Dun gece odama girdim ve yatagimin tam karsisindaki kocaman pencerenin perdelerini kenara cektim iyice. Niyetim sabah oldugunda gunun ilk isiklariyla uyanmak ve biraz etrafi seyretmekti. Pencereyi de acik biraktim ki gecenin sesleri girsin odama: Tatli bir ruzgar ve o ruzgarla salinan agaclarin taze yesil yapraklarinin fisiltilari...Yaklasik iki haftadir Tibet senin Bhutan benim dolanip durmaktan yorgun dusmus zavalli bedenim, yumusak yatagi bulunca, resmen bayilip uyuyakalmisim hemen. Ustelik elimde koca bir kitap, basucu isigim da acik! Kitaba daha sonra donecegim cunku muthis bir bir sey okuyorum...Gece bir ara uyanip, isigi sondurup, kitabi yanimdaki komodine ativerdim. Hemen dalmisim yine...
Bir ara kulagima tuhaf bir ses geldi. Ciglik gibi, incecik... Tam anlamadim... Ses bir daha cinladi odamin icinde, daha yakin bu sefer... Zorlukla actim gozlerimi... Pencereye cevirdim kafami ve iceriye dolan bembeyaz isik gozlerimi kamastirdi. Bir an yine ayni tuhaf tiz haykiris... Dayanamayip kalktim hemen yataktan ve gozluklerimi takip disariyi incelemeye basladim. Hava apaydinlik ama ben bembeyaz bir sisin icinde yuzuyorum adeta. Bulutlar inmis uzerime ve baska hicbir sey gorunmuyor... Iste o anda yeniden cinladi o ses! Gozlerimi gokyuzune cevirdim ve bir de ne goreyim? Yeryuzune inmis bulutlarin arasinda kocaman bir kartal ucmuyor mu? Meger onun cigligiymis o ses... Kocaman kanatlarini acmis, "Ben buralarin tek hakimiyim" der gibi, magrur ve cok ama cok guzel... Havada asili gibi durdu kisa bir an icin ve dosdogru pencereme dogru geldi. O kadar buyuktu ki! Bir kac sefer penceremin onunden hizla gecti ve sonra sonsuzlukta, sislerin arasinda kaybolup gitti. Butun bunlar sadece otuz saniye icinde olup bitti ve ben hicbir sey dusunmeden tekrar yatagima geri dondum. Gunlerdir sabah cok erken uyanip yollara dokuldugumuz icin cok yorgundum ve bir sabah icin bile olsa uyumak ve gec uyanmak bana cok iyi gelecekti... Nitekim uyumusum!
Aradan bir iki saat daha gecti ve yine disaridan gelen seslere uyandim. Gruptan birkac kisi "Harika! Muhtesem!" nidalariyla sakir sakir fotograf cekiyordu... Odama kadar gelen deklansor sesleri adeta makineli tufek gibiydi... Allah Allah, ne oluyor acaba deyip, yine dogruldum yatagimda. Gozluklerime uzanmaya firsat kalmadan, bir de ne goreyim? Etrafi bulut gibi saran o kalin sis perdesi tamamen acilmamis mi? Ve evet tam karsimdaydilar: Yeni yukselmeye baslayan sabah gunesinin tatli isigi altinda altin gibi parlayan Himalayalar! Manzara inanilmazdi! Hemen gozluklerimi taktim ve yastiklarimi duzelttim...Ve evet dostlar, kiskanmayin ama, tam yatagimdan, sicacik yorganimin altindan bile cikmadan, KUTSAL DAGLARI seyrettim yarim saat... Hicbir sey yapmadan, hicbir sey dusunmeden. Sadece daglari seyrettim...
Bundan sekiz sene once kizkardesim oldugunde, acidan perisan annecigimi Nepal'e getirmistim. Ona demistim ki: Anne! Seni Himalayalar'a goturecegim ve sen orada iyileseceksin. Orasi sana da bana da cok iyi gelecek. Cunku o daglar kutsal ve binlerce yildir insanlar, adeta bir ANA gibi o daglara siginiyorlar ve dua ediyorlar. Himalayalardan inanilmaz bir enerji yayiliyor insanin icine. Ve goreceksin ki, dondugumuzde ikimiz de iyilesmis olacagiz...
Simdi aradan sekiz sene gecti. 41 gun once annemi kaybettim. Dun 40 duasiydi ve ben maalesef isim geregi Istanbul'da bile olamadim. Can Dostum Purlen herseyle ilgilendi... Duasi yapildi... Dun cok agladim, elimde olmadan... Kendimi, dunyanin bir kosesinde, etrafi insanlarla cevrili olmasina ragmen aslinda yapayalniz kalmis bir cocuk gibi hissettim... Kocaman bir huzunle uyudum, kimsesizligime sarinarak. Ve sabah ne oldu? Himalayalar once Kartal'i yolladilar bana... Magrur ve yalniz... Daglarin en tepesindeki en sivri kayaliklarda yasayan, gunese dimdik bakarak gururla ucan... Himalayalar, magrur ve guclu olmami ve tipki o kartalin gunese dimdik baktigi gibi, benim de zorluklara dimdik bakarak uzerlerine ucmam gerektigini hatirlattilar bana. Sonra da kendilerini gosterip, enerjilerini tum hucrelerime akittilar... Avuttular beni...Tipki sekiz sene once Aysegulum gittiginde yaptiklari gibi...
Daglara bakarak dua ettim...Altin renkli zirveleri seyrettim ve icime taze bir guc doldu. Hayatimin bambaska bir safhasina girdigimi, Himalayalar hissettirdi bana...
Dualarim bitince daglara tesekkur ettim ve yeni baslayan gune hazirlandim bir sarki mirildanarak...Om Mani Padme Hum...
Düşünen Kadın VIII / SEL' in Ardından... UTANIYORUM!


Kime çaksam, kime giydirsem bilmiyorum? Başımızdaki seçilmişlere mi, gözü dönmüş cahil güruha mı, açgözlü akbabalara mı??? Offf bilmiyorum vallahi!
Şimdiiiii... Sayın Başbakan'a ne diyeyim? Neymiş? Derenin intikamı büyük olurmuş! Allah ıslah etsin! Dereyi mi? İşte bunun cevabı yoruma açık!
Sayın Muhallebici Belediye Başkanımızın durumu izahı çok trajikomik: Spreylerin gazı ozonu deldi, felaketler arttı... Yahu biliyoruz da, Ayamama' yı da rahmetli babam almadı cendereye... Sen git dereyi hapset betona, sonra yağmur yağınca dere akacak yer bulamasın, doğası gereği kabarıp taşsın, sonra neymiş efendim, "Sorumlulardan Hesap Sorulacak"mış... Yahu adamı delirtmeyin! 15 sene önce de SİZ vardınız bu işin başında! Rahmetli babam değil! Rahmetli babam mı verdi o bölgeye imar iznini? O mu imzaladı kararların altını? SİZ yaptınız...Ama SİZ olmasaydınız da bu OLMAYACAK MIYDI? İşte dürüst olarak söylüyorum ki, bundan pek emin değilim...Maalesef KİM GELSE durum aynı olurdu bence...Koskoca Mimar Sinan ne yapmış peki 500 yıl önce? Gazetelerde çarşaf çarşaf fotoğrafları var...Havadan çekilmiş fotolar hem de! Sayın Başbakan ve Sayın Muhallebici Belediye Başkanı pek severler ya, havadan, helikopterlerle gezip "durum tespitleri" yapmaya...Üçüncü köprünün yerini de aynı bu ileri yöntemle "tespit" etmişlerdi ya...Onun için diyorum ki, o fotolara da bakıverin bir zahmet... Biraz faydalanırsınız belki...
Sayın Kültür Bakanımızın duruma getirdiği izah, bakanımızın doğası ve ünvanı gereği olsa gerek buram buram kültür kokuyordu: Şimdi Tekirdağ'dan Gebze'ye kadar olan bölgenin ne kadarı İstanbulmuş acaba? Kabul! Haksız sayılmaz bu soruyu sormakta... Amma ve lakin, şimdi sırası mı bunun? Yani Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet şehir sınırlarını sorgulamanın ya da tespitinin yeri ve sırası, bugün mü geldi? Hey koca sel! Milletin üç kuruşluk aklı vardı, onu da sildin süpürdün... Sayın Bakanımıza, İstanbul'un tarihi sınırları hakkındaki detaylı çalışmalar listesini önümüzdeki günlerde sunabilirim. ŞİMDİ DEĞİL!
Bu arada yaşanan başka insan trajedileri/fotoğraf kareleri de göze ve kalbe batmadı değil:
Kapalı minibüste yük taşır gibi taşınan işçi kadınlar...Nasıl içime dokundu bu saçma sapan ölüm şekli anlatamam....
Kedilerini sele kaptırmadan kurtarmaya ve bu arada kendilerini de can havliyle kuru bölgeye atmaya çalışan karı kocanın fotoğrafı da benim için etkileyiciydi...
Karton gibi buruşmuş kocca tır kasaları...
Darmadağın olmuş mezarlıklar...
Denizle birleşmiş kıyı şeridi...Tsunami vurmuş gibi resmen...
Ama benim içimi en çok acıtan ve hatta delirten kare: YAĞMACILAR! Utanmazlar, kepaze yaratıklar, leş kargaları ve hatta akbabalar... Nasıl da pişkin, nasıl da fütursuzlar... İşte insanımızın geldiği durum, geldiği nokta BU! Hani Türk insanı MERTTİ? ONURLUYDU? YARDIMSEVERDİ? GÜVENİLİRDİ? Aç kalır ama hırsızlığa TAMAH ETMEZDİ? YUH!!!!!! O zaman o fotoğraflardakiler bizim insanımız değiller, di mi? Uzaydan geldiler... Minibüs-kamyonet tutarak hem de...
Bu manzaralar sadece bizim medyamızda yer almadı tabii ki...Dünya medyası da boy boy yayınladı günler boyunca. Tabii gören arıyor: Fransa'dan, İtalya'dan, Portekiz'den gelen bir sürü telefon ve e-posta bunun kanıtı...Amaaaa, içlerinde bu tip afetlere alışkın Hindistan ve hatta Endonezya'dan gelen mesajlar vardı ki, işte orada durup düşündüm kendi kendime... Üçüncü Dünya olarak sınıflandırdığımız ülkelerdeki dostlarım bile, sağlığımdan endişelenip beni arıyorlarsa, işte bu durum en basit söylemle VAHİM'dir...21. yüzyıldan Türkiye manzaraları...
UTANIYORUM!!!!!!!!!!!!!!!
Bu hale düşürülmüş bir ülkede yaşıyor olmaktan...
Ülkenin bu hale geliş/getiriliş sürecinde HİÇBİR ŞEY yapmamış olmaktan...
Kullandığım OY'un geri dönüşümünü takip etmemiş, hesabını sormamış olmaktan...
Hırsızlıklara, rüşvete, haksızlıklara yeterince ses çıkarmamış olmaktan...
Yeri geldiğinde, işime geldiğinde, bu çarpık sistemin getirdiği Türk Usulü Usulsüzlük'ten, faydalanmış olmaktan...
"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılıktan...
O kadar okuyup, tahsil görüp, mevki-para-pul sahibi olup bir türlü ADAM olamamaktan...
Sonunda da leş kargalarına memleketi sahipsiz/sorgusuz/sualsiz teslim etmiş bu DÜZENİN BİR PARÇASI OLMAKTAN...UTANIYORUMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM...
Yaz Sonu Okumaları
İstanbul'daki son haftama girdim...Haftaya yollara dökülüp yine uzaklara gideceğim: Nepal-Tibet-Bhutan... Ne çabuk geçmiş bir yıl, inanamıyorum gerçekten. Daha dün gibi hatırlıyorum oysa geçen seneki seyahatimizi...İşte aynen bu hızla geçiyor insan ömrü ve sonra bir bakıyorsun, BİTMİŞ! Zaten yıl başlıyor ve daha ilk ay bitti mi, bende bir tuhaflık, yılı tüketmişim gibi. Ne acayip bir his değil mi? Ama yalnız mıyım? Yoo! Mesela Tütü de benim gibidir. Diyelim ki günlerden Salı ve saatler öğleden sonrayı gösteriyor. İşte o anda Tütü için hafta bitmiştir aslında. Ya da diyelim ki Haziran'ın son haftası gelmiş, o zaman yaz da bitmiştir...Benim için de biraz öyle...Ne zaman ki ağaçların yaprakları sararmaya başlıyor, benim için daha o zaman yaz bitiyor ve dikkat edin, yapraklar sararmaya sonbaharda değil, yazın başlıyor...Haziran'da!!! Temmuz sonunda ilk yapraklar düşmeye başlıyor. Ağustos'un zaten yarısı yaz, yarısı kış...Eh, ne kaldı elde? YAZ BİTTİ! Hele Güney Ege veya Akdeniz kıyısında değilseniz, yaz bitti gerçekten de. Bir de benim işimin akışı bana bu hissi veriyor: Sanki yaşam çok hızlı akıyormuş da ben tutamıyormuşum/tutunamıyormuşum gibi. Herşey ellerimden kayıyormuş gibi... Yine mesela ben 2010 senesinin tur tarihlerini, yeni mor defterime işledim bile. Benim için 2009 çoktan bitmişti zaten, dünden beri 2010'u da kafamda bitirdim bu şekilde. Tabii arada neler yaşanacak, onları beraberce göreceğiz ama kafam çoktan 2011'e saplandı kaldı... Amaann neyse ne...Yaşa ve gör!
Bu sıralarda neler okuyorum?
Yine birkaç kitabı aynı anda okuyorum:
Şevket Süreyya'nın "Enver Paşa"sına ara verdim ama hala elim üzerinde...Zaten ara vermeden okuyunca, insan hop oturup hop kalkıyor. Bir de sinirleri bozuluyor zira bir memlekette 150 senede hiçbir şey değişmez mi yahu? Rüşvet aynı rüşvet, çapulculuk-kabadayılık-eşkiyalık tam gaz devam, bağnazlık desek durum ortada, ülkeyi yönetenlerin beceriksizlikleri ve acizlikleri tavan yapmış... Osmanlı'nın son dönemi...Bugünden farklı değilmiş ve belli ki ders mers de almamışız, almayacağımız da çok açık...
Malcolm Gladwell "Outliers"... ÇOOOK enteresan şeyler öğreniyorum okurken. Başarılı kabul edilen sıradışı insanların nasıl/neden/hangi şartlar altında/hangi sosyal çevreler içinde başarıya ulaştıklarının hikayesini anlatıyor. Ancak bu kitabın öyle yokluktan gelme, hiçlikten varolma, tırnaklarıyla kazıyarak bütün engellere ve kötülüklere rağmen zirveye ulaşma tarzında epik-romantik öykülerden oluştuğunu düşünmeyin; zira bazı tespitler romantik olmaktan çok uzak! Okuyucuya başarının oluştuğu şartların "büyük resmi"ni gösteriyor ve aslında kişiyi etrafını daha iyi gözlemlemeye yöneltiyor. Beni başarıya götürebilecek şartları nasıl oluşturabilirim, basamaklarım neler olabilir, yerleşik düzenin pompaladığı alışkanlıklar zincirini nasıl kırabilirim, nasıl farklı olabilirim???Okurken insanın kafası arka planda bunlarla meşgul oluyor. Ben beğendim...
Ramazan dönemi ya, içinde bulunduğumuz ayın ruhani havasına uygun olacak bir kitabı bitirmek üzereyim: Yaşar Nuri Öztürk' ün "Kuran Açısından Küresel Afetler" adlı eseri... Bütün kadim kültürlerde bahsi geçen, bütün semavi dinlerde yeri olan afetlerin bir de Kuran tarafından tasviri/yorumu ve günümüzdeki durumla karşılaştırılması epeyi ilginç geldi okurken. Hele depremleri anlatan o meşhur ZİLZAL suresi var ya, okurken insanı ürpertiyor gerçekten.
Jean Paul Roux' un "Türklerin Tarihi" adlı kitabı eskiden beri kütüphanemde durur ve ara sıra sayfalarını çevirip, okurdum. Kabalcı Yayınları yeni basımını yapmış ve Roux da Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türki Cumhuriyetleri irdelemek için yeni bölümler eklemiş. Büyük ve bizler için çok önemli bir çalışma, bence okunmalı!
Arman Kırım'ın "Krizden Nasıl Çıkarız" adlı kitabı, herkesi yere yapıştıran krizin nasıl ve neden başladığını öğretti bana. Kitabın ilk bölümü, krizin çıkış sebebini bir türlü anlayamamış olan benim gibiler için çok net ve kolay anlaşılır ifadelerle, Amerika'da yaşanmış olan süreci özetliyor. Yine de açık söyleyeyim ki, kolay değil, sistemin işleyişini bilmiyorsanız, anlamakta zorluk çekiyorsunuz yine de...
Bu arada dün akşam çok ilginç bir yerdeydim: Greenpeace'in Rainbow Warrior adlı gemisi! 1957 yılında inşa edilmiş ve seksenli yılların ikinci yarısında modifiye edilip, Greenpeace tarafından kullanılmaya başlanmış olan bu "hanımefendi", beraberinde İstanbul'a getirdiği uluslararası mürettebatı ile beni çok etkiledi. 15 dakika içinde Ukraynalı bir doktor hanım, Alman bir tayfa, İspanyol Birinci Subay, Filipinli Şef Aşçı ve Brezilyalı İkinci Aşçı ile tanıştık. Yaşamlarını dünya davasına adamış genç insanları tanımaktan büyük keyif aldım. Neşeli, canayakın, mütevazı ve belli ki kocaman yürekleri olan genç insanlardı gördüklerim. Kaptan Yeni Zelandalı'ymış, maalesef göremedim... Yunanistan'dan gelmişlerdi Türkiye'ye ve orada sürdürdükleri başarılı çalışmaların ardından, Ege denizinin neredeyse tükenen rezervlerine dikkat çekmek için rotalarını Sığacık ile Datça' ya çevireceklermiş. Ne diyelim? Pruvaları neta, rüzgarlar kolaylarına olsun...
Bu sıralarda neler okuyorum?
Yine birkaç kitabı aynı anda okuyorum:
Şevket Süreyya'nın "Enver Paşa"sına ara verdim ama hala elim üzerinde...Zaten ara vermeden okuyunca, insan hop oturup hop kalkıyor. Bir de sinirleri bozuluyor zira bir memlekette 150 senede hiçbir şey değişmez mi yahu? Rüşvet aynı rüşvet, çapulculuk-kabadayılık-eşkiyalık tam gaz devam, bağnazlık desek durum ortada, ülkeyi yönetenlerin beceriksizlikleri ve acizlikleri tavan yapmış... Osmanlı'nın son dönemi...Bugünden farklı değilmiş ve belli ki ders mers de almamışız, almayacağımız da çok açık...
Malcolm Gladwell "Outliers"... ÇOOOK enteresan şeyler öğreniyorum okurken. Başarılı kabul edilen sıradışı insanların nasıl/neden/hangi şartlar altında/hangi sosyal çevreler içinde başarıya ulaştıklarının hikayesini anlatıyor. Ancak bu kitabın öyle yokluktan gelme, hiçlikten varolma, tırnaklarıyla kazıyarak bütün engellere ve kötülüklere rağmen zirveye ulaşma tarzında epik-romantik öykülerden oluştuğunu düşünmeyin; zira bazı tespitler romantik olmaktan çok uzak! Okuyucuya başarının oluştuğu şartların "büyük resmi"ni gösteriyor ve aslında kişiyi etrafını daha iyi gözlemlemeye yöneltiyor. Beni başarıya götürebilecek şartları nasıl oluşturabilirim, basamaklarım neler olabilir, yerleşik düzenin pompaladığı alışkanlıklar zincirini nasıl kırabilirim, nasıl farklı olabilirim???Okurken insanın kafası arka planda bunlarla meşgul oluyor. Ben beğendim...
Ramazan dönemi ya, içinde bulunduğumuz ayın ruhani havasına uygun olacak bir kitabı bitirmek üzereyim: Yaşar Nuri Öztürk' ün "Kuran Açısından Küresel Afetler" adlı eseri... Bütün kadim kültürlerde bahsi geçen, bütün semavi dinlerde yeri olan afetlerin bir de Kuran tarafından tasviri/yorumu ve günümüzdeki durumla karşılaştırılması epeyi ilginç geldi okurken. Hele depremleri anlatan o meşhur ZİLZAL suresi var ya, okurken insanı ürpertiyor gerçekten.
Jean Paul Roux' un "Türklerin Tarihi" adlı kitabı eskiden beri kütüphanemde durur ve ara sıra sayfalarını çevirip, okurdum. Kabalcı Yayınları yeni basımını yapmış ve Roux da Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türki Cumhuriyetleri irdelemek için yeni bölümler eklemiş. Büyük ve bizler için çok önemli bir çalışma, bence okunmalı!
Arman Kırım'ın "Krizden Nasıl Çıkarız" adlı kitabı, herkesi yere yapıştıran krizin nasıl ve neden başladığını öğretti bana. Kitabın ilk bölümü, krizin çıkış sebebini bir türlü anlayamamış olan benim gibiler için çok net ve kolay anlaşılır ifadelerle, Amerika'da yaşanmış olan süreci özetliyor. Yine de açık söyleyeyim ki, kolay değil, sistemin işleyişini bilmiyorsanız, anlamakta zorluk çekiyorsunuz yine de...
Bu arada dün akşam çok ilginç bir yerdeydim: Greenpeace'in Rainbow Warrior adlı gemisi! 1957 yılında inşa edilmiş ve seksenli yılların ikinci yarısında modifiye edilip, Greenpeace tarafından kullanılmaya başlanmış olan bu "hanımefendi", beraberinde İstanbul'a getirdiği uluslararası mürettebatı ile beni çok etkiledi. 15 dakika içinde Ukraynalı bir doktor hanım, Alman bir tayfa, İspanyol Birinci Subay, Filipinli Şef Aşçı ve Brezilyalı İkinci Aşçı ile tanıştık. Yaşamlarını dünya davasına adamış genç insanları tanımaktan büyük keyif aldım. Neşeli, canayakın, mütevazı ve belli ki kocaman yürekleri olan genç insanlardı gördüklerim. Kaptan Yeni Zelandalı'ymış, maalesef göremedim... Yunanistan'dan gelmişlerdi Türkiye'ye ve orada sürdürdükleri başarılı çalışmaların ardından, Ege denizinin neredeyse tükenen rezervlerine dikkat çekmek için rotalarını Sığacık ile Datça' ya çevireceklermiş. Ne diyelim? Pruvaları neta, rüzgarlar kolaylarına olsun...
Yağmur, Kış, Nişantaşı, Taşınma v.s v.s

Bu sabah yağmurla uyandım. Nasıl da özlemişim gri havaları ve yağmur tazeliğini... Herkes yazı sever, ben ise kışı...Deniz kıyısında bir kasabada yaşayamadıktan sonra, neyleyim güneşi ve sıcağı? Şehrin yoğunluğu içinde, ikisi de insana ıstırap olmaktan öteye gitmiyor bence... Oysa kış öyle mi? Sıkı sıkı giyinir çıkarsın sokağa. Boynunda yumuşak bir kaşkol ve ellerinde eldivenler. Üşüyünce atarsın kendini bir kafeye, bir duble espresso macchiato söylersin kendine. Açar kitabını okursun sessizce ya da etrafı seyre dalarsın. Hava da erken kararır zaten. Kentin ışıklarını seyretmek hoşuna gider vapurdan. Aslında biraz melankoliktir ortam ama sanki şehir daha enerjiktir. Yazın İstanbul bence uykuya dalıyor. Hayır, kötü anlamda söylemiyorum bunu. Bence şehirlerin de insanlar gibi dinlenmeye, uyumaya ihtiyaçları var. İşte bu yüzden Pazar günlerinin TAM TATİL olmasını isteyenlerdenim. Hani o dükkanların falan kapalı olduğu, insanların evlerine ve ailelerine vakit ayırdıkları, katlanarak artan alışveriş furyasına kapılıp alışveriş merkezlerine doluşmadıkları gerçek tatillerden... O zaman, haftada bir gün, bütün hafta boyunca yorulmuş ve yıpranmış olan şehir, dinlenip kendine gelebilir. Tıpkı insanlar gibi... Oysa İstanbul'da Pazar günleri böyle mi? Nerdeeeeee??? Özellikle belli bölgelerdeki sokaklar hafta içinden bile daha kalabalık oluyor. Köprüden geçemiyorsun, Bağdat caddesinde yürüyemiyorsun, Boğaz hattından bahsetmek bile istemiyorum, arabanın içinde hapis hayatı yaşıyorsun.


Neyse, konuya döneyim... Yazın İstanbul dinleniyor bence. Nüfusu azalıyor, trafik rahatlıyor, mekanlar daha rahat gezilebiliyor, aslında herkesin sahil bölgelerine aktığı o vıcık vıcık zamanlarda İstanbul'da olmak bence daha keyifli... İstanbul, Allahtan kısa süren o yapış yapış nemli günlerin dışında, boğazdan aşağı inen kuzey rüzgarıyla insanı ferahlatıyor. Ahh güzel Boğaz! Bin tane memleket gezdim, eşin benzerin yok valla! Dünyada başka hangi şehrin ortasından böyle turkuvaz renkli bir su geçer ki? Ben görmedim henüz, varsa bileniniz, söylesin lütfen. Ammaaaaaaa...Yine de KIŞ derim ben... En azından kendi tercihim bu yönde. Kış geldi mi, İstanbul uyanmıştır artık. Trafik delirtiyordur, ortalık leş gibi çamur deryasına dönmüştür ve insanların yüzlerinden düşen bin parçadır ama ben yine de mutluyumdur. Habire koşturan insan selinin içine karışmak hoşuma gider. Konserler, sergiler, kitap fuarları... Benim için kış bunlardır. Özledim...
Son günlerde yaşamımın ortasına bomba gibi düşen ağır kayıbın ardından, hayata geri dönüş planları yapıyorum. Eylül'ün ikinci yarısında Nepal-Tibet-Bhutan turum var. Ruhani yönü zengin ve enerjisi yüksek bir coğrafyaya gideceğim için çok seviniyorum. Şimdiden heyecanlanıyorum desem yeridir.
Didi dönecek, çok mutluyum. Bu benim için belki de en harika olay şu sıralar. Onu yerleştireceğiz, yaşamına yeni bir sayfa açacağız. Yeni bir ev, yeni bir iş...
Bu arada benim de evimi yerleştirmem lazım zira anneciğimin evinden bana gelen bir ton ıvır zıvır var. Porselenler, tabak-çanak-tencere-tava-çatal-bıçak... Resmen anneciğim bana bir ev kurdu ve öyle gitti... Harem'deki evim, dün oraya inen bu kutu ve kolilerle resmen bir depo-ev'e dönüşmüş durumda. Yaşanacak gibi olmaktan çıktı. Gönlüm olduğunda herşeyi yerleştireceğim ama acelem yok, zira zaten son iki aydır kendi evimde toplasam 3 gece uyumadım. Peki şikayetçi miyim? YOOO!!! ASLAAAAA...
Sonra sırada beni Avrupa yakasına taşımak var. Niyetim bugüne dek hiç yaşamadığım bir semtte oturmak... Gözüme Nişantaşı'nı kestirdim. Bu son haftalarda Nişantaşı sokaklarında dolanıp durduğum için, epeyce bir fikir edindim. Evden çıkar çıkmaz kitapçılar ve kafelerin hemen elimin altında bulunacağı bir semtte yaşamak hoşuma gidecek diye düşünüyorum. Kış ayları Nişantaşı'nda keyifli geçer üstelik. Havaların erken karardığı aylarda vitrinlerin ışıltısı keyifli olur. Bilirim... Bir de tabii kültür etkinliklerine daha yakın olabileceğim böylece. Altımda araba olmadan da her yere rahatça gidebilmek istiyorum. Aklınızda bulunsun... Eğer Nişantaşı'nda bir yer varsa bana uygun, haber verin...


30 Ağustos'la ilgili yazıma bir çok mail ve yorum geldi. Sanırım pek çok kişinin duygularına tercüman olmuşum bilmeden. (Merak ederseniz, bu yazının devamında, hemen o yazıyı okuyabilirsiniz). Zaten Türkiye aslında biziz! Yani "Sessiz Çoğunluk"... Ahh bir de sesimizi çıkarsak, ne iyi olurdu! Edilgenlikten bir kurtarabilsek kendimizi, dağları deler, dünyayı oynatırız yerinden ama yapamıyoruz işte bir türlü... Bir sürü sebebi var ama bunlar bahane olmaktan öteye geçemiyor bence...Sonuçta, duruma KATLANIYORUZ...
Ama dediğim gibi, bu durum da geçecek. Herşey geçer... Nothing lasts forever... Hiç bir şey sonsuza dek sürmeeezzz...
Düşünen Kadın VII / 30 Ağustos... İyi Bayramlar!!!

Bugün bayram. 30 ağustos...Ben küçücük bir çocukken, bizim evde milli bayramlar çok önemsenirdi. Bayram sabahı erkenden televizyon açılır, ilk iş olarak Anıtkabir'deki törenler izlenirdi. Hatta saygı duruşuna evden biz de katılır, komutanlarla veya diğer devlet büyükleriyle birlikte bir dakika durur, ardından da aynı ciddiyetle İstiklal Marşımızı okurduk. Kabul ediyorum ki biraz komik oluyorduk ama biz bunu seviyorduk...Ancak bunlardan sonra kahvaltıya oturur, karnımızı doyururduk. Pencerede bayrak mutlaka olurdu. Geçen gün annemin eşyalarını toplarken tam iki tane yepyeni Türk bayrağı çıktı. Eskimiş veya yıpranmış bayrağa hiç tahammülü yoktu. Kendisi için de ne olur, ne olmaz diye yedeklemiş canım annem... Büyüyüp de evler ayrılınca, iş güç v.s sebepleriyle ayrı düşünce, aramıza giren bütün mesafelere rağmen bayramlaşmayı asla ihmal etmedik. Seneler geçip, aile fertlerimizi birer birer ebediyete uğurlamamıza rağmen, anneciğimle her milli bayramı kutlamaya devam ettik. 23 Nisan ve 19 Mayıs'larda o beni önceden arayıp bayramımı kutlardı. 30 Ağustos ve 29 Ekim'lerde ise, ben arardım. Nasılsa böyle bir teamül oluşmuştu kendi kendine...Sadece dini bayramları kutlayıp, milli bayramları atlayanlara inat, özenle sürdürüyorduk bu aile geleneğimizi.
Bu sabah 08.30da televizyonu açtım, Anıtkabir törenlerini izledim. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından Genelkurmay Başkanı'nın Anıtkabir özel defterine yazdıklarını dinledim. Memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti düşündüm bir süre ve ardından bir de baktım ki ailemden kimse kalmamış bayramlaşacak! Bir anda kopkoyu gerçekle çarpıştım: Ailemden kalan son kişi benim. Bir süre ağladım, sızlanıp durdum -ki bu çok normal- . Sonra hatırladım ki benim çekirdek ailem yerine artık kocaman bir ailem var. Dostlarım, kan kardeşlerim ve alternatif ailem... Hemen telefona sarıldım ve Ordu'yu aradım. Benim Lucky Star Didi'ciğimi... Hadi dedim kalk! Git Cumhuriyet Meydanı'na, çelenk koy! Zavallı kızcağız anlamamış olabilir ama durumu gayet güzel idare etti. Yapılacak olan fener alaylarından falan sözedip, durumu kurtardı. Ben ise, bayramlaşma geleneğimizi alternatif ailemle sürdürebildiğim için şükrettim...
Her ne olursa olsun, hayat güzel. Sağlıkla nefes alabildiğimiz her saniyeye şükretmemiz gerekiyor. Bunu unutmamak lazım.
Bir de unutmamak lazım ki, eğer bu topraklar üzerinde özgürce yaşıyorsak, bunu Atatürk'e ve onun dehasına, yanındaki insanların ustalık ve dirayetine, yoktan var edilmiş "gerçekten" kahraman ordumuzun cesaretine borçluyuz. Özellikle başımızdaki seçilmişlerin bunu unutmamaları lazım. Bugün özgürce "asıp kesebiliyorlarsa" , "ben yaptım oldu" diyebiliyorlarsa, "atıp tutabiliyorlarsa", uluslararası arenada kafalarına göre "van minüt" çekebiliyorlarsa, Bijan'dan takım elbiseler giyinip, Darüşşafaka'yı İmam Hatip'e dönüştürebilme kudretini kendilerinde bulabiliyorlarsa, bu bayrak altında oruçlarını tutup, ibadetlerini özgürce yerine getirebiliyorlarsa, "açılım açılım" deyip demokratikleşme adına memlekette asıl bölücülüğü yapabiliyorlarsa, bunları işte o adını ağızlarına almaya bile çekindikleri Atatürk'e borçlular...
Bu dünya Süleyman'a kalmadı, Sezar'a da...Sayın Başbakan'a ve yanındakilere de kalmayacak... Burası kesin...Geldikleri gibi gidecekler...Burası da kesin...Önemli olan Türkiyemizin en az hasarla kurtulması bu garabetten...Kurtulacak da...
İster faşist desinler, ister militarist...Umrumda değil...Ben ne o tuhaf demokratlardanım, ne de liberal görünümlü entellerden. Kurtçu değilim, kafatasçı hiç değilim. Amma ve lakin, Diyarbakır'a, Van'a giderken yanımda pasaportum olsun da istemiyorum. Dolayısıyla da bu açılım açılım diye yırtındıkları şeyin ne olduğunu bir an önce, sade bir vatandaş olarak öğrenmek istiyorum. Paketin içinde ne olduğunu bilmeden, "yırtık dondan çıkar gibi" -bu da rahmetli anacığımın lafıdır- kendini ortaya atıp, şakşakçılık yapan sözde aydın-sanatçı taifesini kınıyorum. Başta Sezen Aksu'yu... Zaten pek haz etmezdim, artık hepten sildim kendisini... Durumdan vazife çıkarıp, olur olmaz yerlerde, saçma sapan televizyon kanallarında meydanı boş bulup abuk sabuk konuşan sözde prof.ları, "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanları" da kınıyorum. "Marmara'nın ortasındaki Issız Adam"dan yol haritası bekleyen seçilmişleri Allah'a havale ediyorum, o nasıl bilirse öyle yapsın.
Bu sabah gönlümden geçenler bunlar...
Her ne olursa olsun, hayat güzel. Sağlıkla nefes alabildiğimiz her saniyeye şükretmemiz gerekiyor. Bunu unutmamak lazım.
Bir de unutmamak lazım ki, eğer bu topraklar üzerinde özgürce yaşıyorsak, bunu Atatürk'e ve onun dehasına, yanındaki insanların ustalık ve dirayetine, yoktan var edilmiş "gerçekten" kahraman ordumuzun cesaretine borçluyuz. Özellikle başımızdaki seçilmişlerin bunu unutmamaları lazım. Bugün özgürce "asıp kesebiliyorlarsa" , "ben yaptım oldu" diyebiliyorlarsa, "atıp tutabiliyorlarsa", uluslararası arenada kafalarına göre "van minüt" çekebiliyorlarsa, Bijan'dan takım elbiseler giyinip, Darüşşafaka'yı İmam Hatip'e dönüştürebilme kudretini kendilerinde bulabiliyorlarsa, bu bayrak altında oruçlarını tutup, ibadetlerini özgürce yerine getirebiliyorlarsa, "açılım açılım" deyip demokratikleşme adına memlekette asıl bölücülüğü yapabiliyorlarsa, bunları işte o adını ağızlarına almaya bile çekindikleri Atatürk'e borçlular...
Bu dünya Süleyman'a kalmadı, Sezar'a da...Sayın Başbakan'a ve yanındakilere de kalmayacak... Burası kesin...Geldikleri gibi gidecekler...Burası da kesin...Önemli olan Türkiyemizin en az hasarla kurtulması bu garabetten...Kurtulacak da...
İster faşist desinler, ister militarist...Umrumda değil...Ben ne o tuhaf demokratlardanım, ne de liberal görünümlü entellerden. Kurtçu değilim, kafatasçı hiç değilim. Amma ve lakin, Diyarbakır'a, Van'a giderken yanımda pasaportum olsun da istemiyorum. Dolayısıyla da bu açılım açılım diye yırtındıkları şeyin ne olduğunu bir an önce, sade bir vatandaş olarak öğrenmek istiyorum. Paketin içinde ne olduğunu bilmeden, "yırtık dondan çıkar gibi" -bu da rahmetli anacığımın lafıdır- kendini ortaya atıp, şakşakçılık yapan sözde aydın-sanatçı taifesini kınıyorum. Başta Sezen Aksu'yu... Zaten pek haz etmezdim, artık hepten sildim kendisini... Durumdan vazife çıkarıp, olur olmaz yerlerde, saçma sapan televizyon kanallarında meydanı boş bulup abuk sabuk konuşan sözde prof.ları, "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanları" da kınıyorum. "Marmara'nın ortasındaki Issız Adam"dan yol haritası bekleyen seçilmişleri Allah'a havale ediyorum, o nasıl bilirse öyle yapsın.
Bu sabah gönlümden geçenler bunlar...
Haydi bakalım, hepimize İYİ BAYRAMLAR!!!
Akmanlar Yolda
Hayatta da en sevdiğimiz şey, deli tepme gezmekti. 4 kişilik süpper bir aileydik. Komiktik herşeyden önce. Her birimiz ayrı bir tiptik. Eğlenirdik beraber, hem de çok... Babam hop dedik mi yola düşen bir adamdı, asla üşenmezdi. Bizi en parasız zamanında bile arabasız ve gezmesiz bırakmamıştı. Bir sürü komik, tuhaf, hatıra dolu arabamız oldu. Kırmızı Murat 124- özel kromaj jantlarıyla pırıl pırıl-, beyaz Peogeot 404 -kırmızı suni deri koltuklu- turuncu Skoda - adeta jip muamelesi gören- , Renault Broadway - içlerinde en "normal" olanı-, bir Volkswagen minibüs -yarım yamalak hatırladığım- , bir de komik turuncu vosvos -tospağa dediklerimizden- Başka arabalarımız da oldu ama ben hatırlamıyorum.
İşte bu turuncu vosvosomuzla bir gün yola düştük. Maksat Karadeniz sahillerine vurup, Sinop senin, Samsun benim gezmek... Alabileceğimiz en az eşyayı arabamıza yükleyip yola çıkmış olduğumuzu hatırlıyorum. Kişi başına iki-üç tişört, iki pantolon/bermuda... Fazlasını alırsak araba yürüyemezdi zaten, küçücük motoru ancak o kadarına yetiyordu.
Gittik gittik ve geldik, iç bölgelerle sahil şeridini ayıran, denize paralel meşhur sıradağlar silsilesine... Çık çık bitmiyor... Bundan sonra olanları şöyle anlatabilirim:
Bizim turuncu tospağa öksürüp tıksırmaya başlıyor. Gücü ne ki? Ve arabanın harareti yükselmeye başlıyor. 2 km. gidiyoruz, arabadan buharlar yükseliyor. Haydaa, durup durup kaputu açıyoruz ve babam habire karbüratöre su takviyesi yapıyor. 2 km. daha gidiyoruz, yine aynı terane. Böyle böyle yaklaşık bir 15 km. falan tırmanıyoruz ama ne fayda... Tospağa yürümüyor... Hararet son kerteye dayanmış, yandık yanıyoruz... Ama gezmemiz de lazım! - hiç bir şey gezmemizden alıkoyamazdı bizi-...
Babam ciddi bir ifadeyle arabadan iniyor. İki dakika düşünüyor... Zihni Sinir projelerinden biri geliyor aklına. Ve bagajı açıyor. Yoldan satın alıp da bagaja yüklediğimiz dev boyutlardaki karpuzu çıkarıyor ve ciddiyetle ikiye kesiveriyor tam ortasından. Bir yarısını torbaya sarıp bagaja geri yüklüyor, diğer yarısını ise, kapak gibi ters çevirip, ısınmış motorun üzerine geçiriveriyor. Biz şaşkın, o muzip... Hadi diyor, yola devam... Ve bizim aile yeniden yola dönüyor. Arkadaki motor kaputu açık ve bir telle tutturulmuş ki şak diye düşüp kapanmasın. İçinde ise, kocaman bir karpuz, motorun üzerine yatırılmış. Motorun düşmek bilmeyen harareti, yavaş yavaş süzülen karpuz suları sayesinde, inmeye başlıyor. Yanımızdan tonlarca yük altında ezilen kamyonlar geçiyor ve hepsi bizi solluyorlar. Sollarken de şaşkın şaşkın bize baktıklarını hala bugün, tıpkı dün olmuş gibi hatırlıyorum. Kimi geçerken kornaya asılıp, bizi selamlıyor.
Biz ise, gezmeye ara vermeden, "açık kaput ve motor üstü karpuz" yöntemiyle Sinop'a iniyoruz.
İşte bu turuncu vosvosomuzla bir gün yola düştük. Maksat Karadeniz sahillerine vurup, Sinop senin, Samsun benim gezmek... Alabileceğimiz en az eşyayı arabamıza yükleyip yola çıkmış olduğumuzu hatırlıyorum. Kişi başına iki-üç tişört, iki pantolon/bermuda... Fazlasını alırsak araba yürüyemezdi zaten, küçücük motoru ancak o kadarına yetiyordu.
Gittik gittik ve geldik, iç bölgelerle sahil şeridini ayıran, denize paralel meşhur sıradağlar silsilesine... Çık çık bitmiyor... Bundan sonra olanları şöyle anlatabilirim:
Bizim turuncu tospağa öksürüp tıksırmaya başlıyor. Gücü ne ki? Ve arabanın harareti yükselmeye başlıyor. 2 km. gidiyoruz, arabadan buharlar yükseliyor. Haydaa, durup durup kaputu açıyoruz ve babam habire karbüratöre su takviyesi yapıyor. 2 km. daha gidiyoruz, yine aynı terane. Böyle böyle yaklaşık bir 15 km. falan tırmanıyoruz ama ne fayda... Tospağa yürümüyor... Hararet son kerteye dayanmış, yandık yanıyoruz... Ama gezmemiz de lazım! - hiç bir şey gezmemizden alıkoyamazdı bizi-...
Babam ciddi bir ifadeyle arabadan iniyor. İki dakika düşünüyor... Zihni Sinir projelerinden biri geliyor aklına. Ve bagajı açıyor. Yoldan satın alıp da bagaja yüklediğimiz dev boyutlardaki karpuzu çıkarıyor ve ciddiyetle ikiye kesiveriyor tam ortasından. Bir yarısını torbaya sarıp bagaja geri yüklüyor, diğer yarısını ise, kapak gibi ters çevirip, ısınmış motorun üzerine geçiriveriyor. Biz şaşkın, o muzip... Hadi diyor, yola devam... Ve bizim aile yeniden yola dönüyor. Arkadaki motor kaputu açık ve bir telle tutturulmuş ki şak diye düşüp kapanmasın. İçinde ise, kocaman bir karpuz, motorun üzerine yatırılmış. Motorun düşmek bilmeyen harareti, yavaş yavaş süzülen karpuz suları sayesinde, inmeye başlıyor. Yanımızdan tonlarca yük altında ezilen kamyonlar geçiyor ve hepsi bizi solluyorlar. Sollarken de şaşkın şaşkın bize baktıklarını hala bugün, tıpkı dün olmuş gibi hatırlıyorum. Kimi geçerken kornaya asılıp, bizi selamlıyor.
Biz ise, gezmeye ara vermeden, "açık kaput ve motor üstü karpuz" yöntemiyle Sinop'a iniyoruz.
Annemin Ardından
Herkesin annesi kıymetlidir ya, benimkisi daha bir kıymetliydi sanki... Tontondu, şekerdi, bonibondu, komikti, delirticiydi, acayip iyi ahçıydı, sinir zıplatandı, talepkardı, sitemkardı, dokundun mu ağlayandı... Anamdı... Canımdı... Kanımdan son kalanımdı... Gönderdik, yolu ışık oldu... Gitti... İstediği gibi, zahmetsizce... Şimdi yas zamanı ama o bildiğiniz yaslardan değil. Gülerek, arkadaşlarımla, dostlarımla bir arada olarak, belki çalışarak, ne istersem onu yaparak tutacağım bir yas bu. Kimse belki de yasta olduğumu bile anlamayacak, ne iyi! Böyle olmalı ama... İnsanın kanından canımdan artık kimse kalmayınca, dünya bir anda umrunda olmuyor artık. Ben de o noktadayım. Hiçbir şey umrumda değil, tek istediğim bu acının azalması. Haa, bir de boşluk tabii... Her sabah ve akşam elim telefona gidiyor eskisi gibi... Ama artık cevap verecek bir annem yok öte tarafında hattın. Bir süre sonra elim de gitmeyecek telefona...
O şimdi önce gidenlerle buluştu. Ayşegülüm tutmuştur elinden, sarılmıştır, ne de olsa 8 yıldır görüşmemişlerdi. İlk hasretlikleri geçsin, bana da gelirler belki ziyarete, beraber... Babam da onları gezdirmiştir, eskiden yaptığı gibi. Beni biraz beklemeleri lazım, zira benim dünya misyonum daha bitmedi. İşim, gücüm, sınavlarım bir sürü... Biraz daha büyümem lazım oralara gitme mertebesine ulaşabilmem için. Zaten acelem de yok... Burada en son kalan ben isem, bunun da vardır bir manası... Demek ki daha yaşanacak çoook şey var ve ben de yaşayacağım.
O şimdi önce gidenlerle buluştu. Ayşegülüm tutmuştur elinden, sarılmıştır, ne de olsa 8 yıldır görüşmemişlerdi. İlk hasretlikleri geçsin, bana da gelirler belki ziyarete, beraber... Babam da onları gezdirmiştir, eskiden yaptığı gibi. Beni biraz beklemeleri lazım, zira benim dünya misyonum daha bitmedi. İşim, gücüm, sınavlarım bir sürü... Biraz daha büyümem lazım oralara gitme mertebesine ulaşabilmem için. Zaten acelem de yok... Burada en son kalan ben isem, bunun da vardır bir manası... Demek ki daha yaşanacak çoook şey var ve ben de yaşayacağım.
Tatil Dönüşü / 2 Doğanbey Günleri
Son yazımda, İstanbul'dan Bodrum'a diye yola çıkıp, nasıl bir türlü varamadığımızın hikayesine başlamıştım ki, bir çok yorum ve tebrik mesajı alınca, bir kere daha, asıl önemli olanın, varılacak yerden çok yapılan yolun kendisi olduğunu hatırladım. Aslında hepimizin pek çok kere, papağan gibi tekrarladığı özlü sözlerden biridir: Asıl YOL'un kendisidir MACERA! Gelin görün ki, yola çıkar çıkmaz unutuveririz bunu. Bir telaş kaplar hepimizi, içgüdüsel, bir an evvel varmak isteriz gidilecek yere. Kimileri utanmasa, tuvalet için bile mola vermeden, habire gaza basmak ister. Tatil günleri sayılıdır ve sayılı günler çabuk geçer ya, işte herhalde o yüzden olacak, herkes bir an önce denize kavuşmak ister. Oysa bizdeki durum çok farklıydı: Denize kavuşmak, kaygılarımız içinde en son sıralardaydı. Yolda "beraber" olmak, konuşup sohbet ederek etrafı dolaşmak, keşifler yapmak, fotoğraf çekmek, yemek içmek daha üst sıralarda geldiği için, acelesiz davrandık açıkçası. Ama ne de güzel oldu!
Gelelim işin DOĞANBEY kısmına... Dedim ya, hayalimi gerçek kıldı yol arkadaşım diye, önce hayalimden daha doğrusu hayal diyarımdan söz etmem lazım haliyle. Yoksa biraz fazla havada kalacak bu bölüm...
Sanıyorum 90'lı yılların başlarıydı. Tam senesini hatırlamıyorum... Bir tanıdık bahsetmişti bana bu eski Rum köyünden. Mübadelede insancıklar yerlerini yurtlarını terkedince, köy kimsesiz, taş evler öksüz kalmış. Gidenlerin yerlerine gelenler de, köyün yamaçtaki sapa yerinden mutsuz olunca, aşağıda yeni bir köy doğmuş. Güzelim eski taş evler de, bir kere daha terkedilivermişler böylece. Sonra seneler geçince, kentsoylu bazı entelektüel isimler, burayı keşfedip, o zamanlar için gayet uygun sayılabilecek rakamlara, o artık harabeye dönüşmüş evleri alıp, restore ettirmeye başlamışlar. İşte ben de bu süreç sırasında haberdar oldum Doğanbey'den... Bir gittim, aşık oldum. Hayallerimi süslemeye başladı. Gözlerimi kapatıp, Büyük Menderes'in Ege'ye kavuştuğu o olağanüstü delta manzarasını canlandırdım hep. Uzun süre, rüyalarımda gördüm köyü. Rahmetli babamı arabaya atıp götürdüm köyü görsün diye. Hayatımın en unutulmaz günlerindendir babacığımla başbaşa geçirdiğimiz o zamanlar. Bir taş evin satılık olduğunu duydum o zaman. Cepte para sıfır ama hayallerim büyük, verilen numarayı aradım telefonla. Bankacı bir beyefendi, Süreyya M...Dünya tatlısı bir sesle, evin fiyatını söyledi...Tabii omuzlarım çöktü, ama kendisiyle bir telefon görüşmesi daha yaptık, sonra da vedalaştık... Yine aradan seneler geçti...Oldu 2001...Ayşegülümü ebediyete yolcu ettiğim senenin yaz sonu, can dostum Pürlen ve eşi Selim'le bir akşamüstü gittik köye. Gezip dolaşırken ve hayal üstüne hayaller kurarken, bir arsa buldum: Yıkıntının ortasında bir tabela, üzerinde bir telefon numarası. Aradım, Sökeli Salih Usta...Yer onunmuş, fiyat verdi, uygundu, dedim "Bekle Salih Usta" ve o haftaki Anadolu turumun sonunda soluğu köyde aldım. Sökeli Salih Usta'yla buluştuk. Bir araba kiralamıştım, beraber Aydın'a gidip, Söke'de başlattığımız satış işlemlerini bitirdik. Uçarak köye döndüğümü hatırlıyorum. Ayaklarım yere basmıyordu resmen, ne de olsa yıkıntı da olsa bir yerim vardı artık hayal diyarımda. O geceyi Doğanbey'de yaşayan, mimar arkadaşım Sibel'in evinde geçirdim ve zaten de geçen haftaya kadar ilk ve tek gecem o oldu.
Vee geldik 2009'a... Aradan uzun yıllar geçti gitti yine. Yaşamımda bir sürü değişiklikler oldu. Gidenler gitti, yollar ayrıldı, yaşamlar bölünüp bütünlendi başka "yarı"larla... Kapılar açıldı, kapandı... Sular akıp gitti köprülerin altından... Ve yol beni yine DOĞANBEY'e attı. Birgi'de kendimizi kaybedip, yine Bodrum'a gidemeyeceğimiz anlaşılınca, yol arkadaşım bir telefon konuşması yaptı demiştim geçen yazımda hatırlarsanız. İşte bu nokta ilginç: Aradığı kişi, çok sevdiği ama maalesef geçen sene yitirdiği kadim dostunun eşi, Sezen idi... Peki kimdi o yitirilmiş kadim dost? Benim yirmi yıl önce telefon görüşmesi yaptığım Süreyya M. !!! Ve yol arkadaşım, rahmetli Süreyya ile pek çok kereler gitmiş ve hatta kalmış Doğanbey'de! Nereden nereyeeeeee? Eh sevgili Tanrım, gerçekten işlerini aklım almıyor... Velhasıl, bu bağlantıları düşünerek, olan bitene akıl erdirmeye çalışarak, gece yarısı vardık köye...
Doğanbey... Eski adı Domatia... 900 haneli bir köymüş eskiden. Gerekli tarihi bilgiyi isteyen rahatlıkla bulabilir ama benim için tarihi bilgilerin ötesinde bir anlamı olduğundan buraya, tarih/istatistik/arkeoloji v.s yazmak istemiyorum.
Benim DOĞANBEY tatilim 4 gün/gece sürdü. Yetişkin hayatımın ennnn güzel 4 gününü yaşadım dersem herhalde pek de fazla abartmış sayılmam.Herşeyden önemlisi, hayalim gerçek oldu: Sabah uyandım, yatak odamın perdesini çektim kenara veee karşımda Büyük Menderes deltası ve Karine lagünü!!! Kaldığımız yer, eski bir taş ev, sade mi sade, güzel mi güzel... Bir taş avlu, alçak duvarından bütün manzarayı içinize çektiğiniz... En ufak esintiyle fısıldamaya başlayan bir deli kavak ve ona cevap veren biber ağacı... Bir tarafta deli pembe begonvil... Her gece evin önüne inip yiyecek arayan yaban domuzları -yol arkadaşım her gece onları karpuzla besledi- ... Harika kangal, Sultan... Suratımıza bön bön bakan siyah boğa... Ve yeni canlar, temiz suratlı Mustafa, becerikli Binnaz, hayatımda gördüğüm en zarif gülümsemeyle kızları Fatmanur ve oğulları yumurcak Taha... Gün batımlarında, Karine, balıkçı Sabahattin'in önünden denize girme... Sonrasında ayaklar suda akşam yemeği... Dolunayın esrarengiz ışığında parlayan lagün, gümüşi... Gece geç saatlerde, taş avluda oturup, sessizliği dinleme, iki fincan çay... Müzik bile yok... Çünkü gerek yok... Evde menemen ve makarna, akşam yemeği... Avluda kahvaltı, Binnaz'ın köy ekmeği, zeytin, reçel, taze beyaz peynir, tuzsuz... Domates, salatalık, biber, bahçeden ... Off ki ne off!
İşte benim DOĞANBEY'im buydu...
Merak ediyorsanız, gerisini siz arayın internette lütfen...Kızmaca darılmaca yok...
Gelelim işin DOĞANBEY kısmına... Dedim ya, hayalimi gerçek kıldı yol arkadaşım diye, önce hayalimden daha doğrusu hayal diyarımdan söz etmem lazım haliyle. Yoksa biraz fazla havada kalacak bu bölüm...
Sanıyorum 90'lı yılların başlarıydı. Tam senesini hatırlamıyorum... Bir tanıdık bahsetmişti bana bu eski Rum köyünden. Mübadelede insancıklar yerlerini yurtlarını terkedince, köy kimsesiz, taş evler öksüz kalmış. Gidenlerin yerlerine gelenler de, köyün yamaçtaki sapa yerinden mutsuz olunca, aşağıda yeni bir köy doğmuş. Güzelim eski taş evler de, bir kere daha terkedilivermişler böylece. Sonra seneler geçince, kentsoylu bazı entelektüel isimler, burayı keşfedip, o zamanlar için gayet uygun sayılabilecek rakamlara, o artık harabeye dönüşmüş evleri alıp, restore ettirmeye başlamışlar. İşte ben de bu süreç sırasında haberdar oldum Doğanbey'den... Bir gittim, aşık oldum. Hayallerimi süslemeye başladı. Gözlerimi kapatıp, Büyük Menderes'in Ege'ye kavuştuğu o olağanüstü delta manzarasını canlandırdım hep. Uzun süre, rüyalarımda gördüm köyü. Rahmetli babamı arabaya atıp götürdüm köyü görsün diye. Hayatımın en unutulmaz günlerindendir babacığımla başbaşa geçirdiğimiz o zamanlar. Bir taş evin satılık olduğunu duydum o zaman. Cepte para sıfır ama hayallerim büyük, verilen numarayı aradım telefonla. Bankacı bir beyefendi, Süreyya M...Dünya tatlısı bir sesle, evin fiyatını söyledi...Tabii omuzlarım çöktü, ama kendisiyle bir telefon görüşmesi daha yaptık, sonra da vedalaştık... Yine aradan seneler geçti...Oldu 2001...Ayşegülümü ebediyete yolcu ettiğim senenin yaz sonu, can dostum Pürlen ve eşi Selim'le bir akşamüstü gittik köye. Gezip dolaşırken ve hayal üstüne hayaller kurarken, bir arsa buldum: Yıkıntının ortasında bir tabela, üzerinde bir telefon numarası. Aradım, Sökeli Salih Usta...Yer onunmuş, fiyat verdi, uygundu, dedim "Bekle Salih Usta" ve o haftaki Anadolu turumun sonunda soluğu köyde aldım. Sökeli Salih Usta'yla buluştuk. Bir araba kiralamıştım, beraber Aydın'a gidip, Söke'de başlattığımız satış işlemlerini bitirdik. Uçarak köye döndüğümü hatırlıyorum. Ayaklarım yere basmıyordu resmen, ne de olsa yıkıntı da olsa bir yerim vardı artık hayal diyarımda. O geceyi Doğanbey'de yaşayan, mimar arkadaşım Sibel'in evinde geçirdim ve zaten de geçen haftaya kadar ilk ve tek gecem o oldu.
Vee geldik 2009'a... Aradan uzun yıllar geçti gitti yine. Yaşamımda bir sürü değişiklikler oldu. Gidenler gitti, yollar ayrıldı, yaşamlar bölünüp bütünlendi başka "yarı"larla... Kapılar açıldı, kapandı... Sular akıp gitti köprülerin altından... Ve yol beni yine DOĞANBEY'e attı. Birgi'de kendimizi kaybedip, yine Bodrum'a gidemeyeceğimiz anlaşılınca, yol arkadaşım bir telefon konuşması yaptı demiştim geçen yazımda hatırlarsanız. İşte bu nokta ilginç: Aradığı kişi, çok sevdiği ama maalesef geçen sene yitirdiği kadim dostunun eşi, Sezen idi... Peki kimdi o yitirilmiş kadim dost? Benim yirmi yıl önce telefon görüşmesi yaptığım Süreyya M. !!! Ve yol arkadaşım, rahmetli Süreyya ile pek çok kereler gitmiş ve hatta kalmış Doğanbey'de! Nereden nereyeeeeee? Eh sevgili Tanrım, gerçekten işlerini aklım almıyor... Velhasıl, bu bağlantıları düşünerek, olan bitene akıl erdirmeye çalışarak, gece yarısı vardık köye...
Doğanbey... Eski adı Domatia... 900 haneli bir köymüş eskiden. Gerekli tarihi bilgiyi isteyen rahatlıkla bulabilir ama benim için tarihi bilgilerin ötesinde bir anlamı olduğundan buraya, tarih/istatistik/arkeoloji v.s yazmak istemiyorum.
Benim DOĞANBEY tatilim 4 gün/gece sürdü. Yetişkin hayatımın ennnn güzel 4 gününü yaşadım dersem herhalde pek de fazla abartmış sayılmam.Herşeyden önemlisi, hayalim gerçek oldu: Sabah uyandım, yatak odamın perdesini çektim kenara veee karşımda Büyük Menderes deltası ve Karine lagünü!!! Kaldığımız yer, eski bir taş ev, sade mi sade, güzel mi güzel... Bir taş avlu, alçak duvarından bütün manzarayı içinize çektiğiniz... En ufak esintiyle fısıldamaya başlayan bir deli kavak ve ona cevap veren biber ağacı... Bir tarafta deli pembe begonvil... Her gece evin önüne inip yiyecek arayan yaban domuzları -yol arkadaşım her gece onları karpuzla besledi- ... Harika kangal, Sultan... Suratımıza bön bön bakan siyah boğa... Ve yeni canlar, temiz suratlı Mustafa, becerikli Binnaz, hayatımda gördüğüm en zarif gülümsemeyle kızları Fatmanur ve oğulları yumurcak Taha... Gün batımlarında, Karine, balıkçı Sabahattin'in önünden denize girme... Sonrasında ayaklar suda akşam yemeği... Dolunayın esrarengiz ışığında parlayan lagün, gümüşi... Gece geç saatlerde, taş avluda oturup, sessizliği dinleme, iki fincan çay... Müzik bile yok... Çünkü gerek yok... Evde menemen ve makarna, akşam yemeği... Avluda kahvaltı, Binnaz'ın köy ekmeği, zeytin, reçel, taze beyaz peynir, tuzsuz... Domates, salatalık, biber, bahçeden ... Off ki ne off!
İşte benim DOĞANBEY'im buydu...
Merak ediyorsanız, gerisini siz arayın internette lütfen...Kızmaca darılmaca yok...
Tatil Dönüşü / 1
Ege'nin en güzel köşelerini gezip dolaştığım bir 10 günün sonunda, İstanbul biraz karmaşık geldi ama olsun, ne gam! İstanbul her dem güzel!
Kapıdağ'a Gidiş
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, İstanbul'dan yola çıktık çıkmasına amma bir türlü varamadık menzile...Bodrum'a yani... Oysa, her tatil özlemi içinde yanıp tutuşan İstanbullu gibi biz de bir an evvel güneye inebilmek için, İDO'nun 08.30 Yenikapı-Bandırma feribotunda yerimizi ayırtmış, sabahın köründe evden çıkmadan önce yolda dinlenecek CDlerimizi bile paketlemiş ve sonunda, enerjik bir şekilde yola çıkmıştık. Her şey Bandırma'da feribottan inip de direksiyonu güneye kırmamızla başladı. Yol arkadaşımdan gelen soru şu oldu: Erdek'te kahvaltı fikrine ne dersin? Ne derim ki? Bayılırım! Gittik tabii ve denize nazır bir kahvaltıyı gövdeye indirdik. Fakat bizim "olayı" tetikleyen de zaten bu durum oldu. Bir kere çıktık ya baştan, bir daha eski halimize dönemedik. Konuşup gülüşerek kahvaltımızı yaparken, "Şu Kapıdağ Yarımadası'nı da hiç bilmiyoruz yaa" diyerek, Bodrum'a yola devam etmeden evvel, "yarımadanın etrafını şöyle bir dönelim bari" dedik. Önce Kyzikos'a uğradık. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin değerli öğrencileri ve hocaları bizleri bilgilendirdiler. Roma dönemine tarihlenen, İmparator Hadrianus 'a adanmış devasa boyutlarda bir tapınak çıkıyor ortaya. Didim'deki Apollon tapınağından daha büyük olduğunu söylediler. O kadar ki, Marmara denizinin o bölgesinde seyreden gemiler, pusulaya bakmaz, tapınağın gökyüzüne uzanan sütunlarını kendilerine kerteriz alırlarmış. Kyzikos'tan devam ederek, yarımadanın batı sahillerini dolaştık. Paşalimanı ve Marmara adalarının da süslediği, bence İzlanda'yı andıran olağanüstü ve epeyce vahşi manzaralar eşliğinde gezindik arabayla. Her virajda durup fotoğraf çekerek tabii ki! Yol arkadaşım müthiş bir fotoğrafçı, bunu belirtmem lazım! Kapıdağ'ın ancak yarısını gezip, artık Bodrum'a yollanalım dediğimizde saat zaten çoktan 17.00 olmuştu! Bir gece önceden çok geç yattığımız için, uykusuzluktan kapanmaya başlayan gözlerimizle boğuşmaya başladığımızda, saat 21.30 olmuş, biz Akhisar Ramiz'de köfteleri ve peynir tatlısını götürmüş, çaylarımızı içerken önümüzdeki uzun yola nasıl devam edeceğimizi kara kara düşünmeye başlamıştık. İşte içimizdeki o saklı bilgelik o anda devreye girdi ve cengaverlik yapmanın kimseye bir şey kazandırmayacağına hükmederek ilk yolculuk gecemizi Akhisar'daki PALM CİTY HOTEL'de geçirmeye karar verdik. Kısaca, sabahın köründen evden çıkıp, en erken saatteki feribota binip, bütün gün de araba kullanıp ancak Akhisar'a ulaşabildik... O akşam anladık ki, bizim Bodrum'a inişimiz epeyce şenlikli olacak!
Gölmarmara-Salihli-Birgi Hattı
Nitekim, ertesi sabah uyandık ama otelden toparlanıp da ayrılmamız yine saat 11.00 civarını buldu. Yol arkadaşım, Birgi ve Ödemiş'i hiç görmediğini ama çok merak ettiğini söyleyince, o bölgeleri iyi bilen biri olarak ben hemen harita üzerinde ufak bir rota çalışması yaptım ve ortaya şu yol çıktı: Akhisar-Gölmarmara-Salihli-Bozdağ-Gölcük-Birgi-Ödemiş-Tire-Selçuk-ve sonrasında herkesin bildiği, Ortaklar'dan sapan klasik Bodrum yolu... Tabii bu kadar yeri sıralayınca sorulacak soru kendini hemencecik gösteriyor: Bodrum'a varabildiniz mi? El Cevap: Tabii ki HAYIRRRR!
Akhisar'dan sonra yaptığımız yol müthişti gerçekten. Klasik Bodrum inişinden sıkılanlara hararetle tavsiye ederim. Evet uzun olmasına uzun ama öyle manzaralardan geçiyorsunuz ki, yolun kendisi başlı başına bir macera ve tatile dönüşüyor. Sonuçta her günü aynı olan bir deniz- güneş-kum tatilinden daha keyifli bir yol önerisi olduğunu sanıyorum bunun... Gölmarmara yolu üzerinde Lidya medeniyetine ait onlarca tümülüs arasından geçiliyor. Durup fotoğraf çekmek için ideal. Tümülüsler, arkeologlardan önce define hırsızlarının ellerine düşmüşler ama yine de ilginç bir görünüm sunuyorlar... Salihli yakınlarında ise Lidya medeniyetine başkentlik yapmış ünlü Sardes kentinin kalıntıları var. Bence en etkileyici kısmı, doğanın kalbine yerleşmiş gibi duran dev Artemis tapınağı... Tuhaf görünümlü tepelerin ve çam ormanlarının arasında bir hayal gibidir adeta...Bahsettiğim rotayı izlemek için Sardes'ten bir iki km uzaklıkta, Bozdağ istikametine sapmak gerekiyor. Yol, Gediz havzasından, tatlı virajlarla, ova manzaralarıyla birlikte yükseliyor. Solunuzda, bütün ovayı görebildiğiniz bir dağ köyünde durup, manzarayı fotoğrafladıktan sonra, zirvelerin arasında kıvrılan yaylalara uzanıyorsunuz. Müthiş tabii... Ova ile yaylalar arasındaki ısı farkı en az 10 derece...Ova sıcaktan kurumuş, yaylalar ise hala yemyeşil! Bozdağ, aynı adlı zirvenin yamaçlarına kurulu, harika bir kasaba ve yol arkadaşımın deyimiyle "çok fotojenik". Bozdağ'dan geçip, Ödemiş istikametine devam ettiğinizde, önce Gölcük 'e uğruyorsunuz. Yani uğramanız gerek! Çünkü etrafı yemyeşil ormanlarla çevrili bir doğa harikası, nefis bir dağ gölü... Akşamüstü çayı, öğleden sonra ya da sabah kahvesi için ideal bir mola yeri... Oradan Birgi'ye devam ediyorsunuz. Birgi, Osmanlı öncesi Beylikler döneminde, Aydınoğulları Beyliği'nin başkentliğini yapmış, gerçekten harika bir Ege kasabası. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış olağanüstü camii, adeta çılgına çevirdi bizi. Minberi bir kündekari harikası... Hatta minberin ahşap kapıları 1992'de çalınmış ve seneler sonra bir Sotheby's müzayedesinde bulunup, sonunda yerine iade olmuş. Mihrab, gökyüzü renginde çinilerle süslü, şahaneeee... Köy kahvesinde, çınarın altına oturup bir orta kahve, bir çay, bir koruk suyu ve iki de bardak soğuk su içtik. Hesap istedik, "Bir lira" dediler...Hafif bir şok geçirdik ama çaktırmadık, parayı ödedik, kalktık ama üzerinden 10 gün geçmesine rağmen hala konuşuyoruz... Konakları, camileri, müthiş taş evleri ve mis gibi yeşil doğasıyla Ege'nin en özel köşelerinden biri Birgi ve mutlaka görülmeli... İşin güzel yanlarından biri, kültür turizminin buralara uğruyor olması... Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında, Türkiye'nin her yerinden meraklılar gelip gidiyor Birgi'ye. Bana kalırsa yakında bir de dizi film çekilir orada ve o zaman iyice medyatik olur kasaba.
Birgi'de kendimizi kaybettik, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık ve akşam güneş battıktan sonra Bodrum'a gidemeyeceğimiz artık iyice belli oldu. Yol arkadaşımın yaptığı bir telefon konuşması, hayal diyarımın kapılarını ardına kadar açtı ve geceyi geçirmek üzere Doğanbey'e yollandık. Sabah uyanıp perdeyi açtığımda karşımda Büyük Menderes Deltası'nı görmek hayattaki en büyük hayallerimden biriydi, gerçekleşti...Teşekkür ederim yol arkadaşım, hayallerimi gerçek kıldın...
Kapıdağ'a Gidiş
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, İstanbul'dan yola çıktık çıkmasına amma bir türlü varamadık menzile...Bodrum'a yani... Oysa, her tatil özlemi içinde yanıp tutuşan İstanbullu gibi biz de bir an evvel güneye inebilmek için, İDO'nun 08.30 Yenikapı-Bandırma feribotunda yerimizi ayırtmış, sabahın köründe evden çıkmadan önce yolda dinlenecek CDlerimizi bile paketlemiş ve sonunda, enerjik bir şekilde yola çıkmıştık. Her şey Bandırma'da feribottan inip de direksiyonu güneye kırmamızla başladı. Yol arkadaşımdan gelen soru şu oldu: Erdek'te kahvaltı fikrine ne dersin? Ne derim ki? Bayılırım! Gittik tabii ve denize nazır bir kahvaltıyı gövdeye indirdik. Fakat bizim "olayı" tetikleyen de zaten bu durum oldu. Bir kere çıktık ya baştan, bir daha eski halimize dönemedik. Konuşup gülüşerek kahvaltımızı yaparken, "Şu Kapıdağ Yarımadası'nı da hiç bilmiyoruz yaa" diyerek, Bodrum'a yola devam etmeden evvel, "yarımadanın etrafını şöyle bir dönelim bari" dedik. Önce Kyzikos'a uğradık. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin değerli öğrencileri ve hocaları bizleri bilgilendirdiler. Roma dönemine tarihlenen, İmparator Hadrianus 'a adanmış devasa boyutlarda bir tapınak çıkıyor ortaya. Didim'deki Apollon tapınağından daha büyük olduğunu söylediler. O kadar ki, Marmara denizinin o bölgesinde seyreden gemiler, pusulaya bakmaz, tapınağın gökyüzüne uzanan sütunlarını kendilerine kerteriz alırlarmış. Kyzikos'tan devam ederek, yarımadanın batı sahillerini dolaştık. Paşalimanı ve Marmara adalarının da süslediği, bence İzlanda'yı andıran olağanüstü ve epeyce vahşi manzaralar eşliğinde gezindik arabayla. Her virajda durup fotoğraf çekerek tabii ki! Yol arkadaşım müthiş bir fotoğrafçı, bunu belirtmem lazım! Kapıdağ'ın ancak yarısını gezip, artık Bodrum'a yollanalım dediğimizde saat zaten çoktan 17.00 olmuştu! Bir gece önceden çok geç yattığımız için, uykusuzluktan kapanmaya başlayan gözlerimizle boğuşmaya başladığımızda, saat 21.30 olmuş, biz Akhisar Ramiz'de köfteleri ve peynir tatlısını götürmüş, çaylarımızı içerken önümüzdeki uzun yola nasıl devam edeceğimizi kara kara düşünmeye başlamıştık. İşte içimizdeki o saklı bilgelik o anda devreye girdi ve cengaverlik yapmanın kimseye bir şey kazandırmayacağına hükmederek ilk yolculuk gecemizi Akhisar'daki PALM CİTY HOTEL'de geçirmeye karar verdik. Kısaca, sabahın köründen evden çıkıp, en erken saatteki feribota binip, bütün gün de araba kullanıp ancak Akhisar'a ulaşabildik... O akşam anladık ki, bizim Bodrum'a inişimiz epeyce şenlikli olacak!
Gölmarmara-Salihli-Birgi Hattı
Nitekim, ertesi sabah uyandık ama otelden toparlanıp da ayrılmamız yine saat 11.00 civarını buldu. Yol arkadaşım, Birgi ve Ödemiş'i hiç görmediğini ama çok merak ettiğini söyleyince, o bölgeleri iyi bilen biri olarak ben hemen harita üzerinde ufak bir rota çalışması yaptım ve ortaya şu yol çıktı: Akhisar-Gölmarmara-Salihli-Bozdağ-Gölcük-Birgi-Ödemiş-Tire-Selçuk-ve sonrasında herkesin bildiği, Ortaklar'dan sapan klasik Bodrum yolu... Tabii bu kadar yeri sıralayınca sorulacak soru kendini hemencecik gösteriyor: Bodrum'a varabildiniz mi? El Cevap: Tabii ki HAYIRRRR!
Akhisar'dan sonra yaptığımız yol müthişti gerçekten. Klasik Bodrum inişinden sıkılanlara hararetle tavsiye ederim. Evet uzun olmasına uzun ama öyle manzaralardan geçiyorsunuz ki, yolun kendisi başlı başına bir macera ve tatile dönüşüyor. Sonuçta her günü aynı olan bir deniz- güneş-kum tatilinden daha keyifli bir yol önerisi olduğunu sanıyorum bunun... Gölmarmara yolu üzerinde Lidya medeniyetine ait onlarca tümülüs arasından geçiliyor. Durup fotoğraf çekmek için ideal. Tümülüsler, arkeologlardan önce define hırsızlarının ellerine düşmüşler ama yine de ilginç bir görünüm sunuyorlar... Salihli yakınlarında ise Lidya medeniyetine başkentlik yapmış ünlü Sardes kentinin kalıntıları var. Bence en etkileyici kısmı, doğanın kalbine yerleşmiş gibi duran dev Artemis tapınağı... Tuhaf görünümlü tepelerin ve çam ormanlarının arasında bir hayal gibidir adeta...Bahsettiğim rotayı izlemek için Sardes'ten bir iki km uzaklıkta, Bozdağ istikametine sapmak gerekiyor. Yol, Gediz havzasından, tatlı virajlarla, ova manzaralarıyla birlikte yükseliyor. Solunuzda, bütün ovayı görebildiğiniz bir dağ köyünde durup, manzarayı fotoğrafladıktan sonra, zirvelerin arasında kıvrılan yaylalara uzanıyorsunuz. Müthiş tabii... Ova ile yaylalar arasındaki ısı farkı en az 10 derece...Ova sıcaktan kurumuş, yaylalar ise hala yemyeşil! Bozdağ, aynı adlı zirvenin yamaçlarına kurulu, harika bir kasaba ve yol arkadaşımın deyimiyle "çok fotojenik". Bozdağ'dan geçip, Ödemiş istikametine devam ettiğinizde, önce Gölcük 'e uğruyorsunuz. Yani uğramanız gerek! Çünkü etrafı yemyeşil ormanlarla çevrili bir doğa harikası, nefis bir dağ gölü... Akşamüstü çayı, öğleden sonra ya da sabah kahvesi için ideal bir mola yeri... Oradan Birgi'ye devam ediyorsunuz. Birgi, Osmanlı öncesi Beylikler döneminde, Aydınoğulları Beyliği'nin başkentliğini yapmış, gerçekten harika bir Ege kasabası. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış olağanüstü camii, adeta çılgına çevirdi bizi. Minberi bir kündekari harikası... Hatta minberin ahşap kapıları 1992'de çalınmış ve seneler sonra bir Sotheby's müzayedesinde bulunup, sonunda yerine iade olmuş. Mihrab, gökyüzü renginde çinilerle süslü, şahaneeee... Köy kahvesinde, çınarın altına oturup bir orta kahve, bir çay, bir koruk suyu ve iki de bardak soğuk su içtik. Hesap istedik, "Bir lira" dediler...Hafif bir şok geçirdik ama çaktırmadık, parayı ödedik, kalktık ama üzerinden 10 gün geçmesine rağmen hala konuşuyoruz... Konakları, camileri, müthiş taş evleri ve mis gibi yeşil doğasıyla Ege'nin en özel köşelerinden biri Birgi ve mutlaka görülmeli... İşin güzel yanlarından biri, kültür turizminin buralara uğruyor olması... Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında, Türkiye'nin her yerinden meraklılar gelip gidiyor Birgi'ye. Bana kalırsa yakında bir de dizi film çekilir orada ve o zaman iyice medyatik olur kasaba.
Birgi'de kendimizi kaybettik, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık ve akşam güneş battıktan sonra Bodrum'a gidemeyeceğimiz artık iyice belli oldu. Yol arkadaşımın yaptığı bir telefon konuşması, hayal diyarımın kapılarını ardına kadar açtı ve geceyi geçirmek üzere Doğanbey'e yollandık. Sabah uyanıp perdeyi açtığımda karşımda Büyük Menderes Deltası'nı görmek hayattaki en büyük hayallerimden biriydi, gerçekleşti...Teşekkür ederim yol arkadaşım, hayallerimi gerçek kıldın...
Tatil Rehaveti
Bir tatil de böylece bitti...Şu anda Bodrum'dayım ama yarın sabah İstanbul'a doğru yola koyulmuş olacağız. Yaklaşık 10 gün süren müthiş bir tatil yaşadım. Hepsi Bodrum'da geçmedi tabii ki. Aslında en önemli kısımları benim masal ülkem DOĞANBEY köyünde geçti ve bir hayalim daha gerçeğe dönüştü. Sabah uyanıp, pencereden Büyük Menderes deltasını görmek! 4 sabah bu güzelliği yaşadım ve artık hayat benim için aynı değil! Ayrıntıları tatil dönüşü İstanbul'dan anlatacağım ... Tabii aslında işin en komik kısmı şuydu: İstanbul'dan yola Cuma sabahı çıkıp, Bodrum'a Çarşamba öğleden sonra ancak varmak! Bekleyen ve merak edip arayan insanlara günler boyu sürekli olarak "Yarın oradayız inşallah" dedik ve asla dediğimiz günde varamayıp kredibilitemizi bu sayede neredeyse sıfırladık ama bir de maceralarımızı anlatınca hep affedildik... Geçtiğimiz/uğradığımız/konakladığımız yerler: Erdek, Kapıdağ Yarımadası, Akhisar, Gölmarmara, Salihli, Bozdağ, Gölcük, Birgi, Ödemiş, Söke, DOĞANBEY, Büyük Menderes Deltası, Balat Ovası, İncirliova, Aydın Dağları, Tire, Gediz Ovası, Küçük Menderes Ovası, Karina, Milas ve en nihayetinde Bodrum! Cuma sabahından Çarşamba öğleden sonraya dek bu saydığım yerlere dokunduk ve bence hayatımın en güzel tatili oldu. Fotoğraflar eşliğinde, uzun sürecek bir sunumla, bu dokunduğumuz yerleri anlatacağım. Başta tabii ki DOĞANBEY olacak, kusura bakmayın! Şimdilik bu kadarıyla yetiniyorum ama daha sonra, harika şeyler okuyacaksınız, SÖZ...
Anadolu Turu Öncesi, Dereden Tepeden
Bugün Anadolu turum başlıyor. Az sonra evden çıkıp, acentaya gideceğim ve tur dosyamı alıp, havalimanına yollanacağım. Umarım gelenler iyi insanlar çıkarlar ve sakin bir hafta geçiririm. Havalar da çok sıcak olmasın umarım, yoksa Antakya-Adana arası kelimenin tam anlamıyla yanarız! Evet, bu hafta için öncelikli dileklerim bunlar ve tabii bir başka dilek de kazasız belasız gidip, kazançlı bir hafta geçirmem olabilir... Neyse, göreceğiz...
İstanbul'da kaldığım bu hafta içinde, harika bir tatil yaptım. İnsan İstanbul'da tatil yapar mıymış demeyin zira bal gibi de yapar! Eğer koşup yetişecek bir yerleriniz yoksa, akşam bir yerlerden gün batımlarını izleyebiliyorsanız, vapura bindiğinizde arkanıza yaslanıp, martıları farkedebiliyorsanız, cebinizde azıcık paranız olup da dışarıda bir yerlerde yemekler yiyebiliyorsanız-öyle pahalı yemeklerden bahsetmiyorum- o zaman işte size tatil! Tabii bütün bunları yaparken yamacınızda bunların keyfini paylaşabileceğiniz bir de can varsa, o zaman tatilin hasını yapıyorsunuz demektir...
Anadolu turunun güzergahı, klasik İstanbul- Adana- Antakya- Kapadokya- Pamukkale- Efes olacak ve yine bir hafta sürecek. Yapacağımız yaklaşık 2500 km içinde, harika şeyler göreceğiz. Bu güzergah içinde beni en çok heyecanlandıran yer tabii ki Antakya! Doğası, tarihi, mutfağı ve güleryüzlü insanlarıyla benim heyecanla beklediğim yer orası. Humus ve zahter salatası...Üzerine bol nar ekşisi dökülmüş, tazecik, naneli salatalar... Ohhh..Hele bir de künefeyi çektim mi üstüne cila niyetine, değmeyin keyfime! Tabii bu işin gırtlak kısmı! Bir de kültürel yanı var işin: Antakya Arkeoloji Müzesi! Sadece mozaikleri yeter! Hep derim ki, eğer bu müze, bir yabancının elinde olsa, önünde kilometrelerce kuyruk olur insanlar ve grupları randevuyla kabul ederdik...Ammaaaaa, gel gör ki, 45 derece sıcakta, klima sistemi bile yeni konuluyor, içerinde havasızlıktan boğuluyorsunuz...İki hafta önce gittiğimde, kocaman soğutucu makineler konulmuştu köşelere, bakalım hayata geçmiş mi o proje?
En keyifle gezdiğim bölge doğal olarak Kapadokya! Sabah erkenden uyanıp, henüz serinlikte vadilere inmek beni her seferinde, çok mutlu ediyor. Her köşesinde, orada geçirdiğimiz senelerin hatırasını yeniden yaşıyorum. Ayşegülümü anıyorum bol bol... Velhasıl güzel oluyor yaa... Bu hafta mürşidim Murat Hoca ile demleneceğiz biraz, o da beni mutlu ediyor... Azıcık sohbet, azıcık insanlık halleri ve bolca sevgi, anlayış... Müthişşşş! İnsana iyi geliyor onunla sohbet...
Turun içinde, en sevmediğim yer ise, Pamukkale! Suyu yok, travertenler neredeyse betonlaşmış, hiç bitmeyen inşaatlar sebebiyle, sürekli havada asılı bir toz bulutu, oteller berbaaaaatttt, sit alanı deseniz, orası da ahım şahım değil-tiyatrosu hariç- ve maalesef düzelecek gibi de durmuyor hiç bir şey... Acaba Pamukkale'yi gerçekten, uzun vadeli umursayan var mı bizim memlekette? Yapılan herşey kısa vadeli, günü kurtarmak için uydurulan planlar, sözde projeler ama bunlar sadece göz boyamak ve "Bakın işte çalışıyoruz" u göze sokmak için yapılan hareketler aslında... Bilimsel çalışılıyor mu orada? Travertenlerin beyazlığına kavuşması için akıtılması gerekli olan suyun miktarına ve akış hızına hangi yetkili merci karar veriyor? Denizli'deki üniversitenin yetkin bilim adamları mı, yoksa bekçi Mehmet Ağa'nın kişisel insiyatifi mi? Offff! Ben de amma uzattım yine. Sanki memleketimin türlü hallerini bilmezmiş gibi saçma sapan konuşuyorum işte! Siz siz olun, kulak asmayın fazla...
Hadi benim şimdi kalkmam lazım artık... İstanbul tatilim bitti, iş başlıyor! Şans dileyin lütfen!
İstanbul'da kaldığım bu hafta içinde, harika bir tatil yaptım. İnsan İstanbul'da tatil yapar mıymış demeyin zira bal gibi de yapar! Eğer koşup yetişecek bir yerleriniz yoksa, akşam bir yerlerden gün batımlarını izleyebiliyorsanız, vapura bindiğinizde arkanıza yaslanıp, martıları farkedebiliyorsanız, cebinizde azıcık paranız olup da dışarıda bir yerlerde yemekler yiyebiliyorsanız-öyle pahalı yemeklerden bahsetmiyorum- o zaman işte size tatil! Tabii bütün bunları yaparken yamacınızda bunların keyfini paylaşabileceğiniz bir de can varsa, o zaman tatilin hasını yapıyorsunuz demektir...
Anadolu turunun güzergahı, klasik İstanbul- Adana- Antakya- Kapadokya- Pamukkale- Efes olacak ve yine bir hafta sürecek. Yapacağımız yaklaşık 2500 km içinde, harika şeyler göreceğiz. Bu güzergah içinde beni en çok heyecanlandıran yer tabii ki Antakya! Doğası, tarihi, mutfağı ve güleryüzlü insanlarıyla benim heyecanla beklediğim yer orası. Humus ve zahter salatası...Üzerine bol nar ekşisi dökülmüş, tazecik, naneli salatalar... Ohhh..Hele bir de künefeyi çektim mi üstüne cila niyetine, değmeyin keyfime! Tabii bu işin gırtlak kısmı! Bir de kültürel yanı var işin: Antakya Arkeoloji Müzesi! Sadece mozaikleri yeter! Hep derim ki, eğer bu müze, bir yabancının elinde olsa, önünde kilometrelerce kuyruk olur insanlar ve grupları randevuyla kabul ederdik...Ammaaaaa, gel gör ki, 45 derece sıcakta, klima sistemi bile yeni konuluyor, içerinde havasızlıktan boğuluyorsunuz...İki hafta önce gittiğimde, kocaman soğutucu makineler konulmuştu köşelere, bakalım hayata geçmiş mi o proje?
En keyifle gezdiğim bölge doğal olarak Kapadokya! Sabah erkenden uyanıp, henüz serinlikte vadilere inmek beni her seferinde, çok mutlu ediyor. Her köşesinde, orada geçirdiğimiz senelerin hatırasını yeniden yaşıyorum. Ayşegülümü anıyorum bol bol... Velhasıl güzel oluyor yaa... Bu hafta mürşidim Murat Hoca ile demleneceğiz biraz, o da beni mutlu ediyor... Azıcık sohbet, azıcık insanlık halleri ve bolca sevgi, anlayış... Müthişşşş! İnsana iyi geliyor onunla sohbet...
Turun içinde, en sevmediğim yer ise, Pamukkale! Suyu yok, travertenler neredeyse betonlaşmış, hiç bitmeyen inşaatlar sebebiyle, sürekli havada asılı bir toz bulutu, oteller berbaaaaatttt, sit alanı deseniz, orası da ahım şahım değil-tiyatrosu hariç- ve maalesef düzelecek gibi de durmuyor hiç bir şey... Acaba Pamukkale'yi gerçekten, uzun vadeli umursayan var mı bizim memlekette? Yapılan herşey kısa vadeli, günü kurtarmak için uydurulan planlar, sözde projeler ama bunlar sadece göz boyamak ve "Bakın işte çalışıyoruz" u göze sokmak için yapılan hareketler aslında... Bilimsel çalışılıyor mu orada? Travertenlerin beyazlığına kavuşması için akıtılması gerekli olan suyun miktarına ve akış hızına hangi yetkili merci karar veriyor? Denizli'deki üniversitenin yetkin bilim adamları mı, yoksa bekçi Mehmet Ağa'nın kişisel insiyatifi mi? Offff! Ben de amma uzattım yine. Sanki memleketimin türlü hallerini bilmezmiş gibi saçma sapan konuşuyorum işte! Siz siz olun, kulak asmayın fazla...
Hadi benim şimdi kalkmam lazım artık... İstanbul tatilim bitti, iş başlıyor! Şans dileyin lütfen!
Son Havadisler
Nereden başlasam ki? Bir sürü şey oluyor, hayat hızla geçiyor ve ben son yıllarda olmadığım kadar rahatım. Ruhsal anlamda yani...Geçen ayın son günü, yaşamımın en önemli sayfalarından biri "resmi" olarak kapandı. Kağıt üzerindeki kontrat, dostluğun baki kalması için, feshedildi:)) Huzurlu muyum? Eveeett...Çoookkk... Hepimiz adına!
Geçen hafta, sevdiğim dostlarla birlikte paralel bir tur yaptık. Ekip çok sağlamdı ve çok güldük; bu da bana çok iyi geldi.
Şu anda evimdeyim ve TVde Tour de France var. Arada sırada Lance'i yakın planda gösteriyorlar ve ben oturduğum yerden havalara zıplıyorum. Ne güzel bir şey O'nu yeniden görmek!
Mart ayından beri, hayatıma katılan değerler, beni resmen mutasyona uğrattı. İyi anlamda... Öncelikle Tanrı'yla Sohbet serisi kitaplarına yenisini ben ekleyebilirim. Bende bir tevekkül, bir teslimiyet... Yüklerimi Tanrı'ya gönderdim; bende bir rahatlık! Herkesi Allah'a havale ettim; bende bir ferahlık! OHHH!!! Meğer ne büyük bir mücadele içindeymişim ben senelerdir yahu?! Kapadokya'dan MURAT HOCA'm da aynı şeyi söylüyor. Bırak kendini, O bilir nereye götüreceğini...
Derkeeeeeennn...
Yaşamımda tertemiz bir sayfa daha açıldı şu sıralarda... Yeni bir yola girdim ama işin güzel yanı bir de YOLDAŞ çıktı karşıma ve beraber yürümeye başladık ... Umarım uzun bir yürüyüş olur bu ve beraberinde pek çok keşif getirir. Besleriz birbirimizi, büyütürüz...
Düşünüyorum da:
Önemli olan İNSAN olabilmek... Kim olduğun, ne olduğun, ne yaptığın ve sosyal kimliğininin hiç önemi yok şu dünyada. Aslolan İNSAN olabilmek... Verdiğin sözleri tutabilmek ya da tutamayacaksan söz vermemek... Kendini bilmek yani! Üzerine giydirilmiş rollerin arkasına sığınıp, kaçak oynamak İNSAN olana yakışmaz. Demek ki aslolan ikinci şey rol yapmamak: Olduğun gibi görünmek ve göründüğün gibi olmak... Bir başka şey de, zamanı geldiğinde, zor da olsa karar verip uygulamak... Gerçekten de öğrendim ki en kötü karar, kararsızlıktan iyidir...
Hay Allah! Ne anlatacaktım, neler çıktı...
Velhasıl... Merak edenleriniz varsa eğer, bilin ki yaşam hızlı ama huzurlu akıyor şu sıralar. Tanrı'dan tek bir şey istemiştim: HUZUR... O da var artık. Şükürler olsun!
Geçen hafta, sevdiğim dostlarla birlikte paralel bir tur yaptık. Ekip çok sağlamdı ve çok güldük; bu da bana çok iyi geldi.
Şu anda evimdeyim ve TVde Tour de France var. Arada sırada Lance'i yakın planda gösteriyorlar ve ben oturduğum yerden havalara zıplıyorum. Ne güzel bir şey O'nu yeniden görmek!
Mart ayından beri, hayatıma katılan değerler, beni resmen mutasyona uğrattı. İyi anlamda... Öncelikle Tanrı'yla Sohbet serisi kitaplarına yenisini ben ekleyebilirim. Bende bir tevekkül, bir teslimiyet... Yüklerimi Tanrı'ya gönderdim; bende bir rahatlık! Herkesi Allah'a havale ettim; bende bir ferahlık! OHHH!!! Meğer ne büyük bir mücadele içindeymişim ben senelerdir yahu?! Kapadokya'dan MURAT HOCA'm da aynı şeyi söylüyor. Bırak kendini, O bilir nereye götüreceğini...
Derkeeeeeennn...
Yaşamımda tertemiz bir sayfa daha açıldı şu sıralarda... Yeni bir yola girdim ama işin güzel yanı bir de YOLDAŞ çıktı karşıma ve beraber yürümeye başladık ... Umarım uzun bir yürüyüş olur bu ve beraberinde pek çok keşif getirir. Besleriz birbirimizi, büyütürüz...
Düşünüyorum da:
Önemli olan İNSAN olabilmek... Kim olduğun, ne olduğun, ne yaptığın ve sosyal kimliğininin hiç önemi yok şu dünyada. Aslolan İNSAN olabilmek... Verdiğin sözleri tutabilmek ya da tutamayacaksan söz vermemek... Kendini bilmek yani! Üzerine giydirilmiş rollerin arkasına sığınıp, kaçak oynamak İNSAN olana yakışmaz. Demek ki aslolan ikinci şey rol yapmamak: Olduğun gibi görünmek ve göründüğün gibi olmak... Bir başka şey de, zamanı geldiğinde, zor da olsa karar verip uygulamak... Gerçekten de öğrendim ki en kötü karar, kararsızlıktan iyidir...
Hay Allah! Ne anlatacaktım, neler çıktı...
Velhasıl... Merak edenleriniz varsa eğer, bilin ki yaşam hızlı ama huzurlu akıyor şu sıralar. Tanrı'dan tek bir şey istemiştim: HUZUR... O da var artık. Şükürler olsun!
Hoşgeldin Kahramanım!
Seneler önce seni ilk gördüğümde, benim için bu kadar önemli birine dönüşeceğini hiç bilemezdim. Önünde duvar gibi yükselen dağların arasından kıvrıla büküle yükselen yokuşlara dimdik bakarken, kararlı ifadene hayran olmuştum. Herkesin dizleri titrerken, sen eğlenir gibiydin...Adeta dalga geçiyordun... Her hareketini izledim senin. Yüzünün her mimiğini kafama kazıdım. Benim için, kararlılık, vazgeçmeme ve kaderine teslim olmamanın temsili haline geldin. Yaşam öykünün her saniyesini öğrendim, neredeyse ezberledim. Fotoğraflarını evimin her yerine koydum. Hep seni seyrettim... Sen bilinen her limitin çok ötesine geçip de, bilinmeyeni insanlara öğrettiğinde, "İşte Kahramanım" dedim. Peşinde senelerce dolandım uzaktan. Sen hiç bilmedin ama ben hep seni izliyordum. Sonra dedin ki: "Yeter, yoruldum, buraya kadar". Ve hayatımdan çekildin gittin. Yine de izledim seni, takip ettim...Neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin... Artık yoktun ama hep vardın benim için. Hep dua ettim: "Allahım geri dönsün" . Senelerce dua ettim, olmayacağını bile bile... Olmayacağını sanarak... Ama sonunda dualarım kabul oldu ve sen geri döndün! Ve şu anda tam karşımdasın: Her zamankinden daha güzelsin, daha kararlısın, daha olgun ve çoook daha muhteşemsin. Hala benim kahramanımsın! En büyük sensin hala! Şu anda inanılmaz bir dağ etabını koşuyorsun pelotonun en önünde. Hoşgeldin Kahramanım! Hoşgeldin Lance! SENİ ÇOK SEVİYORUM!
İskandinavya'da Yaz
Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...
Batmayan Güneş
Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:
Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!
Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:
Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!
Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!
Bir Akşam Yemeği

Dünden bir sahne anlatmak istiyorum sizlere:
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...
Kopenhag - Oslo Arasinda, Denizin Ortasinda Bir Yerlerden...
Bu sacma yaziya aslinda dun basladim ama bir turlu bitiremedim. Su anda gemideyim ve yazinin iki paragrafini ayri ayri tarihledim. Zaten onemli seyler de yok, sadece durumdan haberdar olun diye yaziyorum.
.....................................................................................................................................................................
17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...
.....................................................................................................................................................................
17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...
Kopenhag'a dün geldim ama sanki bir haftadır buradaymışım gibi hissediyorum. Uçağım Kastrupp havalimanına indiğinde, hava gri ve yağmur yüklüydü sonra akşama doğru bulutlar dağıldı ve hava açtı. Bugün hava bütün gün pırıl pırıldı, masmavi bir gökyüzü, sıfır bulut. Ben zevkten kendimden geçtim resmen. En sevdiğim iklim bu zira: Hava pırıl pırıl güneşli ama buna rağmen sıcaklık 20/23 derece civarını aşmıyor, belki güneşte rüzgar almayan bir köşede durursanız, biraz daha sıcak olabilir ama genelde üzerinize bir şal ya da hafif bir kazak alma ihtiyacı duyuyorsunuz... Tam yürümelik, gezmelik, deniz kenarında dalgaları dinleyip, yelkenli tekneleri seyretmelik... Şimdi günümün ennn güzel anını anlatıyorum: Luisiana adlı Modern Sanat Müzesi'nde, bahçedeki Miro ile Henry Moore heykelleri arasından süzülüp, Oresund kanalı manzaralı, yemyeşil bahçeli kafede, çikolatalı muffin ve büyük macchiato eşliğinde kitap okuyup, kendimi güneşe bıraktığım anı hayal edin! Önümde masmavi bir deniz ve yelkenliler... Yüzümde sıcak güneş... Kafamda tatlı hayaller... Eh daha ne olsun? Güzel değil mi?
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...
Konserler...Soli Deo Gloria !
Hava sonunda düzeldi ve pırıl pırıl bir güneş açtı... Şehrin renkleri daha parlak artık ve her köşeden sihirli notalar yükseliyor. Sokaklarda insanlar dans ediyorlar. Her köşebaşını biri kapmış, hünerlerini sergiliyor: Keman, flüt, gitar... Hiçbir şey yapmadan sadece sokaklarda yürünse bile, festival havasına giriliyor. Ben zaten dünden hazırım ya, neredeyse ağlayacağım mutluluktan! Leipzig "Harika Bahar" ı yakalamış ve bugün, nihayet ben de tuttum ucundan.
Üç gündür buradayım ve gezimin ana teması "MÜZİK" . BACH'ın adını gururla taşıyan harika bir müzik festivali için, Cuma günü geldim ve aynı günün akşamı, kendimi BACH'ın kilisesinde, Mendessohn'un "ELİAS" oratoryosunda buldum. Şef Leon Botstein yönetiminde Kudüs Senfoni Orkestrası ve Berlin Ersnt Senff Korosu, olağanüstü bir konser verdiler BACH'ın Thomas Kilisesi'nde. Ben de en sevdiğim yerden seyrettim yine. Sağ yamacımda koro, orkestra ve kilisenin kendi meşhur THOMANER çocuk korosunun iki üyesi vardı. Çocuklarla ahbap olup, bir de imzalarını aldım:)) Gelecekte ünlenecekler bu ufaklıklar eminim. En sevdiğim olay ise, kilisenin KANTOR'uyla selamlaşmamız oldu. Adam galiba artık tanıyor beni:)) İki sene önce, bir başka konserden sonra, gaza gelip, adamı kucaklamaya kalkmıştım da...
Dün akşam ise, Lepzig kentinin ünlü GEWANDHAUS orkestrasını, şef Andre Previn yönetiminde, Mozart'ın 29. , 39. , ve 40. senfonilerinde dinledim. Zevkten dört köşe olmuş, ağzım kulaklarımda izledim her saniyesini nefessiz. Bir de yanımda ennnn sevdiğim, portakallı çikolatalarım vardı ki, o da bambaşka bir hikaye:))
Bugünkü konserlerden şu ana kadar en sevdiğim, yine Thomas Kilisesi içinde izlediğim, Bach ve Mendelssohn'un motetlerinden oluşan konserdi. İşin en güzel yanı, herkese bir de fotokopi ile, söylenecek parçaların sözlerini dağıttılar ve bütün kilise eşlik ettik. Hayatımın en güzel ve unutulması imkansız konserlerinden biri oldu.
Gewandhaus'un orgcusu Michael Schönheit tarafından verilen org resitali ise az önce bitti ve biraz dinlenmek için odama geldim. Org konserleri hakkında galiba aynı ulvi duygular içinde olamıyorum. Üçüncü parçadan sonra, fazla gelmeye başlıyor o kocaman sesli müzik. Oysa, BACH'ın ilk gözağrısı olmuş org her zaman. Ama galiba BACH'ın hatırına bile, onbeş dakikadan fazla dayanamıyorum. E ne yapalım? Herşeye bayılacağım diye bir kaide yok ya!
Yaklaşık bir saat sonra Nikolai Kilisesi'nde, bir başka güzel konser bekliyor beni: BACH'ın ve Mendelssohn'un koral parçalarından bazılarının seslendirileceği bu konserden, org resitaline nazaran daha fazla keyif alacağımı şimdiden söyleyebilirim.
Tam bir müzik maratonu yapıyorum. İstanbul Festivali'ne katılamıyorum belki ama, burada da pek çok güzel etkinlik, ruhumu yıkayıp arıttı....
Bu arada bol bol CD aldım. Allah biliyor da vermiyor işte: Eğer daha fazla param olsa, bütün mal varlığımı CD / KİTAP dükkanlarında bırakıp çıkarım. Ama ne kayıtlar var!!! Deli olmak işten değil! Bir de en sevdiğim Alman Romantik Dönem ressamı olan Caspar David Friedrich'in harika bir kitabını edindim Lepzig Güzel Sanatlar Müzesi'nden. Kısacası kısa zamanda yine harika işler çıkardım ortaya ve yarın dönüyorum. Sabah önce Dresden'e uğrayacağım ve ardından ver elini Berlin havalimanı... İskandinavya öncesi sadece bir günüm var evde ama olsun. İnsan bazen bir güne bir ömür sığdırabilyor: Eleni Atatürk'e yazdığı mektubunda öyle demiş..."BÜTÜN ÖMÜR BİR GÜNDE" ...
Şimdilik hoşçakalın, belki akşam yeniden iki satır karalayabilirim. Olmazsa, kusura bakmayın:))
Üç gündür buradayım ve gezimin ana teması "MÜZİK" . BACH'ın adını gururla taşıyan harika bir müzik festivali için, Cuma günü geldim ve aynı günün akşamı, kendimi BACH'ın kilisesinde, Mendessohn'un "ELİAS" oratoryosunda buldum. Şef Leon Botstein yönetiminde Kudüs Senfoni Orkestrası ve Berlin Ersnt Senff Korosu, olağanüstü bir konser verdiler BACH'ın Thomas Kilisesi'nde. Ben de en sevdiğim yerden seyrettim yine. Sağ yamacımda koro, orkestra ve kilisenin kendi meşhur THOMANER çocuk korosunun iki üyesi vardı. Çocuklarla ahbap olup, bir de imzalarını aldım:)) Gelecekte ünlenecekler bu ufaklıklar eminim. En sevdiğim olay ise, kilisenin KANTOR'uyla selamlaşmamız oldu. Adam galiba artık tanıyor beni:)) İki sene önce, bir başka konserden sonra, gaza gelip, adamı kucaklamaya kalkmıştım da...
Dün akşam ise, Lepzig kentinin ünlü GEWANDHAUS orkestrasını, şef Andre Previn yönetiminde, Mozart'ın 29. , 39. , ve 40. senfonilerinde dinledim. Zevkten dört köşe olmuş, ağzım kulaklarımda izledim her saniyesini nefessiz. Bir de yanımda ennnn sevdiğim, portakallı çikolatalarım vardı ki, o da bambaşka bir hikaye:))
Bugünkü konserlerden şu ana kadar en sevdiğim, yine Thomas Kilisesi içinde izlediğim, Bach ve Mendelssohn'un motetlerinden oluşan konserdi. İşin en güzel yanı, herkese bir de fotokopi ile, söylenecek parçaların sözlerini dağıttılar ve bütün kilise eşlik ettik. Hayatımın en güzel ve unutulması imkansız konserlerinden biri oldu.
Gewandhaus'un orgcusu Michael Schönheit tarafından verilen org resitali ise az önce bitti ve biraz dinlenmek için odama geldim. Org konserleri hakkında galiba aynı ulvi duygular içinde olamıyorum. Üçüncü parçadan sonra, fazla gelmeye başlıyor o kocaman sesli müzik. Oysa, BACH'ın ilk gözağrısı olmuş org her zaman. Ama galiba BACH'ın hatırına bile, onbeş dakikadan fazla dayanamıyorum. E ne yapalım? Herşeye bayılacağım diye bir kaide yok ya!
Yaklaşık bir saat sonra Nikolai Kilisesi'nde, bir başka güzel konser bekliyor beni: BACH'ın ve Mendelssohn'un koral parçalarından bazılarının seslendirileceği bu konserden, org resitaline nazaran daha fazla keyif alacağımı şimdiden söyleyebilirim.
Tam bir müzik maratonu yapıyorum. İstanbul Festivali'ne katılamıyorum belki ama, burada da pek çok güzel etkinlik, ruhumu yıkayıp arıttı....
Bu arada bol bol CD aldım. Allah biliyor da vermiyor işte: Eğer daha fazla param olsa, bütün mal varlığımı CD / KİTAP dükkanlarında bırakıp çıkarım. Ama ne kayıtlar var!!! Deli olmak işten değil! Bir de en sevdiğim Alman Romantik Dönem ressamı olan Caspar David Friedrich'in harika bir kitabını edindim Lepzig Güzel Sanatlar Müzesi'nden. Kısacası kısa zamanda yine harika işler çıkardım ortaya ve yarın dönüyorum. Sabah önce Dresden'e uğrayacağım ve ardından ver elini Berlin havalimanı... İskandinavya öncesi sadece bir günüm var evde ama olsun. İnsan bazen bir güne bir ömür sığdırabilyor: Eleni Atatürk'e yazdığı mektubunda öyle demiş..."BÜTÜN ÖMÜR BİR GÜNDE" ...
Şimdilik hoşçakalın, belki akşam yeniden iki satır karalayabilirim. Olmazsa, kusura bakmayın:))
Bir İstanbul Sürprizi
İstanbul'u seviyorum çünkü çok sürprizli bir kent. Son numarası ise şu oldu:
Yer Beşiktaş Dentur iskelesi... Hava çok sıcak ve ben sürekli maruz kaldığım iklim değişiklikleri nedeniyle tam anlamıyla sersemlemiş haldeyim. Hafif de uykuluyum üstelik. Kalabalık teknemiz iskeleye yanaşıyor veeee bir müzik...Ortamla en ufak alakası olmayan bir müzik ama... Kulaklarıma inanamıyorum ve yorgunluk sebebiyle hayal gördüğümü düşünüyorum zira çalan BACH'ın meşhur Badinerie'i... Arada da bir takım konuşmalar...Olabildiğince müzikal hale getirilmiş bir kadın sesi bir şeyler söylüyor. Dinliyorum: Boğaz Turu reklamı!!! Kadın sesi turun duraklarını sıralıyor. Kimsenin dinlediği pek yok aslında... Herkes koşar adım bir yerlere seğirtiyor. Ben ise o kalabalığın içinde sadece BACH'ımı duyuyorum gülerek ve kalabalık dağılıyor. Hey gidi koca BACH, diyorum kendi kendime... Acaba aklına gelir miydi bir gün cep telefonlarına melodi ve Boğaz Turu reklamına fon müziği olacağın???
Yer Beşiktaş Dentur iskelesi... Hava çok sıcak ve ben sürekli maruz kaldığım iklim değişiklikleri nedeniyle tam anlamıyla sersemlemiş haldeyim. Hafif de uykuluyum üstelik. Kalabalık teknemiz iskeleye yanaşıyor veeee bir müzik...Ortamla en ufak alakası olmayan bir müzik ama... Kulaklarıma inanamıyorum ve yorgunluk sebebiyle hayal gördüğümü düşünüyorum zira çalan BACH'ın meşhur Badinerie'i... Arada da bir takım konuşmalar...Olabildiğince müzikal hale getirilmiş bir kadın sesi bir şeyler söylüyor. Dinliyorum: Boğaz Turu reklamı!!! Kadın sesi turun duraklarını sıralıyor. Kimsenin dinlediği pek yok aslında... Herkes koşar adım bir yerlere seğirtiyor. Ben ise o kalabalığın içinde sadece BACH'ımı duyuyorum gülerek ve kalabalık dağılıyor. Hey gidi koca BACH, diyorum kendi kendime... Acaba aklına gelir miydi bir gün cep telefonlarına melodi ve Boğaz Turu reklamına fon müziği olacağın???
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
