
40 Yaş Yolculuğu

Sonunda Seçebildim:)))

Bavyera'ya Doğru
Bu seferki Almanya gezim Bach’ ın izinde değil. Bu sefer Güney Almanya’ da Baden Württemberg ve Bavaria eyaletlerini geziyoruz. Şu dakikalarda Almanya, İsviçre ve Avusturya’ nın paylaştıkları Kostanz Gölü’ nde bir ada-şehir olan Lindau’ dayım. Otelimizin önünde marina var ve burada da Lindau’ nun sembolü olan meşhur deniz feneri ile Bavyera Arslanı bulunuyor. Az önce çok güzel yağmur yağdı ve her yeri ferahlattı. Hava zaten epeyi serin, yaz değil de ilkbahar havası gibi.
Gündüz ise, Schwarzwald yani Kara Orman bölgesindeydik. Yemyeşil çayırlar ve köknar ormanlarıyla kaplı tatlı tepeler arasında kıvrıla büküle dolaşıp, çeşitli kasabalara uğradık. İlk durak Triberg oldu ve burada Almanya’nın en yüksek şelalesini gördük. Ardından Saat Müzesi’ne gidip, Kara Orman’ da 350 yıldan beri süregelen bir geleneği öğrendik. Guguklu Saat yapımı!!! Burada her yer bunlarla dolu. Bu saatlerin bazıları bir ev boyutunda ama içine girdiğinizde dev bir saatin içine giriyorsunuz aslında. İçi adam boyu dişliler ve çarklarla dolu. Çok eğlenceliydi açıkçası. Öğle yemeğimizi ise, Tuna nehrinin doğduğu yerde, tabiatın kalbinde kurulmuş çok tipik bir aile işletmesinde, tamamen geleneksel yemekler tadarak, gerçek bir ziyafete dönüştürdük. Akşamüstü molamızıTitisee Gölü kıyılarında verip, hem biraz alışveriş yaptık hem de temiz dağ havasına doyduk. Tabii bir de orman meyvelerine...Kara Orman, yaban mersini ve frambuaz gibi, bizde çok fazla bulunmayan orman meyvelerini bolca bulup, satın alabileceğiniz en doğru yer. Biz de elimize birer küçük kutu yaban mersini alıp, gölün kıyısını öyle dolaştık.
En çok merak ettiğim şey, tabii ki meşhur Kara Orman Pastası’ydı. Dünyanın bütün pastanelerinde de bulunabilen, o efsanevi çikolata ve vişneli pastanın anavatanındaydım ve yemeden dönmek ayıp olacaktı ama itiraf edeyim ki, ona sıra gelemedi bir türlü. Öğle yemeğinde gövdeye indirdiğim kuzu budu hala yerinde duruyor olacaktı ki, akşam otelin marinaya hakim terasında otururken, kahveden başka bir şey istemiyordu canım...
Yarın Bavyera’nın çılgın kralı II. Ludwig’in masal şatolarına gideceğiz. Heyecanla bekliyorum, izlenimlerimi en kısa zamanda buraya aktarırım. Hoşçakalın...
Fiyord Postası




- Mutlaka Geiranger Fiyordu'na gidin. Ne yapın ne edin, gidin...Gece burada kalın. Ama oteller yerine, fiyordun kıyısındaki küçük bungalovlarda kalın. Ömrünüze ömür katılacağına bahse girerim.
- Fiyordlara geldiğinizde, akşam el ayak çekilince, hava da kararmadığı için, mutlaka uzun bir yürüyüşe çıkın. Yanınızda sevdiğiniz bir kaç müzik parçası olsun. Ben fiyordlara en uygun müziğin ya Secret Garden parçaları ya da Sibelius' un Valse Triste' i olduğuna kanaat getirdim.
- Eğer kaldığınız yerde varsa, mutlaka kano ile fiyord kıyılarında dolanın. Deniz çarşaf gibi oluyor ve martılar tepenizde dolanıyor hep. Kendinizi dünyanın en özgür ruhu hissediyorsunuz o zamanlarda.
- Gece hava bir türlü kararmadığı için uykunuz da gelmiyor, yani boşuna yatakta dönüp durmayın. Çıkın dışarı ve deniz kenarında oturun. Hatta yürüyün kıyı boyunca. Ben iki senedir bunu yapıyorum... Hem diğerleri uykuda olduğu için dünya üzerindeki tek insan sizmişsiniz gibi hissediyorsunuz hem de kendi içinize döndüğünüz için, bir sürü yanıtsız kalmış sorunuza, bu yürüyüşler sırasında yanıt buluyorsunuz. Bir tür meditasyon yani...
- Mutlaka marine edilmiş somon ve çırpılmış yumurta yiyin. Yanında tuzlu tereyağı sürülmüş bir dilim esmer ekmek de olmalı illa ki... Bu geleneksel yeme biçimini kuzeyde öğrendim. "Balıkla yumurta bir arada nasıl olur" diye, tutuculuk yapmayın, HARİKA oluyormuş, gördüm, tattım.
- Loen Fiyorduna düşerse yolunuz, 624 kişinin yaşadığı kasabanın kilisesini mutlaka görün. Bahçesindeki taştan yapılmış Kelt haçı, her yerde kolay kolay karşınıza çıkacak şeylerden değil gerçekten.
- Fiyord kıyısındaki çilek bahçelerinden, sahibinden izin isteyerek, çilek toplayıp, yamaçlardan süzülen dağ suyuyla yıkadıktan sonra, afiyetle yiyin. Kimilerine göre bunlar dünyanın en lezzetli çilekleri... Pek haksız sayılmazlar...Tabii bizim küçük, kokulu Osmanlı çileğimiz burada olsa, bunların adı bile okunmaz ama o çileği biz bile bulamaz olduk ya... Kader utansın...
Şimdilik bu kadar... Herkese güzel bir Temmuz diliyorum.
Düşmek Uçmaya Dahildir!
Cenneti de gördüm, cehennemi de.
Öyle bir aşk yaşadım ki,
Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.
Bazıları seyrederken hayatı en önden,
Kendime bir sahne buldum, oynadım.
Öyle bir rol vermişler ki
Okudum, okudum, anlamadım.
Kendi kendime konuştum bazen evimde,
Hem kızdım hem güldüm halime.
Sonra dedim ki söz ver kendine;
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin
Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin
Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.
Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.
Friedrich Nietzsche
Türkiye Yarı Finalde
Şimdi sıra Almanya'da. Belli mi olur? Bir de bakmışısz ki kupa bizde:))
Yani neymiş? İnancını yitirmeyecekmişsin... Koşmaya devam edecekmişsin. Ancak bu şekilde mucizelere ulaşabilirmişsin...
İşte ben de kendi mucizemi bekliyorum şimdi... Koşmaya devaaaaammmm....

Kimilerince “Dünyanın En Güzel Yeri” olarak kabul edilen Geiranger’de bir gün geçirmek, insanın ömrünü uzatıyormuş. Civardaki yeşil tepelerde uzun yürüyüşler yapmak, komşu fiyordlara gidip gelen feribotları saymak, bir türlü kararmak bilmeyen gökyüzünün altında tahta iskeleye oturup, karlı zirveleri seyrederek, dünyanın geri kalanının çılgın kalabalığından uzakta az da olsa vakit geçirebilmek, metropol bunaltısı ve bulantısı çekenler için birebir. Sonunda yatağınıza gitmeye karar verdiğinizde, sizi sarmalayan dağların buzullarından beslenerek denize kavuşan şelalelerin sesleri, gece boyunca eşlik ediyor uykunuza. Manzara işte bu! Sıcaktan bunaldığımız şu günlerde, düşünmesi bile serinletici...
Yukarıya fotoğrafını koydum.
Tabii sadece fiyordlar yok gezimizde. Kopenhag, Bergen, Stockholm ve Oslo gibi harika kuzeyliler de bizi bekliyorlar. En sevdiğim şeylerden biri de, Kopenhag'dan Oslo'ya gemi ile gitmek...Yine yapacağız bunu. Kopenhag'dan ayrılırken hüzünlü Küçük Deniz Kızı' nı selamlamak, sonra narin görünümlü dev rüzgar güllerini seyretmek, bir türlü kararmayan havanın da etkisiyle uyuyamayıp güvertede gezinmek... Bunlar benim bayıldığım şeyler. Sabahın erken saatlerinden itibaren, binlerce adayla bezeli Oslo fiyorduna girmek ve sonunda da kentin limanına yanaşmak gerçekten de seyahatin en keyifli anlarından. Tabii fiyordlar arasındaki vapur gezilerini de atlamamak lazım. Yine deniz, dağ, şelale ve orman manzaralarına doyacak gözümüz gönlümüz.
Milli Takımın Öğrettikleri

Aptallıklara...
Sen de balıkçı...
İkimiz de biliriz
Sineğe bile kıyamazsın.
Öyle boş oltayı atarsın denize, bilirsin salak olmadığımı,
Ama aşık olduğumu bilmezsin.
Ben sana inat yakalanırım...
Şaşırırsın, nerden çıktı bu diye...
İstediğin balık değil ki,
Oturmak iskelede
Mecbur çekersin yukarıya
Acı çekiyorum ne de olsa
Dedim ya kıyamazsın...
Uzanırım avuçlarına
Dudaklarıma dokunursun, iğneyi çıkartacaksın ya
Yoksa sevdiğinden falan değil...
Bilirim senin yanında yaşayamayacağımı
Sen de bilirsin.
Öldürmeye kıyamazsın
Bakarsın avucundaki aptal balığa
Ben de sana...
Sonra beni kurtarmayı seçersin...
Ben avuçlarında ölmeyi seçmistim oysa...
Bırakırsın denize, yüzünde kahraman gülümseme
Hayat kurtardın ya biraz önce
Sessizce boğulurken mavilerde
Son kez bakarım iskeleye
İskeledeki aptal balıkçıya
Sen de kurtardığın balığına...
İdemo Dalje!!!
CENAZE ARABASININ ŞÖFÖRÜ BİR KIZA SESLENMİŞ:
''ŞİİİİİİİŞT KIZ GELSENE ARABAYLA GEZELİM"
KIZ DA: "HADİ ORDAN BE !!!! " DEYİNCE ADAM :
"SEN NE DİYON BE, MİLLET BU ARABAYA BİNMEK İÇİN ÖLÜYO ÖLÜYOOOOOO" :))
Galiba sinirler iyice bozulmuş olacak ki, saatlerce güldümmmmm:)))
Haydi idemo dalje!!!
Hırvatistan'dan dönünce...3. Bölüm...



- Dubrovnik Eski Kent
- Trogir Aziz Lorenzo Katedrali
- Şibenik Aziz Yakub Katedrali
- Poreç Aziz Eufrasius Bazilikası
Ve bir de tabii ki Doğal Miras Listesi'ndeki inanılmaz Plitvice Gölleri...Hayatımda bu kadar güzel bir mavi görmedim. Koyu boncuk mavisi ile nil yeşili karışımı...Hani, temiz bir poyraz estiğinde İstanbul Boğazı'nın aldığı renk var ya, işte onu alın ve birbirinin içine, küçük şelalaler şeklinde akan, irili ufaklı göllere yerleştirin. İşte o kadar güzel...
Turdayken aldığım notlardan bir bölümü aşağıya ekliyorum:
Hırvatistan bence turizm yönünden bir çok şeyi başarmış görünüyor. Sahil kentleri kaliteli turistlere de pek çok şey sunabilecek kapasitede donanmış. Restoranlarında iyi yemek yiyip, güzel şaraplar içip, hiç de kazıklanmadan çıkıyorsunuz. Kötü plastik sandalye ve masalar yok ortalıkta. Gözü yormayan güzel mobilyalarla donatılmış meydanlar. Yemek yemeğe gittiğinizde, temiz masa örtüleri ve ayaklı su bardakları... Servis sektöründe kadınlar var. Birçok restoranda kadın elinin değmesiyle oluşan farkı sezinliyorsunuz.
Köylerde bile temizlik göze çarpıyor. Gecekondu kültürü yok. Evler inşa edilip, çatısı oturtuluyor. Bir de güzel boyanıyor ve pencereler, bahçeler çiçekleniyor. Bu ülke daha 15 sene öncesine dek öldürücü bir savaştaydı. Bazı kentler bombalanmıştı. Şimdiki halini görünce inanamıyor insan. Bu kadar kısa sayılabilecek süre içinde, kendini toparlamış olması harika.
Ben açıkçası biraz kıskanıyorum.
Dubrovnik’ten hiç söz etmeyeyim. Orada gerçekten kıskançlığımdan çatlıyorum. Her yan tertemiz. İnşaatlar olmasına rağmen, gözü ve kulağı üzen, yoran hiçbir şey yok. Şehir surları sanki dün yapılmış gibi kenti çevreliyorlar. Eski kentin ana caddesi Stradun,pırıl pırıl parlıyor güneşin altında. Braç adasından getirilmiş beyaz taşlarla döşenmiş her yer. Bu beyaz taş dünyanın değişik köşelerindeki ünlü yapılarda kullanılmış. Örneğin Washington Beyaz Saray, Viyana’da bazı saraylar...Stradun aslında eskiden denizmiş. Üstü kapatılarak caddeye dönüşmüş. Burayı gördüğünde “Che Straduunnn!!!!” diye bağıran Venedikli denizciyi düşünüyorum her seferinde. “Vay anasını, caddeye bakın!”
Tuvaletler her yerde tertemiz. Tabii şüphesiz ülkenin her yerinde bu standartlar bu seviyede tutturulamayabilir ama yine de bizim geçtiğimiz yerlerin hepsinde, en küçük yerde bile, tuvaletler çok temizdi. Pis kokmuyorlar, hepsinde tuvalet kağıdı var, sifonları çalışıyor, sabun var. Bunları hala yazıyor olmak benim için çok üzücü. Deliriyorum bizim memlekette. Peru bile bazı konularda bizden ileri. Bizde, Göreme’nin tuvaletleri, bazı zamanlar, susuzluktan leş gibi kokuyor. İçeri girmek mümkün bile olmuyor. Bir de üstelik paralı!!! Deli olmak işten değil . Daha böyle neler! Pamukkale, İstanbul Sultanahmet...Leş gibi tuvaletlerrrr...Bir de büyük şehiriz! Büyük ülkeyiz! Bundan daha iki sene önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde, susuzluktan tuvaletler çalışmıyordu. Hatırlıyorum. Turistleri benzin istasyonunda tuvalete sokup, müzeye öyle geliyorduk. Allahım!!! En son böyle delirdiğim yer Peru olmuştu. İki hafta önceki seyahatte, Allahın dağ başında Raqchi adlı bir yerde, misss gibi bir tuvaletle karşılaştığımda, küçük dilimi yutacaktım.Para vermeye razıyız, yeter ki temiz olsun. Medeniyet göstergeleri bence bunlar. Ve biz maalesef bunlardan ÇOOOK uzağız. Hırvatistan, AB’ye girecek. Neden? Ne gerek var? Zaten bir sürü şeyi bitirmiş kendi kendine. Birçok kişiyle konuştum: İstemiyorlar ama maalesef bu konuyla ilgili bir referandum bile yapılmamış. İnsanlara AB’ye girmek isteyip istemedikleri sorulmamış bile. Bir girişimle imza toplamaya kalkmış AB karşıtları ama maalesef, yeterli sayıda kişiye ulaşılmamış O yüzden referandum, gündeme bile gelememiş. Herkes diyor ki, Biz değil, hükümet istiyor. Galiba bir sürü ülkede aynı şey var. Ve buna demokrasi diyorlar! Neymiş efendim? Demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesiymiş! Hadi canım sen de!
Tam anlamıyla içimden geldiği gibi yazdıklarım bunlar... Cümle düşüklükleri varsa bile, değiştirmeyeceğim. Aslında devamı da var ama belki daha sonra koyarım buraya. Bazı cümlelerimi son bölüme yazarsam, başım derde girebilir, hatta darbecilikle ve faşizmle suçlanabilirim:)) İyisi mi bana kalsın!
Hırvatistan'dan dönünce...2. Bölüm...Deniz Orgu


Eski şehir, Venedik yönetimi zamanında, Türkler’ in en güçlü ve korkulur oldukları dönemde, heybetli surlarla çevrilmiş. Çok daha önceki yıllara, Roma dönemine uzanırsanız, o zaman da kentin göbeğinde o devrin en büyük tanığı olan Forum’u bulursunuz. Forum etrafı dikenli tellerle çevrilip, kendi geçmişine hapsedilmemiş...Üzerinde, o güzelim taşlarında yürüyorsunuz. Anadolu’da da görmeye alıştığımız şekilde, Forum’dan devşirilen taşlarla, Aziz Donat Kilisesi yapılmış ki, yapı, üç nefli yuvarlak şekliyle, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne aday yerlerden olmuş günümüzde...
Amaaaaaa... Bana sorarsanız, Zadar’ın hangi eserini daha çok seviyorum diye, o zaman size vereceğim cevap, bambaşka bir şey olur: DENİZ ORGU !
15 Nisan 2005’de halka açılan bu modern anıt-eser, aslında deneysel bir müzik enstrümanı...Büyük mermer basamakların altına yerleştirilmiş org borularının içinden, denizin dalgaları ile itilen hava geçince, adeta dev bir org çalınıyormuş gibi oluyor. Siz de yüzünüze serin bir rüzgar çarparken hem yürüyüşünüzü yapıyorsunuz, hem de bütün sahil boyunca bu muhteşem konseri dinliyorsunuz. Hele güneş batarken gösteri inanılmaz oluyor. Limana giriş çıkış yapan gemiler, dalgaları büyüterek, konserin uzaklardan bile duyulmasını sağlıyor.
Hırvat mimar, Nikola Basiç tarafından tasarlanan bu eser, 2006 yılında da Avrupa Halka Açık Mekan Tasarımı ve Şehircilik Projesi Ödülü’nü kazanmış.
Deniz kenarında yaşayan kentlerimizde bu pjojenin bir benzeri acaba uygulanabilir mi? Mesela İzmir’in İmbat’ı ya da İstanbul’un Lodos’u, bu doğal konserlerle daha da güzel olmaz mı??? İnsan düşünüyor...
Hırvatistan'dan dönünce...1. Bölüm...





Dalmaçya Kıyıları
İlk fırsat bulduğumda daha etraflıca yazacağım... Ama şunu hemen söyleyebilirim ki, DUBROVNİK bir harika:))
Myanmar Felaketi ve Düşündürdükleri


Yalnızca

Dünyanın En Tuhaf Kenti La Paz




La Paz 1548 yılında İspanyol Conquistadores’ lerden Alonso de Mendoza tarafından, bölgenin AYMARA yerlilerinin yaşadığı Choquiapo köyünün üstüne Nuestra Senhora de la Paz adıyla kuruluyor. Yakınlardaki zengin altın ve gümüş yataklarının peşinde olan İspanyollar, ateşli silah üstünlüklerini kullanarak yerlileri neredeyse esir alıp, Batı’daki okyanus sahiline akıtıyorlar bu zenginlikleri. Oradan da ver elini İspanya! Bütün bu hareketin orta noktasında yer alan La Paz, hızlı bir gelişim süreci izleyerek And Dağları’nın Altiplano olarak adlandırılan yüksek düzlüklerinin en zengin kenti konumuna geliyor. Ülke Simon Bolivar’ın önderliğinde, 1825 yılında bağımsızlığını kazanınca, La Paz özgür Bolivya yönetiminin merkezi oluyor. Bugün de her türlü zorluğa rağmen, Bolivya’nın başkentliği görevini sürdürüyor.
Derin bir kanyonun içinde kurulu kent, yukarıdan bakıldığında gerçekten tüyler ürpertici bir görünüme sahip. Yukarıda bulunan uydu kent El Alto ile aşağıda bulunan Prado ve hatta daha da aşağıdaki varsıl mahalleler arasındaki rakım farkı 1000 metreden fazla. O kadar ki, tepede değil ağaç ot bile bitmezken, aşağıdaki yumuşak iklimli ve bol oksijenli mahallelerde, palmiyeler ve begonvilli bahçeler bulunuyor. Fark dehşet verici! Bol oksijenden bahsetmişken şunu unutmamak lazım: La Paz, şehir merkezinde ulaşılan 3600 metrelik rakımı ile, dünyanın en yüksek başkenti ünvanını elinde tutuyor. Yukarı şehir El Alto’ da 4100 metrede bulunan uluslararası havalimanı, dünyanın en yüksek rakımlı alanlarından biri...Her isteyenin kolaylıkla iniş kalkış yapabileceği bir alan değil zira bu yükseklikte havanın kaldırma kuvveti deniz seviyesine göre o kadar az ki, uçaklarda bazı ayarların özel olarak denetlenmesi gerekiyor. Gerçek bir ustalık ve alışkanlık gerektiriyor bu tip iniş kalkışlar.
Şehrin eski bölümünde yer alan “Cadılar Çarşısı” La Paz’a çok yakışıyor bence. Burada satılan ürünler kurutulmuş lama ceninlerinden başlayıp zehirli ve sarhoş edici San Pedro kaktüslerine dek uzanan geniş bir yelpazeye sahip. Eh, sadece domates, patates ve mısır satılsa olmazdı ki zaten! Şehrin ruhuna uymazdı! Burada Toprak Ana, Büyük Tanrıça Pachamama’ ya, adak törenlerinde sunulan bir çok tanıdık tanımadık obje var. Ama en ilginçleri rengarenk bolluk bereket sembolleri; sevişen kadın erkek heykelcikleri; daha önce bahsettiğim kurutulmuş lama ceninleri; minik büyü bebekleri; şekerden yapılmış paralar; renkli fotokopiyle çoğaltılmış euro ve dolar desteleri; kartondan yapılıp süslenmiş ev, araba, otobüs, kamyon, dükkan ve hatta sahnede şarkı söyleyen rock grubu şeklindeki sunular... Fakat işin daha da ilginci, Pachamama’ ya sunulan bu sembollerin ve akılalmaz objenin, Titicaca Gölü kıyısında kurulu Copacabana’daki büyük hac merkezi olan Meryem Ana Kilisesi önünde de satılıyor olması. Hem de Tanrı’nın Anası’na sunmak için! İşte yerliler Hristiyanlığı ancak bu şekilde benimsemişler. Meryem’ i Pachamama ile özdeş tutarak. Birini öbürüne dönüştürerek... Tıpkı bizim Anadolu topraklarının Kibele’sinin, Hititler’in Hepat’ının, İyonya’nın Efes Artemisi’ nin Meryem Ana’ ya dönüşmesi gibi...
Şimdi “bana göre mutlaka yapılması gerekenler” listesi vereyim:
· İlk önce şehrin tepesinde durup kutsal İllimani tepesinin fotoğrafını çekin. Resmen şehrin tepesinde dikilmiş bir deve benziyor.
· Sonra şehrin en dibine inip, Kapadokya vadilerini andıran Ay Vadisi’ni gezin.
· Ülkenin Parlamentosunun ve resmi Başkanlık Sarayı’nın yer aldığı Murillo Meydanı’ nda, Şeref Kıtası’nın bayrak törenini izleyin. Kimi akşamüstlerinde başkan Evo Morales de eşlik ediyor onlara. Bir kaldırım kenarında oturup kalabalığı seyretmek o kadar keyfli ki...
· Şehrin koloniyal mahallelerinin renkli evleri arasında dolanırken, bırakın haritayı ve kaybolun. Nasıl olsa her yer yokuş... Yokuş aşağı indiğinizde hep merkeze ulaşıyorsunuz. Kaybolmanız mümkün değil. Birazcık da şansınıza güvenin. En güzel fotoğraf kareleri bu şekilde yakalanıyorlar.
· San Fransisco Kilisesi’ nde akşam ayinini kaçırmayın. Halkla içiçe olmanın en iyi yolu. Kilise her akşam dolup taşıyor.
· Cadılar Çarşısı’ ndan bereket muskası alın. Denemeye değer. Haa, bir de her ihtimale karşı bir deste dolar ve euro alın. Belli mi olur? Ya tutarsa?
· Akşam yemeğinizi Huari restoranda yerseniz, bir de güzel dans ve müzik gösterisi izlersiniz. Yemekler fena değil. Domates soslu balık istemeyin sakın zira sos derken bildiğiniz salçadan bahsediyorlarmış, bu sefer gittiğimde öğrendim. Balığın canına okunmuştu...Bir de etrafınızda bir sürü turist olacaktır şüphesiz ama başka nerede görebilirsiniz ki Bolivya danslarını? Sıkacaksınız dişinizi artık!
Gün olur da yolunuz Bolivya’ ya düşerse, mutlaka haberim olsun. Oralarda yapılacak daha bir sürü renkli şey var. Ama hepsini buraya yazarsam size ne kalacak araştırmak için? Yola gitmenin en güzel yanlarından biri de önce evde çalışmaktır bence...
Pürlen'in Gözyaşları...

Bir kuru dalla çiçekle gelene
Gitti gidiyor yaralı yüreğim
Gitti gidiyor kanadından tut!
A benim gözleri görmeyenim
A benim kadrimi bilmeyenim
A benim hasreti dinmeyenim
Beni elinle ellere gönderme
Ah anam garip anam,
Ne sarayda ne handa bir zalim ocağında sevdam ağlıyor
Ne gam ölsem uğrunda beni zehir zemberek diller dağlıyor
Düşünen Kadın
Dün gece okyanusun üzerinden karanlık gökyüzünü yararak, Doğu’ya doğru uçarken, ilk okyanus aşırı uçuşumu düşünmüştüm. Kaç sene önceydi, hatırlamıyorum bile. Ama çok heyecanlandığımı ve saatlerce, altımda uzanan bomboş okyanusu seyrettiğimi hatırlıyorum. Galiba yine Peru’ya uçmuştum ilk defa okyanus üstünden. Ne yenilikti Tanrım!!! Uyumamak için, uçuşun her saniyesini doya doya yaşamak için, kendimi zorlamıştım. Uzun gelmişti, adeta bitmek bilmemişti ve sonunda Lima’ya indiğimde, dünyanın bir ucuna geldiğimi iliklerimde hissetmiştim. Gerçekten de dünyanın diğer ucundaydım ve bu benim için bir ilkti!
Şimdi ise köprülerin altından çok sular aktı. Artık dünyanın her yeri benim gerçekten evim gibi oldu. Okyanus aşırı uçmak benim için artık dünyanın en normal şeyi. Avrupa uçuşlarını uçuştan saymıyorum bile! Kadıköy dolmuşuna binmek gibi bir şeye dönüştü resmen. Bunu ukalalık ya da şımarıklıktan yazmıyorum. Saf gerçek bu!
Az önce Madrid’e indiğimde, Lima’ya her gidiş gelişimde soluklanıp, kahve içtiğim özel salona uğradım. Buraya girmemi sağlayacak kartımı İstanbul’da evde unuttuğumu Lima’ya giderken yine burada farketmiştim iki hafta önce. Kapıdaki görevli genç adam, gerekli ödemeyi alıp, beni içeri kabul etmişti sorunsuz. Demin buraya geldiğimde, yine aynı görevli genç adam vardı ve beni hatırladı. İçeri aldı hemen ve “Evinize Hoşgeldiniz” dedi. Bir anda kafama dank etti! Dünyanın her köşesi artık benim evim olmuş! Onun Arap asıllı iş arkadaşı yüzüme bakıp, beni adımla selamlayınca, iyice şaşırdım. Beni Ocak ayındaki Peru’ya gidişimden hatırlamış meğer...Şaşırdım kaldım...
İşte bu küçücük olay, bir anda kafamın içindeki kapıları açmaya başladı birer birer. Çocukluk hayallerimi düşündüm. Neler yapmayı düşlemiştim ve şimdi onların neresindeyim diye düşünmeye başladım. Farkettim ki, aslında yapmak istediğim bir sürü şeyi, hala genç sayılabilecek yaşta yapmışım, başarmışım. Bitirmiş kenara koymuşum...İşte şimdi farkediyorum ki, aslında çok şanslıyım!
Hayatta en çok istediğim şey, dünyayı görmek, her köşesini tanımaktı. Kariyer, para pul, şöhret hiçbir zaman umurumda olmamıştı baştan beri. Şimdi durup da yaşantıma bakınca, işte bu isteğimin en güzel şekilde gerçekleştiğini görüyorum. Nereye gidersem gideyim, dünya benim evim olmuş! Kathmandu’nun sokaklarından, Berlin’in müzelerine; Paris’in kafelerinden, Cusco’nun renkli meydanlarına; Himalayalar’dan And Dağları’na dünya benim! Tibet’in platolarını da biliyorum, Amazon’un ormanlarını da... İskandinavya fiyordlarını da seviyorum, Tayland’ın adalarını da...Ve işin en güzeli bunların hepsi de benim parçam gibi. Yabancılık çekmiyorum, kendimi evimde hissediyorum...
İşte Madrid Barajas Havalimanı’ ndaki dinlenme molamın bana düşündürttükleri...Az sonra uçağa atlayıp, istanbul’a geliyorum. Bir kaç gün “gerçek” evimde kalıp, sonra yine yollara devam edeceğim. Ama dürüstçe söylemem gerek: Bu gidişlerin en güzel yanı EVE DÖNMEK!!!
Titicaca Notları
Bu satırları yazarken, Titicaca Gölü’nde bir kapalı hidrofoil içindeyim. Erkenden ilk olarak yüzer adaları ziyarete gittik. Uros Iruitos denilen topluluğun, Tortora denilen sazlardan yaptıkları bu adalar, her ne kadar artık turistler için bir mizansen gibi görünse de, binlerce yıllık kültürü anlamanın tek yolu. Yüzer adaya gitmek için hidrofoilden, küçük teknelere aktarma yaptık ve manzaranın güzelliklerini içimize çeke çeke, çıktık saz adanın üstüne. Adanın şefi karşıladı bizi ve kendi öz lisanı olan Pukina dilinde hoşgeldiniz dedikten sonra, adaların geleneklerini anlattı. İnsan gerçekten gözünü kapatıp dünya haritasını zihninde canlandırdığında, bir anda daha bir farkına varıyor nereye geldiğinin. Ben böyle uzak coğrafyalara geldiğimde hep bunu yaparım. Çok da hoşuma gider.
Su dakikalarda Ay Adası’na gidiyoruz. Huatajata’dan teknemize başka turistler de bindiler. Sanırım onlar da bizim turumuzu yapıp ardından Copacabana’da kıyıya çıkacaklar. Hatta belki onlar da Peru’ya geçeceklerdir bizim gibi.
Hava bulutlu ama çok parlak, insanın gözünü alıyor hatta. Bulutların sıyrıldığı yerlerde, boncuk mavisi bir gökyüzü görünüyor. Belki öğlene doğru hava açar da biz de bu parlak maviyi görebiliriz. Hava bu yükseklikte inanılmaz derece temiz, görüntü çok net. Ekvatora da yakın olduğumuz için güneş ışınları dik geliyor ve başka yerlerde olmayan bir netlik kazandırıyor herşeye. Titicaca gölü, 8560 km2lik yüzölçümüyle, gerçek bir iç deniz. %52si Peru’nun, geri kalanı ise Bolivya’nın. Yılın her günü ulaşıma açık. Vızır vızır tekneler işliyor bazı noktalar arasında. Bazı geçitlerde otomobiller, motosiklerler ve hatta otobüsler bile adeta sala benzeyen deniz araçlarıyla karşıdan karşıya geçiyorlar. Manzara gerçekten güzel. Gölün etrafı karla kaplı bembeyaz tepeleriyle mavi gökyüzüne işlenmiş gibi duran And Dağlarıyla çevrili. Şu anda bile kafamı sağa çevirdiğimde kocaman bir dağ kütlesiyle gözgöze geliyorum.
Tiquina Boğazı’na geldik ve şu anda bir otobüsü karşıdan karşıya geçirdikleri içi beklemek zorunda kaldık. Kaptanımız teknemizin sirenlerini çalıyor şu sırada. Bu hem donanma üssüne hem de Bolivya bayrağına bir selam anlamını taşıyor. İnsanın bu dağlarla çevrili, 4000 metrelik bir ülkede donanma da neyin nesi diye sorası geliyor. Cevabı tarihte yatıyor. 19.yüzyılın sonunda Peru ve Bolivya birleşerek, Şili’ye savaş açıyorlar. Sebep nitrat zengini Atacama çölünün bir parçasına sahip olabilmek. Maalesef, savaş Peru ve Bolivya için tam bir hezimet oluyor. Şili Peru’yu işgal edip, Lima’ya kadar giriyor ve Bolivya da zaten az olan deniz kıyısını bu yenilgiyle hepten kaybediyor. Savaşın üstünden epeyi zaman geçmiş olmasına rağmen Bolivyalılar hala denizi kaybetmiş olmanın acısını taşıyorlar içlerinde. Bugün Bolivya donanması, Titicaca Gölü ve büyük nehirlerdeki güvenlikten sorumlu bir yerel güç konumunda.
Az sonra ilk İnka Manco Capac’ın karısı ve kızkardeşi Mama Occlo’nun doğum yeri olan Ay Adası’na ulaşmış olacağız. Ardından Manco Capac’ın doğum yeri Güneş Adası’na devam edeceğiz. Öğle yemeğimizi de orada yiyip, Copacabana’da kıyıya çıkacağız.
Tecritte 3. Hafta... Her şey normalmiş gibi yaşamaya çalışmak...
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...
-
Geçtiğimiz haftalarda, bir arkadaş ziyareti için Paris’e ufak bir kaçamak yaptım. Bu seferki, mesleğimin getirdiği bir gezi değil,...
-
Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanat...
-
Günler birbirini hızla takip ederken, bir de fark ettim ki, tecritteki 3. haftamızı doldurmuşuz geçen Perşembe. Bugün Cumartesi... Sa...