Nereden başlasam ki? Bir sürü şey oluyor, hayat hızla geçiyor ve ben son yıllarda olmadığım kadar rahatım. Ruhsal anlamda yani...Geçen ayın son günü, yaşamımın en önemli sayfalarından biri "resmi" olarak kapandı. Kağıt üzerindeki kontrat, dostluğun baki kalması için, feshedildi:)) Huzurlu muyum? Eveeett...Çoookkk... Hepimiz adına!
Geçen hafta, sevdiğim dostlarla birlikte paralel bir tur yaptık. Ekip çok sağlamdı ve çok güldük; bu da bana çok iyi geldi.
Şu anda evimdeyim ve TVde Tour de France var. Arada sırada Lance'i yakın planda gösteriyorlar ve ben oturduğum yerden havalara zıplıyorum. Ne güzel bir şey O'nu yeniden görmek!
Mart ayından beri, hayatıma katılan değerler, beni resmen mutasyona uğrattı. İyi anlamda... Öncelikle Tanrı'yla Sohbet serisi kitaplarına yenisini ben ekleyebilirim. Bende bir tevekkül, bir teslimiyet... Yüklerimi Tanrı'ya gönderdim; bende bir rahatlık! Herkesi Allah'a havale ettim; bende bir ferahlık! OHHH!!! Meğer ne büyük bir mücadele içindeymişim ben senelerdir yahu?! Kapadokya'dan MURAT HOCA'm da aynı şeyi söylüyor. Bırak kendini, O bilir nereye götüreceğini...
Derkeeeeeennn...
Yaşamımda tertemiz bir sayfa daha açıldı şu sıralarda... Yeni bir yola girdim ama işin güzel yanı bir de YOLDAŞ çıktı karşıma ve beraber yürümeye başladık ... Umarım uzun bir yürüyüş olur bu ve beraberinde pek çok keşif getirir. Besleriz birbirimizi, büyütürüz...
Düşünüyorum da:
Önemli olan İNSAN olabilmek... Kim olduğun, ne olduğun, ne yaptığın ve sosyal kimliğininin hiç önemi yok şu dünyada. Aslolan İNSAN olabilmek... Verdiğin sözleri tutabilmek ya da tutamayacaksan söz vermemek... Kendini bilmek yani! Üzerine giydirilmiş rollerin arkasına sığınıp, kaçak oynamak İNSAN olana yakışmaz. Demek ki aslolan ikinci şey rol yapmamak: Olduğun gibi görünmek ve göründüğün gibi olmak... Bir başka şey de, zamanı geldiğinde, zor da olsa karar verip uygulamak... Gerçekten de öğrendim ki en kötü karar, kararsızlıktan iyidir...
Hay Allah! Ne anlatacaktım, neler çıktı...
Velhasıl... Merak edenleriniz varsa eğer, bilin ki yaşam hızlı ama huzurlu akıyor şu sıralar. Tanrı'dan tek bir şey istemiştim: HUZUR... O da var artık. Şükürler olsun!
Hoşgeldin Kahramanım!
Seneler önce seni ilk gördüğümde, benim için bu kadar önemli birine dönüşeceğini hiç bilemezdim. Önünde duvar gibi yükselen dağların arasından kıvrıla büküle yükselen yokuşlara dimdik bakarken, kararlı ifadene hayran olmuştum. Herkesin dizleri titrerken, sen eğlenir gibiydin...Adeta dalga geçiyordun... Her hareketini izledim senin. Yüzünün her mimiğini kafama kazıdım. Benim için, kararlılık, vazgeçmeme ve kaderine teslim olmamanın temsili haline geldin. Yaşam öykünün her saniyesini öğrendim, neredeyse ezberledim. Fotoğraflarını evimin her yerine koydum. Hep seni seyrettim... Sen bilinen her limitin çok ötesine geçip de, bilinmeyeni insanlara öğrettiğinde, "İşte Kahramanım" dedim. Peşinde senelerce dolandım uzaktan. Sen hiç bilmedin ama ben hep seni izliyordum. Sonra dedin ki: "Yeter, yoruldum, buraya kadar". Ve hayatımdan çekildin gittin. Yine de izledim seni, takip ettim...Neredesin, ne yapıyorsun, kiminlesin... Artık yoktun ama hep vardın benim için. Hep dua ettim: "Allahım geri dönsün" . Senelerce dua ettim, olmayacağını bile bile... Olmayacağını sanarak... Ama sonunda dualarım kabul oldu ve sen geri döndün! Ve şu anda tam karşımdasın: Her zamankinden daha güzelsin, daha kararlısın, daha olgun ve çoook daha muhteşemsin. Hala benim kahramanımsın! En büyük sensin hala! Şu anda inanılmaz bir dağ etabını koşuyorsun pelotonun en önünde. Hoşgeldin Kahramanım! Hoşgeldin Lance! SENİ ÇOK SEVİYORUM!
İskandinavya'da Yaz
Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...
Batmayan Güneş
Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:
Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!
Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:
Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!
Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!
Bir Akşam Yemeği

Dünden bir sahne anlatmak istiyorum sizlere:
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...
Kopenhag - Oslo Arasinda, Denizin Ortasinda Bir Yerlerden...
Bu sacma yaziya aslinda dun basladim ama bir turlu bitiremedim. Su anda gemideyim ve yazinin iki paragrafini ayri ayri tarihledim. Zaten onemli seyler de yok, sadece durumdan haberdar olun diye yaziyorum.
.....................................................................................................................................................................
17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...
.....................................................................................................................................................................
17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...
Kopenhag'a dün geldim ama sanki bir haftadır buradaymışım gibi hissediyorum. Uçağım Kastrupp havalimanına indiğinde, hava gri ve yağmur yüklüydü sonra akşama doğru bulutlar dağıldı ve hava açtı. Bugün hava bütün gün pırıl pırıldı, masmavi bir gökyüzü, sıfır bulut. Ben zevkten kendimden geçtim resmen. En sevdiğim iklim bu zira: Hava pırıl pırıl güneşli ama buna rağmen sıcaklık 20/23 derece civarını aşmıyor, belki güneşte rüzgar almayan bir köşede durursanız, biraz daha sıcak olabilir ama genelde üzerinize bir şal ya da hafif bir kazak alma ihtiyacı duyuyorsunuz... Tam yürümelik, gezmelik, deniz kenarında dalgaları dinleyip, yelkenli tekneleri seyretmelik... Şimdi günümün ennn güzel anını anlatıyorum: Luisiana adlı Modern Sanat Müzesi'nde, bahçedeki Miro ile Henry Moore heykelleri arasından süzülüp, Oresund kanalı manzaralı, yemyeşil bahçeli kafede, çikolatalı muffin ve büyük macchiato eşliğinde kitap okuyup, kendimi güneşe bıraktığım anı hayal edin! Önümde masmavi bir deniz ve yelkenliler... Yüzümde sıcak güneş... Kafamda tatlı hayaller... Eh daha ne olsun? Güzel değil mi?
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...
Konserler...Soli Deo Gloria !
Hava sonunda düzeldi ve pırıl pırıl bir güneş açtı... Şehrin renkleri daha parlak artık ve her köşeden sihirli notalar yükseliyor. Sokaklarda insanlar dans ediyorlar. Her köşebaşını biri kapmış, hünerlerini sergiliyor: Keman, flüt, gitar... Hiçbir şey yapmadan sadece sokaklarda yürünse bile, festival havasına giriliyor. Ben zaten dünden hazırım ya, neredeyse ağlayacağım mutluluktan! Leipzig "Harika Bahar" ı yakalamış ve bugün, nihayet ben de tuttum ucundan.
Üç gündür buradayım ve gezimin ana teması "MÜZİK" . BACH'ın adını gururla taşıyan harika bir müzik festivali için, Cuma günü geldim ve aynı günün akşamı, kendimi BACH'ın kilisesinde, Mendessohn'un "ELİAS" oratoryosunda buldum. Şef Leon Botstein yönetiminde Kudüs Senfoni Orkestrası ve Berlin Ersnt Senff Korosu, olağanüstü bir konser verdiler BACH'ın Thomas Kilisesi'nde. Ben de en sevdiğim yerden seyrettim yine. Sağ yamacımda koro, orkestra ve kilisenin kendi meşhur THOMANER çocuk korosunun iki üyesi vardı. Çocuklarla ahbap olup, bir de imzalarını aldım:)) Gelecekte ünlenecekler bu ufaklıklar eminim. En sevdiğim olay ise, kilisenin KANTOR'uyla selamlaşmamız oldu. Adam galiba artık tanıyor beni:)) İki sene önce, bir başka konserden sonra, gaza gelip, adamı kucaklamaya kalkmıştım da...
Dün akşam ise, Lepzig kentinin ünlü GEWANDHAUS orkestrasını, şef Andre Previn yönetiminde, Mozart'ın 29. , 39. , ve 40. senfonilerinde dinledim. Zevkten dört köşe olmuş, ağzım kulaklarımda izledim her saniyesini nefessiz. Bir de yanımda ennnn sevdiğim, portakallı çikolatalarım vardı ki, o da bambaşka bir hikaye:))
Bugünkü konserlerden şu ana kadar en sevdiğim, yine Thomas Kilisesi içinde izlediğim, Bach ve Mendelssohn'un motetlerinden oluşan konserdi. İşin en güzel yanı, herkese bir de fotokopi ile, söylenecek parçaların sözlerini dağıttılar ve bütün kilise eşlik ettik. Hayatımın en güzel ve unutulması imkansız konserlerinden biri oldu.
Gewandhaus'un orgcusu Michael Schönheit tarafından verilen org resitali ise az önce bitti ve biraz dinlenmek için odama geldim. Org konserleri hakkında galiba aynı ulvi duygular içinde olamıyorum. Üçüncü parçadan sonra, fazla gelmeye başlıyor o kocaman sesli müzik. Oysa, BACH'ın ilk gözağrısı olmuş org her zaman. Ama galiba BACH'ın hatırına bile, onbeş dakikadan fazla dayanamıyorum. E ne yapalım? Herşeye bayılacağım diye bir kaide yok ya!
Yaklaşık bir saat sonra Nikolai Kilisesi'nde, bir başka güzel konser bekliyor beni: BACH'ın ve Mendelssohn'un koral parçalarından bazılarının seslendirileceği bu konserden, org resitaline nazaran daha fazla keyif alacağımı şimdiden söyleyebilirim.
Tam bir müzik maratonu yapıyorum. İstanbul Festivali'ne katılamıyorum belki ama, burada da pek çok güzel etkinlik, ruhumu yıkayıp arıttı....
Bu arada bol bol CD aldım. Allah biliyor da vermiyor işte: Eğer daha fazla param olsa, bütün mal varlığımı CD / KİTAP dükkanlarında bırakıp çıkarım. Ama ne kayıtlar var!!! Deli olmak işten değil! Bir de en sevdiğim Alman Romantik Dönem ressamı olan Caspar David Friedrich'in harika bir kitabını edindim Lepzig Güzel Sanatlar Müzesi'nden. Kısacası kısa zamanda yine harika işler çıkardım ortaya ve yarın dönüyorum. Sabah önce Dresden'e uğrayacağım ve ardından ver elini Berlin havalimanı... İskandinavya öncesi sadece bir günüm var evde ama olsun. İnsan bazen bir güne bir ömür sığdırabilyor: Eleni Atatürk'e yazdığı mektubunda öyle demiş..."BÜTÜN ÖMÜR BİR GÜNDE" ...
Şimdilik hoşçakalın, belki akşam yeniden iki satır karalayabilirim. Olmazsa, kusura bakmayın:))
Üç gündür buradayım ve gezimin ana teması "MÜZİK" . BACH'ın adını gururla taşıyan harika bir müzik festivali için, Cuma günü geldim ve aynı günün akşamı, kendimi BACH'ın kilisesinde, Mendessohn'un "ELİAS" oratoryosunda buldum. Şef Leon Botstein yönetiminde Kudüs Senfoni Orkestrası ve Berlin Ersnt Senff Korosu, olağanüstü bir konser verdiler BACH'ın Thomas Kilisesi'nde. Ben de en sevdiğim yerden seyrettim yine. Sağ yamacımda koro, orkestra ve kilisenin kendi meşhur THOMANER çocuk korosunun iki üyesi vardı. Çocuklarla ahbap olup, bir de imzalarını aldım:)) Gelecekte ünlenecekler bu ufaklıklar eminim. En sevdiğim olay ise, kilisenin KANTOR'uyla selamlaşmamız oldu. Adam galiba artık tanıyor beni:)) İki sene önce, bir başka konserden sonra, gaza gelip, adamı kucaklamaya kalkmıştım da...
Dün akşam ise, Lepzig kentinin ünlü GEWANDHAUS orkestrasını, şef Andre Previn yönetiminde, Mozart'ın 29. , 39. , ve 40. senfonilerinde dinledim. Zevkten dört köşe olmuş, ağzım kulaklarımda izledim her saniyesini nefessiz. Bir de yanımda ennnn sevdiğim, portakallı çikolatalarım vardı ki, o da bambaşka bir hikaye:))
Bugünkü konserlerden şu ana kadar en sevdiğim, yine Thomas Kilisesi içinde izlediğim, Bach ve Mendelssohn'un motetlerinden oluşan konserdi. İşin en güzel yanı, herkese bir de fotokopi ile, söylenecek parçaların sözlerini dağıttılar ve bütün kilise eşlik ettik. Hayatımın en güzel ve unutulması imkansız konserlerinden biri oldu.
Gewandhaus'un orgcusu Michael Schönheit tarafından verilen org resitali ise az önce bitti ve biraz dinlenmek için odama geldim. Org konserleri hakkında galiba aynı ulvi duygular içinde olamıyorum. Üçüncü parçadan sonra, fazla gelmeye başlıyor o kocaman sesli müzik. Oysa, BACH'ın ilk gözağrısı olmuş org her zaman. Ama galiba BACH'ın hatırına bile, onbeş dakikadan fazla dayanamıyorum. E ne yapalım? Herşeye bayılacağım diye bir kaide yok ya!
Yaklaşık bir saat sonra Nikolai Kilisesi'nde, bir başka güzel konser bekliyor beni: BACH'ın ve Mendelssohn'un koral parçalarından bazılarının seslendirileceği bu konserden, org resitaline nazaran daha fazla keyif alacağımı şimdiden söyleyebilirim.
Tam bir müzik maratonu yapıyorum. İstanbul Festivali'ne katılamıyorum belki ama, burada da pek çok güzel etkinlik, ruhumu yıkayıp arıttı....
Bu arada bol bol CD aldım. Allah biliyor da vermiyor işte: Eğer daha fazla param olsa, bütün mal varlığımı CD / KİTAP dükkanlarında bırakıp çıkarım. Ama ne kayıtlar var!!! Deli olmak işten değil! Bir de en sevdiğim Alman Romantik Dönem ressamı olan Caspar David Friedrich'in harika bir kitabını edindim Lepzig Güzel Sanatlar Müzesi'nden. Kısacası kısa zamanda yine harika işler çıkardım ortaya ve yarın dönüyorum. Sabah önce Dresden'e uğrayacağım ve ardından ver elini Berlin havalimanı... İskandinavya öncesi sadece bir günüm var evde ama olsun. İnsan bazen bir güne bir ömür sığdırabilyor: Eleni Atatürk'e yazdığı mektubunda öyle demiş..."BÜTÜN ÖMÜR BİR GÜNDE" ...
Şimdilik hoşçakalın, belki akşam yeniden iki satır karalayabilirim. Olmazsa, kusura bakmayın:))
Bir İstanbul Sürprizi
İstanbul'u seviyorum çünkü çok sürprizli bir kent. Son numarası ise şu oldu:
Yer Beşiktaş Dentur iskelesi... Hava çok sıcak ve ben sürekli maruz kaldığım iklim değişiklikleri nedeniyle tam anlamıyla sersemlemiş haldeyim. Hafif de uykuluyum üstelik. Kalabalık teknemiz iskeleye yanaşıyor veeee bir müzik...Ortamla en ufak alakası olmayan bir müzik ama... Kulaklarıma inanamıyorum ve yorgunluk sebebiyle hayal gördüğümü düşünüyorum zira çalan BACH'ın meşhur Badinerie'i... Arada da bir takım konuşmalar...Olabildiğince müzikal hale getirilmiş bir kadın sesi bir şeyler söylüyor. Dinliyorum: Boğaz Turu reklamı!!! Kadın sesi turun duraklarını sıralıyor. Kimsenin dinlediği pek yok aslında... Herkes koşar adım bir yerlere seğirtiyor. Ben ise o kalabalığın içinde sadece BACH'ımı duyuyorum gülerek ve kalabalık dağılıyor. Hey gidi koca BACH, diyorum kendi kendime... Acaba aklına gelir miydi bir gün cep telefonlarına melodi ve Boğaz Turu reklamına fon müziği olacağın???
Yer Beşiktaş Dentur iskelesi... Hava çok sıcak ve ben sürekli maruz kaldığım iklim değişiklikleri nedeniyle tam anlamıyla sersemlemiş haldeyim. Hafif de uykuluyum üstelik. Kalabalık teknemiz iskeleye yanaşıyor veeee bir müzik...Ortamla en ufak alakası olmayan bir müzik ama... Kulaklarıma inanamıyorum ve yorgunluk sebebiyle hayal gördüğümü düşünüyorum zira çalan BACH'ın meşhur Badinerie'i... Arada da bir takım konuşmalar...Olabildiğince müzikal hale getirilmiş bir kadın sesi bir şeyler söylüyor. Dinliyorum: Boğaz Turu reklamı!!! Kadın sesi turun duraklarını sıralıyor. Kimsenin dinlediği pek yok aslında... Herkes koşar adım bir yerlere seğirtiyor. Ben ise o kalabalığın içinde sadece BACH'ımı duyuyorum gülerek ve kalabalık dağılıyor. Hey gidi koca BACH, diyorum kendi kendime... Acaba aklına gelir miydi bir gün cep telefonlarına melodi ve Boğaz Turu reklamına fon müziği olacağın???
Düşünen Kadın VI / Balkanlar Sonrası

Evimdeyim ama kalbim Rumeli'de kaldı. Gerçekten... Biliyorum biraz klişe oldu ilk cümle ama kimin umrunda?
Geçen akşam, Üsküp'ün en eski Osmanlı hanlarından birinin avlusunda, pırıl pırıl parlayan ay ışığı altında oturmuş bağlama eşliğinde söylenen Rumeli türkülerini dinlerken, yanımdaki Makedonyalı bir Türk dostum bana aynen şöyle dedi: Türkiye'de Türk olmak kolay ama buralarda Türk olmak kolay değil! Hoş, artık -bana kalırsa- Türkiye'de bile bunu istediğimiz gibi söyleyemez hale geldik ya, neyse...Hatta göğsünü gere gere Türküm dediğinde suratına tuhaf tuhaf bakan "aydın" insanlar yok değil ya, neyse... Türklüğümüzden -neredeyse- utanır hale getirmeye çalışıyorlar ama BEN bu tongaya basmam. Neyse, şimdi bu derin mevzuya dalmayayım! Vardar Ovası, Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar, Alişimin Kaşları Kara gibi güzel türkülere avaz avaz eşlik ederken, kalbimin ve beynimin bir yanıyla, acaba burada yaşayan ve yüreği Türkiye için çarpan Türkler hakkında, Türkiye'de yaşayan ama burada olup bitenlerden habersiz insanların farkındalığını arttırmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Neredeyse yüzde yüz emin olduğum bir şey var: Türkiye'de yaşayan 70 milyonun belki beşyüz bini Üsküp ve Manastır kentlerinin, İstanbul'dan bile önce Osmanlı toprağı olduğunu biliyordur. Gerisinin haberi bile yoktur. Beşyüz bin diyerek biraz iyimser davradığımın da farkındayım... Yani Balkan savaşları sonunda Üsküp'ü kaybetmek, Osmanlı için İstanbul'u Edirne'yi kaybetmekten farklı olmamıştı. Mesela Üsküp'lü Yahya Kemal, okumak için gittiği Fransa'dan, tahsilini bitirip eve dönmeye kalktığında, Üsküp artık "bizim" değildir. Sadece bir yıl içinde bütün Rumeli topraklarımızı kaybetmişiz. Hatta bütün o toprakları o kadar çabucak kaybetmişiz ki, Avrupa bile inanamamış olan bitene... İşin içinde beceriksizlik var, gaflet var, ihanet var, parasızlık ve açlık var...Ordu aç kalmış... Ordu darmadağın...Bir kaynakta aynen şöyle yazıyor: Türklerin kaçışı, Bulgarların ilerleyişinden hızlıydı. Bunları tarih kitaplarımızda bu şekilde okumuyoruz. Anlı şanlı zafer sayfalarımız var ama mağlubiyetlerimiz sadece iki satır! Sonuçta Avrupa' daki bütün topraklarımızı ve hatta Edirne'yi bile kaybetmişiz de geri almışız sonra bir şekilde. Yani, 1364 Sırpsındığı Savaşı'ndan beri Avrupa'nın yapmaya çalıştığı şey, gerçekleşmiş: Türkler'in Avrupa'dan kovulması!!! Şimdi bizim gafil ve cahil yöneticilerimiz hala Avrupa'ya girmek için uğraşıyorlar ya, unutsunlar, zira bunu rüyalarında bile göremezler! Avrupa 1364'den beri Türkleri Avrupa'dan kovmaya uğraşmış, Haçlı orduları toplayıp ittifaklar kurmuşlar ve Türklere karşı direnmişler, savaşmışlar ve başlarda yenilmişler ama sonunda da yenmeye başlamışlar. Zaten sonrası çorap söküğü gibi gelmiş ve bütü o güzelim topraklar uçup gidivermiş. Neyse diyeceğim o ki, bizim Avrupa Birliği denilen o tuhaf birliğe alınmamız eşyanın tabiatına ters düşüyor. Ve lütfen kimse bana şunu söylemesin: Ama AB'nin bize ihtiyacı var. YOK!!! Çünkü zaten istediği herşeyi bizden fazla fazla alıyor ve daha da alacak. Ya da: Nasıl olsa Hristiyan Klubü damgası yememek için illa ki Müslüman bir ülkeyi alacaklar mutlaka ve o da biz olacağız... Neden alsınlar ki adamlar? Başından beri Müslümanlara karşı savaşmışlar, şimdi mi değişecek sosyal genetik kodları? Saçma! Hem de çoookkkk!!! Varsa fikriniz söyleyin lütfen...
Neyse, anlatmaya çalıştığım şey şu: Balkanlar'a yaptığım bu son seyahat, pek çok düşünceye sevketti beni. En önemli konu ise, Türkiye'de "dinci" olmayan kesimin bu konudaki duyarlılığının arttırılması bence. Orada yani Balkanlar'da bazı organizasyonlar var. Hepiniz bunların bazılarının kimler olduklarını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla önemli olan "bizim" gibilerinin de konuya ilgi duymalarını ama bu ilginin "Elveda Rumeli" dizisini izlemekten öteye geçmesini sağlamak. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.
Gelelim Harem manzaralarına... Sanırım blogda yeni bir bölüm açmam gerekecek "Harem Manzaraları" adında:)) Bu akşam doğan ayı gören oldu mu içinizde? O sırada İstiklal Caddesi'ndeki Midpoint'teydim ve bir anda karşıdan bir turuncu top yükseldi. Koccamaaann bir kızıl ay!!! Hem de tam nerede dersiniz? Benim evin tam üstünde!!! Eh, dedim kendi kendime, "Haneme ay doğdu" ve bunu hayırlı bir işaret olarak algılayıp, gülümsedim... Mal di Luna çekenlere diyecek sözüm yok ama ben bu dolunayı sevdim. Üsküp'te başladı ve İstanbul' da sürüyor...
Balkanlar / 3 Makedonya
Ne kadar guzel ve ne kadar bizim yerler buralari anlatamam sizlere... Uskup'teyim su anda ve butun gun gozlerimde yaslarla dolandim durdum hep. Sabah dunya guzeli Ohrid Golu'nden hareket ettim ve once Manastir olarak bildigimiz Bitola kentine ugradim. Bitola Mitola degil, resmen bizim manastir orasi. Neden mi? Mustafa Kemal'in teen-ager gunlerini gecirdigi yer oldugu icin, oradaki Askeri Idadi'de okudugu icin veeee bence herseyden daha da onemlisi ilk defa orada asik oldugu icin! Gorkemli okul binasi bugun icinde iki degisik muzeyi barindiriyor. Bunlardan biri, Manastir ve cevresinde yapilan kazilardan toparlanmis arkeolojik eserlerin sergilendigi Tarih Muzesi... Toprak altindan cikartilmis tarih oncesi caglara ait tarim araclari, canak comlek ve metal aletlerle, klasik donem heykelleri ozellikle dikkat cekiyor. Belki kendi capinda onemli olabilir ama benim icin esas onemli kisim orasi degildi. Ben, ikinci katta yer alan Ataturk Ani Odasi' na kostum heyecanla. Merdivenleri ikiser ikiser cikarken aklimda hep genc Mustafa Kemal vardi. O da ayni merdivenlerden inip cikmisti; belki arkadaslariyla gule oynaya, belki haylazca, belki de dusunceli... Ayni kapilarin tokmaklarini cevirmisti ve ayni trabzanlara dokunmustu. Ikinci kattaki siniflardan biri, muzeye donusturulmus. Ataturk hakkinda bilgi ve belgelerle, cesitli kitaplar, madalyalar, giysiler ve bolca da fotograf iceriyor. O'nun kim oldugunu anlatabilmek icin uc bes fotograf yetmez tabii ki ama yine de bildiklerimi yeniden hatirlamak icimi bir tuhaf etti. Muzenin hemen girisinde Mustafa Kemal'in ilk aski Eleni'nin, O'na yazdigi mektubun tercumesi vardi. Agla agla gozlerim sisti... Off OFFFFFFF... Kizin babasi cok zengin, oglan hem fakir hem Musluman... Olacak is degildir tabii ki ve neticede bu ask da harcanir gider. Eleni hayati boyunca baska hic kimseyi sevmez, kimseyle evlenmez ve tahminimce omru boyunca sevdigi TEK adami takip edip durur uzaktan da olsa!
Kisitli vaktimde daha fazla detaya giremeyecegim ama eve donunce Balkanlar'da ve ozellikle de Makedonya'da gorduklerimi ve belki de gorduklerimden ziyade, bana hissettirdiklerini daha etraflica anlatacagim. Sadece sunu soyleyebilirim: Burasi yani Rumeli, en az Istanbul kadar TURK! Osmanli en guzel eserlerini burada vermis, camiler, kopruler, sadirvanlar ve hamamlar kurmus. Modern Turkiye'ye giden yol burada acilmis. Daha Istanbul'un lafi bile yokken, fetihten 60 yil once Uskup bizimmis! Fakat ne yazik ki, 500 yildan fazla bizim olan topraklar sadece bir yil icinde elimizden kayip gidivermis. Insanin ici o kadar aciyor ki bunlari dusununce, aglamamak elde degil! Tarihimizi yeniden okumamiz ve uzerinde yeniden dusunmemiz lazim. Balkan Savaslari deyip gecistirdigimiz o donem, en az Kurtulus Savasimiz kadar okunmali ve ogrenilmeli. Bizim olan topraklar nasil ve neden sadece bir yilda kaybedildi, irdelenmeli! Berbat politikacilarin eline kalindiginda, devlet yonetimi sersemlere birakildiginda, degil ''Uskup, Manastir, Prizren'', Istanbul, Ankara, Diyarbakir bile kaybedilir Alimallah!!! Gecmisten ders almak, ayni hatalara dusmemek ve memleket topraklarini bir hic yuzunden kaybetmemek icin her vatan evladinin Rumeli'ye gelmesi lazim. En az iki kere hem de!
Kisitli vaktimde daha fazla detaya giremeyecegim ama eve donunce Balkanlar'da ve ozellikle de Makedonya'da gorduklerimi ve belki de gorduklerimden ziyade, bana hissettirdiklerini daha etraflica anlatacagim. Sadece sunu soyleyebilirim: Burasi yani Rumeli, en az Istanbul kadar TURK! Osmanli en guzel eserlerini burada vermis, camiler, kopruler, sadirvanlar ve hamamlar kurmus. Modern Turkiye'ye giden yol burada acilmis. Daha Istanbul'un lafi bile yokken, fetihten 60 yil once Uskup bizimmis! Fakat ne yazik ki, 500 yildan fazla bizim olan topraklar sadece bir yil icinde elimizden kayip gidivermis. Insanin ici o kadar aciyor ki bunlari dusununce, aglamamak elde degil! Tarihimizi yeniden okumamiz ve uzerinde yeniden dusunmemiz lazim. Balkan Savaslari deyip gecistirdigimiz o donem, en az Kurtulus Savasimiz kadar okunmali ve ogrenilmeli. Bizim olan topraklar nasil ve neden sadece bir yilda kaybedildi, irdelenmeli! Berbat politikacilarin eline kalindiginda, devlet yonetimi sersemlere birakildiginda, degil ''Uskup, Manastir, Prizren'', Istanbul, Ankara, Diyarbakir bile kaybedilir Alimallah!!! Gecmisten ders almak, ayni hatalara dusmemek ve memleket topraklarini bir hic yuzunden kaybetmemek icin her vatan evladinin Rumeli'ye gelmesi lazim. En az iki kere hem de!
Balkanlar / 2... Karadag & Arnavutluk
Arnavutluk' tan sevgiler...
Su anda Iskodra'dayim, harika bir aksam yemeginden az once dondum ve yediklerimi az da olsa eritebilmek icin otelimin 'business center" inda oturup iki satir bir seyler karalamak istedim.
Dun Karadag'in deniz kiyisindaki en meshur yerlerden biri olan Budva'daydim. Biraz Dubrovnik'i andiran pek keyifli bir sehir! Yine de acik konusmam gerekirse, Hirvatistan'daki lezzeti bulamadigimi soylemem lazim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir sey zira hepinizin bildigi gibi Hirvatistan denince, tarafsiz kalamayacagim asikar! Seviyorum o kulturu ve Hirvatlari!!! Neyse yine de Karadag'a da haksizlik etmemem lazim! Avrupa'nin en yeni cumhuriyetlerinden biri olmalarina ragmen, hizla gelisim gosteriyorlar. Turizm ulke ekonomisi icin en onemli kaynaklardan biri haline gelmis. Fakaaaatttt...Tabii ki madalyonun iki yuzu var! Birinci yuzu iyi olani: Binlerce kisi, yeni acilan otellerde, acentelerde, otobuslerde is buluyor ve bu da ulkeye ciddi bir arti olarak yaziliyor. Hep derler ya bir turist en az 10 kisi icin is olanagi demektir diye, iste bizimkisi de bu hesap! Fakat bir de ikinci yuzu var ayni madalyonun: Dag tas otele kesiyor! Yani en olmayacak egimlerde bile deli gibi oteller yapiliyor ve bence doga katlediliyor. Soylendigi uzere, bu yapilan otellerin cogu Rus ya da Singapur kokenli sirketlermis. Bunun uzun vadede en fazla faydayi kime getirecegi konusunda derin dusuncelerim ve biraz da kaygilarim var ne ayzik ki! Bence , hani o araba lastigi reklamindaki soz gibi, kontrolsuz turizm, turizm degildir! Bir memleketin canina okumak istiyorsan, oraya iki uc tane muhteris turizmci koy, yeter! Velhasil, gorduklerimden pek de memnun olmadigimi anlamissinizdir...Yine de Karadag'in muthis yerleri de yok degil hani! Mesela bu sabah gezdigim Kotor! Inanilmazzzz bir yer! Guney Avrupa'nin en derin fiyordunda yer alan Kotor sehri, bence dun gezdigim Budva'dan cok daha etkileyici bir yerdi. Budva biraz fazla turistik olmus, aslinda Kotor da turistik bir yer ama yine de ikisi arasindaki fark, gozle gorunur derecede belirgin! Venedik tarzi binalari, alci tasindan yapilmis saraylari ve katedralleri, bir yanda ortodoks ote yanda katolik kiliseleri ile bence Adriyatik sahilinin en guzel yerlerinden biri Kotor... Gorulmeli!
Ogleden sonra ise sinirdan gecip Arnavutluk'a girdim. Sinir islemleri epeyce surdu ama ben o sirada en yakindaki kahvehanede enfes bir " macchiato" yudumlamakta oldugum icin, beklemeden sikayetci degildim. Iskodra'ya varir varmaz, havanin da guzelliginden yararlanarak, hemen Iskodra Kalesi'ne ciktim. Bugune dek gordugum en buyuk kalelerden biri! Bir yanda bereketli ova, diger yanda Balkanlar'in en buyuk golu olan Iskodra golu ve hepsinden daha da uzakta Adriyatik Denizi! Manzara harikaydi kisacasi! Golden beslenerek denize akan Bojana nehri de, obek obek sazliklariyla, Koycegiz Dalyan'a benziyordu. Ben bayildim ve Arnavutluk'u nedense simdiden sevdim; esas yarin gezecegiz her yani. Yarin ilk is olarak Iskodra'da yapacagimiz kucuk bir yuruyusun ardindan, Kruja Kalesi'ne cikacagiz. Burasi, en guclu zamaninda Osmanli'ya kok sokturmus Iskender Bey adindaki halk kahramaninin kalesiymis. Heyecanla bekliyorum.
Aksam yemegimizi Iskodra'daki eski bir ciftlik evinde yedik. Bir kismi ufak bir muze olarak korunmus sevimli bir yerdi burasi. Menumuz pek zengindi: Ateste pisirilmis harika etler yedik. Gitti benim rejim!
Neyse, simdi coook uykum geldi, gidip yatayim...
Yarin istikamet Kruja uzerinden baskent Tiran!
Gorusmek uzere...
Su anda Iskodra'dayim, harika bir aksam yemeginden az once dondum ve yediklerimi az da olsa eritebilmek icin otelimin 'business center" inda oturup iki satir bir seyler karalamak istedim.
Dun Karadag'in deniz kiyisindaki en meshur yerlerden biri olan Budva'daydim. Biraz Dubrovnik'i andiran pek keyifli bir sehir! Yine de acik konusmam gerekirse, Hirvatistan'daki lezzeti bulamadigimi soylemem lazim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir sey zira hepinizin bildigi gibi Hirvatistan denince, tarafsiz kalamayacagim asikar! Seviyorum o kulturu ve Hirvatlari!!! Neyse yine de Karadag'a da haksizlik etmemem lazim! Avrupa'nin en yeni cumhuriyetlerinden biri olmalarina ragmen, hizla gelisim gosteriyorlar. Turizm ulke ekonomisi icin en onemli kaynaklardan biri haline gelmis. Fakaaaatttt...Tabii ki madalyonun iki yuzu var! Birinci yuzu iyi olani: Binlerce kisi, yeni acilan otellerde, acentelerde, otobuslerde is buluyor ve bu da ulkeye ciddi bir arti olarak yaziliyor. Hep derler ya bir turist en az 10 kisi icin is olanagi demektir diye, iste bizimkisi de bu hesap! Fakat bir de ikinci yuzu var ayni madalyonun: Dag tas otele kesiyor! Yani en olmayacak egimlerde bile deli gibi oteller yapiliyor ve bence doga katlediliyor. Soylendigi uzere, bu yapilan otellerin cogu Rus ya da Singapur kokenli sirketlermis. Bunun uzun vadede en fazla faydayi kime getirecegi konusunda derin dusuncelerim ve biraz da kaygilarim var ne ayzik ki! Bence , hani o araba lastigi reklamindaki soz gibi, kontrolsuz turizm, turizm degildir! Bir memleketin canina okumak istiyorsan, oraya iki uc tane muhteris turizmci koy, yeter! Velhasil, gorduklerimden pek de memnun olmadigimi anlamissinizdir...Yine de Karadag'in muthis yerleri de yok degil hani! Mesela bu sabah gezdigim Kotor! Inanilmazzzz bir yer! Guney Avrupa'nin en derin fiyordunda yer alan Kotor sehri, bence dun gezdigim Budva'dan cok daha etkileyici bir yerdi. Budva biraz fazla turistik olmus, aslinda Kotor da turistik bir yer ama yine de ikisi arasindaki fark, gozle gorunur derecede belirgin! Venedik tarzi binalari, alci tasindan yapilmis saraylari ve katedralleri, bir yanda ortodoks ote yanda katolik kiliseleri ile bence Adriyatik sahilinin en guzel yerlerinden biri Kotor... Gorulmeli!
Ogleden sonra ise sinirdan gecip Arnavutluk'a girdim. Sinir islemleri epeyce surdu ama ben o sirada en yakindaki kahvehanede enfes bir " macchiato" yudumlamakta oldugum icin, beklemeden sikayetci degildim. Iskodra'ya varir varmaz, havanin da guzelliginden yararlanarak, hemen Iskodra Kalesi'ne ciktim. Bugune dek gordugum en buyuk kalelerden biri! Bir yanda bereketli ova, diger yanda Balkanlar'in en buyuk golu olan Iskodra golu ve hepsinden daha da uzakta Adriyatik Denizi! Manzara harikaydi kisacasi! Golden beslenerek denize akan Bojana nehri de, obek obek sazliklariyla, Koycegiz Dalyan'a benziyordu. Ben bayildim ve Arnavutluk'u nedense simdiden sevdim; esas yarin gezecegiz her yani. Yarin ilk is olarak Iskodra'da yapacagimiz kucuk bir yuruyusun ardindan, Kruja Kalesi'ne cikacagiz. Burasi, en guclu zamaninda Osmanli'ya kok sokturmus Iskender Bey adindaki halk kahramaninin kalesiymis. Heyecanla bekliyorum.
Aksam yemegimizi Iskodra'daki eski bir ciftlik evinde yedik. Bir kismi ufak bir muze olarak korunmus sevimli bir yerdi burasi. Menumuz pek zengindi: Ateste pisirilmis harika etler yedik. Gitti benim rejim!
Neyse, simdi coook uykum geldi, gidip yatayim...
Yarin istikamet Kruja uzerinden baskent Tiran!
Gorusmek uzere...
Balkanlar /1
Karadag'dayim. Kolasin adinda bir dag kasabasinda. Mayis sonu olmasina ragmen, disaridaki tepelerde hala kar var ve isi sabah saatlerinde 2-3 derece... Yarin daglardan inip, canim Adriyatik'ime kavusacagim. Seviyorum o denizi...Tabii ki Ege ile kiyaslama bile yapilmaz ama yine de hic fena degil. Ustelik vizesiz gidebilecegim yuzlerce adasi var ve benim gibi isloman biri icin, bulunmaz bir cennet!
Dun aksam Kosova'daydim. Avrupa'nin en genc cumhuriyeti! Eski Yugoslavya'dan kalan son parcalardan biriydi ve en sonunda o da Sirbistan'dan koptu: 17 Subat 2008! Su anda pek cok sorunla bogusuyor. Ekonomik ve sosyal dertleri kolayca bitecek gibi degil ama yine de umut dolular. Ozellikle Prizren'de Osmanli'nin o kadar cok izi var ki, Turkce konusmak dogal geliyor insana. Geceyi genc ulkenin mutevazi baskenti Pristine'de gecirdim. Sabah sakir sakir yagan yagmurla uyandim ama dert degil! Sehrin eski mahallelerinde yer alan Fatih Camii'ni ve Yigit Pasa Camii'ni gezdim. Bir kahvehaneye girip, demli bir cay yuvarladim. Ardindan Kosova Meydan Muharebesinin yapildigi kocaman ovadan gecip, Sultan I. Murad'in turbesine gittim. Icim cok fena oldu nedense... Aslinda koca sultan, tam da Tanri'dan diledigi sekilde, once Gazi sonra da sehid olmus... Cansiz bedeni Bursa'ya tasinmadan once tahnit edilmis ve ic organlari sehid edildigi yere gomulmus ve sadece bos bir kabuk halinde kalan beden de Bursa'ya getirilip, Cekirge'deki turbeye konulmus. Butun sultanlar icinde, kendine ait iki turbesi olan yegane padisah Sultan I. Murad Hudavendigar... Ilginc degil mi?
Otellerde internet baglantisi bulabilecek olursam, tipki bu aksam oldugu gibi, Balkan gezim hakkinda kisa da olsa haberler vermeye calisacagim. Bakalim ne kadar basarili olabilecegim? Simdilik bu kadar, hoscakalin...
Dun aksam Kosova'daydim. Avrupa'nin en genc cumhuriyeti! Eski Yugoslavya'dan kalan son parcalardan biriydi ve en sonunda o da Sirbistan'dan koptu: 17 Subat 2008! Su anda pek cok sorunla bogusuyor. Ekonomik ve sosyal dertleri kolayca bitecek gibi degil ama yine de umut dolular. Ozellikle Prizren'de Osmanli'nin o kadar cok izi var ki, Turkce konusmak dogal geliyor insana. Geceyi genc ulkenin mutevazi baskenti Pristine'de gecirdim. Sabah sakir sakir yagan yagmurla uyandim ama dert degil! Sehrin eski mahallelerinde yer alan Fatih Camii'ni ve Yigit Pasa Camii'ni gezdim. Bir kahvehaneye girip, demli bir cay yuvarladim. Ardindan Kosova Meydan Muharebesinin yapildigi kocaman ovadan gecip, Sultan I. Murad'in turbesine gittim. Icim cok fena oldu nedense... Aslinda koca sultan, tam da Tanri'dan diledigi sekilde, once Gazi sonra da sehid olmus... Cansiz bedeni Bursa'ya tasinmadan once tahnit edilmis ve ic organlari sehid edildigi yere gomulmus ve sadece bos bir kabuk halinde kalan beden de Bursa'ya getirilip, Cekirge'deki turbeye konulmus. Butun sultanlar icinde, kendine ait iki turbesi olan yegane padisah Sultan I. Murad Hudavendigar... Ilginc degil mi?
Otellerde internet baglantisi bulabilecek olursam, tipki bu aksam oldugu gibi, Balkan gezim hakkinda kisa da olsa haberler vermeye calisacagim. Bakalim ne kadar basarili olabilecegim? Simdilik bu kadar, hoscakalin...
Balkanlar Öncesi Heybeli
Valizim hazır, az sonra yatağıma uyumaya gideceğim. Önümüzdeki bir ay, evde geçireceğim gün sayısı galiba sadece dört ve ben şimdiden evimi, henüz bir yerlere gitmemiş olmama rağmen özlemiş durumdayım. Bu son bir hafta öyle yoğun, öyle keyifli geçti ki, sürekli İstanbul'da kalıyor olsam, eminim ki bu denli dolu dolu yaşayamazdım. Oysa, yaşadığım hayat şeklinde, şehrimde geçirdiğim günler sayılı olunca, her saat kıymete biniyor. Buradaki her günümü de arkadaşlarıma adıyorum, harika oluyor.
Bu sene İstanbul'da harika bir bahar oluyor; bilmem acaba siz ne dersiniz? Her yer yemyeşil ve taze görünüyor. Bol bol yağan yağmurların da payı yok değil tabii ki... Hava kuzeyli rüzgarlar sayesinde bunaltmıyor, hem de pus iyice dağıldığı için, pırıl pırıl. Bugün baharın en güzel yaşandığı yerlere uğradım. Öğle yemeği için Büyükada ve ardından da az şekerli bir kahve ile tavla keyfi için Heybeli... Heybeli'ye epeydir gitmemiştim, çok özlemişim. Hemen Denizatı'na gittim tabii ki ve İstanbul'daki en iyi kahveyi orasının yaptığına bir kere daha ikna oldum. Bir yandan da gözlerim Enis Batur'u aradı sağda solda. Belki sezonu açmış, gelmiştir adaya diye bakınıp durdum çevreme ama yoktu. Belki de henüz gelmemiştir...
Geçen sene Didi ile yaşadığımız ada günlerini hatırladım özlemle. Aslında hayatımın en zor zamanlarıydı onlar ama yine de çok güzellermiş her şeye rağmen. Didiciğimle beraber bir ağlıyor bir gülüyorduk. Arada Şebo ve Saadet de geliyordu ve hayallere dalıp dalıp gidiyorduk. Denizatı'nda, eğer üç kişiysek "3-5-8", yok eğer dörtlemişsek kadroyu "okey" çeviriyorduk. Öbek öbek ayçekirdeği de cabası oluyordu. Bazen tek başıma adaya gidip, Denizatı'nda saatlerce oturup ders çalışıyordum. Gelip giden gemileri seyrederek hesaplıyordum geçen saatleri. Bazen de arka taraflara yürüyordum sessiz sessiz, kafamın içinde tonlarca düşünceyi ve asla yitirmediğim umutları evirip çevirerek. Verilmiş sözleri düşünüp, onlara saf saf inanıp, mutlu oluyordum kendi kendime. Asla gelmeyecek Godot'yu bekliyormuşum ama bunu o zaman bilmiyordum ki... Üzerinden epeyce zaman geçti, Godot'nun gelmeyeceği kesinleşti, verilmiş olan sözlerin kocaman birer yalan olduğu ortaya çıktı ve yaşam bambaşka bir yöne doğru akmaya başladı. Uzun süre düştüğüm yerden kalkamadım, nefes bile alamadım ama sonunda geçti ve bu fırtınaların üzerine, ilk Heybeli'mi yaptım bugün. Aslında hüzünlü oldu adaya dönüşüm. Yalnızdım, üzerinde hayal kurulacak sözler ve vaatler de yoktu artık ve ben bir senede en az on yaş büyümüştüm. Herşeyden daha da önemlisi Diren de başka bir şehre taşınmıştı ve adamız onsuz daha da yalnız, sanki öksüz kalmıştı. Yine de ilk sızıyı attıktan sonra bol köpüklü kahvemi yudumlarken, şöyle bir arkama yaslandım, derin bir nefes aldım, her ne olursa olsun içimde bir yerlerde hala taze duran özlemi iteleyip, denizin ve gökyüzünün mavisine saldım kalbimden göçen martıları... Herşeye rağmen yine de şükran duydum sahip olduklarım için ve adaya bir kez daha aşık oldum.
Yarın, Kosova, Karadağ, Arnavutluk ve Makedonya'dan geçecek bir tura gidiyorum. Yaklaşık 9 gün sonra görüşürüz.
Bu sene İstanbul'da harika bir bahar oluyor; bilmem acaba siz ne dersiniz? Her yer yemyeşil ve taze görünüyor. Bol bol yağan yağmurların da payı yok değil tabii ki... Hava kuzeyli rüzgarlar sayesinde bunaltmıyor, hem de pus iyice dağıldığı için, pırıl pırıl. Bugün baharın en güzel yaşandığı yerlere uğradım. Öğle yemeği için Büyükada ve ardından da az şekerli bir kahve ile tavla keyfi için Heybeli... Heybeli'ye epeydir gitmemiştim, çok özlemişim. Hemen Denizatı'na gittim tabii ki ve İstanbul'daki en iyi kahveyi orasının yaptığına bir kere daha ikna oldum. Bir yandan da gözlerim Enis Batur'u aradı sağda solda. Belki sezonu açmış, gelmiştir adaya diye bakınıp durdum çevreme ama yoktu. Belki de henüz gelmemiştir...
Geçen sene Didi ile yaşadığımız ada günlerini hatırladım özlemle. Aslında hayatımın en zor zamanlarıydı onlar ama yine de çok güzellermiş her şeye rağmen. Didiciğimle beraber bir ağlıyor bir gülüyorduk. Arada Şebo ve Saadet de geliyordu ve hayallere dalıp dalıp gidiyorduk. Denizatı'nda, eğer üç kişiysek "3-5-8", yok eğer dörtlemişsek kadroyu "okey" çeviriyorduk. Öbek öbek ayçekirdeği de cabası oluyordu. Bazen tek başıma adaya gidip, Denizatı'nda saatlerce oturup ders çalışıyordum. Gelip giden gemileri seyrederek hesaplıyordum geçen saatleri. Bazen de arka taraflara yürüyordum sessiz sessiz, kafamın içinde tonlarca düşünceyi ve asla yitirmediğim umutları evirip çevirerek. Verilmiş sözleri düşünüp, onlara saf saf inanıp, mutlu oluyordum kendi kendime. Asla gelmeyecek Godot'yu bekliyormuşum ama bunu o zaman bilmiyordum ki... Üzerinden epeyce zaman geçti, Godot'nun gelmeyeceği kesinleşti, verilmiş olan sözlerin kocaman birer yalan olduğu ortaya çıktı ve yaşam bambaşka bir yöne doğru akmaya başladı. Uzun süre düştüğüm yerden kalkamadım, nefes bile alamadım ama sonunda geçti ve bu fırtınaların üzerine, ilk Heybeli'mi yaptım bugün. Aslında hüzünlü oldu adaya dönüşüm. Yalnızdım, üzerinde hayal kurulacak sözler ve vaatler de yoktu artık ve ben bir senede en az on yaş büyümüştüm. Herşeyden daha da önemlisi Diren de başka bir şehre taşınmıştı ve adamız onsuz daha da yalnız, sanki öksüz kalmıştı. Yine de ilk sızıyı attıktan sonra bol köpüklü kahvemi yudumlarken, şöyle bir arkama yaslandım, derin bir nefes aldım, her ne olursa olsun içimde bir yerlerde hala taze duran özlemi iteleyip, denizin ve gökyüzünün mavisine saldım kalbimden göçen martıları... Herşeye rağmen yine de şükran duydum sahip olduklarım için ve adaya bir kez daha aşık oldum.
Yarın, Kosova, Karadağ, Arnavutluk ve Makedonya'dan geçecek bir tura gidiyorum. Yaklaşık 9 gün sonra görüşürüz.
İstemek...
Can dostum Pürlen, arada sırada, insanı yerden yere vuran yazılar döktürür. Bazıları Cumhuriyet'te de yayınlanan bu yazıların son örneğini, geçen gün okuttu bana. Üzerinde epeyce düşündük, konuştuk, ağlaştık ve bolca küfrettik. Bakalım sizde ne tür duygular yaratacak? Sadece kadınlar değil, erkekler de, hatta belki özellikle de erkekler okusunlar lütfen:
İSTEMEK
Dizi sahnesi:
Esas kız esas oğlanın evinde ağlamaktadır.
Esas oğlan kızın hıçkırıklar içerisindeki hali karşısında biraz sevgi dolu, biraz da çaresizdir. Ağlamaktan yorgun düşerek kanepede uyuyakalan kızın önce başını ve yüzünü okşayacak, ardından da onu kucaklayarak yatağına götürecektir.
Yarı uykulu yarı baygın kız, yatakta yalnız kalmak istemez ve kendisini yatağa uzatan çocuğun eline son kalan gücü ile sarılıp yalnız kalmak istemediğini söyler.
Esas çocuk direnmez ve çocuğun elini bırakmadan arkasını dönerek yatan kıza sarılarak, kaşık pozisyonunda yüzünü onun saçları ile boynuna gömerek geceyi hiç kıpırdamadan geçirir.
Yukarıdaki sahne biraz bir diziden biraz da hayallerimden alınmıştır.
Bu sahneye gözlerimi kapayarak zihnimde uzun uzun baktım.
Evirdim çevirdim, kızın suskunluğunu, savunmasızlığını inceledim.
Sahnenin diğer parçası olarak erkeğin o sırada kızın yorgun baygınlığı karşısında nasıl sakinleştiğini ve yüzündeki şefkati gördüm.
Tam da bu an durdum.
Tarif ettiğim sahnede sevgi, aşk, şefkat, kadın, erkek ve daha birçok şey vardı.
Bir kadın olarak ne kadar uzun süredir yarımın, yarım olduğunu fark ettim.
Canım, neye ağlıyordu ise ağlasın, o kızın yerinde olmak istedi.
Eksik olan yarımın, kapıdan çıkarken ya da masaya doğru ilerlerken sırtıma hafifçe dokunmadığı için, taksi çağırmadan param olup olmadığını sormadığı, gece gideceğim yere vardığımda onu aramamı söylemediği için eksik olduğunu.
Yarımın biraz çocuk, biraz kadın hissetmeme izin vermediği için yarım olduğumu düşündüm sonra.
Hem ona kabahat buldum hem kendime.
Bu her şeye yeten Amazon kadını olma halinin beni yavaş yavaş içime kapadığını ve yarımla aramdaki mesafeyi süratle açtığını fark ettim.
Zira hayatın hayhuyu içerisinde her şeye muktedir bir eda ile kendinin efendisi olan ve dimdik ayakta duran ben, galiba doğada biraz da benim olmayana soyunarak yarım kalmayı seçtim.
Bu kadar kendini bütün göreni ve göstereni kimse tamamlama gereği görmüyor.
Yanlış anlaşılmasın kadın olanın dünyaya yeteceği hususunda hiçbir endişe taşımıyorum.
Ancak hislerime göre kendimize yetmiyoruz bazen.
Siz de içinizi yoklayın diyorum, kendinizi yarım bıraktırıp, bıraktırmadığınıza bakın.
Sanırım zaman zaman o koltukta ağlayan kadın olmak, yarım kalmamak açısından fevkalade bir doyum olabilir.
Güzel yazı değil mi? Ben çok sevdim ve bazı satırları birkaç kere okudum.
Ey kadınlar! Dünyaları yerinden oynatacağız diye yarım kalmayın lütfen, kendinizi yarım bıraktırmayın! Ve ey erkekler! Kadın güçlü görünüyorsa bile, kadındır yahu! Lütfen ona, kadın olduğunu unutturmayın, hissettirin!
İSTEMEK
Dizi sahnesi:
Esas kız esas oğlanın evinde ağlamaktadır.
Esas oğlan kızın hıçkırıklar içerisindeki hali karşısında biraz sevgi dolu, biraz da çaresizdir. Ağlamaktan yorgun düşerek kanepede uyuyakalan kızın önce başını ve yüzünü okşayacak, ardından da onu kucaklayarak yatağına götürecektir.
Yarı uykulu yarı baygın kız, yatakta yalnız kalmak istemez ve kendisini yatağa uzatan çocuğun eline son kalan gücü ile sarılıp yalnız kalmak istemediğini söyler.
Esas çocuk direnmez ve çocuğun elini bırakmadan arkasını dönerek yatan kıza sarılarak, kaşık pozisyonunda yüzünü onun saçları ile boynuna gömerek geceyi hiç kıpırdamadan geçirir.
Yukarıdaki sahne biraz bir diziden biraz da hayallerimden alınmıştır.
Bu sahneye gözlerimi kapayarak zihnimde uzun uzun baktım.
Evirdim çevirdim, kızın suskunluğunu, savunmasızlığını inceledim.
Sahnenin diğer parçası olarak erkeğin o sırada kızın yorgun baygınlığı karşısında nasıl sakinleştiğini ve yüzündeki şefkati gördüm.
Tam da bu an durdum.
Tarif ettiğim sahnede sevgi, aşk, şefkat, kadın, erkek ve daha birçok şey vardı.
Bir kadın olarak ne kadar uzun süredir yarımın, yarım olduğunu fark ettim.
Canım, neye ağlıyordu ise ağlasın, o kızın yerinde olmak istedi.
Eksik olan yarımın, kapıdan çıkarken ya da masaya doğru ilerlerken sırtıma hafifçe dokunmadığı için, taksi çağırmadan param olup olmadığını sormadığı, gece gideceğim yere vardığımda onu aramamı söylemediği için eksik olduğunu.
Yarımın biraz çocuk, biraz kadın hissetmeme izin vermediği için yarım olduğumu düşündüm sonra.
Hem ona kabahat buldum hem kendime.
Bu her şeye yeten Amazon kadını olma halinin beni yavaş yavaş içime kapadığını ve yarımla aramdaki mesafeyi süratle açtığını fark ettim.
Zira hayatın hayhuyu içerisinde her şeye muktedir bir eda ile kendinin efendisi olan ve dimdik ayakta duran ben, galiba doğada biraz da benim olmayana soyunarak yarım kalmayı seçtim.
Bu kadar kendini bütün göreni ve göstereni kimse tamamlama gereği görmüyor.
Yanlış anlaşılmasın kadın olanın dünyaya yeteceği hususunda hiçbir endişe taşımıyorum.
Ancak hislerime göre kendimize yetmiyoruz bazen.
Siz de içinizi yoklayın diyorum, kendinizi yarım bıraktırıp, bıraktırmadığınıza bakın.
Sanırım zaman zaman o koltukta ağlayan kadın olmak, yarım kalmamak açısından fevkalade bir doyum olabilir.
Güzel yazı değil mi? Ben çok sevdim ve bazı satırları birkaç kere okudum.
Ey kadınlar! Dünyaları yerinden oynatacağız diye yarım kalmayın lütfen, kendinizi yarım bıraktırmayın! Ve ey erkekler! Kadın güçlü görünüyorsa bile, kadındır yahu! Lütfen ona, kadın olduğunu unutturmayın, hissettirin!
Harem'den Manzaralar
Son bir sene içinde yaşadıklarımı düşündükçe, bazen aklım duracak gibi oluyor. İnsanın hayatı kısacık zaman dilimleri içinde, aklının bile alamayacağı şekilde değişebiliyormuş, öğrendim. Değişim, dönüşüm, yenilenme ve yeniden başlama her zaman kolay olmuyor ama bir kez de olup bittikten sonra, ardınızda gördüklerinize kendiniz bile inanamıyorsunuz. Tabii her değişim/dönüşüm tereyağdan kıl çeker gibi kolay olmuyor. Benim için yaşanan süreç gerçekten epeyce sallantılı oldu ama şimdi ardımda bıraktığım, üstesinden geldiğim fırtınaları hatırladıkça, kendimle gurur duymanın da ötesinde şeyler hissediyorum. Galiba şimdi "gerçekten" büyüdüm. Mü acaba???
Yaşantımı artık bambaşka bir mahallede sürdürüyorum.: Harem...Dünyanın en güzel günbatımlarının görüldüğü yer! Salonumdan her akşam, tıpkı şu satırları yazarken de yapmakta olduğum gibi, ağaçların arasından görünen denizin üzerine altın rengi pırıltılar saçarak batan güneşi izliyorum. Gökyüzü ve deniz aynı renge bürünüyorlar. Renk paletini anlatmaya dilim yetmez, öylesine muhteşem! Turuncu, pembe ve mor renklerin aynı manzarada buluştuğunun, bu denli farkında olmadan yaşıyormuşum bugüne kadar. Vapurların düdükleri uğurluyorlar giden güneşi, sabahları da Selimiye Camii'nin müezzinleri haber veriyorlar yeniden gelmekte olduğunu... Bazen sabahları, limana giriş yapmak için çılgın manevralar yapan şilepleri seyrediyorum hayran hayran. Kocaman vinçler, dünyanın değişik köşelerinden gelmiş, renk renk konteynerler indiriyorlar limana. Çocukluğumdan beri büyülemişlerdir beni, gemiler, limanlar ve o devvv vinçler. O konteynerlere bakıp bakıp iç geçiriyorum ve aklıma kendi konteynerim, valizim geliyor. Ben de yaşamımı o konteynere yükleyerek, dünyanın dört bir yanına savrulup duruyorum biteviye...
İçinde pek fazla vakit geçiremesem de, evimde olmaya bayılıyorum. Bu evde yaşadığım her akşam için, her günbatımı için, durup durup şükrediyorum. Uzun zamandır yaşantımda olmayan bir şeyi, sonunda bulduğum için şükrediyorum: HUZUR... Sular duruldu, fırtınalar dindi ve artık nefes alırken, bir türlü dolmak bilmeyen o feci boşluk, sanki biraz ufaldı. Planlar yapıyorum deli gibi... Hangisini gerçekleştirebileceğimi bilemiyorum ama en azından varlar... Hoş "Tanrı'yı güldürmek istiyorsan O'na planlarından bahset" derler ama kimin umrunda?! Ben yeniden hayal kurmaya başladım ya, o yeter!
Eve gelirken, dolmuştan Çiçekçi'de iniyorum. Sevimli bir mahalle... Hiç bilmezdim eskiden... Mis kokulu bir ekmek fırını, efendi şoförlerinin olduğu bir taksi durağı, lezzetli pastalar börekler yapan bir pastanesi, benim için elzem şeyleri bulabildiğim Migros'u, eve de servis yapan balık restoranı, kebapçısı, anahtarlarımı yaptırdığım çilingiri, acil durumda imdadıma yetişen elektrik tesisatçısı , tam teşekküllü bir eczanesi, sıra sıra, birbirini tanıyan esnafıyla, harika bir mahalle burası. İhtiyaçlarımı aldıktan sonra, kendimce "Uzun Tur" olarak adlandırdığım yoldan eve gelmeye bayılıyorum. Yokuş aşağı indikçe muhteşem bir manzara seriliyor her açıdan. Sokaklar denize iner gibiler hep... Kafamı sola çevirdiğimde, Selimiye kışlasının dev kulelerini görüyorum. Sağa baktığımda ise, İstanbul'umun tarihi yarımadası uzanıyor altımda. Bütün Harem'i, otogarı ve feribot iskelesini tepeden seyreden parkın kenasından yürüyerek geliyorum evime. Yavaş yavaş... Tıngır mıngır...Koşmadan...Manzarayı içime çeke çeke... Topkapı Sarayı, Galata Kulesi, Ayasofya, Haliç... Hepsi, her gün eşlik ediyorlar bu ritüelime...
Şimdi güneş battı artık. Akşam ezanı da okundu, bitti... Kuşlar da sustular zaten. Dışarıdan, çooook uzaklardan, nazlı vapurların, otogardan Anadolu'ya çıkan otobüslerin ve ısrarla korna çalan minibüslerin sesleri geliyor... Bu sesler bana dışarıda tüm hızıyla sürmekte olan bir yaşam olduğunu hatırlatıyorlar ama ben bu hareketin dışındayım şu anda: Evimdeyim ve huzurluyum...
Zor oldu ama OLDU!
Yaşantımı artık bambaşka bir mahallede sürdürüyorum.: Harem...Dünyanın en güzel günbatımlarının görüldüğü yer! Salonumdan her akşam, tıpkı şu satırları yazarken de yapmakta olduğum gibi, ağaçların arasından görünen denizin üzerine altın rengi pırıltılar saçarak batan güneşi izliyorum. Gökyüzü ve deniz aynı renge bürünüyorlar. Renk paletini anlatmaya dilim yetmez, öylesine muhteşem! Turuncu, pembe ve mor renklerin aynı manzarada buluştuğunun, bu denli farkında olmadan yaşıyormuşum bugüne kadar. Vapurların düdükleri uğurluyorlar giden güneşi, sabahları da Selimiye Camii'nin müezzinleri haber veriyorlar yeniden gelmekte olduğunu... Bazen sabahları, limana giriş yapmak için çılgın manevralar yapan şilepleri seyrediyorum hayran hayran. Kocaman vinçler, dünyanın değişik köşelerinden gelmiş, renk renk konteynerler indiriyorlar limana. Çocukluğumdan beri büyülemişlerdir beni, gemiler, limanlar ve o devvv vinçler. O konteynerlere bakıp bakıp iç geçiriyorum ve aklıma kendi konteynerim, valizim geliyor. Ben de yaşamımı o konteynere yükleyerek, dünyanın dört bir yanına savrulup duruyorum biteviye...
İçinde pek fazla vakit geçiremesem de, evimde olmaya bayılıyorum. Bu evde yaşadığım her akşam için, her günbatımı için, durup durup şükrediyorum. Uzun zamandır yaşantımda olmayan bir şeyi, sonunda bulduğum için şükrediyorum: HUZUR... Sular duruldu, fırtınalar dindi ve artık nefes alırken, bir türlü dolmak bilmeyen o feci boşluk, sanki biraz ufaldı. Planlar yapıyorum deli gibi... Hangisini gerçekleştirebileceğimi bilemiyorum ama en azından varlar... Hoş "Tanrı'yı güldürmek istiyorsan O'na planlarından bahset" derler ama kimin umrunda?! Ben yeniden hayal kurmaya başladım ya, o yeter!
Eve gelirken, dolmuştan Çiçekçi'de iniyorum. Sevimli bir mahalle... Hiç bilmezdim eskiden... Mis kokulu bir ekmek fırını, efendi şoförlerinin olduğu bir taksi durağı, lezzetli pastalar börekler yapan bir pastanesi, benim için elzem şeyleri bulabildiğim Migros'u, eve de servis yapan balık restoranı, kebapçısı, anahtarlarımı yaptırdığım çilingiri, acil durumda imdadıma yetişen elektrik tesisatçısı , tam teşekküllü bir eczanesi, sıra sıra, birbirini tanıyan esnafıyla, harika bir mahalle burası. İhtiyaçlarımı aldıktan sonra, kendimce "Uzun Tur" olarak adlandırdığım yoldan eve gelmeye bayılıyorum. Yokuş aşağı indikçe muhteşem bir manzara seriliyor her açıdan. Sokaklar denize iner gibiler hep... Kafamı sola çevirdiğimde, Selimiye kışlasının dev kulelerini görüyorum. Sağa baktığımda ise, İstanbul'umun tarihi yarımadası uzanıyor altımda. Bütün Harem'i, otogarı ve feribot iskelesini tepeden seyreden parkın kenasından yürüyerek geliyorum evime. Yavaş yavaş... Tıngır mıngır...Koşmadan...Manzarayı içime çeke çeke... Topkapı Sarayı, Galata Kulesi, Ayasofya, Haliç... Hepsi, her gün eşlik ediyorlar bu ritüelime...
Şimdi güneş battı artık. Akşam ezanı da okundu, bitti... Kuşlar da sustular zaten. Dışarıdan, çooook uzaklardan, nazlı vapurların, otogardan Anadolu'ya çıkan otobüslerin ve ısrarla korna çalan minibüslerin sesleri geliyor... Bu sesler bana dışarıda tüm hızıyla sürmekte olan bir yaşam olduğunu hatırlatıyorlar ama ben bu hareketin dışındayım şu anda: Evimdeyim ve huzurluyum...
Zor oldu ama OLDU!
Anadolu Sonrası İstanbul Keyfi
Haklıymışım! Anadolu bir harikaydı. Her yer rengarenk çiçeklerle bezenmişti. Kimi yerlerden geçerken, zevkten aklımı yitirecek gibi oldum resmen. Allahım! Herkesin soluk ve pastel renklerle tarif ettiği Konya Ovası, nasıl da capcanlıydı! Bir kere, bu baharda bol bol yağış almış olacak ki, bütün ovadaki hakim renk yeşildi. Aradaki binlerce çiçeğin tonlarını nasıl anlatmalı ki acaba? Mor - ki bilen bilir, benim en sevdiğim renktir- bu kadar mı çeşitli olabilir? Gelincikler bu kadar mı kırmızı, katırtırnakları bu kadar mı sarı olur? Bütün ova festival görünümündeydi adeta. Antakya -yine- delirtici lezzetleriyle, disiplinle sürdürmeye çalıştığım rejimimi darmadağın etti. Humus, acılı ezme veee herşeyden önce zahter salatasıyla aklımı başımdan aldı ve yanına da tek rakıyı ekleyince, elveda diyet! Kimin umrunda? Olacaksa böyle olsun, keyiften içelim, dertten değil! Bu arada Antakya'daki San Simeon Manastırı'nda ufak bir kaza geçirdim: Bir kayanın üzerinden diğerine atlarken, alttaki kayanın boşta duruyor olması nedeniyle, resmen küt diye suratımın üzerine düştüm. Artık nasıl düşmüşsem, millet bir anda, yaşayıp yaşamadığımı görmek için tepemde toplandı. Meğer kafamın taşa vurduğu anda çıkan ses, yarılan bir karpuz sesi gibiymiş! Neyse, verilmiş sadakam varmış ve kafam da epeyi sağlammış ki, hala taşıdığım bir kaç çürük ve sıyrıktan başka hasar olmadı. Biraz da gururum incindi tabii ama o kadar da olsun. Neyse ki akşamına, yukarıda bahsettiğim güzel yemekler, keyfimi yerine getirdi. Akşam yatağıma yattığımda, kazayı neredeyse unutmuştum ki ertesi sabah tutulmuş sırtım ve boynum bana başımdan geçenleri yeniden hatırlattılar. Hala da o tutukluk sürüyor! Neyse, geçer!
Bu arada Kapadokya da yemyeşildi. Bütün vadilerin diplerinde, çiçekler açmıştı. Zelve'nin ikinci vadisi de kapanmış, bilmiyordum. Aslında, neredeyse iki senedir oralara gitmediğim için, sanki herşeyi ilk defa görüyormuşum gibi heyecanlıydım ama bir yanım da tuhaf bir ruh hali içindeydi hep. Anadolu turlarına çıkmadığım bu iki sene zarfında yaşamımda ne kadar çok değişikilk olduğunu hep hatırlayıp durdum. Oraya iki sene önce son defa gitmiş olan İko ile geçen hafta gitmiş olan İko arasındaki değişiklikler, kelimelere sığdırılacak gibi değil. Bu değişiklik sadece saç rengim değil tabii ki... Okumasını bilene!
Bu arada bambaşka bir güzellik de tur boyunca karşılaştığım arkadaşlarımın beni gördüklerinde nasıl şaşırdıklarını ve sevindiklerini farketmek oldu. Kaygısızca sohbet etmeyi özlemişim, iyi geldi.
Şimdi bir hafta kadar buralardayım. Sonra da Haziran boyunca, yurtdışında olacağım. İşte bu yüzden uzun süre göremeyeceğim dostlarla olabildiğince vakit geçirmek istiyorum.
Şu sırada, salonumun penceresinden görünen manzarayı acaba nasıl tarif etsem? Güneş, bulutların altından yeniden çıktı ve her yeri altın rengine boyadı. Ağaçların arasından gördüğüm Boğazın üzeri pırıl pırıl... Vapurlar geçiyor nazlı nazlı... Güzel bir gün batımı olacak galiba. Öyleyse, kendime güzel bir akşam sofrası hazırlayayım ben de şimdi. Hoşçakalın!
Bu arada Kapadokya da yemyeşildi. Bütün vadilerin diplerinde, çiçekler açmıştı. Zelve'nin ikinci vadisi de kapanmış, bilmiyordum. Aslında, neredeyse iki senedir oralara gitmediğim için, sanki herşeyi ilk defa görüyormuşum gibi heyecanlıydım ama bir yanım da tuhaf bir ruh hali içindeydi hep. Anadolu turlarına çıkmadığım bu iki sene zarfında yaşamımda ne kadar çok değişikilk olduğunu hep hatırlayıp durdum. Oraya iki sene önce son defa gitmiş olan İko ile geçen hafta gitmiş olan İko arasındaki değişiklikler, kelimelere sığdırılacak gibi değil. Bu değişiklik sadece saç rengim değil tabii ki... Okumasını bilene!
Bu arada bambaşka bir güzellik de tur boyunca karşılaştığım arkadaşlarımın beni gördüklerinde nasıl şaşırdıklarını ve sevindiklerini farketmek oldu. Kaygısızca sohbet etmeyi özlemişim, iyi geldi.
Şimdi bir hafta kadar buralardayım. Sonra da Haziran boyunca, yurtdışında olacağım. İşte bu yüzden uzun süre göremeyeceğim dostlarla olabildiğince vakit geçirmek istiyorum.
Şu sırada, salonumun penceresinden görünen manzarayı acaba nasıl tarif etsem? Güneş, bulutların altından yeniden çıktı ve her yeri altın rengine boyadı. Ağaçların arasından gördüğüm Boğazın üzeri pırıl pırıl... Vapurlar geçiyor nazlı nazlı... Güzel bir gün batımı olacak galiba. Öyleyse, kendime güzel bir akşam sofrası hazırlayayım ben de şimdi. Hoşçakalın!
Gergiev ve sonrası... Aşk yeniden!


Gergiev sonrası yaşam asla aynı şekilde devam etmiyor. Galiba yeniden aşık oldum:))) Anlaşılacağı gibi konser çok iyiydi. 13.000 kişilik koccaaaa spor salonu neredeyse hıncahınç doluydu. En çok bunu kıskandım. Konser programı Rus bestecilerden oluşuyordu. İlk olarak Rachmaninoff, " Senfonik Danslar" ardından Prokofieff "5. Senfoni"ve bis olarak da Mussorgksy "Bir Sergiden Tablolar" ... Daha ne olsun??? Konserin ilk bölümünde sahneden uzak bir noktada oturuyordum ama ikinci bölümde, şefi tam karşıdan gören bir noktaya sızdım ve Gergiev'in, parmak uçlarıyla orkestrayı yönetmesini, yine kendimden geçercesine izledim. Hele o saçlarını sol eliyle düzeltmesi yok mu? Darmadağın etti beni yine! Neyse şaka bir yana, konser sonrasında gruptaki herkes mutluluktan uçuyordu. Zagreb'te böyle bir etkinliğe denk gelmiş ve üstelik de turun yoğun programı içinde buna vakit ayırabilmiş olmamız, herkesi çok sevindirmişti. En çok da beni tabii ki!
Şimdi İstanbul'dayım. Yarın Adana'ya uçup, ardından Antakya, Kapadokya, Pamukkale ve İzmir hattında, St. Paul'un izinde bir Anadolu turu yapacağım. Grup, papazların da olduğu, 90 kişilik bir İtalyan grup. Paralelimde, sevdiğim bir rehber arkadaşım var ve işin ağır yükünü ona yıkmayı düşünüyorum ama onun bundan haberi yok henüz. Tur sırasında yazmaya fırsatım olacak mı bilemiyorum ama ne olursa olsun şimdiden şunu söyleyebilirim: İtalyanca turlarımı da özlemişim ve baharda Anadolu yollarında olmak güzel!
Hirvatistan 2009
Ne diyeyim? Ben galiba bu ulkeyi pek seviyorum. Su anda baskent Zagreb'de bir internet cafe'de oturmus yazmaktayim. Hava cok sicak. Saat 20.38 ve disarida harika bir aksam var. Az sonra meydanlara, parklara yayilmis kalabaliklara katilip, keyifle yuruyerek otelime donecegim.
Tur sirasinda hava muhtesem oldu. Ne cok sicak ne cok soguk... Her yan yemyesil, baharin en taze halleriyle doluydu. Gecen hafta yazdiklarimda hakliymisim: Gelincikler, katirtirnaklari ve mis gibi kokulariyla pitosborumlar insani cilgina ceviriyordu. MUHTESEMMM!
Grup pek sansliymis bence. Neden mi? Gorulebilecek her seyi fazla fazla gorduler: Split Piskoposundan tutun da, Porec Eufrasius Basilikasi'nda dugune kadar. Zagreb Naif Sanat Muzesi, Ivan Mestrovic Atolyesi, Jarun Golu... Hepsi de basta hesapta olmayan harika surprizler oldu.
Bugun Zagreb de bizi buyuk bir surprizle karsiladi: Valery Gergiev yonetiminde Londra Filarmoni! Yarin aksam ARENA adindaki yepyeni spor kompleksinde! Daha onceki yazilarimi okumus olanlar Gergiev'e hayran oldugumu iyi bilirler. Onu onceki sene Viyana'da Mariinsky Theatre ile izledigimden beri acaba bir daha nerede gorebilecegim diye dusunup durur olmustum. Kismet Zagreb'eymis! Sanirim Rachmaninoff ve Prokofief ile dolu harika bir program bekliyor bizi...
Aklima hain fikirler geliyor bu arada. Kisin belki bir iki ay Zagreb'de yasayacagim. Bu kenti de gittikce daha fazla sevmeye basladim. Medeni, kulturel faaliyetleri zengin ve bizim memlekete oranla oldukca ucuz! Az once parklardan gecerken, birbirleriyle sarmas dolas olmus opusen gencleri izledim(ayip olmasin diye goz ucuyla tabii ki) Serilmisler yemyesil cimenlerin uzerine, BAYILDIMMM... Bir de baska bir parkta bikinisiyle guneslenen genc kizlar vardi. Bir Allahin kulu da bakmiyordu bile. Aslan gibi de guzel kizlardi oysa:))Boyle manzaralar gormeyeli ne kadar cok oldu bizim oralarda. Neredeyse mini etek bile giyilmeyecek sehirde! Gittikce muhafazakarlik agir basiyor ve bizler mahalle baskisi yasiyoruz aslinda. Demiyorum ki Taksim Meydani'nda guneslenelim ama en azindan parklarda opusen gencleri rahat birakalim! Tabii parklarimiz da, opusen genclerimiz de kaldi mi, onu bilemiyorum artik!
Simdilik bu kadar. Iyi aksamlar herkese...
Tur sirasinda hava muhtesem oldu. Ne cok sicak ne cok soguk... Her yan yemyesil, baharin en taze halleriyle doluydu. Gecen hafta yazdiklarimda hakliymisim: Gelincikler, katirtirnaklari ve mis gibi kokulariyla pitosborumlar insani cilgina ceviriyordu. MUHTESEMMM!
Grup pek sansliymis bence. Neden mi? Gorulebilecek her seyi fazla fazla gorduler: Split Piskoposundan tutun da, Porec Eufrasius Basilikasi'nda dugune kadar. Zagreb Naif Sanat Muzesi, Ivan Mestrovic Atolyesi, Jarun Golu... Hepsi de basta hesapta olmayan harika surprizler oldu.
Bugun Zagreb de bizi buyuk bir surprizle karsiladi: Valery Gergiev yonetiminde Londra Filarmoni! Yarin aksam ARENA adindaki yepyeni spor kompleksinde! Daha onceki yazilarimi okumus olanlar Gergiev'e hayran oldugumu iyi bilirler. Onu onceki sene Viyana'da Mariinsky Theatre ile izledigimden beri acaba bir daha nerede gorebilecegim diye dusunup durur olmustum. Kismet Zagreb'eymis! Sanirim Rachmaninoff ve Prokofief ile dolu harika bir program bekliyor bizi...
Aklima hain fikirler geliyor bu arada. Kisin belki bir iki ay Zagreb'de yasayacagim. Bu kenti de gittikce daha fazla sevmeye basladim. Medeni, kulturel faaliyetleri zengin ve bizim memlekete oranla oldukca ucuz! Az once parklardan gecerken, birbirleriyle sarmas dolas olmus opusen gencleri izledim(ayip olmasin diye goz ucuyla tabii ki) Serilmisler yemyesil cimenlerin uzerine, BAYILDIMMM... Bir de baska bir parkta bikinisiyle guneslenen genc kizlar vardi. Bir Allahin kulu da bakmiyordu bile. Aslan gibi de guzel kizlardi oysa:))Boyle manzaralar gormeyeli ne kadar cok oldu bizim oralarda. Neredeyse mini etek bile giyilmeyecek sehirde! Gittikce muhafazakarlik agir basiyor ve bizler mahalle baskisi yasiyoruz aslinda. Demiyorum ki Taksim Meydani'nda guneslenelim ama en azindan parklarda opusen gencleri rahat birakalim! Tabii parklarimiz da, opusen genclerimiz de kaldi mi, onu bilemiyorum artik!
Simdilik bu kadar. Iyi aksamlar herkese...
Yeniden Hırvatistan ve ardından Anadolu...
İnsan sürekli olarak - benim gibi- dünyanın değişik köşelerindeyse, evinde geçirdiği zamanlar tatile dönüşüyor. Bir haftalık ev tatilim bitti ve yarın sabah erkenden yoldayım yine. En sevdiğim ülkelerden birine doğru uzanacağım: Hırvatistan... Neyse ki bu bir hafta boyunca harika şeyler yaptım: Baharı yaşadım...Arkadaşlarımı gördüm bol bol. Adaya gittim, hala mimozalar vardı. Erguvanları seyrettim. Yemekler yedim, eğlenceli. Sinemaya gittim, gülmeye... Ne diyeyim? Hakkını verdim yani! Şimdi sırada harika bir seyahat daha var.
Bu seyahatte Bosna Hersek'ten başlayarak Dalmaçya kıyılarına ineceğiz. Sonra kıyı kıyı Adriyatik şeridinden kuzeye devam edip, son olarak başkent Zagreb'e ulaşacağız. Normalde yılın bu zamanı, her yer katırtırnakları ve gelinciklerle dolu olur. Bir yanımda henüz tazeliğini Akdeniz mevsiminin kavurucu sıcağına kurban vermemiş yamaçlar, öbür yanımda mücevher gibi serpiştirilmiş yüzlerce adasıyla insanın aklını çelen lacivert deniz...Adriyatik! Umarım hava da yardımcı olur ve tadını çıkartırız...
Sevindiğim diğer şey de, bu turun hemen ardından uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacak olmam: Anadolu Turu! Eteria'nın papaz gruplarıyla yaptığımız klasik turlardan biri olacak ve ben iki senedir bunu yapmadığım için biraz heyecanlıyım. Allahtan turda tek başıma değil de, çok sevdiğim bir rehber arkadaşımla paralel olacağım. Böylece işin yükünü paylaşmış olacağız. Üstelik Mayıs ayında Anadolu da en az Adriyatik kıyıları kadar güzeldir. Kapadokya'da bazı ağaçlar hala çiçektedir ama Çukurova'da buğdaylar iyice büyümüşlerdir bile. Akşehir, Sultandağı üzerinden Dinar'a inerken kesin gelincikler vardır. Hatta haşhaş tarlaları mor ve beyaz çiçekleriyle insanı deli etmeye birebirdir. Nazilli civarında taze çilekler çıkmıştır. Menderes ovası yemyeşildir. Afrodisyas da papatya ve gelinciklerle doludur. Efes'te de iç gıcıklayıcı kokularıyla katırtırnakları açmıştır... Memleketim de pek güzeldir velhasıl! Galiba Anadolu'yu da özlemişim ben...Eeeee...Kolay değil! 24 sene! Rehberlik işte böyle bir şey, insanın ruhuna işliyor. Hayatımın yarısından çoğunu bu şekilde yaşadım ben. Başka bir iş yapmak da aklımın ucundan bile geçmedi şimdiye kadar. Seneler boyu mevsimlerin dönümünü Anadolu yollarında yaşadım. İlkbaharla birlikte uyanan tabiatı, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen tarlaları seyretmek en sevdiğim şeydi. Konya ovasında pancar veya Menderes ovasında pamuk yüklenmiş traktörlerin bölge kooperatifleri önünde kilometrelere varan kuyruklara girişlerini seyretmeyi de çok severdim. Bir de hasatı kaldırdıktan sonra, tarlaları temizlemek için çiftçilerin yaktıkları ateşlerle, alev alev parlayan geniş düzlüklerden geçmeye de bayılırdım. Hele bu geçiş akşamüstü günbatımı saatlerine denk gelirse, hepten geçerdim kendimden. Alacakaranlıkta göz kırpar gibi parlarlardı o ateş öbekleri...Sanırım bu sene bir kısmını yeniden görebileceğim. Ne güzel!
Anlayacağınız dostlar, bahar keyfim devam ediyor...
Haa, unutmadan... Didi Ordu'ya gitti ve yerleşmeye çalışıyor. Karadeniz bölgesi haberlerini de ondan alırız artık:)) Hadi Didiiii!!! Bağlat bir an evvel şu internetini!
Bu seyahatte Bosna Hersek'ten başlayarak Dalmaçya kıyılarına ineceğiz. Sonra kıyı kıyı Adriyatik şeridinden kuzeye devam edip, son olarak başkent Zagreb'e ulaşacağız. Normalde yılın bu zamanı, her yer katırtırnakları ve gelinciklerle dolu olur. Bir yanımda henüz tazeliğini Akdeniz mevsiminin kavurucu sıcağına kurban vermemiş yamaçlar, öbür yanımda mücevher gibi serpiştirilmiş yüzlerce adasıyla insanın aklını çelen lacivert deniz...Adriyatik! Umarım hava da yardımcı olur ve tadını çıkartırız...
Sevindiğim diğer şey de, bu turun hemen ardından uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacak olmam: Anadolu Turu! Eteria'nın papaz gruplarıyla yaptığımız klasik turlardan biri olacak ve ben iki senedir bunu yapmadığım için biraz heyecanlıyım. Allahtan turda tek başıma değil de, çok sevdiğim bir rehber arkadaşımla paralel olacağım. Böylece işin yükünü paylaşmış olacağız. Üstelik Mayıs ayında Anadolu da en az Adriyatik kıyıları kadar güzeldir. Kapadokya'da bazı ağaçlar hala çiçektedir ama Çukurova'da buğdaylar iyice büyümüşlerdir bile. Akşehir, Sultandağı üzerinden Dinar'a inerken kesin gelincikler vardır. Hatta haşhaş tarlaları mor ve beyaz çiçekleriyle insanı deli etmeye birebirdir. Nazilli civarında taze çilekler çıkmıştır. Menderes ovası yemyeşildir. Afrodisyas da papatya ve gelinciklerle doludur. Efes'te de iç gıcıklayıcı kokularıyla katırtırnakları açmıştır... Memleketim de pek güzeldir velhasıl! Galiba Anadolu'yu da özlemişim ben...Eeeee...Kolay değil! 24 sene! Rehberlik işte böyle bir şey, insanın ruhuna işliyor. Hayatımın yarısından çoğunu bu şekilde yaşadım ben. Başka bir iş yapmak da aklımın ucundan bile geçmedi şimdiye kadar. Seneler boyu mevsimlerin dönümünü Anadolu yollarında yaşadım. İlkbaharla birlikte uyanan tabiatı, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen tarlaları seyretmek en sevdiğim şeydi. Konya ovasında pancar veya Menderes ovasında pamuk yüklenmiş traktörlerin bölge kooperatifleri önünde kilometrelere varan kuyruklara girişlerini seyretmeyi de çok severdim. Bir de hasatı kaldırdıktan sonra, tarlaları temizlemek için çiftçilerin yaktıkları ateşlerle, alev alev parlayan geniş düzlüklerden geçmeye de bayılırdım. Hele bu geçiş akşamüstü günbatımı saatlerine denk gelirse, hepten geçerdim kendimden. Alacakaranlıkta göz kırpar gibi parlarlardı o ateş öbekleri...Sanırım bu sene bir kısmını yeniden görebileceğim. Ne güzel!
Anlayacağınız dostlar, bahar keyfim devam ediyor...
Haa, unutmadan... Didi Ordu'ya gitti ve yerleşmeye çalışıyor. Karadeniz bölgesi haberlerini de ondan alırız artık:)) Hadi Didiiii!!! Bağlat bir an evvel şu internetini!
Didi Güzellemesi
Bundan 5-6 sene önce, birileri Didi ile bu kadar yakın, bu kadar ayrılmaz hale geleceğimizi söyleseydi, kolay kolay inanmazdım. Oysa şimdi durum çoook başka. Didi olmadan nasıl yaşarım bilemez haldeyim. Birkaç hafta görmeyeyim, burnumun direği sızlıyor, kolum kanadım kırılıyor. Hayatımın en zor dönemlerini onunla paylaştım ama bütün o zorluklarına rağmen hep çok ama pek çok güldüm. Yeri geldi çok ama pek çok ağladım. Diren de kimi zaman benimle güldü, kimi zaman ağladı. Ben de onunla tabii...Zira onun yaşamı da korkutucu dönemeçlerden geçiyordu tam da o sırada. Birbirimize yaslandık, yürümeye devam ettik. Hangimiz takılıp düşerse, öbürü hemen yetişip yerden toparladı diğerini. Birbirimize aile olduk, en çekirdeğinden... Yaşamımın en büyük hareketini Didi sayesinde yapabildim. O olmasaydı, ben hala yerimde sayıyordum büyük ihtimalle. Ve şimdi Didi gidiyor yepyeni bir maceraya...Ordu'da otel açacak ve müdürlüğünü yapacak. Heyecanlı mı heyecanlı! Pek de fazla aşina olmadığı sularda yüzecek olmanın tedirginliği var üzerinde ama ben biliyorum ki herşey harika olacak. Yorulacak ama müthiş bir donanım/deneyim kazanacak.
Dün akşam "Altın Günü Dörtlüsü" Bostancı Evi' nde son bir defa bir araya geldi. Amaç bir yıl boyunca, orada yaşamış olduklarımızı hatırlayıp evimize veda etmekti. Ettik de...Bu dörtlü artık bir daha Ordu'da bir araya gelebilir gibi duruyor. Tabii ki ben daha önce gideceğim, o başka...
Didiciğim, My Lucky Star,
Sana tüm kalbimle, herşeyin en iyisini diliyorum. Yeni maceranda, her zaman, ne olursa olsun yannda olacağım. Sen benim ailemsin ve seni çok seviyorum...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...