aile için ortak kullanılıyor. Eski mezarlıklar ise tüyler ürpertici resmen. Mağaralık yerlerde, pirinç tarlalarının arasında geçerek ulaşabiliyorsunuz. Bazı mezarlıklarda tabutlar, dimdik, duvar gibi yamaca kitap rafları gibi çakılmış düzeneklere yerleştirilmiş. Çürüyen bazı raflar yere düştüğü için, tabutun içinde onca seneden sonra her ne kaldıysa, etrafa saçılmış. Arada sırada insanlar bu mezarlıklara gidip, sağa sola saçılmış kemikleri toplayıp bir araya getiriyorlar. Kimin kemiği, kimin kafatası bilinmiyor. Mağaraların içlerinde bulunan mezarlıklarda ise, çok tuhaf manzaralarla karşılaşılıyor. Ölüyü ziyarete gelmiş olan kişiler, ona sigara, viski ve para sunuyorlar. Biz bakıyorsunuz, bir kafatası, dişlerinin arasında bir sigara!!! Hey Allahım!!! Bir de yamaçlara oyulmuş nişlerin içinde, gözlerini üzerinize dikmiş bakan yüzlerce kukla var ki, bir anda kendinizi ruhlarla çevrilmiş gibi hissetmenize sebep oluyor. O kuklalar, mağaraların içinde yatan ölüleri temsil ediyorlar ve bence çok ürperticiler.
Bir de başka tuhaflık var: Eskiden eğer bir bebek doğduktan üç ay sonra ölürse, o zaman melek kabul ediliyor ve gömülmüyor, mezarlığa da götürülmüyormuş. E peki ne yapılyormuş? Kutsal kabul edilen dev ağaçların gövdelerinde bir delik açılıp, o deliğin içine yerleştiriliyor, sonra da delik dışarıdan , doğal liflerle yapılmış bir yama ile kapatılıyormuş. Ağaç büyüdükçe, bebeğin üstüne kapanıp, bebeğin gövdesini kendi içine alıyormuş. Böylece o dev ağaç yaşadıkça bebeği de yaşadığına inanıyorlarmış. Bu ağaçlardan hala var ve anlatılanlara göre, geleneklere çok bağlı olan aileler, gizlice bunu sürdürüyorlarmış...
Endonezya'nın genelinde Müslümanlık hakim. Sulawesi'nin sahil kısmında da öyle ama içerideki bu Toraja Diyarı'nda, Hollandalı misyonerler ellerini çabuk tutmuş ve Hıristiyanlığı yaymışlar. Tabii burada Torajalıların domuzlarla olan geleneksel kurban ilişkisi de önemli. İslam'ın domuzlara karşı tutunduğu tavır, buranın eski geleneklerine ters düştüğü için de, Hıristiyanlık daha kolay benimsenmiş... Benimsenmiş derken zannetmeyin ki, alıştığımız Hıristiyanlık var burada... Kiliseler var tabii ama halkın binlerce yıllık adetleri, kilisenin adetlerinden çok daha kuvvetli olarak devam ediyor.
Seneler önce bir laf etmiştim: O kadar çok yer ve garip şey gördüm ki dünyada, artık hiç bir şey beni şaşırtamaz! Ne kadar büyük laf etmişim meğer!!! Bu lafın üzerine yolum Sulawesi'ye düşmüştü ve bu lafı ettiğime utanıp, öyle dönmüştüm memlekete... Seneler sonra yeniden gittiğime çok memnun olarak, geri döndüm...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...