Düşünen Kadın VI / Balkanlar Sonrası


Evimdeyim ama kalbim Rumeli'de kaldı. Gerçekten... Biliyorum biraz klişe oldu ilk cümle ama kimin umrunda?



Geçen akşam, Üsküp'ün en eski Osmanlı hanlarından birinin avlusunda, pırıl pırıl parlayan ay ışığı altında oturmuş bağlama eşliğinde söylenen Rumeli türkülerini dinlerken, yanımdaki Makedonyalı bir Türk dostum bana aynen şöyle dedi: Türkiye'de Türk olmak kolay ama buralarda Türk olmak kolay değil! Hoş, artık -bana kalırsa- Türkiye'de bile bunu istediğimiz gibi söyleyemez hale geldik ya, neyse...Hatta göğsünü gere gere Türküm dediğinde suratına tuhaf tuhaf bakan "aydın" insanlar yok değil ya, neyse... Türklüğümüzden -neredeyse- utanır hale getirmeye çalışıyorlar ama BEN bu tongaya basmam. Neyse, şimdi bu derin mevzuya dalmayayım! Vardar Ovası, Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar, Alişimin Kaşları Kara gibi güzel türkülere avaz avaz eşlik ederken, kalbimin ve beynimin bir yanıyla, acaba burada yaşayan ve yüreği Türkiye için çarpan Türkler hakkında, Türkiye'de yaşayan ama burada olup bitenlerden habersiz insanların farkındalığını arttırmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Neredeyse yüzde yüz emin olduğum bir şey var: Türkiye'de yaşayan 70 milyonun belki beşyüz bini Üsküp ve Manastır kentlerinin, İstanbul'dan bile önce Osmanlı toprağı olduğunu biliyordur. Gerisinin haberi bile yoktur. Beşyüz bin diyerek biraz iyimser davradığımın da farkındayım... Yani Balkan savaşları sonunda Üsküp'ü kaybetmek, Osmanlı için İstanbul'u Edirne'yi kaybetmekten farklı olmamıştı. Mesela Üsküp'lü Yahya Kemal, okumak için gittiği Fransa'dan, tahsilini bitirip eve dönmeye kalktığında, Üsküp artık "bizim" değildir. Sadece bir yıl içinde bütün Rumeli topraklarımızı kaybetmişiz. Hatta bütün o toprakları o kadar çabucak kaybetmişiz ki, Avrupa bile inanamamış olan bitene... İşin içinde beceriksizlik var, gaflet var, ihanet var, parasızlık ve açlık var...Ordu aç kalmış... Ordu darmadağın...Bir kaynakta aynen şöyle yazıyor: Türklerin kaçışı, Bulgarların ilerleyişinden hızlıydı. Bunları tarih kitaplarımızda bu şekilde okumuyoruz. Anlı şanlı zafer sayfalarımız var ama mağlubiyetlerimiz sadece iki satır! Sonuçta Avrupa' daki bütün topraklarımızı ve hatta Edirne'yi bile kaybetmişiz de geri almışız sonra bir şekilde. Yani, 1364 Sırpsındığı Savaşı'ndan beri Avrupa'nın yapmaya çalıştığı şey, gerçekleşmiş: Türkler'in Avrupa'dan kovulması!!! Şimdi bizim gafil ve cahil yöneticilerimiz hala Avrupa'ya girmek için uğraşıyorlar ya, unutsunlar, zira bunu rüyalarında bile göremezler! Avrupa 1364'den beri Türkleri Avrupa'dan kovmaya uğraşmış, Haçlı orduları toplayıp ittifaklar kurmuşlar ve Türklere karşı direnmişler, savaşmışlar ve başlarda yenilmişler ama sonunda da yenmeye başlamışlar. Zaten sonrası çorap söküğü gibi gelmiş ve bütü o güzelim topraklar uçup gidivermiş. Neyse diyeceğim o ki, bizim Avrupa Birliği denilen o tuhaf birliğe alınmamız eşyanın tabiatına ters düşüyor. Ve lütfen kimse bana şunu söylemesin: Ama AB'nin bize ihtiyacı var. YOK!!! Çünkü zaten istediği herşeyi bizden fazla fazla alıyor ve daha da alacak. Ya da: Nasıl olsa Hristiyan Klubü damgası yememek için illa ki Müslüman bir ülkeyi alacaklar mutlaka ve o da biz olacağız... Neden alsınlar ki adamlar? Başından beri Müslümanlara karşı savaşmışlar, şimdi mi değişecek sosyal genetik kodları? Saçma! Hem de çoookkkk!!! Varsa fikriniz söyleyin lütfen...


Neyse, anlatmaya çalıştığım şey şu: Balkanlar'a yaptığım bu son seyahat, pek çok düşünceye sevketti beni. En önemli konu ise, Türkiye'de "dinci" olmayan kesimin bu konudaki duyarlılığının arttırılması bence. Orada yani Balkanlar'da bazı organizasyonlar var. Hepiniz bunların bazılarının kimler olduklarını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla önemli olan "bizim" gibilerinin de konuya ilgi duymalarını ama bu ilginin "Elveda Rumeli" dizisini izlemekten öteye geçmesini sağlamak. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.


Gelelim Harem manzaralarına... Sanırım blogda yeni bir bölüm açmam gerekecek "Harem Manzaraları" adında:)) Bu akşam doğan ayı gören oldu mu içinizde? O sırada İstiklal Caddesi'ndeki Midpoint'teydim ve bir anda karşıdan bir turuncu top yükseldi. Koccamaaann bir kızıl ay!!! Hem de tam nerede dersiniz? Benim evin tam üstünde!!! Eh, dedim kendi kendime, "Haneme ay doğdu" ve bunu hayırlı bir işaret olarak algılayıp, gülümsedim... Mal di Luna çekenlere diyecek sözüm yok ama ben bu dolunayı sevdim. Üsküp'te başladı ve İstanbul' da sürüyor...



Balkanlar / 3 Makedonya

Ne kadar guzel ve ne kadar bizim yerler buralari anlatamam sizlere... Uskup'teyim su anda ve butun gun gozlerimde yaslarla dolandim durdum hep. Sabah dunya guzeli Ohrid Golu'nden hareket ettim ve once Manastir olarak bildigimiz Bitola kentine ugradim. Bitola Mitola degil, resmen bizim manastir orasi. Neden mi? Mustafa Kemal'in teen-ager gunlerini gecirdigi yer oldugu icin, oradaki Askeri Idadi'de okudugu icin veeee bence herseyden daha da onemlisi ilk defa orada asik oldugu icin! Gorkemli okul binasi bugun icinde iki degisik muzeyi barindiriyor. Bunlardan biri, Manastir ve cevresinde yapilan kazilardan toparlanmis arkeolojik eserlerin sergilendigi Tarih Muzesi... Toprak altindan cikartilmis tarih oncesi caglara ait tarim araclari, canak comlek ve metal aletlerle, klasik donem heykelleri ozellikle dikkat cekiyor. Belki kendi capinda onemli olabilir ama benim icin esas onemli kisim orasi degildi. Ben, ikinci katta yer alan Ataturk Ani Odasi' na kostum heyecanla. Merdivenleri ikiser ikiser cikarken aklimda hep genc Mustafa Kemal vardi. O da ayni merdivenlerden inip cikmisti; belki arkadaslariyla gule oynaya, belki haylazca, belki de dusunceli... Ayni kapilarin tokmaklarini cevirmisti ve ayni trabzanlara dokunmustu. Ikinci kattaki siniflardan biri, muzeye donusturulmus. Ataturk hakkinda bilgi ve belgelerle, cesitli kitaplar, madalyalar, giysiler ve bolca da fotograf iceriyor. O'nun kim oldugunu anlatabilmek icin uc bes fotograf yetmez tabii ki ama yine de bildiklerimi yeniden hatirlamak icimi bir tuhaf etti. Muzenin hemen girisinde Mustafa Kemal'in ilk aski Eleni'nin, O'na yazdigi mektubun tercumesi vardi. Agla agla gozlerim sisti... Off OFFFFFFF... Kizin babasi cok zengin, oglan hem fakir hem Musluman... Olacak is degildir tabii ki ve neticede bu ask da harcanir gider. Eleni hayati boyunca baska hic kimseyi sevmez, kimseyle evlenmez ve tahminimce omru boyunca sevdigi TEK adami takip edip durur uzaktan da olsa!
Kisitli vaktimde daha fazla detaya giremeyecegim ama eve donunce Balkanlar'da ve ozellikle de Makedonya'da gorduklerimi ve belki de gorduklerimden ziyade, bana hissettirdiklerini daha etraflica anlatacagim. Sadece sunu soyleyebilirim: Burasi yani Rumeli, en az Istanbul kadar TURK! Osmanli en guzel eserlerini burada vermis, camiler, kopruler, sadirvanlar ve hamamlar kurmus. Modern Turkiye'ye giden yol burada acilmis. Daha Istanbul'un lafi bile yokken, fetihten 60 yil once Uskup bizimmis! Fakat ne yazik ki, 500 yildan fazla bizim olan topraklar sadece bir yil icinde elimizden kayip gidivermis. Insanin ici o kadar aciyor ki bunlari dusununce, aglamamak elde degil! Tarihimizi yeniden okumamiz ve uzerinde yeniden dusunmemiz lazim. Balkan Savaslari deyip gecistirdigimiz o donem, en az Kurtulus Savasimiz kadar okunmali ve ogrenilmeli. Bizim olan topraklar nasil ve neden sadece bir yilda kaybedildi, irdelenmeli! Berbat politikacilarin eline kalindiginda, devlet yonetimi sersemlere birakildiginda, degil ''Uskup, Manastir, Prizren'', Istanbul, Ankara, Diyarbakir bile kaybedilir Alimallah!!! Gecmisten ders almak, ayni hatalara dusmemek ve memleket topraklarini bir hic yuzunden kaybetmemek icin her vatan evladinin Rumeli'ye gelmesi lazim. En az iki kere hem de!

Balkanlar / 2... Karadag & Arnavutluk

Arnavutluk' tan sevgiler...
Su anda Iskodra'dayim, harika bir aksam yemeginden az once dondum ve yediklerimi az da olsa eritebilmek icin otelimin 'business center" inda oturup iki satir bir seyler karalamak istedim.
Dun Karadag'in deniz kiyisindaki en meshur yerlerden biri olan Budva'daydim. Biraz Dubrovnik'i andiran pek keyifli bir sehir! Yine de acik konusmam gerekirse, Hirvatistan'daki lezzeti bulamadigimi soylemem lazim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir sey zira hepinizin bildigi gibi Hirvatistan denince, tarafsiz kalamayacagim asikar! Seviyorum o kulturu ve Hirvatlari!!! Neyse yine de Karadag'a da haksizlik etmemem lazim! Avrupa'nin en yeni cumhuriyetlerinden biri olmalarina ragmen, hizla gelisim gosteriyorlar. Turizm ulke ekonomisi icin en onemli kaynaklardan biri haline gelmis. Fakaaaatttt...Tabii ki madalyonun iki yuzu var! Birinci yuzu iyi olani: Binlerce kisi, yeni acilan otellerde, acentelerde, otobuslerde is buluyor ve bu da ulkeye ciddi bir arti olarak yaziliyor. Hep derler ya bir turist en az 10 kisi icin is olanagi demektir diye, iste bizimkisi de bu hesap! Fakat bir de ikinci yuzu var ayni madalyonun: Dag tas otele kesiyor! Yani en olmayacak egimlerde bile deli gibi oteller yapiliyor ve bence doga katlediliyor. Soylendigi uzere, bu yapilan otellerin cogu Rus ya da Singapur kokenli sirketlermis. Bunun uzun vadede en fazla faydayi kime getirecegi konusunda derin dusuncelerim ve biraz da kaygilarim var ne ayzik ki! Bence , hani o araba lastigi reklamindaki soz gibi, kontrolsuz turizm, turizm degildir! Bir memleketin canina okumak istiyorsan, oraya iki uc tane muhteris turizmci koy, yeter! Velhasil, gorduklerimden pek de memnun olmadigimi anlamissinizdir...Yine de Karadag'in muthis yerleri de yok degil hani! Mesela bu sabah gezdigim Kotor! Inanilmazzzz bir yer! Guney Avrupa'nin en derin fiyordunda yer alan Kotor sehri, bence dun gezdigim Budva'dan cok daha etkileyici bir yerdi. Budva biraz fazla turistik olmus, aslinda Kotor da turistik bir yer ama yine de ikisi arasindaki fark, gozle gorunur derecede belirgin! Venedik tarzi binalari, alci tasindan yapilmis saraylari ve katedralleri, bir yanda ortodoks ote yanda katolik kiliseleri ile bence Adriyatik sahilinin en guzel yerlerinden biri Kotor... Gorulmeli!
Ogleden sonra ise sinirdan gecip Arnavutluk'a girdim. Sinir islemleri epeyce surdu ama ben o sirada en yakindaki kahvehanede enfes bir " macchiato" yudumlamakta oldugum icin, beklemeden sikayetci degildim. Iskodra'ya varir varmaz, havanin da guzelliginden yararlanarak, hemen Iskodra Kalesi'ne ciktim. Bugune dek gordugum en buyuk kalelerden biri! Bir yanda bereketli ova, diger yanda Balkanlar'in en buyuk golu olan Iskodra golu ve hepsinden daha da uzakta Adriyatik Denizi! Manzara harikaydi kisacasi! Golden beslenerek denize akan Bojana nehri de, obek obek sazliklariyla, Koycegiz Dalyan'a benziyordu. Ben bayildim ve Arnavutluk'u nedense simdiden sevdim; esas yarin gezecegiz her yani. Yarin ilk is olarak Iskodra'da yapacagimiz kucuk bir yuruyusun ardindan, Kruja Kalesi'ne cikacagiz. Burasi, en guclu zamaninda Osmanli'ya kok sokturmus Iskender Bey adindaki halk kahramaninin kalesiymis. Heyecanla bekliyorum.
Aksam yemegimizi Iskodra'daki eski bir ciftlik evinde yedik. Bir kismi ufak bir muze olarak korunmus sevimli bir yerdi burasi. Menumuz pek zengindi: Ateste pisirilmis harika etler yedik. Gitti benim rejim!

Neyse, simdi coook uykum geldi, gidip yatayim...
Yarin istikamet Kruja uzerinden baskent Tiran!
Gorusmek uzere...

Balkanlar /1

Karadag'dayim. Kolasin adinda bir dag kasabasinda. Mayis sonu olmasina ragmen, disaridaki tepelerde hala kar var ve isi sabah saatlerinde 2-3 derece... Yarin daglardan inip, canim Adriyatik'ime kavusacagim. Seviyorum o denizi...Tabii ki Ege ile kiyaslama bile yapilmaz ama yine de hic fena degil. Ustelik vizesiz gidebilecegim yuzlerce adasi var ve benim gibi isloman biri icin, bulunmaz bir cennet!
Dun aksam Kosova'daydim. Avrupa'nin en genc cumhuriyeti! Eski Yugoslavya'dan kalan son parcalardan biriydi ve en sonunda o da Sirbistan'dan koptu: 17 Subat 2008! Su anda pek cok sorunla bogusuyor. Ekonomik ve sosyal dertleri kolayca bitecek gibi degil ama yine de umut dolular. Ozellikle Prizren'de Osmanli'nin o kadar cok izi var ki, Turkce konusmak dogal geliyor insana. Geceyi genc ulkenin mutevazi baskenti Pristine'de gecirdim. Sabah sakir sakir yagan yagmurla uyandim ama dert degil! Sehrin eski mahallelerinde yer alan Fatih Camii'ni ve Yigit Pasa Camii'ni gezdim. Bir kahvehaneye girip, demli bir cay yuvarladim. Ardindan Kosova Meydan Muharebesinin yapildigi kocaman ovadan gecip, Sultan I. Murad'in turbesine gittim. Icim cok fena oldu nedense... Aslinda koca sultan, tam da Tanri'dan diledigi sekilde, once Gazi sonra da sehid olmus... Cansiz bedeni Bursa'ya tasinmadan once tahnit edilmis ve ic organlari sehid edildigi yere gomulmus ve sadece bos bir kabuk halinde kalan beden de Bursa'ya getirilip, Cekirge'deki turbeye konulmus. Butun sultanlar icinde, kendine ait iki turbesi olan yegane padisah Sultan I. Murad Hudavendigar... Ilginc degil mi?
Otellerde internet baglantisi bulabilecek olursam, tipki bu aksam oldugu gibi, Balkan gezim hakkinda kisa da olsa haberler vermeye calisacagim. Bakalim ne kadar basarili olabilecegim? Simdilik bu kadar, hoscakalin...

Balkanlar Öncesi Heybeli

Valizim hazır, az sonra yatağıma uyumaya gideceğim. Önümüzdeki bir ay, evde geçireceğim gün sayısı galiba sadece dört ve ben şimdiden evimi, henüz bir yerlere gitmemiş olmama rağmen özlemiş durumdayım. Bu son bir hafta öyle yoğun, öyle keyifli geçti ki, sürekli İstanbul'da kalıyor olsam, eminim ki bu denli dolu dolu yaşayamazdım. Oysa, yaşadığım hayat şeklinde, şehrimde geçirdiğim günler sayılı olunca, her saat kıymete biniyor. Buradaki her günümü de arkadaşlarıma adıyorum, harika oluyor.
Bu sene İstanbul'da harika bir bahar oluyor; bilmem acaba siz ne dersiniz? Her yer yemyeşil ve taze görünüyor. Bol bol yağan yağmurların da payı yok değil tabii ki... Hava kuzeyli rüzgarlar sayesinde bunaltmıyor, hem de pus iyice dağıldığı için, pırıl pırıl. Bugün baharın en güzel yaşandığı yerlere uğradım. Öğle yemeği için Büyükada ve ardından da az şekerli bir kahve ile tavla keyfi için Heybeli... Heybeli'ye epeydir gitmemiştim, çok özlemişim. Hemen Denizatı'na gittim tabii ki ve İstanbul'daki en iyi kahveyi orasının yaptığına bir kere daha ikna oldum. Bir yandan da gözlerim Enis Batur'u aradı sağda solda. Belki sezonu açmış, gelmiştir adaya diye bakınıp durdum çevreme ama yoktu. Belki de henüz gelmemiştir...
Geçen sene Didi ile yaşadığımız ada günlerini hatırladım özlemle. Aslında hayatımın en zor zamanlarıydı onlar ama yine de çok güzellermiş her şeye rağmen. Didiciğimle beraber bir ağlıyor bir gülüyorduk. Arada Şebo ve Saadet de geliyordu ve hayallere dalıp dalıp gidiyorduk. Denizatı'nda, eğer üç kişiysek "3-5-8", yok eğer dörtlemişsek kadroyu "okey" çeviriyorduk. Öbek öbek ayçekirdeği de cabası oluyordu. Bazen tek başıma adaya gidip, Denizatı'nda saatlerce oturup ders çalışıyordum. Gelip giden gemileri seyrederek hesaplıyordum geçen saatleri. Bazen de arka taraflara yürüyordum sessiz sessiz, kafamın içinde tonlarca düşünceyi ve asla yitirmediğim umutları evirip çevirerek. Verilmiş sözleri düşünüp, onlara saf saf inanıp, mutlu oluyordum kendi kendime. Asla gelmeyecek Godot'yu bekliyormuşum ama bunu o zaman bilmiyordum ki... Üzerinden epeyce zaman geçti, Godot'nun gelmeyeceği kesinleşti, verilmiş olan sözlerin kocaman birer yalan olduğu ortaya çıktı ve yaşam bambaşka bir yöne doğru akmaya başladı. Uzun süre düştüğüm yerden kalkamadım, nefes bile alamadım ama sonunda geçti ve bu fırtınaların üzerine, ilk Heybeli'mi yaptım bugün. Aslında hüzünlü oldu adaya dönüşüm. Yalnızdım, üzerinde hayal kurulacak sözler ve vaatler de yoktu artık ve ben bir senede en az on yaş büyümüştüm. Herşeyden daha da önemlisi Diren de başka bir şehre taşınmıştı ve adamız onsuz daha da yalnız, sanki öksüz kalmıştı. Yine de ilk sızıyı attıktan sonra bol köpüklü kahvemi yudumlarken, şöyle bir arkama yaslandım, derin bir nefes aldım, her ne olursa olsun içimde bir yerlerde hala taze duran özlemi iteleyip, denizin ve gökyüzünün mavisine saldım kalbimden göçen martıları... Herşeye rağmen yine de şükran duydum sahip olduklarım için ve adaya bir kez daha aşık oldum.

Yarın, Kosova, Karadağ, Arnavutluk ve Makedonya'dan geçecek bir tura gidiyorum. Yaklaşık 9 gün sonra görüşürüz.

İstemek...

Can dostum Pürlen, arada sırada, insanı yerden yere vuran yazılar döktürür. Bazıları Cumhuriyet'te de yayınlanan bu yazıların son örneğini, geçen gün okuttu bana. Üzerinde epeyce düşündük, konuştuk, ağlaştık ve bolca küfrettik. Bakalım sizde ne tür duygular yaratacak? Sadece kadınlar değil, erkekler de, hatta belki özellikle de erkekler okusunlar lütfen:

İSTEMEK

Dizi sahnesi:
Esas kız esas oğlanın evinde ağlamaktadır.
Esas oğlan kızın hıçkırıklar içerisindeki hali karşısında biraz sevgi dolu, biraz da çaresizdir. Ağlamaktan yorgun düşerek kanepede uyuyakalan kızın önce başını ve yüzünü okşayacak, ardından da onu kucaklayarak yatağına götürecektir.
Yarı uykulu yarı baygın kız, yatakta yalnız kalmak istemez ve kendisini yatağa uzatan çocuğun eline son kalan gücü ile sarılıp yalnız kalmak istemediğini söyler.
Esas çocuk direnmez ve çocuğun elini bırakmadan arkasını dönerek yatan kıza sarılarak, kaşık pozisyonunda yüzünü onun saçları ile boynuna gömerek geceyi hiç kıpırdamadan geçirir.

Yukarıdaki sahne biraz bir diziden biraz da hayallerimden alınmıştır.

Bu sahneye gözlerimi kapayarak zihnimde uzun uzun baktım.
Evirdim çevirdim, kızın suskunluğunu, savunmasızlığını inceledim.
Sahnenin diğer parçası olarak erkeğin o sırada kızın yorgun baygınlığı karşısında nasıl sakinleştiğini ve yüzündeki şefkati gördüm.

Tam da bu an durdum.

Tarif ettiğim sahnede sevgi, aşk, şefkat, kadın, erkek ve daha birçok şey vardı.
Bir kadın olarak ne kadar uzun süredir yarımın, yarım olduğunu fark ettim.
Canım, neye ağlıyordu ise ağlasın, o kızın yerinde olmak istedi.

Eksik olan yarımın, kapıdan çıkarken ya da masaya doğru ilerlerken sırtıma hafifçe dokunmadığı için, taksi çağırmadan param olup olmadığını sormadığı, gece gideceğim yere vardığımda onu aramamı söylemediği için eksik olduğunu.
Yarımın biraz çocuk, biraz kadın hissetmeme izin vermediği için yarım olduğumu düşündüm sonra.
Hem ona kabahat buldum hem kendime.

Bu her şeye yeten Amazon kadını olma halinin beni yavaş yavaş içime kapadığını ve yarımla aramdaki mesafeyi süratle açtığını fark ettim.

Zira hayatın hayhuyu içerisinde her şeye muktedir bir eda ile kendinin efendisi olan ve dimdik ayakta duran ben, galiba doğada biraz da benim olmayana soyunarak yarım kalmayı seçtim.

Bu kadar kendini bütün göreni ve göstereni kimse tamamlama gereği görmüyor.

Yanlış anlaşılmasın kadın olanın dünyaya yeteceği hususunda hiçbir endişe taşımıyorum.
Ancak hislerime göre kendimize yetmiyoruz bazen.

Siz de içinizi yoklayın diyorum, kendinizi yarım bıraktırıp, bıraktırmadığınıza bakın.
Sanırım zaman zaman o koltukta ağlayan kadın olmak, yarım kalmamak açısından fevkalade bir doyum olabilir.




Güzel yazı değil mi? Ben çok sevdim ve bazı satırları birkaç kere okudum.



Ey kadınlar! Dünyaları yerinden oynatacağız diye yarım kalmayın lütfen, kendinizi yarım bıraktırmayın! Ve ey erkekler! Kadın güçlü görünüyorsa bile, kadındır yahu! Lütfen ona, kadın olduğunu unutturmayın, hissettirin!

Harem'den Manzaralar

Son bir sene içinde yaşadıklarımı düşündükçe, bazen aklım duracak gibi oluyor. İnsanın hayatı kısacık zaman dilimleri içinde, aklının bile alamayacağı şekilde değişebiliyormuş, öğrendim. Değişim, dönüşüm, yenilenme ve yeniden başlama her zaman kolay olmuyor ama bir kez de olup bittikten sonra, ardınızda gördüklerinize kendiniz bile inanamıyorsunuz. Tabii her değişim/dönüşüm tereyağdan kıl çeker gibi kolay olmuyor. Benim için yaşanan süreç gerçekten epeyce sallantılı oldu ama şimdi ardımda bıraktığım, üstesinden geldiğim fırtınaları hatırladıkça, kendimle gurur duymanın da ötesinde şeyler hissediyorum. Galiba şimdi "gerçekten" büyüdüm. Mü acaba???
Yaşantımı artık bambaşka bir mahallede sürdürüyorum.: Harem...Dünyanın en güzel günbatımlarının görüldüğü yer! Salonumdan her akşam, tıpkı şu satırları yazarken de yapmakta olduğum gibi, ağaçların arasından görünen denizin üzerine altın rengi pırıltılar saçarak batan güneşi izliyorum. Gökyüzü ve deniz aynı renge bürünüyorlar. Renk paletini anlatmaya dilim yetmez, öylesine muhteşem! Turuncu, pembe ve mor renklerin aynı manzarada buluştuğunun, bu denli farkında olmadan yaşıyormuşum bugüne kadar. Vapurların düdükleri uğurluyorlar giden güneşi, sabahları da Selimiye Camii'nin müezzinleri haber veriyorlar yeniden gelmekte olduğunu... Bazen sabahları, limana giriş yapmak için çılgın manevralar yapan şilepleri seyrediyorum hayran hayran. Kocaman vinçler, dünyanın değişik köşelerinden gelmiş, renk renk konteynerler indiriyorlar limana. Çocukluğumdan beri büyülemişlerdir beni, gemiler, limanlar ve o devvv vinçler. O konteynerlere bakıp bakıp iç geçiriyorum ve aklıma kendi konteynerim, valizim geliyor. Ben de yaşamımı o konteynere yükleyerek, dünyanın dört bir yanına savrulup duruyorum biteviye...
İçinde pek fazla vakit geçiremesem de, evimde olmaya bayılıyorum. Bu evde yaşadığım her akşam için, her günbatımı için, durup durup şükrediyorum. Uzun zamandır yaşantımda olmayan bir şeyi, sonunda bulduğum için şükrediyorum: HUZUR... Sular duruldu, fırtınalar dindi ve artık nefes alırken, bir türlü dolmak bilmeyen o feci boşluk, sanki biraz ufaldı. Planlar yapıyorum deli gibi... Hangisini gerçekleştirebileceğimi bilemiyorum ama en azından varlar... Hoş "Tanrı'yı güldürmek istiyorsan O'na planlarından bahset" derler ama kimin umrunda?! Ben yeniden hayal kurmaya başladım ya, o yeter!
Eve gelirken, dolmuştan Çiçekçi'de iniyorum. Sevimli bir mahalle... Hiç bilmezdim eskiden... Mis kokulu bir ekmek fırını, efendi şoförlerinin olduğu bir taksi durağı, lezzetli pastalar börekler yapan bir pastanesi, benim için elzem şeyleri bulabildiğim Migros'u, eve de servis yapan balık restoranı, kebapçısı, anahtarlarımı yaptırdığım çilingiri, acil durumda imdadıma yetişen elektrik tesisatçısı , tam teşekküllü bir eczanesi, sıra sıra, birbirini tanıyan esnafıyla, harika bir mahalle burası. İhtiyaçlarımı aldıktan sonra, kendimce "Uzun Tur" olarak adlandırdığım yoldan eve gelmeye bayılıyorum. Yokuş aşağı indikçe muhteşem bir manzara seriliyor her açıdan. Sokaklar denize iner gibiler hep... Kafamı sola çevirdiğimde, Selimiye kışlasının dev kulelerini görüyorum. Sağa baktığımda ise, İstanbul'umun tarihi yarımadası uzanıyor altımda. Bütün Harem'i, otogarı ve feribot iskelesini tepeden seyreden parkın kenasından yürüyerek geliyorum evime. Yavaş yavaş... Tıngır mıngır...Koşmadan...Manzarayı içime çeke çeke... Topkapı Sarayı, Galata Kulesi, Ayasofya, Haliç... Hepsi, her gün eşlik ediyorlar bu ritüelime...
Şimdi güneş battı artık. Akşam ezanı da okundu, bitti... Kuşlar da sustular zaten. Dışarıdan, çooook uzaklardan, nazlı vapurların, otogardan Anadolu'ya çıkan otobüslerin ve ısrarla korna çalan minibüslerin sesleri geliyor... Bu sesler bana dışarıda tüm hızıyla sürmekte olan bir yaşam olduğunu hatırlatıyorlar ama ben bu hareketin dışındayım şu anda: Evimdeyim ve huzurluyum...
Zor oldu ama OLDU!

Anadolu Sonrası İstanbul Keyfi

Haklıymışım! Anadolu bir harikaydı. Her yer rengarenk çiçeklerle bezenmişti. Kimi yerlerden geçerken, zevkten aklımı yitirecek gibi oldum resmen. Allahım! Herkesin soluk ve pastel renklerle tarif ettiği Konya Ovası, nasıl da capcanlıydı! Bir kere, bu baharda bol bol yağış almış olacak ki, bütün ovadaki hakim renk yeşildi. Aradaki binlerce çiçeğin tonlarını nasıl anlatmalı ki acaba? Mor - ki bilen bilir, benim en sevdiğim renktir- bu kadar mı çeşitli olabilir? Gelincikler bu kadar mı kırmızı, katırtırnakları bu kadar mı sarı olur? Bütün ova festival görünümündeydi adeta. Antakya -yine- delirtici lezzetleriyle, disiplinle sürdürmeye çalıştığım rejimimi darmadağın etti. Humus, acılı ezme veee herşeyden önce zahter salatasıyla aklımı başımdan aldı ve yanına da tek rakıyı ekleyince, elveda diyet! Kimin umrunda? Olacaksa böyle olsun, keyiften içelim, dertten değil! Bu arada Antakya'daki San Simeon Manastırı'nda ufak bir kaza geçirdim: Bir kayanın üzerinden diğerine atlarken, alttaki kayanın boşta duruyor olması nedeniyle, resmen küt diye suratımın üzerine düştüm. Artık nasıl düşmüşsem, millet bir anda, yaşayıp yaşamadığımı görmek için tepemde toplandı. Meğer kafamın taşa vurduğu anda çıkan ses, yarılan bir karpuz sesi gibiymiş! Neyse, verilmiş sadakam varmış ve kafam da epeyi sağlammış ki, hala taşıdığım bir kaç çürük ve sıyrıktan başka hasar olmadı. Biraz da gururum incindi tabii ama o kadar da olsun. Neyse ki akşamına, yukarıda bahsettiğim güzel yemekler, keyfimi yerine getirdi. Akşam yatağıma yattığımda, kazayı neredeyse unutmuştum ki ertesi sabah tutulmuş sırtım ve boynum bana başımdan geçenleri yeniden hatırlattılar. Hala da o tutukluk sürüyor! Neyse, geçer!
Bu arada Kapadokya da yemyeşildi. Bütün vadilerin diplerinde, çiçekler açmıştı. Zelve'nin ikinci vadisi de kapanmış, bilmiyordum. Aslında, neredeyse iki senedir oralara gitmediğim için, sanki herşeyi ilk defa görüyormuşum gibi heyecanlıydım ama bir yanım da tuhaf bir ruh hali içindeydi hep. Anadolu turlarına çıkmadığım bu iki sene zarfında yaşamımda ne kadar çok değişikilk olduğunu hep hatırlayıp durdum. Oraya iki sene önce son defa gitmiş olan İko ile geçen hafta gitmiş olan İko arasındaki değişiklikler, kelimelere sığdırılacak gibi değil. Bu değişiklik sadece saç rengim değil tabii ki... Okumasını bilene!
Bu arada bambaşka bir güzellik de tur boyunca karşılaştığım arkadaşlarımın beni gördüklerinde nasıl şaşırdıklarını ve sevindiklerini farketmek oldu. Kaygısızca sohbet etmeyi özlemişim, iyi geldi.
Şimdi bir hafta kadar buralardayım. Sonra da Haziran boyunca, yurtdışında olacağım. İşte bu yüzden uzun süre göremeyeceğim dostlarla olabildiğince vakit geçirmek istiyorum.
Şu sırada, salonumun penceresinden görünen manzarayı acaba nasıl tarif etsem? Güneş, bulutların altından yeniden çıktı ve her yeri altın rengine boyadı. Ağaçların arasından gördüğüm Boğazın üzeri pırıl pırıl... Vapurlar geçiyor nazlı nazlı... Güzel bir gün batımı olacak galiba. Öyleyse, kendime güzel bir akşam sofrası hazırlayayım ben de şimdi. Hoşçakalın!

Gergiev ve sonrası... Aşk yeniden!




Gergiev sonrası yaşam asla aynı şekilde devam etmiyor. Galiba yeniden aşık oldum:))) Anlaşılacağı gibi konser çok iyiydi. 13.000 kişilik koccaaaa spor salonu neredeyse hıncahınç doluydu. En çok bunu kıskandım. Konser programı Rus bestecilerden oluşuyordu. İlk olarak Rachmaninoff, " Senfonik Danslar" ardından Prokofieff "5. Senfoni"ve bis olarak da Mussorgksy "Bir Sergiden Tablolar" ... Daha ne olsun??? Konserin ilk bölümünde sahneden uzak bir noktada oturuyordum ama ikinci bölümde, şefi tam karşıdan gören bir noktaya sızdım ve Gergiev'in, parmak uçlarıyla orkestrayı yönetmesini, yine kendimden geçercesine izledim. Hele o saçlarını sol eliyle düzeltmesi yok mu? Darmadağın etti beni yine! Neyse şaka bir yana, konser sonrasında gruptaki herkes mutluluktan uçuyordu. Zagreb'te böyle bir etkinliğe denk gelmiş ve üstelik de turun yoğun programı içinde buna vakit ayırabilmiş olmamız, herkesi çok sevindirmişti. En çok da beni tabii ki!
Şimdi İstanbul'dayım. Yarın Adana'ya uçup, ardından Antakya, Kapadokya, Pamukkale ve İzmir hattında, St. Paul'un izinde bir Anadolu turu yapacağım. Grup, papazların da olduğu, 90 kişilik bir İtalyan grup. Paralelimde, sevdiğim bir rehber arkadaşım var ve işin ağır yükünü ona yıkmayı düşünüyorum ama onun bundan haberi yok henüz. Tur sırasında yazmaya fırsatım olacak mı bilemiyorum ama ne olursa olsun şimdiden şunu söyleyebilirim: İtalyanca turlarımı da özlemişim ve baharda Anadolu yollarında olmak güzel!


Hirvatistan 2009

Ne diyeyim? Ben galiba bu ulkeyi pek seviyorum. Su anda baskent Zagreb'de bir internet cafe'de oturmus yazmaktayim. Hava cok sicak. Saat 20.38 ve disarida harika bir aksam var. Az sonra meydanlara, parklara yayilmis kalabaliklara katilip, keyifle yuruyerek otelime donecegim.

Tur sirasinda hava muhtesem oldu. Ne cok sicak ne cok soguk... Her yan yemyesil, baharin en taze halleriyle doluydu. Gecen hafta yazdiklarimda hakliymisim: Gelincikler, katirtirnaklari ve mis gibi kokulariyla pitosborumlar insani cilgina ceviriyordu. MUHTESEMMM!

Grup pek sansliymis bence. Neden mi? Gorulebilecek her seyi fazla fazla gorduler: Split Piskoposundan tutun da, Porec Eufrasius Basilikasi'nda dugune kadar. Zagreb Naif Sanat Muzesi, Ivan Mestrovic Atolyesi, Jarun Golu... Hepsi de basta hesapta olmayan harika surprizler oldu.

Bugun Zagreb de bizi buyuk bir surprizle karsiladi: Valery Gergiev yonetiminde Londra Filarmoni! Yarin aksam ARENA adindaki yepyeni spor kompleksinde! Daha onceki yazilarimi okumus olanlar Gergiev'e hayran oldugumu iyi bilirler. Onu onceki sene Viyana'da Mariinsky Theatre ile izledigimden beri acaba bir daha nerede gorebilecegim diye dusunup durur olmustum. Kismet Zagreb'eymis! Sanirim Rachmaninoff ve Prokofief ile dolu harika bir program bekliyor bizi...

Aklima hain fikirler geliyor bu arada. Kisin belki bir iki ay Zagreb'de yasayacagim. Bu kenti de gittikce daha fazla sevmeye basladim. Medeni, kulturel faaliyetleri zengin ve bizim memlekete oranla oldukca ucuz! Az once parklardan gecerken, birbirleriyle sarmas dolas olmus opusen gencleri izledim(ayip olmasin diye goz ucuyla tabii ki) Serilmisler yemyesil cimenlerin uzerine, BAYILDIMMM... Bir de baska bir parkta bikinisiyle guneslenen genc kizlar vardi. Bir Allahin kulu da bakmiyordu bile. Aslan gibi de guzel kizlardi oysa:))Boyle manzaralar gormeyeli ne kadar cok oldu bizim oralarda. Neredeyse mini etek bile giyilmeyecek sehirde! Gittikce muhafazakarlik agir basiyor ve bizler mahalle baskisi yasiyoruz aslinda. Demiyorum ki Taksim Meydani'nda guneslenelim ama en azindan parklarda opusen gencleri rahat birakalim! Tabii parklarimiz da, opusen genclerimiz de kaldi mi, onu bilemiyorum artik!

Simdilik bu kadar. Iyi aksamlar herkese...

Yeniden Hırvatistan ve ardından Anadolu...

İnsan sürekli olarak - benim gibi- dünyanın değişik köşelerindeyse, evinde geçirdiği zamanlar tatile dönüşüyor. Bir haftalık ev tatilim bitti ve yarın sabah erkenden yoldayım yine. En sevdiğim ülkelerden birine doğru uzanacağım: Hırvatistan... Neyse ki bu bir hafta boyunca harika şeyler yaptım: Baharı yaşadım...Arkadaşlarımı gördüm bol bol. Adaya gittim, hala mimozalar vardı. Erguvanları seyrettim. Yemekler yedim, eğlenceli. Sinemaya gittim, gülmeye... Ne diyeyim? Hakkını verdim yani! Şimdi sırada harika bir seyahat daha var.
Bu seyahatte Bosna Hersek'ten başlayarak Dalmaçya kıyılarına ineceğiz. Sonra kıyı kıyı Adriyatik şeridinden kuzeye devam edip, son olarak başkent Zagreb'e ulaşacağız. Normalde yılın bu zamanı, her yer katırtırnakları ve gelinciklerle dolu olur. Bir yanımda henüz tazeliğini Akdeniz mevsiminin kavurucu sıcağına kurban vermemiş yamaçlar, öbür yanımda mücevher gibi serpiştirilmiş yüzlerce adasıyla insanın aklını çelen lacivert deniz...Adriyatik! Umarım hava da yardımcı olur ve tadını çıkartırız...
Sevindiğim diğer şey de, bu turun hemen ardından uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacak olmam: Anadolu Turu! Eteria'nın papaz gruplarıyla yaptığımız klasik turlardan biri olacak ve ben iki senedir bunu yapmadığım için biraz heyecanlıyım. Allahtan turda tek başıma değil de, çok sevdiğim bir rehber arkadaşımla paralel olacağım. Böylece işin yükünü paylaşmış olacağız. Üstelik Mayıs ayında Anadolu da en az Adriyatik kıyıları kadar güzeldir. Kapadokya'da bazı ağaçlar hala çiçektedir ama Çukurova'da buğdaylar iyice büyümüşlerdir bile. Akşehir, Sultandağı üzerinden Dinar'a inerken kesin gelincikler vardır. Hatta haşhaş tarlaları mor ve beyaz çiçekleriyle insanı deli etmeye birebirdir. Nazilli civarında taze çilekler çıkmıştır. Menderes ovası yemyeşildir. Afrodisyas da papatya ve gelinciklerle doludur. Efes'te de iç gıcıklayıcı kokularıyla katırtırnakları açmıştır... Memleketim de pek güzeldir velhasıl! Galiba Anadolu'yu da özlemişim ben...Eeeee...Kolay değil! 24 sene! Rehberlik işte böyle bir şey, insanın ruhuna işliyor. Hayatımın yarısından çoğunu bu şekilde yaşadım ben. Başka bir iş yapmak da aklımın ucundan bile geçmedi şimdiye kadar. Seneler boyu mevsimlerin dönümünü Anadolu yollarında yaşadım. İlkbaharla birlikte uyanan tabiatı, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen tarlaları seyretmek en sevdiğim şeydi. Konya ovasında pancar veya Menderes ovasında pamuk yüklenmiş traktörlerin bölge kooperatifleri önünde kilometrelere varan kuyruklara girişlerini seyretmeyi de çok severdim. Bir de hasatı kaldırdıktan sonra, tarlaları temizlemek için çiftçilerin yaktıkları ateşlerle, alev alev parlayan geniş düzlüklerden geçmeye de bayılırdım. Hele bu geçiş akşamüstü günbatımı saatlerine denk gelirse, hepten geçerdim kendimden. Alacakaranlıkta göz kırpar gibi parlarlardı o ateş öbekleri...Sanırım bu sene bir kısmını yeniden görebileceğim. Ne güzel!
Anlayacağınız dostlar, bahar keyfim devam ediyor...
Haa, unutmadan... Didi Ordu'ya gitti ve yerleşmeye çalışıyor. Karadeniz bölgesi haberlerini de ondan alırız artık:)) Hadi Didiiii!!! Bağlat bir an evvel şu internetini!

Didi Güzellemesi


Bundan 5-6 sene önce, birileri Didi ile bu kadar yakın, bu kadar ayrılmaz hale geleceğimizi söyleseydi, kolay kolay inanmazdım. Oysa şimdi durum çoook başka. Didi olmadan nasıl yaşarım bilemez haldeyim. Birkaç hafta görmeyeyim, burnumun direği sızlıyor, kolum kanadım kırılıyor. Hayatımın en zor dönemlerini onunla paylaştım ama bütün o zorluklarına rağmen hep çok ama pek çok güldüm. Yeri geldi çok ama pek çok ağladım. Diren de kimi zaman benimle güldü, kimi zaman ağladı. Ben de onunla tabii...Zira onun yaşamı da korkutucu dönemeçlerden geçiyordu tam da o sırada. Birbirimize yaslandık, yürümeye devam ettik. Hangimiz takılıp düşerse, öbürü hemen yetişip yerden toparladı diğerini. Birbirimize aile olduk, en çekirdeğinden... Yaşamımın en büyük hareketini Didi sayesinde yapabildim. O olmasaydı, ben hala yerimde sayıyordum büyük ihtimalle. Ve şimdi Didi gidiyor yepyeni bir maceraya...Ordu'da otel açacak ve müdürlüğünü yapacak. Heyecanlı mı heyecanlı! Pek de fazla aşina olmadığı sularda yüzecek olmanın tedirginliği var üzerinde ama ben biliyorum ki herşey harika olacak. Yorulacak ama müthiş bir donanım/deneyim kazanacak.

Dün akşam "Altın Günü Dörtlüsü" Bostancı Evi' nde son bir defa bir araya geldi. Amaç bir yıl boyunca, orada yaşamış olduklarımızı hatırlayıp evimize veda etmekti. Ettik de...Bu dörtlü artık bir daha Ordu'da bir araya gelebilir gibi duruyor. Tabii ki ben daha önce gideceğim, o başka...

Didiciğim, My Lucky Star,

Sana tüm kalbimle, herşeyin en iyisini diliyorum. Yeni maceranda, her zaman, ne olursa olsun yannda olacağım. Sen benim ailemsin ve seni çok seviyorum...

Bahar

Erguvanlar açmış... Epeydir yoktum, farketmemişim... Bugün vapurla karşıya geçerken bir de ne göreyim? Her yer en sevdiğim renkle donanmış. Bahar gelmiş, geçiyor... Kızdım kendi kendime... Oysa bir söz vermiştim geçenlerde: Yaşamı ıskalamayacaktım, farkında olacaktım ve sadece ama sadece ileri bakacaktım. Galiba bu sefer de biraz fazlaca ileri bakmaktan burnumun ucundaki baharı göremeyecektim az kalsın! Neyse ki toparlandım ve ağaçların tazecik yapraklarını, artık eskisi kadar üşütmeyen kuzey rüzgarını ve boğaz üzerinde oynaşan bahar güneşini içime doldurdum.
Bir aydır yine yazmamışım. Üşendim dersem yalan söylememiş olurum. Aslında tonlarca şey oldu bu sıralar ama kayda değer bir durum yok aslında. Hepsi minör şeyler; majörler bitti... Yine dünya kazan ben kepçe gezmeye devam ediyorum: Almanya, Peru, Bolivya... Son bir ayda uğradığım yerler bunlar...
Bol bol kitap okuyorum: Tahsin Yücel "Golyan Devrimi" , İskender Pala "Kitab-ı Aşk" ve tabii ki Enis Batur " Kurşunkalem Portreler" son bir haftada okuyup kenara koyduğum harikalar. Şu anda İskender Pala'nın "Dört Güzeller" ini okuyorum. İlginç! Hava, Su, Toprak ve Ateş yani dört element hakkında denemeler... Çok beğendim ve farklı bir tarz ile tanıştım. Kimi satırlardaki eski kelimelerin anlamını çıkarmakta zorlansam da, hoşuma gitmiyor diyemem. Hem zaten sözlükler ne için var ki?
Hayatıma yeni arkadaşlar katılıyor. "Demirbaşlar" sabit kalmak şartıyla, eskiler gittikçe yenilerine yer açılıyor sanki... Feng Shui de böyle demez mi? Eskiyenleri, kötü enerjisi olanları, kötü anıları çağrıştıran şeyleri/insanları/hatıraları/duyguları yaşamınızda tutmayın. Ben insanlarımı kolay kolay bırakmam, bırakamam ama bırakma zamanım geldiğinde de, salak değilim, anlarım... Yine de ozanın dediği gibi:

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU

Bebek Adımları, Milano ve Shakespeare

Yaşam yavaş yavaş normale dönüyor. Uzun sayılabilecek bir süre internetsiz yaşadım, meğer böyle de oluyormuş. Ev pek sessiz hala ama şikayetçi değilim. Biraz okuyarak, biraz ders çalışarak dolduruyorum günlerimi. Merak edip hal hatır soranlara teşekkür ederim. Henüz koşamıyorum ama bebek adımlarıyla yürümeye başladım sayılır. Sabahları ezan sesi duymayalı seneler olmuştu ama şimdiki evimden Selimiye'nin müezzinlerini dinleyerek başlıyorum güne. Sonra salonumun penceresinden vapurları seyrediyorum çay içerek. Trafik diye bir derdim kalmadı, ki bu İstanbul şartlarında inanılmayacak bir lüks... Taksim'e çıkmak sadece yarım saatimi alıyor.
Araya bir İtalya seyahati girdi ansızın. Pür ve ben! Milano Palazzo Reale'de Magritte sergisi, Rafael'in ünlü "Meryem'in Nikahı" tablosunun restorasyondan sonraki açılışı, Pinacoteca Brera'da Caravaggio buluşması, La Scala'da Handel'in Alcina'sı... Üç güne sığdırdık vallahi! Bahar tomurcuklarının çiçeğe duruşunu seyrettim orada, burada henüz kış var oysa ki... Bir kaç gün sonra Almanya'ya gidiyorum, orası da kışta kalmış hala... Ayazda... Varsın olsun, Bach'ın izinde olacağım ya!
Pür'ün 40 yaşını kutladık. Ne partiydi ama! Canım arkadaşım, kardeşim...Seni o kadar çok seviyorum ki, bazen yeterince anlatamadığımı düşünüp, çaresiz hissediyorum kendimi. Ama sen, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Kelimelerim yetmiyor, ozan değilim ki!
Ozan demişken....Shakespeare en büyük dostum oldu son günlerde. Ne büyük bilge! Buzları eritiyor, içimi ısıtıyor. Umut veriyor her şeye rağmen. O zaman onunla bitirelim. Madem Nisan kapıda...

Sone 98

Sensizdim, bütün bahar yaşadım senden ırak;
Nisan bu, allı pullu, giyinmiş süslenmiş de,
Herşeye gençlik ruhu aşılamış, şen şakrak,
Gülüp oynuyor durgun Saturnus bile işte,
Ama cânım kuşların söylediği şarkılar,
Elvan elvan çiçekler, burcu burcu, alaca,
Bana bir yaz masalı anlattıramadılar,
O soylu çiçekleri ben kesemem haraca,
Zambakta beyazlığa şaşmıyorum bir türlü,
Güldeki kızıllığı övmek gelmez içimden;
Doğrusu hepsi güzel, bir içim su, büyülü,
Hepsi senin resmindir, hepsinin örneği sen.

Ama sen olmayınca kış sürdü biteviye:
Bunlarla oyalandım senden gölgeler diye.

Ayazda kalmış tüm yüreklere iyi baharlar diliyorum. Bir an evvel çözülsün tüm buzlar.

Bekliyorum...

Hayatımın son bir buçuk haftasını anlatacak doğru kelimeleri bulamıyorum. Bir gün bulacağımdan eminim ama bugün, "o gün" değil henüz... Hayallerime dokundum ama ellerimden kaydı gitti. Yine... Bir kez daha...Üzgünüm... İçim paramparça...
Uzun zamandır bloga yazamamışım ama şimdi de bundan fazlasını yazamayacağım. Bir gün düzeleceğim, sil baştan yaşayacağım, hatta belki renkleri bile yeniden seçmeye başlayacağım ama bugün "o gün" değil... Şimdilik yaşam siyah-beyaz ve çok ama çok sessiz... Ama biliyorum ki, böyle devam etmeyecek. Ben de o günü bekliyorum...

Mekong, Phnom Penh ve Raffles Hotel

Buralara geleli neredeyse iki hafta olmak üzere ve ülke değiştirip duruyoruz ama değişmeyen tek bir şey var: Mekong! Bu efsanevi nehir her anımızda yanımızda ve hemen hemen her akşam, güneşin battığı o nefis saatlerde, nehrin üzerinde harika tekne gezintileri yapıyoruz.
Geçen gün Mekong deltasına gittik. Nasıl bir su dünyası, anlatamam. Koca nehir, Tibet topraklarında doğuyor, Çin, Laos, Tayland, Kamboçya topraklarından geçip, Vietnam’ın güneyinde müthiş bir delta yaparak, Güney Çin denizi’ne dökülüyor. Deltada insan eliyle yapılmış 2800 km. uzunluğunda kanallar var. Aralarındaki pirinç tarlaları, meyve bahçeleri ve balık çiftlikleri, Vietnam’ın 86 milyonluk nüfusunu doyuruyor. Deltada kilometrelerce uzaklardan gelen alüvyonlardan oluşmuş adalar var ve bu adaların her biri ayrı bir karaktere sahip. Üzerlerinde köyler, tarlalar ve turistlerin ağızları bir karış açık gezdikleri hindistan cevizi ve şeker kamışı şekerlemeleri yapan atölyeler var. Adaların içlerine sokulan kanallarda kayıkla gezinti yaparsanız, kendinizi o meşhur savaş filmlerinden birinde gibi hissedebilirsiniz. Coğrafya aynı öyle... Meyve yemeğe hiç de düşkün olmamama rağmen, buradaki tuhaf görünüşlü meyvelerden tatmaya bayılıyorum: Durian, jackfruit, papaya, dragon fruit, lychee, pomelo, mango... Türkçesini isterseniz, yok! Kusura bakmayın.
Şu anda Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’de, Raffles Hotel’in tropikal ağaçlar ve bitkilerle süslenmiş bahçesinde oturmuş, içeriden gelen tatlı bir müziğin eşliğinde yazıyorum. Kocaman beyaz çiçekleri cömertçe açmış Franjipanlar, insanın içini mutlulukla dolduran bir koku yayıyor etrafa. İçinde yanan ışıklar sayesinde turkuvaz rengine bürünmüş yüzme havuzunun iki ucunda, en az beşyüz yıllık iki dev mango ağacı var. Arada tatlı bir rüzgar esiyor ve otelin her köşesinde yanan “lemongrass” kokulu tütsülerin dumanlarını getiriyor bana kadar. Çok çok güzel.
Otelin içi ise, en az bahçesi kadar güzel. Hatta belki daha da güzel... Hele benim gibi koloniyal otellere bayılan biri için, bu adresin değişmesi imkansız... Hani hayatımın her gününü Phnom Penh’de geçiriyormuşum gibi oldu biraz ama, eğer burada yaşasam, herhalde her gün, en azından bir kahve içmeye uğrardım. Otelden bir çok ünlü yazar ve politikacı geçmiş. İşte en çok da buna bayılıyorum ben. Birilerinin dokunduğu eşyalara dokunmak ve hatıralarını paylaşmak, gezgin yaşamının en güzel yanı bence. Somerset Maugham’ın kaldığı odada kalıp, Pierre Loti’nin tarif ettiği barda içki içmek, Josef Conrad, Paul Theroux, Ernest Hemingway ve Bruce Chatwin’i izlerini takip etmek benim için inanılmaz keyif verici olaylar. Bugün Asya’nın büyülü nehirlerinde gezip dolaşırken, çocukluğumda okuduğum o romanlar geliyor hep aklıma ve bundan otuz sene önce hayaller kurarak okuduğum o dünyanın bir parçası olabildiğime hala bazen inanmakta güçlük çekiyorum.
Bugün Vietnam’dan Kamboçya’ya geldiğim andan itibaren, ruh halimde neredeyse gözle görünür bir değişiklik yaşadım. Vatanıma dönmüş gibiyim. Karşıma çıkan ilk tapınakta, üç adet tütsümü yakıp, lotus tomurcuğumu koyuverdim altara. Ohh dedim kendi kendime. Selam sana büyük Üstad! Kavuştuk birbirimize! O ise, gözleri neredeyse tamamen kapalı ama yüzünde her zamanki huzurlu ifadesiyle sükunete davet etti beni. Tam da ihtiyacım olan şey! Şimdi hayat biraz daha kolay gözükmeye başladı. Yarın yine Angkor’dayız...

Mekong Kıyısında Sevgililer Günü


Dün akşamüstü saatlerinde, Vat Xien Thong isimli manastırın Mekong kıyısına inen kapısından çıkıp, kuru mevsimde olduğumuz için su seviyesi iyice azalmış nehre doğru inerken, az önce tanık olduğum ritüelin yarattığı uhrevi hisle uçmuştum ve ruhum yıkanmıştı adeta. Uzun kuyruklu geleneksel teknelerden birine bindim ve Luang Prabang'ın, nehre uzanan hindistan cevizi ağaçlarına bağlanmış mavnalarını seyrederek akıntıyla birlikte kaymaya başladım. Çok güzel bir günbatımı yaklaşıyordu ve ben keyiften dört köşeydim. Güneş kavurucu sıcaklığını bırakmış, tatlı tatlı okşuyordu artık. Balıkçılar nazlı nazlı akan nehre ağlarını atmışlar, günün hasadını toplamaya uğraşıyorlardı. Nehrin en sığ yerleri, sular azaldığından geniş kumluk düzlüklere dönüştükleri için, Luang Prabang'ın gençleri burada toplanmış çift kale maç yapıyorlardı. Kimileri de kendilerini ılık sulara atmış, yüzüyorlardı. Yağışlı zamanlarda iyice kabaran nehrin suları altında kalan kıyı tarlaları, yemyeşil, zümrüt gibi parlıyorlardı. Palmiye, mango, papaya ve adını henüz öğrenemediğim bir sürü ağacın arasından göğe yükselen pagodalar, zamanın durduğu hissi veriyordu bana . Bu romantik manzaralar eşliğinde, nehir aşağı bir süre gittim ve sonra karşı kıyıyı takip ederek yukarı dönmeye karar verdim. İşte o sirada, Mekong kıyısındaki sular çekilince ortaya çıkan dev kayaların üzerinde, ele ele oturmuş, koklaşan Laos'lu genç çifleri farkettim. Erkeklerin elinde demet demet çiçekler vardı ve kızların boyunlarına kırmızı - beyaz kalplerden yapılmış çelenk benzeri kolyeler takılmıştı. Kızlar utangaç utangaç gülümserlerken, oğlanlar kollarını korumacı bir tavırla onların omuzlarına dolamışlardı ve çok şekerdiler... Ahh, dedim, AŞŞKKK!!! Dünyanın en az değişmiş ülkelerinden birinin, insanda zamansızlık hissiyatı yaratan en güzel köşesinde, efsanevi Mekong'un kayaları üzerinde çıktı karşıma!

Kamboçya


Aslında eve döndüm ve üç gün sonra yeniden Hindiçini'ne gideceğim. Bu sefer Vietnam, Laos ve Kamboçya, üçü bir arada olacak ve daha uzun sürecek. Daha önce birşeyler yazmam gerekirdi ama gezinin son kısmı o denli yoğundu ki, vakit bulup da blogumu güncelleyemedim.

Kamboçya'ya çok uzun bir zamandan sonra gittiğim için, gördüklerime inanamadım. Ben ilk kez gittiğimde etrafı gezen turist neredeyse yok denecek kadar azdı. Ülkeye senelerce kan kusturmuş olan Kızıl Kimmerler örgütünün lideri, Pol Pot yeni ölmüştü ve Kamboçya adı, acı ve kanla özdeş durumdaydı hala. Ülkeye, sadece gezme amacıyla gelen yabancılara, tekinsiz insan muamelesi yapılıyordu ve ben de onlardan biriydim yerlilerin gözünde. Yalnız değildim, yanımda iki de yol arkadaşım vardı. Birisi tabii ki Tütü'ydü...Neyse, o senelerde Kamboçya'da görülen yabancılar genellikle gazeteciler, yerel hastanelerde çalışmaya gelmiş gönüllü doktorlar, Birleşmiş Milletler'e bağlı mayın temizleyici uzmanlar gibi kişilerdi. Biz biraz tuhaf kaçıyorduk yani...

Uçağımız Siem Reap havalimanına indiğinde, terminal binasının "iki oda bir salon" evimden daha büyük olmadığını görmüştüm. Tahta bir masanın başına oturmuş, ciddi görünümlü olmaya çalışan bir görevli, pasaportlara vize damgası basarken, sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi davranıyordu. Uçak pistinin çevresinde, hafif rüzgarla dalgalanan hindistan cevizi ağaçları, havalimanında değil de sanki tropikal bir sahile gelmişiz yanılsaması yaratıyordu.

Havalimanının hemen çıkışında, sıra sıra park etmiş, müşteri bekleyen araçlar duruyordu. Temiz suratli, yumuşacık ifadeli bir adamcağız yanımıza yaklaşıp, önümüzdeki günlerde arabaya ihtiyacımız olup olmayacağını sormuştu. Arabası tertemiz, gıcır gıcır parlatılmış eski model bir Toyota idi. Yirmi dolara, benzin içinde, tüm gün aracını kiralayabileceğimizi ve bizi istediğimiz her yere götürebileceğini söylediğinde, ikinci bir defa düşünmemize gerek kalmamıştı zaten. Mis kokulu arabaya binip, bu kararımızdan dolayı birbirimizi kutlamıştık.

Bahçesinde UN (Birleşmiş Milletler) yazılı jiplerin park etmiş olduğu pansiyon kılıklı ama adı otel olan bir yerde, üç kişi 20 dolarlık bir odaya yerleşmiştik. Üstelik oda tuvaletli ve duşlu, yani lüks sınıf kabul edilen odalardandı ve kahvaltı da fiyata dahildi. Şimdi o otelin yerinde yeller esiyor zira turizmin patlamasıyla birlikte, arsa fiyatları inanılmayacak derecede artmış ve otelin sahipleri de eski püskü otellerini satıp, çok ama çok zengin olmuşlar.

Kamboçya'nın mutlaka görülmesi gereken yeri hiç şüphesiz Angkor Thom ve Angkor Wat'tır. Kimmer İmparatorluğunun başkentliğini üstlenmiş bu olağanüstü şehir, 9. yüzyılda kurulmuş ve en parlak dönemini 11. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın ilk yarısında yaşamış. İhtiraslı Kimmer kralları, başkentlerine hem tapınaklar, hem saraylar, hem de kurak zamanda su ihtiyacını gidersin diye, dev su rezervuarları yaptırmışlar. Hem bu projelerde çalışmak hem de merkezi otoriteye yakın olmak için bölgede zamanla toplanan nüfus bir milyonu aşmış. Bu kadar nüfusu beslemek gittikçe zorlaşmış. Bu dev projelere -bana kalırsa- hesapsızca akıtılan zaman, para ve iş gücü sonunda imparatorluğun zayıf düşmesine sebep olmuş. En sonunda da güneyden, eski Siyam'dan gelen Tay (Tayland halkına verilen isim) akınları neticesinde, koskoca imparatorluk çökmüş. Bu imparatorluğun başkenti olan Angkor da terkedilerek sessizliğe gömülmüş ve zamanla, tropik kuşağın açgözlü ormanı tarafından yutulmuş. Aradan uzun seneler geçmiş ve Kamboçya'nın 19. yüzyılda artık Fransız sömürgesi olduğu devirde, Angkor kenti, kaşif-arkeolog-maceraperest Andre Mouhot tarafından keşfedilmiş. Bizim Pierre Loti de o zamanlarda, subay olarak bölgede görevliyken Angkor'u gezip yazmış. Can Yayınları tarafındanTürkçe'ye kazandırılan seyahat güncesi çok ilginçtir. O günden başlayarak tüm Fransa'da gerçek bir Angkormania başlamış. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre kesintiye uğradıysa da, Fransa'nın ve diğer Avrupa ülkelerinin zenginleri arasında, "Angkor'a Seyahat" modası başlamış.

Şimdilerde ise durum gerçekten bambaşka bir hale bürünmüş. Turizm gelirleri sayesinde, Siem Reap'de inanılmaz bir değişim gerçekleşmiş. Şıkır şıkır oteller, enfes restoranlar, Fransız usulü kafeler, capcanlı yerel pazarlar, kaliteli hatıralıkların bulunduğu zevkli mağazalar, benim hatırladığım Siem Reap'in artık tarihe gömüldüğünün kanıtları olarak çıktılar karşıma. Gürültülü turist kalabalığı içinde gezinirken, eski sessiz halini hiç özlemedim dersem yalan söylemiş olurum ama bencillik etmeye hakkım yok. Kamboçya ve onun tatlı halkı, bu sayede kendini toparlamış ve şimdilerde geleceğe daha bir güvenle bakıyor.

Vietnam'dan Halong Körfezi Notları




Normalde bu mevsimde hava serin ve kapalı olur ama bugün bambaşka bir hava vardı Halong’da: Pırıl pırıl bir güneş ! İşte bu kadarını gerçekten beklemiyordum...
Sabah erkenden hareket ettik ve Hanoi merkeze pek de uzak olmayan helikopter pistine gittik. Bizi bekleyen 24 kişilik iki helikoptere binerek, konforlu bir yolculukla, yaklaşık 35 dakika içinde, Halong’a ulaştık. Kaptan pilotumuz bizi sevindirmek için, Halong Körfezi’nin binlerce adası üzerinde kısa bir tur attı. Parlayan güneş altında, masmavi denize serpiştirilmiş gibi duran yaklaşık 3000 ada ve kayalık, altımızda zümrüt gibi parlıyorlardı. İnanılmaz bir deneyimdi bu ve bir kez daha dünyanın en etkileyici doğa manzaralarının bu bölgede görüldüğüne kanaat getirdim.
Bindiğimiz tekne dev bir “junk” idi. Bunu Türkçe’ye nasıl tercüme edeceğimi bilemiyorum. Bizim Bodrum tipi guletlerin en büyüklerine, ikinci bir güverte ekleyin, ham pamuktan yapılmış, yelpazeye benzeyen kiremit rengi yelkenler takın, işte o zaman bizim bugünkü teknemize benzer biraz. Tabii bunlar son 5 senede ortaya çıkmış turistik tekneler ama yine de, o tuhaf görünümlü yelkenlerini fora ettikleri zaman, son derece etkileyici olabiliyorlar. Eski tekneler bunlardan çok daha ufak ve iptidai idi ama devir değişiyor ve turizm de beraberinde pek çok yeniliği getiriyor. Vietnam senede yaklaşık 4,5 milyon turisti ağırlıyor artık. Yani gerçek bir turizm ülkesi diyebiliriz...
Bu adalar, kireçtaşı oluşumları aslında... Yani milyonlarca yıl önce, deniz tabanına çökmüş olan bu alkali tabakalar, deniz tabanının yükselmesi sonucu yüzeye çıkınca, milyonlarca yıl boyunca üzerlerine yağmış olan asidik yağmurlar, onları “eriterek” çeşit çeşit şekillere sokmuş. Bunu en basit şekilde ancak böyle anlatabiliyorum. Tabii jeologlar bunu duysalar, beni herhalde pek küçümserler ama olsun! Sonuçta olay aslen bu! Bu kireçtaşı tepeler, denizin içinden dimdik, bazen neredeyse 90 derecelik bir açıyla yükseliyor ve kimilerinin içinde de epeyce büyük mağaralar var. Sarkıt ve dikitler arasında gezinip, adanın öbür tarafından çıkabiliyorsunuz hatta. Bazı adaların içi, gelgit sebebiyle oyulmuş ve dışarıdan hiç görülmeyen gizli mekanlar oluşmuş böylece. Bu mekanlarda kimi zaman korsanlar saklanmış, bazen silahlar depolanmış...Bugün bazılarında balık çiftlikleri bile var. Ama bence bunu anlamanın en iyi ikinci yolu, Catherine Deneuve’un başrolünü üstlendiği meşhur İndochina filmini görmek...O filmin bazı vurucu sahneleri burada çekilmişti çünkü. En iyi yolu ise, tabii ki buralara gelip, yerinde görebilmek!
Buradaki teknelerde bir de müthiş zengin bir öğle yemeği yiyebiliyorsunuz. Sadece deniz mahsüllerinden oluşmuş bir menü geliyor önünüze. Hepsi ızgarada pişirilmiş dev karidesler, kocaman yengeçler, hayatımda görmediğim büyüklükte midyeler, adını asla öğrenemeyeceğim balıklar, ahtapot ve kalamarın bin türlü hali... Kolesterol tavan yapıyor ama kimin umrunda! Biz de, gelmişken yememek olmaz deyip, Allah ne verdiyse daldık. Hepsi hala midemde savaşıyorlar!
Yarın Kamboçya’ya geçeceğiz. Sanırım Vietnam hakkında ilave notlarımı daha sonra tamamlayabileceğim.
Bu akşam Hanoi’nin en prestijli mekanlarından Press Club’dayız.

Şimdilik hoşçakalın...

Vietnam'ın Ağırbaşlı Kenti Hanoi'den İlk Notlar

Harika bir bahar havası karşıladı bizi...Gündüz güneş olduğu zaman ılık bile diyebilirim ama akşam saatlerinden itibaren serince oluyor her taraf ve insan üzerine sıcak tutacak bir şeyler almak istiyor. Br şal yeter de artar bile...
Evet, bu günlerde Vietnam’ın başkenti Hanoi’deyim. Klasik bir Asya ziyareti daha; fakat bu sefer özelliği şu: Bence Kuzey Vietnam, dünyanın en güzel doğa manzaralarının görüldüğü coğrafya ve ben uzun zamandır buralara gelmemiştim ve de itiraf edeyim ki çooook özlemişim. Üstelik bugünler, Vietnam halkının coşkuyla kutladığı Tet Festivali zamanı olduğu için, her yer çok renkli ve hareketli. “Tet” Vietnamlılar için yeni bir yılın başlaması demek ve ülkenin tek festivali olması açısından da, halkın bütün bir sene boyunca beklediği ve çoluk çocuk, dede torun tüm ailenin bir araya gelip, hasret giderdikleri zaman. Burada yeni yıl için, geleneksel olarak “kumquat” denilen, küçük portakal ağaçları hazırlanıyor ve dükkanların, evlerin girişine yerleştiriliyor. Sanki noel ağacı! Ayrıca Kuzey Vietnam’da, pembe şeftali tomurcuklarıyla dolu ağaç dalları da yeni yıla bolluk ve bereket içinde girilmesi için kullanılan süslemeler arasında. Güney Vietnam’da ise, iklimden dolayı şeftali yerine kayısı ağaçlarının altın sarısı tomurcuklarıyla yapılıyor aynı süsleme. Fakat unutmadan hemen söyleyeyim: Eğer yolunuz Tet zamanı buralara düşerse havalimanında göreceğiniz manzaralar sizi şaşırtmasın! Zira ortalıkta elinde ağaç dallarıyla dolaşan bir sürü insan göreceksiniz. Kuzeyden güneye ya da tam tersi uçarken, kuzeyliler güneye pembe şeftali tomurcuklarıyla dolu dallar götürüyorlar, güneydekiler de kuzeye sarı kayısı tomurcuklu dallar! Hatta Vietnam Havayolları sırf bu ağaç taşıma işi için Tet zamanı özel kontuar açıyor. Valizinizi verir gibi, ağaç dalınızı veriyorsunuz bagaja! Güzel değil mi?
Kaldığım otel tam bir rüya! Sofitel Metropole... Benim gibi koloniyal otel manyakları için Hanoi’deki tek adres! Her yer krem, maun, pırıl pırıl parlatılmış bronz renklerinin hakimiyeti altında. Tavanda ahşap pervaneler... Yasemin ve en sevdiğim çiçek olan beyaz zambaklar...Kokularıyla baş döndürüyorlar. Tek kelime ile harika!
Şehir zaten bir başka alem. Fransız koloni döneminden kalma Avrupai yapılar, uzakdoğunun geleneksel mimarisinden aldıkları detaylarla inanılmaz bir şıklık yaratıyorlar. Şehrin göbeğinde, Paris’teki Opera Garnier’in küçüğü olan Opera binası yer alıyor. Onun etrafındaki tüm 19. Yüzyıl binaları, kendinizi herhangi bir Avrupa kentinde sanmanıza sebep olsalar da, gözlerinizi etrafta bir saniye bile dolaştırsanız, anlıyorsunuz ki, uzakdoğudasınız. Bisikletliler yerlerini motorsikletlilere bırakmışlar ama yine de konik şapkalı satıcılar hala kocaman sepetler içinde baget ekmek ve çikolatalı kruasan satıyorlar sokaklarda.
Sabah erken uyanırsanız, Hoan Kiem Gölü’ne gitmek yapacağınız en doğru iş olur. Çünkü henüz hava bile aydınlanmamışken, gölün etrafından toplanan yülerce kişi, sabah sporu yaparlar. Geleneksel Taichi ve modern aerobik grupları arasında dolanıp, isterseniz katılabilirsiniz. Kimse de size neden geldin diye sormaz, aksine, sizinle hemen kaynaşıp, yardımcı olurlar. Hatalarınızla dalga geçmeyi de ihmal etmezler...
Hanoi tam bir bir alışveriş cenneti! Aslında en büyük hayalim buraya boş valizle gelip, alabildiğim kadar sanat eseri, heykel, tablo, seramik toplayıp, eve götürmek! Ama bakalım nasıl olacak? Fiyatlar inanılmaz ucuz... Müthiş zevkli herşey... Hele lake eşyalar, suplalar, bardak altlıkları...Hepsi çıldırtıcı...Ama alsan alırsın da, nasıl taşıyacaksın? Dolayısıyla, “Almak ya da almamak... Bütün sorun bu!” Almasan da bu sefer aklın ve gönlün kalıyor...Neyse, göreceğiz bakalım...
Mutlaka görülmesi gerekenler:
· Edebiyat Tapınağı
· Tek Sütunlu Pagoda
· Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı
· Hanoi Tarih Müzesi
· Güzel Sanatlar Müzesi
· Old Quarter adıyla geçen Eski Şehir
· Hoan Kiem Gölü çevresi
Buraları hakkında birkaç satır da olsa bilgi vermeyi ve yapılması gerekenleri yazmayı da umuyorum ama şimdi ara vermem lazım zira akşam yemeği için hazırlanmam gerekiyor. Şimdilik hoşçakalın...

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...