Yeniden Hırvatistan ve ardından Anadolu...

İnsan sürekli olarak - benim gibi- dünyanın değişik köşelerindeyse, evinde geçirdiği zamanlar tatile dönüşüyor. Bir haftalık ev tatilim bitti ve yarın sabah erkenden yoldayım yine. En sevdiğim ülkelerden birine doğru uzanacağım: Hırvatistan... Neyse ki bu bir hafta boyunca harika şeyler yaptım: Baharı yaşadım...Arkadaşlarımı gördüm bol bol. Adaya gittim, hala mimozalar vardı. Erguvanları seyrettim. Yemekler yedim, eğlenceli. Sinemaya gittim, gülmeye... Ne diyeyim? Hakkını verdim yani! Şimdi sırada harika bir seyahat daha var.
Bu seyahatte Bosna Hersek'ten başlayarak Dalmaçya kıyılarına ineceğiz. Sonra kıyı kıyı Adriyatik şeridinden kuzeye devam edip, son olarak başkent Zagreb'e ulaşacağız. Normalde yılın bu zamanı, her yer katırtırnakları ve gelinciklerle dolu olur. Bir yanımda henüz tazeliğini Akdeniz mevsiminin kavurucu sıcağına kurban vermemiş yamaçlar, öbür yanımda mücevher gibi serpiştirilmiş yüzlerce adasıyla insanın aklını çelen lacivert deniz...Adriyatik! Umarım hava da yardımcı olur ve tadını çıkartırız...
Sevindiğim diğer şey de, bu turun hemen ardından uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapacak olmam: Anadolu Turu! Eteria'nın papaz gruplarıyla yaptığımız klasik turlardan biri olacak ve ben iki senedir bunu yapmadığım için biraz heyecanlıyım. Allahtan turda tek başıma değil de, çok sevdiğim bir rehber arkadaşımla paralel olacağım. Böylece işin yükünü paylaşmış olacağız. Üstelik Mayıs ayında Anadolu da en az Adriyatik kıyıları kadar güzeldir. Kapadokya'da bazı ağaçlar hala çiçektedir ama Çukurova'da buğdaylar iyice büyümüşlerdir bile. Akşehir, Sultandağı üzerinden Dinar'a inerken kesin gelincikler vardır. Hatta haşhaş tarlaları mor ve beyaz çiçekleriyle insanı deli etmeye birebirdir. Nazilli civarında taze çilekler çıkmıştır. Menderes ovası yemyeşildir. Afrodisyas da papatya ve gelinciklerle doludur. Efes'te de iç gıcıklayıcı kokularıyla katırtırnakları açmıştır... Memleketim de pek güzeldir velhasıl! Galiba Anadolu'yu da özlemişim ben...Eeeee...Kolay değil! 24 sene! Rehberlik işte böyle bir şey, insanın ruhuna işliyor. Hayatımın yarısından çoğunu bu şekilde yaşadım ben. Başka bir iş yapmak da aklımın ucundan bile geçmedi şimdiye kadar. Seneler boyu mevsimlerin dönümünü Anadolu yollarında yaşadım. İlkbaharla birlikte uyanan tabiatı, yavaş yavaş yeşilden sarıya dönen tarlaları seyretmek en sevdiğim şeydi. Konya ovasında pancar veya Menderes ovasında pamuk yüklenmiş traktörlerin bölge kooperatifleri önünde kilometrelere varan kuyruklara girişlerini seyretmeyi de çok severdim. Bir de hasatı kaldırdıktan sonra, tarlaları temizlemek için çiftçilerin yaktıkları ateşlerle, alev alev parlayan geniş düzlüklerden geçmeye de bayılırdım. Hele bu geçiş akşamüstü günbatımı saatlerine denk gelirse, hepten geçerdim kendimden. Alacakaranlıkta göz kırpar gibi parlarlardı o ateş öbekleri...Sanırım bu sene bir kısmını yeniden görebileceğim. Ne güzel!
Anlayacağınız dostlar, bahar keyfim devam ediyor...
Haa, unutmadan... Didi Ordu'ya gitti ve yerleşmeye çalışıyor. Karadeniz bölgesi haberlerini de ondan alırız artık:)) Hadi Didiiii!!! Bağlat bir an evvel şu internetini!

Didi Güzellemesi


Bundan 5-6 sene önce, birileri Didi ile bu kadar yakın, bu kadar ayrılmaz hale geleceğimizi söyleseydi, kolay kolay inanmazdım. Oysa şimdi durum çoook başka. Didi olmadan nasıl yaşarım bilemez haldeyim. Birkaç hafta görmeyeyim, burnumun direği sızlıyor, kolum kanadım kırılıyor. Hayatımın en zor dönemlerini onunla paylaştım ama bütün o zorluklarına rağmen hep çok ama pek çok güldüm. Yeri geldi çok ama pek çok ağladım. Diren de kimi zaman benimle güldü, kimi zaman ağladı. Ben de onunla tabii...Zira onun yaşamı da korkutucu dönemeçlerden geçiyordu tam da o sırada. Birbirimize yaslandık, yürümeye devam ettik. Hangimiz takılıp düşerse, öbürü hemen yetişip yerden toparladı diğerini. Birbirimize aile olduk, en çekirdeğinden... Yaşamımın en büyük hareketini Didi sayesinde yapabildim. O olmasaydı, ben hala yerimde sayıyordum büyük ihtimalle. Ve şimdi Didi gidiyor yepyeni bir maceraya...Ordu'da otel açacak ve müdürlüğünü yapacak. Heyecanlı mı heyecanlı! Pek de fazla aşina olmadığı sularda yüzecek olmanın tedirginliği var üzerinde ama ben biliyorum ki herşey harika olacak. Yorulacak ama müthiş bir donanım/deneyim kazanacak.

Dün akşam "Altın Günü Dörtlüsü" Bostancı Evi' nde son bir defa bir araya geldi. Amaç bir yıl boyunca, orada yaşamış olduklarımızı hatırlayıp evimize veda etmekti. Ettik de...Bu dörtlü artık bir daha Ordu'da bir araya gelebilir gibi duruyor. Tabii ki ben daha önce gideceğim, o başka...

Didiciğim, My Lucky Star,

Sana tüm kalbimle, herşeyin en iyisini diliyorum. Yeni maceranda, her zaman, ne olursa olsun yannda olacağım. Sen benim ailemsin ve seni çok seviyorum...

Bahar

Erguvanlar açmış... Epeydir yoktum, farketmemişim... Bugün vapurla karşıya geçerken bir de ne göreyim? Her yer en sevdiğim renkle donanmış. Bahar gelmiş, geçiyor... Kızdım kendi kendime... Oysa bir söz vermiştim geçenlerde: Yaşamı ıskalamayacaktım, farkında olacaktım ve sadece ama sadece ileri bakacaktım. Galiba bu sefer de biraz fazlaca ileri bakmaktan burnumun ucundaki baharı göremeyecektim az kalsın! Neyse ki toparlandım ve ağaçların tazecik yapraklarını, artık eskisi kadar üşütmeyen kuzey rüzgarını ve boğaz üzerinde oynaşan bahar güneşini içime doldurdum.
Bir aydır yine yazmamışım. Üşendim dersem yalan söylememiş olurum. Aslında tonlarca şey oldu bu sıralar ama kayda değer bir durum yok aslında. Hepsi minör şeyler; majörler bitti... Yine dünya kazan ben kepçe gezmeye devam ediyorum: Almanya, Peru, Bolivya... Son bir ayda uğradığım yerler bunlar...
Bol bol kitap okuyorum: Tahsin Yücel "Golyan Devrimi" , İskender Pala "Kitab-ı Aşk" ve tabii ki Enis Batur " Kurşunkalem Portreler" son bir haftada okuyup kenara koyduğum harikalar. Şu anda İskender Pala'nın "Dört Güzeller" ini okuyorum. İlginç! Hava, Su, Toprak ve Ateş yani dört element hakkında denemeler... Çok beğendim ve farklı bir tarz ile tanıştım. Kimi satırlardaki eski kelimelerin anlamını çıkarmakta zorlansam da, hoşuma gitmiyor diyemem. Hem zaten sözlükler ne için var ki?
Hayatıma yeni arkadaşlar katılıyor. "Demirbaşlar" sabit kalmak şartıyla, eskiler gittikçe yenilerine yer açılıyor sanki... Feng Shui de böyle demez mi? Eskiyenleri, kötü enerjisi olanları, kötü anıları çağrıştıran şeyleri/insanları/hatıraları/duyguları yaşamınızda tutmayın. Ben insanlarımı kolay kolay bırakmam, bırakamam ama bırakma zamanım geldiğinde de, salak değilim, anlarım... Yine de ozanın dediği gibi:

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara,göğe,bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU

Bebek Adımları, Milano ve Shakespeare

Yaşam yavaş yavaş normale dönüyor. Uzun sayılabilecek bir süre internetsiz yaşadım, meğer böyle de oluyormuş. Ev pek sessiz hala ama şikayetçi değilim. Biraz okuyarak, biraz ders çalışarak dolduruyorum günlerimi. Merak edip hal hatır soranlara teşekkür ederim. Henüz koşamıyorum ama bebek adımlarıyla yürümeye başladım sayılır. Sabahları ezan sesi duymayalı seneler olmuştu ama şimdiki evimden Selimiye'nin müezzinlerini dinleyerek başlıyorum güne. Sonra salonumun penceresinden vapurları seyrediyorum çay içerek. Trafik diye bir derdim kalmadı, ki bu İstanbul şartlarında inanılmayacak bir lüks... Taksim'e çıkmak sadece yarım saatimi alıyor.
Araya bir İtalya seyahati girdi ansızın. Pür ve ben! Milano Palazzo Reale'de Magritte sergisi, Rafael'in ünlü "Meryem'in Nikahı" tablosunun restorasyondan sonraki açılışı, Pinacoteca Brera'da Caravaggio buluşması, La Scala'da Handel'in Alcina'sı... Üç güne sığdırdık vallahi! Bahar tomurcuklarının çiçeğe duruşunu seyrettim orada, burada henüz kış var oysa ki... Bir kaç gün sonra Almanya'ya gidiyorum, orası da kışta kalmış hala... Ayazda... Varsın olsun, Bach'ın izinde olacağım ya!
Pür'ün 40 yaşını kutladık. Ne partiydi ama! Canım arkadaşım, kardeşim...Seni o kadar çok seviyorum ki, bazen yeterince anlatamadığımı düşünüp, çaresiz hissediyorum kendimi. Ama sen, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Kelimelerim yetmiyor, ozan değilim ki!
Ozan demişken....Shakespeare en büyük dostum oldu son günlerde. Ne büyük bilge! Buzları eritiyor, içimi ısıtıyor. Umut veriyor her şeye rağmen. O zaman onunla bitirelim. Madem Nisan kapıda...

Sone 98

Sensizdim, bütün bahar yaşadım senden ırak;
Nisan bu, allı pullu, giyinmiş süslenmiş de,
Herşeye gençlik ruhu aşılamış, şen şakrak,
Gülüp oynuyor durgun Saturnus bile işte,
Ama cânım kuşların söylediği şarkılar,
Elvan elvan çiçekler, burcu burcu, alaca,
Bana bir yaz masalı anlattıramadılar,
O soylu çiçekleri ben kesemem haraca,
Zambakta beyazlığa şaşmıyorum bir türlü,
Güldeki kızıllığı övmek gelmez içimden;
Doğrusu hepsi güzel, bir içim su, büyülü,
Hepsi senin resmindir, hepsinin örneği sen.

Ama sen olmayınca kış sürdü biteviye:
Bunlarla oyalandım senden gölgeler diye.

Ayazda kalmış tüm yüreklere iyi baharlar diliyorum. Bir an evvel çözülsün tüm buzlar.

Bekliyorum...

Hayatımın son bir buçuk haftasını anlatacak doğru kelimeleri bulamıyorum. Bir gün bulacağımdan eminim ama bugün, "o gün" değil henüz... Hayallerime dokundum ama ellerimden kaydı gitti. Yine... Bir kez daha...Üzgünüm... İçim paramparça...
Uzun zamandır bloga yazamamışım ama şimdi de bundan fazlasını yazamayacağım. Bir gün düzeleceğim, sil baştan yaşayacağım, hatta belki renkleri bile yeniden seçmeye başlayacağım ama bugün "o gün" değil... Şimdilik yaşam siyah-beyaz ve çok ama çok sessiz... Ama biliyorum ki, böyle devam etmeyecek. Ben de o günü bekliyorum...

Mekong, Phnom Penh ve Raffles Hotel

Buralara geleli neredeyse iki hafta olmak üzere ve ülke değiştirip duruyoruz ama değişmeyen tek bir şey var: Mekong! Bu efsanevi nehir her anımızda yanımızda ve hemen hemen her akşam, güneşin battığı o nefis saatlerde, nehrin üzerinde harika tekne gezintileri yapıyoruz.
Geçen gün Mekong deltasına gittik. Nasıl bir su dünyası, anlatamam. Koca nehir, Tibet topraklarında doğuyor, Çin, Laos, Tayland, Kamboçya topraklarından geçip, Vietnam’ın güneyinde müthiş bir delta yaparak, Güney Çin denizi’ne dökülüyor. Deltada insan eliyle yapılmış 2800 km. uzunluğunda kanallar var. Aralarındaki pirinç tarlaları, meyve bahçeleri ve balık çiftlikleri, Vietnam’ın 86 milyonluk nüfusunu doyuruyor. Deltada kilometrelerce uzaklardan gelen alüvyonlardan oluşmuş adalar var ve bu adaların her biri ayrı bir karaktere sahip. Üzerlerinde köyler, tarlalar ve turistlerin ağızları bir karış açık gezdikleri hindistan cevizi ve şeker kamışı şekerlemeleri yapan atölyeler var. Adaların içlerine sokulan kanallarda kayıkla gezinti yaparsanız, kendinizi o meşhur savaş filmlerinden birinde gibi hissedebilirsiniz. Coğrafya aynı öyle... Meyve yemeğe hiç de düşkün olmamama rağmen, buradaki tuhaf görünüşlü meyvelerden tatmaya bayılıyorum: Durian, jackfruit, papaya, dragon fruit, lychee, pomelo, mango... Türkçesini isterseniz, yok! Kusura bakmayın.
Şu anda Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’de, Raffles Hotel’in tropikal ağaçlar ve bitkilerle süslenmiş bahçesinde oturmuş, içeriden gelen tatlı bir müziğin eşliğinde yazıyorum. Kocaman beyaz çiçekleri cömertçe açmış Franjipanlar, insanın içini mutlulukla dolduran bir koku yayıyor etrafa. İçinde yanan ışıklar sayesinde turkuvaz rengine bürünmüş yüzme havuzunun iki ucunda, en az beşyüz yıllık iki dev mango ağacı var. Arada tatlı bir rüzgar esiyor ve otelin her köşesinde yanan “lemongrass” kokulu tütsülerin dumanlarını getiriyor bana kadar. Çok çok güzel.
Otelin içi ise, en az bahçesi kadar güzel. Hatta belki daha da güzel... Hele benim gibi koloniyal otellere bayılan biri için, bu adresin değişmesi imkansız... Hani hayatımın her gününü Phnom Penh’de geçiriyormuşum gibi oldu biraz ama, eğer burada yaşasam, herhalde her gün, en azından bir kahve içmeye uğrardım. Otelden bir çok ünlü yazar ve politikacı geçmiş. İşte en çok da buna bayılıyorum ben. Birilerinin dokunduğu eşyalara dokunmak ve hatıralarını paylaşmak, gezgin yaşamının en güzel yanı bence. Somerset Maugham’ın kaldığı odada kalıp, Pierre Loti’nin tarif ettiği barda içki içmek, Josef Conrad, Paul Theroux, Ernest Hemingway ve Bruce Chatwin’i izlerini takip etmek benim için inanılmaz keyif verici olaylar. Bugün Asya’nın büyülü nehirlerinde gezip dolaşırken, çocukluğumda okuduğum o romanlar geliyor hep aklıma ve bundan otuz sene önce hayaller kurarak okuduğum o dünyanın bir parçası olabildiğime hala bazen inanmakta güçlük çekiyorum.
Bugün Vietnam’dan Kamboçya’ya geldiğim andan itibaren, ruh halimde neredeyse gözle görünür bir değişiklik yaşadım. Vatanıma dönmüş gibiyim. Karşıma çıkan ilk tapınakta, üç adet tütsümü yakıp, lotus tomurcuğumu koyuverdim altara. Ohh dedim kendi kendime. Selam sana büyük Üstad! Kavuştuk birbirimize! O ise, gözleri neredeyse tamamen kapalı ama yüzünde her zamanki huzurlu ifadesiyle sükunete davet etti beni. Tam da ihtiyacım olan şey! Şimdi hayat biraz daha kolay gözükmeye başladı. Yarın yine Angkor’dayız...

Mekong Kıyısında Sevgililer Günü


Dün akşamüstü saatlerinde, Vat Xien Thong isimli manastırın Mekong kıyısına inen kapısından çıkıp, kuru mevsimde olduğumuz için su seviyesi iyice azalmış nehre doğru inerken, az önce tanık olduğum ritüelin yarattığı uhrevi hisle uçmuştum ve ruhum yıkanmıştı adeta. Uzun kuyruklu geleneksel teknelerden birine bindim ve Luang Prabang'ın, nehre uzanan hindistan cevizi ağaçlarına bağlanmış mavnalarını seyrederek akıntıyla birlikte kaymaya başladım. Çok güzel bir günbatımı yaklaşıyordu ve ben keyiften dört köşeydim. Güneş kavurucu sıcaklığını bırakmış, tatlı tatlı okşuyordu artık. Balıkçılar nazlı nazlı akan nehre ağlarını atmışlar, günün hasadını toplamaya uğraşıyorlardı. Nehrin en sığ yerleri, sular azaldığından geniş kumluk düzlüklere dönüştükleri için, Luang Prabang'ın gençleri burada toplanmış çift kale maç yapıyorlardı. Kimileri de kendilerini ılık sulara atmış, yüzüyorlardı. Yağışlı zamanlarda iyice kabaran nehrin suları altında kalan kıyı tarlaları, yemyeşil, zümrüt gibi parlıyorlardı. Palmiye, mango, papaya ve adını henüz öğrenemediğim bir sürü ağacın arasından göğe yükselen pagodalar, zamanın durduğu hissi veriyordu bana . Bu romantik manzaralar eşliğinde, nehir aşağı bir süre gittim ve sonra karşı kıyıyı takip ederek yukarı dönmeye karar verdim. İşte o sirada, Mekong kıyısındaki sular çekilince ortaya çıkan dev kayaların üzerinde, ele ele oturmuş, koklaşan Laos'lu genç çifleri farkettim. Erkeklerin elinde demet demet çiçekler vardı ve kızların boyunlarına kırmızı - beyaz kalplerden yapılmış çelenk benzeri kolyeler takılmıştı. Kızlar utangaç utangaç gülümserlerken, oğlanlar kollarını korumacı bir tavırla onların omuzlarına dolamışlardı ve çok şekerdiler... Ahh, dedim, AŞŞKKK!!! Dünyanın en az değişmiş ülkelerinden birinin, insanda zamansızlık hissiyatı yaratan en güzel köşesinde, efsanevi Mekong'un kayaları üzerinde çıktı karşıma!

Kamboçya


Aslında eve döndüm ve üç gün sonra yeniden Hindiçini'ne gideceğim. Bu sefer Vietnam, Laos ve Kamboçya, üçü bir arada olacak ve daha uzun sürecek. Daha önce birşeyler yazmam gerekirdi ama gezinin son kısmı o denli yoğundu ki, vakit bulup da blogumu güncelleyemedim.

Kamboçya'ya çok uzun bir zamandan sonra gittiğim için, gördüklerime inanamadım. Ben ilk kez gittiğimde etrafı gezen turist neredeyse yok denecek kadar azdı. Ülkeye senelerce kan kusturmuş olan Kızıl Kimmerler örgütünün lideri, Pol Pot yeni ölmüştü ve Kamboçya adı, acı ve kanla özdeş durumdaydı hala. Ülkeye, sadece gezme amacıyla gelen yabancılara, tekinsiz insan muamelesi yapılıyordu ve ben de onlardan biriydim yerlilerin gözünde. Yalnız değildim, yanımda iki de yol arkadaşım vardı. Birisi tabii ki Tütü'ydü...Neyse, o senelerde Kamboçya'da görülen yabancılar genellikle gazeteciler, yerel hastanelerde çalışmaya gelmiş gönüllü doktorlar, Birleşmiş Milletler'e bağlı mayın temizleyici uzmanlar gibi kişilerdi. Biz biraz tuhaf kaçıyorduk yani...

Uçağımız Siem Reap havalimanına indiğinde, terminal binasının "iki oda bir salon" evimden daha büyük olmadığını görmüştüm. Tahta bir masanın başına oturmuş, ciddi görünümlü olmaya çalışan bir görevli, pasaportlara vize damgası basarken, sanki dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi davranıyordu. Uçak pistinin çevresinde, hafif rüzgarla dalgalanan hindistan cevizi ağaçları, havalimanında değil de sanki tropikal bir sahile gelmişiz yanılsaması yaratıyordu.

Havalimanının hemen çıkışında, sıra sıra park etmiş, müşteri bekleyen araçlar duruyordu. Temiz suratli, yumuşacık ifadeli bir adamcağız yanımıza yaklaşıp, önümüzdeki günlerde arabaya ihtiyacımız olup olmayacağını sormuştu. Arabası tertemiz, gıcır gıcır parlatılmış eski model bir Toyota idi. Yirmi dolara, benzin içinde, tüm gün aracını kiralayabileceğimizi ve bizi istediğimiz her yere götürebileceğini söylediğinde, ikinci bir defa düşünmemize gerek kalmamıştı zaten. Mis kokulu arabaya binip, bu kararımızdan dolayı birbirimizi kutlamıştık.

Bahçesinde UN (Birleşmiş Milletler) yazılı jiplerin park etmiş olduğu pansiyon kılıklı ama adı otel olan bir yerde, üç kişi 20 dolarlık bir odaya yerleşmiştik. Üstelik oda tuvaletli ve duşlu, yani lüks sınıf kabul edilen odalardandı ve kahvaltı da fiyata dahildi. Şimdi o otelin yerinde yeller esiyor zira turizmin patlamasıyla birlikte, arsa fiyatları inanılmayacak derecede artmış ve otelin sahipleri de eski püskü otellerini satıp, çok ama çok zengin olmuşlar.

Kamboçya'nın mutlaka görülmesi gereken yeri hiç şüphesiz Angkor Thom ve Angkor Wat'tır. Kimmer İmparatorluğunun başkentliğini üstlenmiş bu olağanüstü şehir, 9. yüzyılda kurulmuş ve en parlak dönemini 11. yüzyılın sonu ile 13. yüzyılın ilk yarısında yaşamış. İhtiraslı Kimmer kralları, başkentlerine hem tapınaklar, hem saraylar, hem de kurak zamanda su ihtiyacını gidersin diye, dev su rezervuarları yaptırmışlar. Hem bu projelerde çalışmak hem de merkezi otoriteye yakın olmak için bölgede zamanla toplanan nüfus bir milyonu aşmış. Bu kadar nüfusu beslemek gittikçe zorlaşmış. Bu dev projelere -bana kalırsa- hesapsızca akıtılan zaman, para ve iş gücü sonunda imparatorluğun zayıf düşmesine sebep olmuş. En sonunda da güneyden, eski Siyam'dan gelen Tay (Tayland halkına verilen isim) akınları neticesinde, koskoca imparatorluk çökmüş. Bu imparatorluğun başkenti olan Angkor da terkedilerek sessizliğe gömülmüş ve zamanla, tropik kuşağın açgözlü ormanı tarafından yutulmuş. Aradan uzun seneler geçmiş ve Kamboçya'nın 19. yüzyılda artık Fransız sömürgesi olduğu devirde, Angkor kenti, kaşif-arkeolog-maceraperest Andre Mouhot tarafından keşfedilmiş. Bizim Pierre Loti de o zamanlarda, subay olarak bölgede görevliyken Angkor'u gezip yazmış. Can Yayınları tarafındanTürkçe'ye kazandırılan seyahat güncesi çok ilginçtir. O günden başlayarak tüm Fransa'da gerçek bir Angkormania başlamış. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir süre kesintiye uğradıysa da, Fransa'nın ve diğer Avrupa ülkelerinin zenginleri arasında, "Angkor'a Seyahat" modası başlamış.

Şimdilerde ise durum gerçekten bambaşka bir hale bürünmüş. Turizm gelirleri sayesinde, Siem Reap'de inanılmaz bir değişim gerçekleşmiş. Şıkır şıkır oteller, enfes restoranlar, Fransız usulü kafeler, capcanlı yerel pazarlar, kaliteli hatıralıkların bulunduğu zevkli mağazalar, benim hatırladığım Siem Reap'in artık tarihe gömüldüğünün kanıtları olarak çıktılar karşıma. Gürültülü turist kalabalığı içinde gezinirken, eski sessiz halini hiç özlemedim dersem yalan söylemiş olurum ama bencillik etmeye hakkım yok. Kamboçya ve onun tatlı halkı, bu sayede kendini toparlamış ve şimdilerde geleceğe daha bir güvenle bakıyor.

Vietnam'dan Halong Körfezi Notları




Normalde bu mevsimde hava serin ve kapalı olur ama bugün bambaşka bir hava vardı Halong’da: Pırıl pırıl bir güneş ! İşte bu kadarını gerçekten beklemiyordum...
Sabah erkenden hareket ettik ve Hanoi merkeze pek de uzak olmayan helikopter pistine gittik. Bizi bekleyen 24 kişilik iki helikoptere binerek, konforlu bir yolculukla, yaklaşık 35 dakika içinde, Halong’a ulaştık. Kaptan pilotumuz bizi sevindirmek için, Halong Körfezi’nin binlerce adası üzerinde kısa bir tur attı. Parlayan güneş altında, masmavi denize serpiştirilmiş gibi duran yaklaşık 3000 ada ve kayalık, altımızda zümrüt gibi parlıyorlardı. İnanılmaz bir deneyimdi bu ve bir kez daha dünyanın en etkileyici doğa manzaralarının bu bölgede görüldüğüne kanaat getirdim.
Bindiğimiz tekne dev bir “junk” idi. Bunu Türkçe’ye nasıl tercüme edeceğimi bilemiyorum. Bizim Bodrum tipi guletlerin en büyüklerine, ikinci bir güverte ekleyin, ham pamuktan yapılmış, yelpazeye benzeyen kiremit rengi yelkenler takın, işte o zaman bizim bugünkü teknemize benzer biraz. Tabii bunlar son 5 senede ortaya çıkmış turistik tekneler ama yine de, o tuhaf görünümlü yelkenlerini fora ettikleri zaman, son derece etkileyici olabiliyorlar. Eski tekneler bunlardan çok daha ufak ve iptidai idi ama devir değişiyor ve turizm de beraberinde pek çok yeniliği getiriyor. Vietnam senede yaklaşık 4,5 milyon turisti ağırlıyor artık. Yani gerçek bir turizm ülkesi diyebiliriz...
Bu adalar, kireçtaşı oluşumları aslında... Yani milyonlarca yıl önce, deniz tabanına çökmüş olan bu alkali tabakalar, deniz tabanının yükselmesi sonucu yüzeye çıkınca, milyonlarca yıl boyunca üzerlerine yağmış olan asidik yağmurlar, onları “eriterek” çeşit çeşit şekillere sokmuş. Bunu en basit şekilde ancak böyle anlatabiliyorum. Tabii jeologlar bunu duysalar, beni herhalde pek küçümserler ama olsun! Sonuçta olay aslen bu! Bu kireçtaşı tepeler, denizin içinden dimdik, bazen neredeyse 90 derecelik bir açıyla yükseliyor ve kimilerinin içinde de epeyce büyük mağaralar var. Sarkıt ve dikitler arasında gezinip, adanın öbür tarafından çıkabiliyorsunuz hatta. Bazı adaların içi, gelgit sebebiyle oyulmuş ve dışarıdan hiç görülmeyen gizli mekanlar oluşmuş böylece. Bu mekanlarda kimi zaman korsanlar saklanmış, bazen silahlar depolanmış...Bugün bazılarında balık çiftlikleri bile var. Ama bence bunu anlamanın en iyi ikinci yolu, Catherine Deneuve’un başrolünü üstlendiği meşhur İndochina filmini görmek...O filmin bazı vurucu sahneleri burada çekilmişti çünkü. En iyi yolu ise, tabii ki buralara gelip, yerinde görebilmek!
Buradaki teknelerde bir de müthiş zengin bir öğle yemeği yiyebiliyorsunuz. Sadece deniz mahsüllerinden oluşmuş bir menü geliyor önünüze. Hepsi ızgarada pişirilmiş dev karidesler, kocaman yengeçler, hayatımda görmediğim büyüklükte midyeler, adını asla öğrenemeyeceğim balıklar, ahtapot ve kalamarın bin türlü hali... Kolesterol tavan yapıyor ama kimin umrunda! Biz de, gelmişken yememek olmaz deyip, Allah ne verdiyse daldık. Hepsi hala midemde savaşıyorlar!
Yarın Kamboçya’ya geçeceğiz. Sanırım Vietnam hakkında ilave notlarımı daha sonra tamamlayabileceğim.
Bu akşam Hanoi’nin en prestijli mekanlarından Press Club’dayız.

Şimdilik hoşçakalın...

Vietnam'ın Ağırbaşlı Kenti Hanoi'den İlk Notlar

Harika bir bahar havası karşıladı bizi...Gündüz güneş olduğu zaman ılık bile diyebilirim ama akşam saatlerinden itibaren serince oluyor her taraf ve insan üzerine sıcak tutacak bir şeyler almak istiyor. Br şal yeter de artar bile...
Evet, bu günlerde Vietnam’ın başkenti Hanoi’deyim. Klasik bir Asya ziyareti daha; fakat bu sefer özelliği şu: Bence Kuzey Vietnam, dünyanın en güzel doğa manzaralarının görüldüğü coğrafya ve ben uzun zamandır buralara gelmemiştim ve de itiraf edeyim ki çooook özlemişim. Üstelik bugünler, Vietnam halkının coşkuyla kutladığı Tet Festivali zamanı olduğu için, her yer çok renkli ve hareketli. “Tet” Vietnamlılar için yeni bir yılın başlaması demek ve ülkenin tek festivali olması açısından da, halkın bütün bir sene boyunca beklediği ve çoluk çocuk, dede torun tüm ailenin bir araya gelip, hasret giderdikleri zaman. Burada yeni yıl için, geleneksel olarak “kumquat” denilen, küçük portakal ağaçları hazırlanıyor ve dükkanların, evlerin girişine yerleştiriliyor. Sanki noel ağacı! Ayrıca Kuzey Vietnam’da, pembe şeftali tomurcuklarıyla dolu ağaç dalları da yeni yıla bolluk ve bereket içinde girilmesi için kullanılan süslemeler arasında. Güney Vietnam’da ise, iklimden dolayı şeftali yerine kayısı ağaçlarının altın sarısı tomurcuklarıyla yapılıyor aynı süsleme. Fakat unutmadan hemen söyleyeyim: Eğer yolunuz Tet zamanı buralara düşerse havalimanında göreceğiniz manzaralar sizi şaşırtmasın! Zira ortalıkta elinde ağaç dallarıyla dolaşan bir sürü insan göreceksiniz. Kuzeyden güneye ya da tam tersi uçarken, kuzeyliler güneye pembe şeftali tomurcuklarıyla dolu dallar götürüyorlar, güneydekiler de kuzeye sarı kayısı tomurcuklu dallar! Hatta Vietnam Havayolları sırf bu ağaç taşıma işi için Tet zamanı özel kontuar açıyor. Valizinizi verir gibi, ağaç dalınızı veriyorsunuz bagaja! Güzel değil mi?
Kaldığım otel tam bir rüya! Sofitel Metropole... Benim gibi koloniyal otel manyakları için Hanoi’deki tek adres! Her yer krem, maun, pırıl pırıl parlatılmış bronz renklerinin hakimiyeti altında. Tavanda ahşap pervaneler... Yasemin ve en sevdiğim çiçek olan beyaz zambaklar...Kokularıyla baş döndürüyorlar. Tek kelime ile harika!
Şehir zaten bir başka alem. Fransız koloni döneminden kalma Avrupai yapılar, uzakdoğunun geleneksel mimarisinden aldıkları detaylarla inanılmaz bir şıklık yaratıyorlar. Şehrin göbeğinde, Paris’teki Opera Garnier’in küçüğü olan Opera binası yer alıyor. Onun etrafındaki tüm 19. Yüzyıl binaları, kendinizi herhangi bir Avrupa kentinde sanmanıza sebep olsalar da, gözlerinizi etrafta bir saniye bile dolaştırsanız, anlıyorsunuz ki, uzakdoğudasınız. Bisikletliler yerlerini motorsikletlilere bırakmışlar ama yine de konik şapkalı satıcılar hala kocaman sepetler içinde baget ekmek ve çikolatalı kruasan satıyorlar sokaklarda.
Sabah erken uyanırsanız, Hoan Kiem Gölü’ne gitmek yapacağınız en doğru iş olur. Çünkü henüz hava bile aydınlanmamışken, gölün etrafından toplanan yülerce kişi, sabah sporu yaparlar. Geleneksel Taichi ve modern aerobik grupları arasında dolanıp, isterseniz katılabilirsiniz. Kimse de size neden geldin diye sormaz, aksine, sizinle hemen kaynaşıp, yardımcı olurlar. Hatalarınızla dalga geçmeyi de ihmal etmezler...
Hanoi tam bir bir alışveriş cenneti! Aslında en büyük hayalim buraya boş valizle gelip, alabildiğim kadar sanat eseri, heykel, tablo, seramik toplayıp, eve götürmek! Ama bakalım nasıl olacak? Fiyatlar inanılmaz ucuz... Müthiş zevkli herşey... Hele lake eşyalar, suplalar, bardak altlıkları...Hepsi çıldırtıcı...Ama alsan alırsın da, nasıl taşıyacaksın? Dolayısıyla, “Almak ya da almamak... Bütün sorun bu!” Almasan da bu sefer aklın ve gönlün kalıyor...Neyse, göreceğiz bakalım...
Mutlaka görülmesi gerekenler:
· Edebiyat Tapınağı
· Tek Sütunlu Pagoda
· Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı
· Hanoi Tarih Müzesi
· Güzel Sanatlar Müzesi
· Old Quarter adıyla geçen Eski Şehir
· Hoan Kiem Gölü çevresi
Buraları hakkında birkaç satır da olsa bilgi vermeyi ve yapılması gerekenleri yazmayı da umuyorum ama şimdi ara vermem lazım zira akşam yemeği için hazırlanmam gerekiyor. Şimdilik hoşçakalın...

Sofya

Balkanlar'ın Kraliçesi
Sofya
Sofya, hareketli, kabuğundan henüz çıkmış, uçmaya hazırlanan bir kelebeğe benziyor. Şehirde bugün parlak neonlar, lüks oteller, şık restoranlar ve ışıltılı vitrinler göze çarpıyor.

Üsküp üzerinden karayoluyla geldiğimde, ilk gördüğüm şeyler sosyalist yaşam tarzını yansıtan ciddi görünümlü sarı apartman blokları, ağır ağır geçen eski tramvaylar ve düşünceli görünen insanlar olmuştu. Öncelikle, her yerde sadece kiril alfabesi kullanıldığı için, yazılan hiçbir şeyi anlamıyor olmaktan biraz yabancılık çekmiştim ama yolumu bulabilmek için kelimelerin içindeki harfleri çözüp, diğer yazılanları da az buçuk anlar hale gelince, bir anda kanım kaynamıştı şehre. Sonra yemyeşil parkları ve geniş bulvarları, iyice cezbetmişti beni. "Bir şehri tanımanın en iyi yolu yürümektir" derler ya, işte ben de yürüdükçe alışmış ve benimsemiştim bu kenti. Önyargılı davrandığım için de kızmıştım kendime. Daha sonraları da değişik sebeplerle yolum düştü Sofya'ya ve her seferinde de birçok sürprizle karşılaştım.
OSMANLI İZLERİ

Tarihine uzanacak olursak, Sofya, günümüzden yaklaşık 3000 yıl önce, bir Trakya kavmi olan Serdiler tarafından 550 m. rakımlı, verimli bir düzlüğe kurulmuş ve 9. yüzyıla dek Serdica adıyla anılmış. Eskinin askeri ve ticari yollarının kesiştiği bir noktada bulunduğu için, Roma döneminden itibaren önemli bir yönetim merkezi olarak görülmüş. Sofya'nın altın devri, İmparator Kostantin zamanında, M.S 4. yüzyılda yaşanmış ve o tarihlerde şehir, Hıristiyanlığın erken dönem merkezlerinden biri olarak öne çıkmış. Sofya'da, kentin tam merkezinde yer alan Banyabaşı Camii ile günümüzde Milli Arkeoloji Müzesi'ne ev sahipliği yapan Büyük Cami, beşyüz yıllık Osmanlı devrini hatırlatmaya yetiyor. İkinci Dünya Savaşı'nda ağır bombardıman altında kalan kentte, 3000 bina tamamen yıkılmış ve 9000'i de kullanılmayacak derecede zarar görmüş. Savaş bittiğinde Rus askerleri tarafından alınan şehir, böylece Doğu Bloku'na girivermiş. Sosyalist dönemde hızlı bir sanayileşme süreci geçiren Sofya'da yeni fabrikalar kurulmuş ve kırsal kesimden iş bulma umuduyla şehrin banliyölerine akan binlerce insan için büyük apartman blokları inşa edilmiş. Her ne kadar 1989'da Komünizm defteri kapandıysa da, Sofya'nın merkezi, bugün hala, Neo-Klasik Stalinist mimarinin çarpıcı örnekleriyle dolu. Görkemlerinden etkilenmemek mümkün değil; karşılarında insan kendisini küçücük hissediyor. Asırlık ağaçlarla dolu parklar ve bulvarlar bu ağır havayı yumuşatırken, 19. yüzyılda Rus ve Viyanalı mimarlar tarafından inşa edilmiş balkonlu evler, zarif konutlar ve işlemeli cepheler, şehrin insancıl ve uzun zamandır saklı kalmış neşeli yönünü gözler önüne seriyor.
ŞEHRİN IŞILTILI YÜZÜ VITOSHKA

Bugün Sofya, hareketli, kabuğundan henüz çıkmış, uçmaya hazırlanan bir kelebeğe benziyor. Bugün parlak neonlar, lüks oteller, rezervasyonunuz yoksa asla yer bulamayacağınız şık restoranlar, ışıltılı vitrinler göze çarpıyor. Bu saydıklarımı Sofya'nın geneline yaymak tabii ki mümkün değil ama dünyanın en pahalı 22. caddesi olarak sıralamada en üstlere oynayan Vitosha Caddesi ya da Sofyalıların deyimiyle "Vitoshka", şehrin merkezini boydan boya kesip, modern ve lüks havasıyla insanı şaşkına çeviriyor. Modanın ünlü isimleri, bu caddede birbiri ardına boy göstermeye başlamışlar bile. Yeter ki harcayacak paranız olsun!Caddenin adını aldığı Vitosha Dağı, şehrin sırtını yasladığı bir dev gibi yükseliyor arkada. En yüksek noktası 2290 metreye ulaşan dağ, kış mevsiminde kayak sporuna gönül verenleri memnun ederken, şimdilerde sıradışılık peşindeki paparazzilerden sıkılmış olan Avrupa jet-setinden ünlü simaları da ağırlar oldu. Dağın eteklerinde yer alan Doğu Avrupa ortaçağ eserlerinin en iyi örneklerinden Boyana Kilisesi, içindeki mükemmel freskoları sayesinde, UNESCO tarafından 1979'da Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmış.
PARKTA SATRANÇ

Şehrin karakterinin en iyi yansıdığı yer bence sokaklarıdır. Sofya'nın sakinleri açıkhava kahvelerinde buluşup koyu sohbet eşliğinde zamanı unuturlar. Geniş çarşılarında, Bulgaristan'ın meşhur süt ürünlerinden turşuya kadar herşeyi bulmak mümkündür. Çingeneler kentin köşelerinde, gelen geçene rengarenk çiçekler satmak için bin türlü şaka ve numaraya başvururlar. Elleri kolları alışveriş torbalarıyla dolu insanlar, şehrin her köşesine vızır vızır işleyen tramvaylara binmek için kuyruklarda beklerken sokak müzisyenleri, tanıdık, eğlenceli şarkılarla herkesi neşelendirir. Şehrin gölgeli parklarında çekişmeli satranç karşılaşmaları yapılır. Söylenenlere göre, kimi önemli oyuncular arasındaki karşılaşmalar bazen günlerce sürermiş; izlemek için etrafta toplananlar da yağmur, kar demeden her gün, hiç üşenmeden gelir, yerlerini alırlarmış bu parklarda.
KENTİN SEMBOLÜ KATEDRAL VE KİLİSELER

Sofya'da yürümek çok keyifli ve sürpriz doludur; insanı şaşırtır şehir. Mesela, içindeki 12-14 yüzyıl freskolarıyla ünlü Aziz Gregorius Kilisesi, bugün bir otele ait bir avlunun ortasında, hiç beklenmedik bir anda çıkıverir insanın karşısına. Metroya indiğinizde, Roma dönemine ait sur kalıntılarıyla karşılaşır, antik Roma yolunun üzerinden geçersiniz. Bir erken dönem 6. yüzyıl Bizans kilisesi olan Sveti Sofia, bugün şehrin prestijli nikah töreni mekanlarından biri olarak kabul ediliyor. Hemen yanıbaşında yer alan görkemli Alexander Nevski Katedrali'nin 45 m. yüksekliğe ulaşan altın kaplı kubbesi kentin sembollerinden biridir. 20. yüzyılın ilk yıllarında, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı'nda ölen 200 bin Rus askerinin hatırasına inşa edilen katedral, Ortodoks inancının en büyük ibadethanelerinden sayılır.
HAREKETLİ KÜLTÜR HAYATI

Sofya'nın kültür hayatı da çok hareketlidir. 500 metrelik bir hat üstünde 9 tiyarto ve opera salonunu görüp de kıskanmamak elde değil. Ülkenin en büyük kültür sanat kavşağı olan Ulusal Kültür Sarayı, içindeki 13 sergi ve gösteri salonuyla 2005 yılında Avrupa'nın en iyi kültür kompleksi ünvanını almış. Ivan Vazov Ulusal Tiyatrosu, Sofya Devlet Opera ve Balesi, Bulgaristan Devlet Senfoni Orkestrası ile 1991'de kurulan Sofya Yeni Senfoni Orkestrası, birbiri ardına sahnelenen temsiller, uluslararası sanatçılar ve ürettikleri ortak projelerle dünyadaki saygın yerlerini koruyorlar. Bilet fiyatları ise her kesimden izleyiciye ulaşabilmek için, inanılmayacak derecede ucuz tutuluyor. Bütün bu kültürel zenginlik, kentin adının anlamını pekiştiriyor gibi: Sofya, Kutsal Bilgelik... İşte, Sofya'ya yolunuz düştüğünde sizi de kente bağlayacak olan o anlatılamaz his, binlerce yıllık tarihinin ışığıyla sizi sarmalayan bu kutsal bilgeliktir.

Bu yazı Skylife dergisinin Ocak 2009 sayısında yayınlanmıştır.

Öylesine bir yazı ve Nünü'ye selam...

Ne yazacağımı bilemeden oturdum bilgisayarımın başına. Yazma disiplininden kopmamak için çaba sarfediyorum yoksa ipin ucu iyice kaçacak. Aslında bir tür sorumlulukmuş bu da...Yani blog açıp, onu beslemek...Çünkü farkettim ki bir süre sonra, hiç tanımamanıza rağmen bazı kişilerle bu ortamda kurduğunuz dostluk, sizi bir şekilde onlara karşı sorumlu kılıyor ve onlardan haber alıp, kendinizden haber vermek gibi temel bir şekle bürünüyor herşey. Aslında benim gibi, işi gereği hep dünyanın bir orasına bir burasına savrulan insanlar için bu ideal bir durum. Etten kemikten olanlarla mecburen ayrılırken, sanal arkadaşlarınızı yanınızda taşıyabiliyorsunuz. Köklerinizi yitirmemenizi sağlıyorlar onlar, oysa benimki gibi gezgin yaşam sürerken, bu da oldukça mümkün. Ben ise, henüz köksüz kalacak denli büyük bir ruh olgunluğuna erişemedim. Bu ihtimal beni hala korkutuyor. Döndüğümde "evime" dönmekten mutlu oluyorum. Bruce Chatwin gibi "Şapkamı astığım her yer benim evimdir" diyebildiğimde, bu korkum da ortadan kalkmış olacak ama şu anda bunun için henüz çok erken.
Neyse...
Bu sıralar keyifsizliğimi üzerimden atmaya çalışıyorum. Geçen gün sevgili dost Nünü ile konuştuk biraz. Blog üzerinden sıkı takipteyiz birbirimizi...Severim onu, hem de çok, o da bilir zaten...Bu satırları onu çok sevdiğimi söylemek için yazıyorum özellikle...Nünücüğüm, dünkü telefon çok iyi geldi bana ve akşamki konuşmam da çok iyi geçti, haberin olsun!
Haftaya uzaklara gidiyorum yine. Bu sefer nereye mi? Vietnam ve Kamboçya! Yaklaşık 10-11 gün kalıp sadece 3 günlüğüne eve dönüp ardından tekrar, 16 günlük bir gezi için aynı bölgeye döneceğim. Bu da demektir ki 2009 senesinin neredeyse onikide biri Hindiçini'nde geçecek...Bu kelimenin Türkçe yazılışı hakkında arkadaşım Saadet'le kısa bir mütala yaptıktan sonra bu şeklinde karar kıldık. Hindiçini!!! Dünyanın en güzel manzaralarının görüldüğü yerdir Hindiçini...Özellikle de kuzey Vietnam! Meşhur Halong Körfezi de buradadır. Kamboçya'da ise Siem Reap yakınlarındaki Angkor antik kentinin kalıntıları, Angkor Wat, Bayon ve Ta Prohm... MUHTEŞEMMM!!! Elimden geldiğince, oralardan da yazacağım tabii ama olmazsa da kusura bakmayın.
Anlamsız ve amaçsız bir yazı oldu biraz ama olsun! Kime ne, değil mi? O yüzden "içimden geldiği gibi" olarak etiketlemiyor muyum zaten?

Keyifsiz Bir Hafta

Epeyi ara vermişim farkında olmadan. En son yazımı neredeyse 8 gün önce eklemişim. Normalde bu kadar uzun ara vermemeye gayret ediyorum ama maalesef kötü bir hafta yaşadım ve şimdi de pek keyifli sayılmam hani... Uykusuzluk yere serdi beni...
Geçen hafta sonu Pazar günü, "İstanbul'un Kadınları ve Kadın Eserleri" isimli turumun Asya durağını yaptım. Havanın da parlak olması sayesinde, beklediğimden de iyi geçti tur. Katılımcılar da pek memnun kaldılar. Turda gezdirdiğim yerler şöyleydi: Atik Valide Külliyesi, Çinili Cami, Validebağı ve Adile Sultan Kasrı, Cevri Hatun Camii, Süreyya Operası Binası, Kadıköy Azize Eufemia Kilisesi, Salacak'tan Kızkulesi, Cedid Valide Camii, Mihrimah Camii ve Külliyesi. Tabii sadece bunlar gezdirmekle kalmadım, ayrıca bu binalarla ilişkili olan tüm kadınların hikayelerini anlattım. Araya destanlar, mitolojik öyküler ve türlü tarihi dedikodu sıkıştırdım. Sabahtan akşama kadar, hiç durmadan konuştum, konuştum...Turun bitiminde ise, Çellistanbul Kuartet'in flüt sanatçısı Bülent Evcil ile Süreyya Operası'nda verdikleri konsere giderek, sabahtan beri konuşup yürümekten yorgun düşmüş bedenimi ve o günün özel bir tarih olmasının getirdiği ağırlıkla sıkışan yüreğimi ferahlatmaya çalıştım. Zira tarih 18 Ocak'ı gösteriyordu ve 8 yıl önce aynı tarihte, hayattaki en sevdiğim insanı yitirmiştim. Ayşegülümü.....Kardeşimi... Can Dostumu... Sırdaşım ve hayattaki en büyük dayanağımı... Yaşamım o gittikten sonra asla bir daha aynı olmadı...
Sonraki günlerde ise bir 20 Ocak vardı ki, o da Ayşegülümün toprağa verilişinin yıldönümü idi ve ne tesadüftür ki, bu sene de aynı tarihte,tıpkı 8 sene önce olduğu gibi güneşli bir günde, bir başka sevdiğim can ile vedalaştım. Yürek söküldü yerinden, kaldı koca bir boşluk! Dolar mı sadece nefes alarak?
21 Ocak'ta ise Pera turu yaptım. Taksim AKM'den başlayıp, Galatasaray'a dek, ara sokaklardaki özel köşeler, evler, pasajlar, dükkanlar ve oralarda yaşamış insanların hikayeleriyle, sabah 10.00dan akşamüstü 16.30a dek taban teptik. Hava muhteşemdi ve gezen ekip de pek keyifli insanlar çıktılar. Tur bittiğinde herkes mutlu ve ben bu turları yapabilmek için öğrendiklerimi layıkıyla paylaşmış olmaktan huzurluydum.
Yarın ise Tepebaşı Turkcell Konferans Salonu' nda Bhutan hakkında bir sunumum var. Biraz konuşup, biraz da dia göstereceğim. Meraklısına haber vermiş olalım...
Bu arada, çok sevdiğim bir dostumun sergisinin haberini vereyim: Türkan Elçi'nin Taksim'deki İstanbul Belediyesi Sergi Salonu'nda açılmış olan resim sergisini gelecek haftanın sonuna dek gezebilirsiniz. Kendisi çok iyi bir arkadaşım olmakla kalmayıp, tanıdığım en çelebi, en bilge insanlardan biridir. Geleneksel düşünce kalıplarına göre, geç sayılabilecek bir yaşta resim yapmaya başladı ve şimdi kişisel sergileri ile hepimizi gururlandırıyor. Sevgili Türkan, seni yürekten kutluyorum. Bana ilham veriyorsun, seni örnek alıyorum.

Nuri Bilge Ceylan Filmleri


Eğer geçen haftakileri kaçırdıysanız üzülmeyin. Ocak ayı içinde her hafta Çarşamba akşamları Nuri Bilge Ceylan'ın ÜÇ MAYMUN' dan önceki filmleri yayınlanacak. Nerede mi? CNBC-E' de... Saat 22.00de...

Geçen hafta 18 dakikalık kısa filmi KOZA ve ardından KASABA yayınlandı. Çok çok güzeldi...Daha önce seyretmemiştim, Ilgaz'dayken yakaladık ve Pürlen'le nefessiz izledik ikisini de.

Bu akşam ise MAYIS SIKINTISI var.

Haftaya, yani 21 Ocak akşamı UZAK var ki benim için 5 yıldızlı filmlerden biridir.

Diğer 5 yıldızlı filmi ise İKLİMLER... O da 28 Ocak akşamı yayınlanacak.

Bu arada çok güzel bir haber: ÜÇ MAYMUN Oscar'da ilk elemeyi geçti.

Ustaya sevgiler ve saygılar...

Radyo Günleri


Yetişme çağındayken pilli bir radyom vardı. Önemliydi benim için. Çoookkk... Kasetçalarların yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı ama benim için henüz çok pahalı oldukları zamanlardı. Yalnız kaldığım her anımda radyomu açar, Radyo3 te ne varsa hiç kapatmadan dinlerdim. Klasikten caza, üç dilde haberlerden popa kadar herşeyi ama herşeyi dinlerdim. İçime kapandığım zamanlarımın, sustuğum günlerimin dünyaya açılma şekliydi radyom. Bach'ın müziğini ilk orada dinleyip aşık olmuştum. Mozart, Haydn, Ella Fitzgerald, Jimi Hendrix, Toto, Stan Getz, Louis Armstrong, Beethoven... Tanıdık dostlar gibi olmuşlardı. Karanlık ve yalnız saatlerimi aydınlatıyorlardı. Beni kimsenin anlamadığını düşündüğüm zamanlarımda, radyom hep yanımdaydı. Açar, dinlerdim anlattıklarını... Ben susardım, o konuşurdu...Odam benim sığınağım olurdu, arkadaşım da radyom.

Aradan seneler geçti ve geldim 40 yaşıma. Hayat ince uzun bir çizgi sanırdım, meğer aslında bir döngüymüş. Döndüm dolaştım ve yine radyo günlerime geri geldim. Radyo 3... Eski dost! Yalnız akşamlarımda canıma can, kulağıma ses, ruhumun kırgınlıklarına ilaç oluyor... Seneler sonra ben yine susuyorum, o konuşuyor...
Yine odamdayım...

Kar

Tatlı kış güneşi altında parlıyor her yer. Hava inanılmaz derecede saydam. Renkler ışıltılı. Şehirde bu denli temiz bir ışık ancak çok kuvvetli bir poyraz olursa yakalanabiliyor. Kışın güneş, yaz aylarında olduğundan çok daha cana yakın, naif neredeyse ve daha yaratıcı. Çok daha dostane... Her yeri altın rengiyle yıkıyor. Sanki her yana dore simler serpiştirilmiş. Ağaçların üzerindeki güzelim kristaller, hafifçecik bir esintiyle tüy gibi havalanıp, boşlukta asılı kalıyorlar. İçlerinden yürüyorsun, arkalarından sızan günışığı, bu kristallerin içinden geçip minicik gökkuşakları ve altın rengi bir bulut yaratıyor. Altın tozu...

Kar, değdiği yeri sessizlikle örtüyor. Sessizlik! Hem de battaniye gibi, yumuşak ve ağır. Kıvrılıp uyuyabilirsin. O sessizlik şehirde yok. Oranın kendine has bir homurtusu var içindeyken farketmediğin. Dışına çıktığında, mesela adaya gittiğinde derinden gelir bu tuhaf homurtu. Basso continuo...İstanbul ufukta uzanıp yatmıştır boylu boyunca ve o boğuk ses, dinlenmedeki bir canavarın homurtusunu andırır adeta. Sanki bir sürü kurbanı yedikten sonra, kenara çekilmiş, sindirmektedir. Şehir de kimbilir kaç canı yemiş ve sindirmektedir zaten, değil mi? Garip! Uzaktan İstanbul’un yarattığı his bu ! Ama içindeyken değil...İçindeyken şehrin hayhuyu bunu düşünmeye bile fırsat vermiyor. Gürültüsü, gürültüsünü bastırıyor.

Kar, havayı temizliyor. O kadar ki, en ufak bir araç geçişinde havada asılı kalan koku zerrecikleri, şehirdekinden daha uzun süre farkettiriyor kendini. Şehirde zaten her yer egzost, kömür, benzin, LPG, lağım, ter, kebap kokuyor. Burnun bu karmaşanın içinden tek bir kokuyu seçip de algılamadığı için olsa gerek, bir süre sonra hissizleşiyor zaten ama karda böyle değil. Burada tek bir araba bile geçse, ardında bıraktığı koku uzun süre rahatsız ediyor insanı. “Ne gerek vardı ki şimdi” diyorsun kendi kendine. Yakıştıramıyorsun...

Kar çocukluğuna döndürüyor insanı. Her yere koşasın geliyor. Karlara atıp kendini, yuvarlanasın geliyor. Ağzınla kar tanelerini yakalamaya başlıyorsun. Kar yiyorsun. Kartopu oynuyorsun. Bulutlar rahatsız etmiyor seni, seviniyorsun kar getiriyorlar diye hatta. Şehirde öyle mi? Eyvaah diyorsun, kar geliyor diyorsun, yarın trafik kilitlenir diyorsun, köprü tıkanır diyorsun, randevuları erteliyorsun. Televizyonlar meteoroloji uzmanlarının ağzından çıkan ilk kar hecesiyle, canlı yayınlara geçip “Beyaz Kabus” haberlerini iletiyorlar ve sen de gelenin kar değil, kabus olduğuna inanmaya başlıyorsun. Oysa gelen KAR! Herşeyin üstünü yumuşacık örten, beyazlatan ve neredeyse temizleyen kar... Çocukluğumuzun en eğlenceli günlerini yaşamamızı sağlamış kar...

Kar üşütmüyor burada, oysa şehirde öyle mi? Üşüyorsun, ıslanıyorsun, yapış yapış oluyorsun, ayakların su alıyor, parmak uçların donuyor, burnun akmaya başlıyor, zaten kar da iki saat içinde çamur oluyor. Kar, karlıktan çıkıyor. Bu onun suçu değil ki!. Kendim ettim, kendim buldum! BİZ bu hale getirdik yaşadığımız yeri...Milyonlarca insan, istiflendik şuncacık İstanbul’a, yağmur bile yağacak yer bulamıyor artık, değil ki kar düşsün!

Kar mutlu ediyor insanı. Daha çok, daha çok yağsın istiyorsun. Gece yatarken gökyüzüne bakıp yıldız mı var, yoksa bulut mu diyerek, bir sonraki günün hava raporunu tahmin etmeye çalışıyorsun. “Hay Allah, kar da durdu” diye hayıflanarak uykuya dalip, sabah, gözün gözü görmediği tipiyle uyanınca, “Yaşasınnn, yağıyor” diyorsun. Her sabah, “gece kaç santim daha yağmış acaba” diye ölçüm yapıyorsun arabanın üzerinde biriken kar ile. Biraz abartıyorsun tabii ki... Şehirden gelen telefonlara, “En az iki metre kar var, accayip yağıyor, soğuk tabii, göz gözü görmüyor, fırtına var” diyorsun keyifle. Oysa, şehirde olsan bunun beşte biri tüm hayatını felç etmeye yeter de artar bile. Burada ise, bunlar olmazsa olmaz! Boşuna mı o kadar yol yapıp da geldin buralara!

Çam ağaçları muhteşemler! Her biri dev bir noel ağacı adeta. Güneş çıkınca üzerlerinde birikmiş karlar damla damla erimeye tam başlıyor ki, kısacık gün akşama döner dönmez, o damlalar buz oluveriyor ve dalların ucunda sarkakalıyorlar. Billur yılbaşı süsleri! Doğanın güzellikleriyle kim boy ölçüşebilir ki? Sis bastırdığında aynı ağaçlar başka bir görünüme bürünüyor. Keskin hatlar bulanıklaşıyor ve tam bir Yüzüklerin Efendisi manzarası hakim oluyor her yere. Her an bir ELF’in çıkıp gelmesini bekliyorsun nefesini tutarak. ELF gelmiyor ama sen yine de bekliyorsun. Peri masallarına yaraşan bir manzara ve sadece siyah-beyaz’ın tonları...Ve koca ağaçlar devlerden oluşmuş bir ordu gibi dikiliyorlar karşına. Sisin içinde, hayal gücün de fazla mesai yapmaya başlıyor ve işte o zaman ağaçların içinden kimini kumandan, kimini er yapıp, orduyu sefere çıkarıyorsun. Kötülüklere karşı...Peri masalı ya, sen iyi tarafsın, ağaçlar iyinin yanında. Senin yanında! Ağaçları sevdiğini hatırlıyorsun, şehirde yanlarından kör geçiyorsun ama burada içine işliyorlar. Kar sana sevgini getiriyor geri. Çocukluğundaki gibi...

Yüreğin pırpır ediyor. Gençleşiyorsun. Sabah yatakta kalamıyorsun. Hemen botlarını giyip fırlıyorsun dışarı...Bir de ardından annen seslense “Çocuğum üşüteceksin” diye, sahne tamam! Ama nerdeeeeee??? Büyümüşsün, seslenenin yok. Olsun, kısa da sürse, çocuksun yine...

Ilgaz/2 ... Ergenekon...Fatih Ürek...

Sabah uyandık: ERGENEKON! Neye uğradığımızı şaşırdık... Dağın tepesindeyim, dünyadan uzağım, telefonum bile çalmıyor diye sevinirken, bir anda en Osmanlısından kocaman bir şamar indi suratıma sabah sabah. Düşünüyorum: Daha iddianamesi bile tamamlanmamış bir garabet davanın tuhafın da tuhafı soruşturması için, daha acaba kimler toparlanacak? Kimlerin evine mangalar halinde girilecek ve acaba kimler kiminle ilişkilendirilecek? Hayır şunu hep söylüyorum: Eğer bu dertop edilip toparlanan insanlar "gerçekten" Türkiye'nin düşmanı iseler, o zaman cezalarını bulsunlar. Ama gelin görün ki suçlanan insanların içinde, memleketin en aydın, en güvenilir ve en vatanperver isimleri de var. Bir ara Fatih Ürek ve Sisi'nin de adları geçmişti ama bunu ciddiye bile almıyorum ben. Zaten Fatih Ürek de haberi alınca denizde boğuluyormuş az kalsın:)) Hoş, bence pekala Ergenekon'un başişkencecisi olabilirdi Fatih Ürek. Onun yılan dansını izlemeye hangi yürek dayanabilir ki? En deneyimli casuslar bile - bence - beşinci dakikada bülbül kesilir karşısında:)) Neyse bu kadar sulandırmayayım olayı - her ne kadar yeterince suyunun çıkarıldığını düşünüyor olsam da -...

Yani kusura bakmayın ama hiç kimse bana İlhan Selçuk'un Türkiye düşmanı olduğunu söyleyemez. Hiç kimse Mustafa Balbay'ın organize bir suç örgütüne katılıp, memleketin yıkılması için çalıştığını iddia edemez -eder de ben münasip tarafımla gülerim, kusura bakmayın-.

Diyeceğim o ki, aklıma bin türlü şey geliyor ama burada yazamam ki! Yine de tek istediğim şey şu: En kısa zamanda bu tuhaf komedya sona ersin. Suçlular cezalandırılsın ama suçsuz insanlar bir an evvel özgürlüklerine kavuşsunlar. Bu adını koyamadığım durum bitsin. Ben ve benim gibi düşünen/yaşayan/okuyan/yazan/ üreten/konuşan insanlar, maalesef, hukuk devleti olduğunu iddia eden devletimize eskisi kadar güven duyamaz oldular. Ortalıkta hüküm süren toz duman gürültü, insanların kendilerini neredeyse bir Polis Devleti'nde yaşamaya başladıkları hissiyatına sevkediyor.

Ben yetişme çağındayken, 15-16 yaşındayken galiba, sahaflardan bir kitap almıştım. Adı da Polis Devleti'ydi. Yukarıda böyle yazdığım için değil, gerçekten!!! Sabahın köründe insanların evine yapılan baskınlar, darmadağın edilen kütüphaneler, didik didik aranan kişisel mektuplar ve defterler, hiçbir açıklama yapılmadan ya da akılalmaz saçmalıklarla itham edilerek içeri alınan saygın kişileri anlatan bir kitaptı bu. Veee anlattığı devlet NAZİ ALMANYA'sıydı...

Neyse...

Bugün hiç kar yağmadı...

Ilgaz

Telefonum çalmıyor.
Bir yerlere yetişmek durumunda değilim.
Sabah 09.30a dek uyuyorum.
Kar hiç durmadan yağıyor.
İstediğim kadar kitap okuyabilirim, okuyorum da zaten.
Günde 3 öğün yemek, hazır ve nazır.
Odamızda her türlü çay/kahve imkanımız var. Elektrikli ocak, ekmek kızartma ve bulaşık makinası da işin cabası.
Kar hep yağıyor.
Otelde en fazla 50 kişiyiz, yani kimsecikler yok sayılır.
Müziğim yanımda.
Enis Batur'un harika bir kitabına başlamak üzereyim "Yazboz". Buraya geleli 2 kitap bitti: Alain de Botton "Aşk Üzerine" ve "Bakmak ve Farketmek" . Sanırım bir iki kitap daha biter bu gidişle.
Kar kesintisiz yağıyor.
Tchibo'dan aldığım kar pantolonu bir harikaymış. Ne su geçiriyor, ne soğuk. Dün karların içinde yuvarlanıp durdum ve bana mısın demedi. Ucuz üstelik, dünyanın parasını verip de başka markaların peşine düşmeye gerek yok. Ben test ettim: SÜPER!
Kastamonu pastırması Kayseri'ninkinden güzelmiş. Haberiniz olsun. Biz Pürlen'le dün akşam denedik. Kokumuz dağda kalsın diye:)) Bu akşam da geri kalanı tüketeceğiz.
Kar bembeyaz yağıyor.
Çay saatim gelmiş, az sonra kalkmam lazım.
Akşamüstü odada çay demliyoruz ve sonra da müzik eşliğinde saat 19.30a dek okuma seansı yapıyoruz. İdeal müzik Hille Perl'in Viola da Gamba'lı CDleri.
Dün yağan kar altında şunu yaptım: Yaklaşık bir metrelik karın içine attım kendimi ve boylu boyunca uzandım. Kulağımda ipod'um... Dışarıdaki beyaz sessizliğin içinde, Mozart 23. Piyano Konçertosunun adagiosunu dinlerken, ağzımla düşen kar tanelerini yakalamak için uğraştım. Bembeyaz gökyüzünden suratıma inen kar taneleri simsiyah görünüyor ve sanki hipnoz etkisi yaratıyor insanda. ÇOK GÜZEEELLL...
Veeeee kar hala yağıyor...
Ben çaya gidiyorum...

Ilgaz Dağı Duman Duman...

Ilgaaaz, Anadolu'nun Sen Yüce Bir Dağısıııınnnn....
Çocukluğumuzda hepimiz en az bir kere bu şarkıyı dinlemiş, ya da söylemişizdir, değil mi? Sizi bilmem ama ben okul korosunda olmamın da etkisiyle, sık sık söylemiştim. En sevdiğim bölümü de "Yalçın Kayalıkların Göklere Yükseliyor" kısmıydı. Nedense?!
Evet arkadaşlar, şu anda Ilgaz'dayım. Pürlen iki gün önce, kaptı beni, attı arabaya ve uçurdu buralara. Yol pek keyifliydi... Direksiyonda Pürlen'in eşi Selim vardı ve bana düşen tek şey, ön koltukta oturup, harika müzikler eşliğinde, muhteşem kış manzaralarını içime çekmekti. Bu sırada Pürlen, arka koltuğu kendine kamp alanına dönüştürmüş, uyuyordu. Son zamanlarda çok çalıştığı için, inanılmaz yorgun düştü zavallıcık. Bu tatil ona da çok iyi gelecek şüphesiz.
İstanbul Ankara otoyolundan Gerede'de ayrıldık ve Kastamonu istikametine devam ettik. Aslında daha kısa bir yol daha olmasına rağmen, biz daha uzun olan Karabük-Kastamonu üzerinden geçerek geldik buraya. İyi ki de öyle yapmışız, çünkü özellikle İğdir-Kastamonu-Ilgaz hattındaki manzaralara bayıldık hepimiz. Karabük'ten geçerken, Kardemir'in görünümü tüyler ürpertici geldi. Homurdanan, tıslayıp toslayıp alevler püskürten, dumanlar saçan postmodern bir canavara benziyordu dev tesis. Bir de harika bir çorba adresi keşfettik: Eskipazar'da Petrol Ofisi içindeki kamyoncu lokantasında uzun zamandır içtiğim en güzel Ezogelin çorbasına denk geldim. Malzemeden çalınmamış, kıvamlı... Misss...Pul biberi de basınca, tadından yenmez hale geldi iyice. Pürlen de hemfikirdi. Selim ise mercimek çorbası içti, o da güzelmiş...
Yollar açıktı, kar kış bastırmış ama geçmiş gibiydi. Sadece Ilgaz Milli Parkı'na girerken, lastiklere paletleri taktık ve otele kadar geldik rahatça. Öyle zincir mincir uğraşmaya gerek yok. Paletleri geçiriveriyorsun tekerlere, bir de göbeği var, klik diye kapanıveriyor. Süper pratik...
Kaldığımız otel Ilgaz Mountain Resort. Zaten burada başka yer de yok galiba. Adının sonuna Resort kelimesini takıp 5 yıldız alan şıkırdım sonradan görme yerlere acayip gıcık olurum hep ama burası o gıcık yerlerden değil. Mütevazı, ağırbaşlı ve esas olduğundan başka bir şey olma gayretinde değil. Neyse o! Gelenler de buna uygun; gösteriş peşindeki yeni zengin avam kitle değil. Yani en azından benim şimdiye kadar rastladığım insanlar bende bu etkiyi yaratmadılar. Hele yılbaşından sarkan kalabalık dün dönüşe geçince, otel iyiden iyiye bize kaldı desem yeridir.
Şimdi ise kar raporunu veriyorum:
Dün başlayan kar yağışı hala durmadı. Şu anda en az bir metre kar var. Kar temizleme araçları ana yolu temiz tutmak için durmadan çalışıyorlar. Dün hava çok rüzgarlıydı ama bugün o deli esinti kesildi ve yağan kar adeta bir tül gibi örtüyor herşeyi. Soğuk değil! Ya da hissedilmiyor kuru soğuk olduğu için ama saçaklardan sarkan üç metreye ulaşan buzdan kılıçlar bunun aksini söylüyorlar. Dev çam ağaçlarının üstündeki karların görüntüsü, beni deli etmeye yeter de artar bile. Sis ve kar aşağıdaki tüm vadiyi kapatmış durumda. Normalde oturduğum yerden büyük pistin bulunduğu tepe görünmeli ama görünen hiçbir şey yok. Herşey bir bulutun içine saklanmış gibi.
Dün küçük piste yürüdük. Küçük ama çok sevimli bir kafeterya yapmışlar. Tam orta yerinde kuzine vardı ve bir de devvv soba. Üstünde çay demleniyordu ve giderken de kestane kebap yapıldığını gördük. Hatta bir iki tanesini elimize tutuşturdular, "sıcak sıcak yersiniz yolda" dediler. Ama oranın ennnn önemli keşfi fırında patates oldu bizim için. Dilimler halinde fırın torbasına konup, yumuşacık pişirilmiş ve üzerine de biraz tereyağı konuşmuştu servis edilirken. Eğer dadanırsak, feci olur...
Şimdilik bu kadar. Hemen gidip çorba içmemiz lazım. Geri kalanını daha sonra yazarım...

2009'un İlk Günü / TRT' yi Kınıyorum! Nasıl Bir Başbakan İstiyorum?

Viyana Filarmoni'nin evi Viyana "Musikverein" binası...
2008 Yeni Yıl Konseri' nin son anları

Geleneksel yeni yıl konserinden bir kare


Gece saat 04.00e doğru yatmama ragmen, saat 10.00 civarında heyecanla uyanıp, fırladım yataktan. Her sene sabırla beklediğim Viyana Filarmoni Yeni Yıl Konseri, bu heyecanımın en büyük sebebiydi. Çayımı demledim, kahvaltımı yaptım, Cumhuriyet Kitap ekini okudum ve konser saati yaklaştığında, heyecanla TRT2 'yi açtım. Bir de ne göreyim? SAYIN BAŞBAKAN!!! Yememiş, içmemiş, yılın ilk günü, herkes 1 Ocak mahmurluğuyla kıvranırken, kendini kürsülere atmış, gözleri kocaman, başparmakları dimdik ve alnı kırış kırış, esip gürlüyor, asıp kesiyor. Bir kulak kabarttım; OOOFFFFF!!! Sanki ben başka bir ülkede yaşıyorum. SAYIN BAŞBAKAN'ın anlattıkları, benim tanıdığım ülkeyle örtüşmüyor. İkimizin beslendiği kanallar farklı, algılarımız farklı...Çok belli! Yine de, onun alt tarafı SAYIN BELEDİYE BAŞKANI adaylarını açıklayacağı miting havalı toplantısını, bütün kanalların bu denli önemseyip, diğer bütün programları askıya almalarını beklemiyordum doğrusu. Oysa tam da böyle oldu herşey! Bütün ama istisnasız bütün ulusal çaptaki haber kanallarıyla, onlar yetmezmiş gibi, kendini Türkiye'nin kültür-sanat kanalı ilan etmiş TRT2, kürsüden iri sesle konuşan SAYIN BAŞBAKAN'ı gözümüzün içine sokma yarışındaydılar. Geçen senelerde bu konseri NTV'den izlemiştik hep, bu sene ise anlı şanlı devlet kanalımız, "ülkemizin kültür-sanat kanalı" TRT2 yayınlayacaktı. YAKIŞIRDI HANİ!!! Kendi kendime "Daha konserin başlamasına birkaç dakika var" diyerek, belki de az sonra canlı yayına bağlanılır diye beyhude bekledim. O kanaldan bu kanala atlayarak dolanıp durdum. Nasıl olsa TRT1, TRT3 aynı konuşmayı yayınlıyorlar, öyleyse TRT2 de canlı konser yayınına bağlanırdı, değil mi? AMA NERDEEEE??? SAYIN BAŞBAKAN bütün kanalları zaptetmişti... Vay yayınlamayanın haline! Yoksa tavır mı koyuluyor SAYIN BAŞBAKAN'a? Yoksa muhalefet mi ediliyor? Sonuçta gitti bizim güzelim konser! Hem de ne için? İ.MELİH'in yeniden Ankara adayı olduğunu öğrenmek için!
SANKİ BİLMİYORDUK!
İ.MELİH'i aday göstermeyecek "Cesur Yürek" nerdeeee??? Ahh, SAYIN BAŞBAKAN! Bir kez de şaşırtın beni yaa! Bir kez de haksız çıkartın da, haksızlık ettiğim için, utanayım!
Eh ANKARA...Eğer gidip yeniden İ.MELİH'i seçersen, sana da YUH olsun! Kömür dumanında boğul, çöpünde yüz, yağmur sularında sürüklen ve ne idüğü belirsiz köprülü kavşaklar çarpsın seni!
Buna mı üzüleyim, yeni yıla müzikle başlayamadığıma mı üzüleyim bilemedim... Ama bildiğim bir tek şey vardı ki, o da 1 Ocak sabahının o nefis sükunetinde, iri sesle konuşan bir SAYIN BAŞBAKAN istemiyordum ben! Benim istediğim SAYIN BAŞBAKAN, 1 Ocak sabahını ailesiyle, uzun bir kahvaltıyla kutlayacak biri olmalıydı. Yılbaşı mahmurluğu içindeki halkını, kocaman sesiyle TV ekranlarından taciz etmeyecek bir başbakan istiyordum ben. Hiç olmazsa yeni yılın o tazecik ilk sabahında, başkalarını suçlayıp, sağa sola laf sokuşturacağına, insana huzur verecek bir başbakan istiyordum ben. Amma da çok şey istiyordum ben, değil mi?
Sonuçta dostlar, bütün dünyadaki klasik müzik aşıklarının, nefeslerini tutarak bekledikleri büyük konser, işte böylece uçup gitmiş oldu! Ben delirmeyeyim de kim delirsin?
Neyse ki, NTV, gecikmeli de olsa, Borusan Filarmoni'nin 2008'e Veda konserini verdi de, biraz sakinleştim.
Ama işte arkadaşlar durum bu! Turkiye'de yasiyor olmanin, kultur sanat yonunden nasil dislanmak demek oldugunun bir kaniti daha gerceklesti ve Basbakan'in Melih Gokcek'in adayligini acikladigi canli konusmasi nedeniyle konserden vazgectiler. Haber kanalindan konser vermeye kalkarsan boyle olur! Bu alıntıyı çok sevdiğim bir dostumun yolladığı mailden kopyalıyorum. Haksız mı sizce?
Geçmiş Olsun!

Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...

Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...