22 Mart 2016 Salı

Haiku -3-



-1-
Sen misin yoksa
Gözlerimden süzülüp
Nehre kavuşan?

-2-
Bahar dediler
İşaret ettim hemen
Tomurcukları

-3-
Menekşem açmış
Penceremin önünde
Orkidem küsmüş

-4-
Rüzgar sabırsız
Bulutlar daha alçak
Mevsim dönüyor

-5-
Mektup yazarken
Aşık oldum ben sana
Mektup kimeydi?


20 Mart 2016 Pazar

Haiku -2-



-I-
Zümrüt yeşili
Taze çimlere basan
Bebek gibiyim

-II-
Rüzgar getirdi
Portakal çiçeğinin
Rayihasını

-III-
Sen çevirmezsen,
Kitabın sayfaları
Şiiri gizler

-IV-
Yağmur yağıyor
Karanlık sokak sessiz
Gelecek misin?

-V-
Sabah uyandım
Kurşun tadı dilimde
Baktım ki yoksun

-VI-
Dün sordum seni
Ser verip sır vermeyen
Gölgeler soldu


19 Mart 2016 Cumartesi

Haiku



-I-
Yaprak düşerken
Sessizce canım acır
Onlar hiç duymaz

-II-
Kan kırmızısı
Damla damla sonsuzluk 
Yudumluyorum

-III-
Kapım kapandı
Rüzgarın güçlü eli
İtiverince

-IV-
Su kıpırtısız
Söğüdün yaprakları
Akıyor sessiz

-V-
Bahar sabahı
Rüzgar kuzeyden gelir
İs, pus dağılır

-VI-
Serçe şakırken
Sesi gelir aklıma
Kızkardeşimin

1 Mart 2016 Salı

Datça, Knidos ve Badem Çiçekleri





Geçen yazımda Dalaman’dan başlayıp, Datça’ya kadar gelmiştik. Bu bölümde ise, badem çiçeklerinin peşinde, yarımadanın en uç noktasına uzandığımız günü anlatmak istiyorum.
Geldiğimiz gün, herhalde Datça’nın en doğuk günlerinden biri yaşanıyordu. Fırtınanın etkisiyle ayaklarımız neredeyse yerden kesilmişti birkaç kez. Yine de sezon dışı olmasına rağmen, yarımadanın en sevdiğim yerleşimi olan Yakaköy’de, normalde bu mevsimde kapalı olan çok takdir ettiğim bir işletmede kalma kararımızdan vazgeçmedik.
Evet, Yakaköy, turkuaz renkli sularıyla ünlü Palamutbükü’nün sırtını yasladığı yamaca kurulmuş, taş evleri ve manzarasıyla dikkati çeken çok güzel bir köy. Havası güzel, tertemiz ve pırıl pırıl. Yazın bile o bölgeye gitsem, kalabalık sahillerden ziyade, tepede kurulu bu köyde kalmayı hep tercih ederim. Yakaköy’ün tam karşısında boy sırasına göre dizilmiş gibi duran üç tepecik yer alıyor. Tepeciklerin altında ise, bu üç tepeden ismini alan Triopium adındaki bir antik kenti ya da tapınak kompleksinin kalıntıları görülebilir. Çok eski zamanlarda Tanrı Apollon adına düzenlenen şenliklere katılan ve kimi zaman da ev sahipliği yapan bir yer olduğunu anlatıyor kaynaklar. Ancak daha fazla bir bilgi de yok elimizde. Yüzey araştırmaları dışında pek bir çalışma yapılmamış. Yine de konumu ve sükuneti açısından gezmeyi pek sevdiğim yerlerin başında geliyor.

Ancak tabii ki Datça dendiğinde, hepimizin aklına ilk olarak ünlü Knidos şehri gelir. Akdeniz’le Ege’nin birleştiği noktada kurulmuş, rüzgarları, doğası, Afrodit heykeli ve limanlarıyla ünlü bu güzelim şehre uğramadan döndüğüm olmamıştır. Ancak yaz aylarında dahi insanı serseme çeviren kuvvetli rüzgarları olan Knidos’u, bu soğuk Şubat fırtınasında nasıl ziyaret edecektik? Ben hava raporlarına uymaya karar verdim ve rüzgarın kesileceği güne dek bekleyelim dedim. Nitekim iyi ki öyle yapmışız. Fırtınanın hemen ertesindeki durgun günlerden birinde şehri gezmeye gittiğimizde, yaprak dahi kıpırdamıyordu. Hayatımın en güzel Knidos ziyaretlerinden birini gerçekleştirdim diyebilirim.
Knidos’tan kısaca bahsetmek isterim. İlk bilimsel kazı çalışmaları İngiliz Arkeolog Charles Thomas Newton tarafından 1857-58 arasında yapılmış. Şehri kimin kurduğu yönünde hala kafa karışıklıkları var. Kaynakların çoğunluğu Knidos’un bir Dor yerleşimi olarak, beş diğer Dor kenti ile bir tür federasyonun parçası olduğunu söyler. Dor Hexapolis’i olarak anılan bu federasyonun içinde Rodos adasından üç kent, Halikarnassos ve onun karşı komşusu Kos vardır. İşte bu altı şehir, Apollon adına düzenlenen bu oyunlar ve şenlikler için, yarımadada toplanır, tabiatın uyanışını kutlarlarmış.

Knidos, yarımadanın ucundaki ayrıcalıklı konumu ve korunaklı limanları sayesinde büyümüş, zenginleşmiş ve hatta Adriyatik denizine kadar uzanan bir coğrafyada, bazı koloniler kurmuş. Anadolu Pers istilasına uğrayınca, önce  Sirus’a sonra da Atina’ya boyun eğmişler. Hatta geçen haftaki yazımda, şehirleri istila edilmesin diye, yarımadanın en dar yerinde kanallar kazarak, yarımadanın bulundukları kısmını adaya dönüştürmeyi bile düşündüklerini anlatmıştım.
Büyük İskenler’le başlayan Hellenistik dönem, Knidos için aslında sakin bir dönem olmuştur. Sonra Roma yönetimini görüyoruz. Roma’nın Anadolu’da yayılışı sırasında, Knidos olumlu ve işbirlikçi politikasıyla içişlerinde özerklik kazanıyor.
Knidos’un kurulduğu iki alan var. Şehrin bir bölümü anakarada bulunurken, diğer bölümü eskiden Triopion denilen adanın üzerine kurulmuş. Knidoslular adayı anakaraya köprülerle bağlamışlar. Sonra da denizi doldurup suni bir geçiş yaratarak, şehre bir tane daha liman kazandırmışlar. Bugün gezi teknelerinin gelip bağlandıkları bölge burası işte. Deveboynu denilen bu mevkide bir de meşhur bir deniz feneri bulunuyor. 1931 yılında yapılan fener, iki denizin birleştiği noktayı belirliyor adeta. İçeride 16 tonluk bir sarnıç varmış ve eski fenercinin anlattıklarına göre, suyu keçeyle süzerlermiş, buz gibi su tertemiz olurmuş. Fenerin altı odası varmış. Yapıldığı zamanlarda gazla çalışıyormuş. 19722den itibaren tüpe geçilmiş. 1990’da otomatik olmuş. Şimdi ise elektrik ve güneş enerjisiyle çalışıyor. Her 15 saniyede iki kez çakıyor ve iki şimşek arası 3 saniye. Oldukça güçlü bir fener, 950 mumluk bir gücü var. Bodrum Kırlar’dan görülebiliyor.

Yapılan kazılar sayesinde tiyatro, odeon, Diyonisos tapınağı ve daha başka çok sayıda bina ve tapınak belirlenmiş. Hellenistik dönemin en büyük heykeltraşlarından Praxiteles tarafından yapılan ve bugün artık kaybolup gitmiş  en güzel Afrodit heykeli, Knidos için yapılmış. Ancak günümüze kadar gelebilmiş sonraki dönem kopyalarının hiçbiri Knidos’ta değil, dünyanın değişik müzelerine dağılmış durumdalar.  Yine de Knidos, Afrodit’in şehri olarak anılmaktan vazgeçmiş değil.

Heykel demişken hemen bir parantez açıp Yakaköy’e geri dönmek isterim zira burada kurulmuş bir sanat merkezi, bahar aylarından itibaren dünyanın dört bir yanından heykeltraşları ağırlayıp, onlara eserlerini yaratma fırsatı tanıyor. Sergiler, konserler, şiir buluşmaları ve daha başka pek çok etkinik ile, ıssız topraklara can getiriyor. Gerçek bir ütopya! Hemen bu akademinin adını vereyim: UKKSA yani Uluslararası Knidos Kültür ve Sanat Akademisi. Hayatını sanata adamış bir galerici ve sanat kitapları basımcısı Nevzat Metin tarafından yoktan var edilmiş bir yer burası. İstanbul Moda’da galeri sahibiyken tanımıştık kendisini. Sonra bütün gücünü seferber edip yurdumun bu cennet köşesinde bir hayalini gerçekleştirdi. Datça’ya gelin, Yakaköy’e mutlaka uğrayın ve tabii UKKSA’da durup bir çay için, heykelleri görün.
Dönüyorum Knidos’a…Dediğim gibi havanın da yardımıyla harika bir gezi yaptık o gün. Karış karış gezdik şehri. Tabii bu mevsimde genellikle pek kimseler uğramadığı için, bütün tesisler kapalı olduğundan çok istesek de denize karşı bir bardak çay içemedik. Oysa o durgun havayı bulmuşuz, tam zamanıydı… Belki ileride ufak bir çay kahve makinası koyarlar. Parasını atarız, çayımızı alırız…
Tabii geçen haftaki yazının başında da söylediğim gibi bizim bu mevsimde buralara gelmemizin esas sebebi badem çiçeklerini görmekti. Kış geçen yıllara göre daha cetin geçtiği için çiçekler her yerde açmamıştı henüz ama kuytularda harika manzaralarla karşılaştık. Örneğin Çeşme köyünde, çiçek yüklü bir ağacın fotoğraflarını çekmek için durduğumuzda, bize selam veren Ayhan Amca’nın önerisiyle, o yoldan devam ederek Palamutbükü’ne indik. Bir de ne görelim? Her yer çiçek! Güzel Türkçemizin güzel tabiriyle kendimizi kaybedip, bahçelere daldık, her bir dalı, her bir çiçeği görmek, dokunmak istiyorduk. Geçen sefer de söylemiştim, insanda tatlı bir sarhoşluk, bir hafiflik duygusu yaratyor bu çiçekler. Tıpkı Japonların SAKURA dedikleri kiraz çiçekleri gibi…Bunlar da bizim sakuramız ama ne yazık ki kimsenin haberi yok! Hatta Datça’nın bile bundan faydalanmak gelmiyor aklına. Japonya’da hem yurt içi hem yurt dışı turizm hareketlerinin en çok hızlandığı dönemlerden biridir Sakura dönemi. Hava durumu verir gibi, TVlerde çiçek açma durumu haritaları yayınlanır o dönemde. Ben gitmedim henüz ama çalıştığım kurum, senelerdir geziler düzenler Japonya’ya, çiçekleri görmek isteyenler için. Tabii Japonlar için kutsaldır bu çiçekler. Solmadan, en olgun, en gösterişli oldukları zamanlarında pat diye yere düşerler. Eskiden samuraylar bu çiçeklere bakarak, her şeyin bir gün bir anda sona ereceğini düşünürlermiş. Kamikazeler, savaşta uçaklarına bunları çizerek çıkarlarmış son seferlerine. Her yıl Japonya’da bu fenomen için şenlikler düzenlenir. Festivaller, şiir ve müzik buluşmaları, yürüyüşler yapılır. Kısacık sürse de herkes heyecanla bu dönemi bekler. Ben de her yıl bademlerin açışını görmeye Datça’ya geldiğimde, kaçınılmaz olarak bunu düşünürüm. Biz bunu neden yapmıyoruz? Birileri başlatsa arkası gelir. Evet, Datça’da badem festivali yapılıyor ama Altın Badem Sinema ve Kültür festivali olarak anılan bu festival, Eylül’ün başında düzenleniyor. Ama düşünüyorum da, belki de böyle kalması daha güzel! Kalabalıkların ve gürültünün ortasında seyretmek istemezdim badem çiçeklerini doğrusu. Bizde festival dendi mi, işin neye dönüştüğü ne yazık ki hepimizin malumu. Öyleyse bırakalım, bilen gelsin, bilen görsün, yurdumuzun en son bakir kalmış bölgesine kimsenin eli değmesin.
Bakir deyince aklıma geldi: Burada da imar planları değiştirilmeye çalışılıyor. Yani bu demektir ki, bir gün biri çıkıp, bir kağıdın altına imzayı basacak. İşte o zaman elveda bademler, gelsin yazlık siteler…Olmaz demeyin, 40 yıldır yurdumu geziyorum karış karış, her yerde böyle oldu! Bir tane istisnası yok ne yazık ki! Yine de karamsarlık olmasın!
İkinci konu, dağları taşları yok eden taş ocakları! Burada da, Mesudiye köyünün üzerindeki koca tepe, senelerdir kazıla kazıla gözümün önünde eridi gitti! Hem korkutucu görünüyor, hem havayı ve suyu kirletiyor, hem de bu kadar çok taş ocağına gerçekten ihtiyaç var mı? İstanbul’un her yanında şık şık taş dükkanları açıldı. Ev dekorasyonunda, hastanelerde, otellerde, yeni inşa edilen havalimanlarında doğal taş kullanılıyor. Şimdinin modası da bu ama moda geçince dağlarımız, tepelerimiz ve ormanlarımız gitmiş olacak, kimsenin umurunda değil…
Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım. Badem çiçeği dedik, buralara geldik. İyi ki gelmişiz… Bu yazıyı okuyan sevgili dostlar, lütfen bir sefer siz de kıştır, soğuktur demeyin, bunu deneyin.
Yollarda görüşürüz,






Geçtiğimiz haftalarda en sık duyduğun şey neydi diye bir soran olsa hiç tereddüt etmeden şu cevabı veririm: Yahu bu mevsimde ne işiniz var Datça’da?
Evet, bir grup yakın arkadaş olarak, bu ufak seyahati planlamaya başladığımız andan itibaren en sık karşılaştığımız soru bu olmuştu. Şubat başında, Türkiye’nin hemen her yerinde hala yoğun kış şartları yaşanırken, İstanbul kuvvetli lodos fırtınalarına teslim olup, şehrin hem hava hem de deniz trafiği kilitlenirken, okulların ikinci sömestri yeni başlamışken, ne işimiz olabilirdi Datça’da? Türkiye’nin batısındaki en ücra köşeye gitmek nereden gelmişti aklımıza?
Haksız sayılmazdı soranlar ama bilmedikleri bir şey vardı: Ben bunu hemen her sene yapıyordum! Yani hemen her sene, Ocak sonu Şubat başı gibi, İstanbul’dan atladığım gibi Dalaman uçağına, soluğu oralarda alıyordum. Peki illa bu zaman mı? Daha bahar olsa? Şöyle havanın daha yumuşadığı, çiçeklerin fışkırdığı, tabiatın uyandığı bir Ege baharında olsa olmaz mı? Tabii olur, olur da tabiatın uyuduğunu kim söyledi? Benim her yıl oralara, tam da bu mevsimde gitmemin en büyük sebebi, zaten tabiatın en büyük hediyelerinden birine tanıklık etmek arzum! Peki nedir bu hediye? Badem çiçekleri!
Her yıl, Ocak sonu Şubat başı, ufak ufak tomurcuklar patlamaya başlar Datça’nın ötesinde. O kış havalar çok soğuk yapmışsa, o zaman Şubat’ın ortasını bulabilir. Tabiat Ana bu, öyle saatli saniyeli program yaptırılmaz ki kendisine! O bilir en iyi zamanı evlatlarını güneşin koynuna uzatmak için… Ben hep Şubat ayının ilk on günü içinde o bölgede bulundum ve mutlaka bu doğa şenliğine denk gelmeyi başardım.

İşte aklımızda bu bilgilerle İstanbul’dan, yine kuvvetli lodos eşliğinde havalandık. Sabiha Gökçen’den tam iki saat rötarla kalkan uçağımız, Dalaman’a yaklaşırken, rüzgarın etkisiyle adeta sörf yapıyordu. Hem kalkışta hem de inişte sarsılsık, sallandık ama çok şükür, sorunsuz  indik. Bir araba kiralamıştık, zaten rötar sebebiyle yeterince vakit kaybettiğimizden pek fazla oyalanmadan, hemen yola düştük.
Hava parçalı bulutlu ve çok rüzgarlıydı. O rüzgarla içimize işleyen soğuk, bize İstanbul’u arattı desem yanlış söylemiş sayılmam. Dalaman’dan kırdım direksiyonu Ortaca ve Gökova istikametine. Radar kontrolleri sebebiyle 90kmyi aşmamaya gayret ederek, yemyeşil narenciye bahçelerini içimize sindire sindire batıya doğru ilerlemeye başladık. Ağaçlar yüklüydü ama ne yazık ki beklenmedik soğuklar üreticiyi fena vurmuş. Donan meyveler, onların tabiriyle yanmış. Yollardaki tezgahlarda mis kokulu portakallar, mandalinalar satılıyordu, o tezgahlardan birinde durup meyve satın aldığımızda öğrendik bu durumu. Üzüldük tabii… O kadar emek, bir anda heba oluyor!
Marmaris’e yaklaşırken, şehri tepeden gören manzara noktasında ufak bir fotoğraf molası verdik. Aklıma çocukluğumdaki Marmaris görüntüleri gelse de, altımda uzanan beton deryası, o görüntülerin çoook uzaklarda kaldığının canlı kanıtıydı adeta. Deniz ile Marmaris’in yayıldığı ovayı çevreleyen dağların arasında yeşil tek bir boşluk alan kalmamış. Şehir bütün yeşil ovayı yutmuş ve yetmemiş, dağlara doğru tırmanıyor… Bu kadarına artık dayanamıyorum. Bu açgözlülükle nereye kadar? Buna nasıl izin veriliyor? Bu katliam bir gün duracak mı? Büyümek gelişmek tabii iyi bir şey ama böyle olmamalı! Bütün temiz su havzalarını, ormanları ve yeşil alanları yok ederek, hepsinin üzerine beton yığarak, kendimizi ve daha da önemlisi gelecek nesilleri, evlatlarımızı öldürüyoruz. Cinayetin binbir türü vardır, bunun benim gözümde cinayetten hiçbir farkı yok!
İçimizi çeke çeke, tekrar arabaya doluşup, daha fazla görmemek için Marmaris’i hızla geçtik. İçeriye girmedik bile! Hisarönü’ne yaklaşırken, azıkan karınlarımızın çağrısına daha fazla direnemeyip, yaz kış açık, efsanevi pideci Mavi’ye uğradık. Mehmet Yaşin’in Lezzet Durakları programına çıkıp, gazeteye de yazı konusu olunca artık iyice meşhur oldu bu işletme ama hiç haksız değil bu ünü, zira hayatınızda yiyeceğiniz en ince hamurlu, çıtır pideyi burada tadacaksınız. Garanti veriyorum!
Pide molasından sonra, tekrar yola koyulduk ve bir sonraki fotoğraf molası olarak ünlü Balıkaşıran Geçidi’ne vardık. Burası en tepede 350 metre rakıma erişen, manzaralarıyla ünlü harika bir nokta. Yarımadanın en dar yeri. Öyle ki zirvede durduğunuz noktada bir yanda Ege, diğer yanda Akdeniz’i seyredebiliyorsunuz. Yarımadanın genişliği burada 800 metreye iniyor. Kuzeye bakan tarafından Bördübet , güneye bakan tarafında ise Hisarönü, bencik limanı yer alıyor. Balık bir yandan öbürüne aşabilir gibi geliyor gerçekten insana. Direnen doğanın zerafetini, gücünü ve sükunetini hissediyorsunuz. İşte bu diyor insan! Ormanın yeşili, denizin laciverti ve gökyüzünün mavisi… İşte bunu korumak lazım! Hiç olmazsa burası kalsın! Diğer yerleri mahvettiniz, bari burayı bırakın evlatlarımıza çığlığı yükseliyor içimizden.
Bu noktada tam bu mevki hakkında anlatılan bir efsaneyi aktarmak gerekir. Binlerce yıl evvel, Persler Anadolu’yu istila ettikleri zaman, İyonya’nın da Pers işgalinde kaldığı haberini alan Knidoslular, ellerine kazma küreklerini alarak, tam bu kıstakta, yarımadalarını anakaradan koparmaya çabalamışlar. Knidos’u bir adaya dönüştürüp, işgalden kaçabileceklerini düşünmüşler. Ancak taşları kıranları başta gözleri olmak üzere her yerlerinde onulmaz yaralar açılmaya başlamış. Bunun tanrıların bir gazabı olduğunu düşünen Knidoslular, bu sevdadan vazgeçmişler.
Fotoğraflarımızı çektikten sonra, yola devam ediyoruz. Viraj viraj yaklaşıyoruz Datça’ya ve önce, merkeze 4 km mesafede bulunan Gebekum mevkine varıyoruz. Burası aslında o kadar önemli ki! Koruma altında olmasına rağmen, yeterince korunamamış bir sahil şeridi. Farklı bir ekosistemi var. Yürüyen kumlar da denen, kum tepecikleri ile, tamamı fosillerden oluşmuş incecik taneli bir kumsalı var. Bazı bölümleri dikenli tellerle çevrili olmasına rağmen, daha önceki yıllarda bu fosil kumların üzerine berbat yazlık siteler ve çirkin tatil köyleri inşa edilmiş bile. Koruyamamışız yani! Neyse ki, yurdumuzun diğer sahil yörelerine nazaran, daha az buradaki betonlaşma. Ama ne yazık ki uzun sürmez zira gözlerini bu son kalmış bakir yöreye diken rant sevdalıları, buradaki imar planını değiştirmek için senelerdir çırpınıyorlar. Biliyorum ki, günün birinde bir rüşvet zinciri kurulacak ve buraları da bir anda imara açılacak. Hep böyle oldu ne yazık ki! Datça’da yaşayan yerli halk, diğer yörelerden daha farklı, delidolu Knidos’luların torunları diyorum ben onlara. Bugüne kadar direndiler, eminim daha da direnecekler… Gebekum’un bir diğer önemli özelliği ise, denizi ve kuvvetli rüzgarı. Deniz genellikle dümdüz ama yarımadanın öte yanından aşıp da gelen rüzgarı epeyce kuvvetli. Bu durum rüzgar sörfü yapmak için elverişli bir ortam yaratıyor. Bir iki sörf okulu tabelası gördüm. Eminim yaz mevsiminde, burası rengarenk sörflerle dolup taşıyordur. Bu mevsimde pek kimsecikler yoktu etrafta.
Yine bu civarda, Datça merkeze 8km mesafede, yeldeğirmenleriyle ünlü Kızlan köyünü görmeden geçmemek lazım. Yarımadanın en fazla rüzgar alan noktası burası olduğundan çok sayıda değirmen bulunuyor.
Datça’nın şehir merkezine girmeden, iki gece kalacağımız Yakaköy’e doğru devam ettik. Ve benim en sevdiğim manzaralar başladı. İlk badem çiçeklerimizi de bu noktada gördük. Bembeyaz çiçekleriyle gerçekten gelin başlarını andıran dalları görünce, sevinçle gülmeye başladık. Neden bilmiyorum ama bu çiçeğe kesmiş ağaçlar insanın içine tanımsız bir mutluluk hissi veriyor. Sarhoşluğa benzer bir mutluluk, ya da eskilerin Euforia dedikleri türden bir mutluluk… Aklın başında ama tatlı bir duygu seliyle ayakların yerden kesilmiş… İşte bende bu duyguları uyandırıyor bu badem çiçekleri.
Bir sonraki yazımda sizlere badem çiçeklerini ve biraz da Knidos’un kış halini anlatacağım.
Kış bitmeden baharı getirdik, iyi de oldu!
Yollarda görüşürüz,