27 Aralık 2015 Pazar

Salzburg’da ‘’Neşeli Günler’’ Rotası




Daha önce yazmış olduğum yazılara bir göz atınca, Avrupa’daki en çok sevdiğim kentlerden biri olan Salzburg hakkında müzik ve sanatla karışık bir yazı yazmış olduğumu gördüm. Ancak bu yazıda size Salzburg civarındaki ünlü göller bölgesi ve özellikle de meşhur müzikal Sound of Music filminin kareleriyle ölümsüzleşen küçük kasabalardan bahsetmek istiyorum. Hatırlarsınız…Türkçe’ye Neşeli Günler diye çevrilmiş, başrolunde Julie Andrews ile Christopher Plummer’ın oynadığı 1965 yapımı oscarlı film! İşte bu unutulmaz filmin büyük bir kısmı Salzburg’da çekilmişti ve yıllardır da Salzburg turizmine Sound of Music turları diye anılan bir kavramı kazandırdı. Özellikle yaz aylarında bu filmin hayranları, otobüslere dolup, Salzburg çevresindeki o ünlü yerleri görmeye giderler. Yerel rehber biraz anlatımlar yapar ve geri kalan zamanda ise otobüsün içinde filmin müzikleri ve ünlü parçaları çalınır. Do-Re-Mi başta olmak üzere… Aslında yemyeşil dağlar, çiçek dolu yamaçlar, masmavi parıldayan göller öylesine güzeldir ki, zaten rehbere de pek fazla iş düşmez!

Fİlmin konusu güzel bir aşk hikayesiyle birlikte ilerleyen İkinci Dünya Savaşı öyküsüdür. Başroldaki rahibe adayımız genç Maria, savaş kahramanı albay olan Von Trapp’ın yedi çocuğuna mürebbiyelik etme göreviyle, Salzburg’un hemen dışındaki harika bir eve çalışmaya gelir. Albay eşini genç yaşta kaybetmiştir. Acısını çocuklarından çıkarmaktadır. Son derece disiplinli ve serttir. Ancak cıvıl cıvıl Maria gelince, tüm ev halkı değişir. Albay da dahil! Ateş bacayı sarar! Evlenirler ancak Avrupa’daki Nazi ilerleyişi Avusturya’yı tamamen etkisi altına almıştır. Nazi karşıtı olduğu bilinen Albay ve ailesi için ortam iyice tehlikeli bir hal alınca, aile hep birlikte dağlardan kaçar. Ancak neticede Hollywood filmin bu tarihi zemininden çok aşk hikayesine gönderme yaptığı için, mutlu son diyebiliriz.

Salzburg, malum, Alpler’in kuzeyindeki en güzel barok kent olarak tanınıyor. Gören herkes, mücevher kutusuna benzeyen bu şehre aşık olur. Tepesindeki görkemli ortaçağ şatosu ve ışıl ışıl meydanları ve kiliseleriyle, kentin her bir köşesi tam bir film seti gibidir. Zaman tüneline girmiş de dörtyüz yıl öncesine gitmişsiniz gibi hissedersiniz. Ayrıca başka hiçbir yerde olmadığı kadar müzikle nefes alıp verir bu şehir. Her ay bir büyük organizasyon ve festival dünyanın her köşesinden gelen müzik sevdalılarına ev sahipliği yapar.

Ben bu yaz yine, kısa bir süre önce müzikle ilgili bir organizasyonda görevli olarak bu güzel şehre gittim. Beraberimdeki misafirler Sound of Music turlarını duymuşlar, haydi gidelim dedik. Mirabell Sarayı’nın çiçek dolu bahçelerinde rehberimizle buluştuk ve kanatlı at Pegasus’la süslü havuzu ve bahçeyi dolaşıp, filmin en meşhur şarkısı Do-Re-Mi’yi mırıldandık her beraber.


Ardından otobüse atlayıp, salzburg’dan dışarılara uzandık. İlk fotoğraf molasını Maria’nın manastırı olarak bilinen Nonnberg Manastırı’nın güzelce göründüğü bir noktada verdik. Ancak yol uzun süre durmaya uygun olmadığı için orada fazla kalamadık ve Leopoldskron Sarayı’na doğru ilerledik. Aynı isimle anılan küçük bir gölün kıyısında kurulmuş bu güzel saray, 18. Yüzyılın Rococo özelliklerini en zarif şekilde yansıtan yapıların başında geliyor. 1736-1744 yılları arasında inşa edilmiş ve devrin yöneticileri tarafından özel konut olarak kullanılmış. Defalarca el değiştirmiş ve 1918’de, Salzburg Yaz Festivali’nin kurucularından Max Reinhardt tarafından satın alınmış. İkinci dünya Savaşı’nın karanlık işgal günleri sırasında Naziler bu sarayı kendilerine yakın olan bazı asilzadelerin kullanımına tahsis etmiş. Savaş sonrasından yeniden Reinhardt ailesine dönen sarayda, Marshall Planı’nın bir uzantısı olarak Salzburg Semineri adı altında, Harvard mezunları derneğince, Amerikan dili, kültürü ve tarihi üzerine dersleri verilmiş. Lafı fazlaca uzatmak istemem ama filmde de çok önemli bazı sahnelerin çekiminde dış mekan olarak kullanılmış olan bu güzel saray, bugün otel olarak kullanılıyor.


Leopoldskron Sarayı’ndan sonra, otobüsümüz rotasını bir başka saraya çevirdi: Hellbrunn Sarayı!
1613-1619 yılları arasından Salzburg’un en güçlü psikopos-prenslerinden Markus Sittikus tarafından inşa ettirilmiş olan bu güzel saray, özellikle yaz aylarında piskoposun özel misafirlerini ağırlayıp, saray protokolünü çeşitli eğlenceler ve oyunlarla deldiği yer olmuş. Çeşit çeşit havuzları, fıskiyeli çeşmeleri, heykelleri ve sıcak günleri serinleten gölgeleriyle, devrin en önemli davet mekanlarından biriymiş. Yapay bir mağara içinde mekanik bir düzenek sayesinde hareket eden çok sayıda kukla-heykel o devrin çeşitli mesleklerini simgeliyorlarmış. Kanımda şakacı bir kişilik sergilemek isteyen piskopos, bahçenin hemen her yerine gizli fıskiyeler yaptırmış. Sakin sakin bahçede gezinen misafirler bir anda fışkıran suların altında kalıyorlarmış. Bu saray bugün müze olarak gezilebiliyor.



Ancak bizim Sound of Music turunda oraya uğramamızın bambaşka bir sebebi vardı. Filmin en ünlü sahnelerinden biri olan Maria ile Albay’ın öpücük sahnesinin çekildiği kameriye bu sarayın bahçesine yerleştirilmiş! Filmden bahsedip, o kameriyeyi görmemek olmaz diye düşünüldüğünden olsa gerek, akın akın ziyaretçi geliyor bahçeye. Biz de gidip, gördük bu kendi halinde kameriyeyi ve tabii ki aramızdaki çiftler, hemen bir güzel fotoğraf çektirdiler.



Bir sonraki bölüm göller bölgesi olarak da bilinen Salzkammergutt’daki Sankt Gilgen kasabasıydı. Bu küçük kasaba Wolfgang Gölü’nün kıyısında kurulu yaklaşık dörtbin nüfuslu bir yerleşim yeri. En önemli özelliklerinden biri, Salzburg’un en önemli evladı Mozart’ın annesinin doğum yeri olması! Seneler sonra aynı kasabaya Mozart’ın kızkardeşi Nannerl da gelin olarak gitmiş. Sound of Music filminin dış mekan çekimlerinde ve piknik sahnesinde bu bölgenin güzelliklerine bol bol yer verilmiş. Göl çok büyük değil ama  13 km2’lik yüzölçümü yelken, kano ve yüzme gibi pek çok spor dalına elverişli bir ortam sunuyor. Özellikle yazın cıvıl cıvıl! Gölün diğer kıyısında ise Sankt Wolfang isimli bir başka kasaba daha var. Burası da üçbin nüfuslu küçük bir yerleşim ama ziyaretçisi çok! Kasabada çok önemli bir kilise yer alıyor. Hıristiyanlığı bölgeye yayan en önemli kişilerden olan Aziz Wolfgang tarafından 970’lerde inşa edildiği söylenen bu kilisenin tarih boyunca hacısı da, ziyaretçisi de hiç eksik olmamış.



Salzburg’a dönmeden önce son uğrak yerimiz, Albay’la Maria’nın evlenme törenlerinin çekildiği Mondsee Manastırı’nın kilisesi oldu. Aynı isimli kasabayı de pek sevdik. Özellikle Bavyera’da çok sık rastladığımız renkli ve cephesi duvar resimleriyle süslü pek çok bina burada da kasabayı canlandırıyor. Kilisenin tam karşısında yer alan pastaneler ve kafeler ise yılın her mevsiminde hizmet veriyorlarmış. Bol kremayla servis edilen turtalar ve lezzetli kahveler için iyi adreslerden biri diyebilirim.



Turizm gerçekten ilginç bir sektör! Bir film, bir kasabanın, hatta bütün bir yörenin hayatını tamamen değiştirebiliyor. Biz bu tek bir gün içinde bunu yaşadık. Bir filmin peşine düşen binlerce insanın Salzburg ve çevresine kattığı zenginliği düşününce, kendi ülkemizde de turizmi çeşitlendirerek, ne kadar çok farklı gelir kapısı oluşturabiliriz diye düşünüp durdum.
Eğer yolunuz yaz mevsiminde buralara düşserse bu turu sizin de yapmanızı öneririm. Film bahane, yöre bir şahane!


Malabar Sahilinin Yeşil Köşesi Kerala'nın Arka Suları




Kerala, Hindistan coğrafyası içinde sosyo-politik yapısı sebebiyle ilginç örnekler yaratmış bir eyalettir. Otuz milyonu aşan nüfusun %95’i okur-yazar olduğu için, ülke ortalamasının çok çok üstünde yer alıyor.  Ayrıca nüfus artışının en az ve ortalama yaşam süresinin de en uzun olduğu eyelet Kerala. Bölge nüfusunun yarısı Hindu ama diğer yarısını Müslümanlar ve Hıristiyanlar oluşturuyor. Kerala’da Hindu tapınakları, camiler ve kiliseler yan yana, yüzyıllardır olduğu gibi barış içinde geleneklerini sürdürüyorlar. Dini çatışma yok. Zaten genel olarak Hindistan’ın geri kalan yörelerine göre, suç oranı da burada en düşük seviyede gözlemleniyor. Doğa cömert, toprak bereketli ve güneş tam kıvamında… O kadar ki, Kerala için, Tanrı’nın Kendi Ülkesi derler. Bölgenin yerel dili olan Malayalam, Hindistan devletinin kabul ettiği resmi dillerden biridir. Dolayısıyla bu eyalette hem Malayalam, hem Hintçe, hem de İngilizce dillerinin kullanıldığını görüyoruz. Kerala’da ülkenin güneyinin Dravidyen kültürü ile kuzeyinin Aryan kültürünün tam bir harman oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ve bir başka ilginç detay ise, Kerala’nın Kominüst Parti ve Marksist Parti gibi sol eğilimli partilerin kalesi olduğudur. Kerala’da hakim gelenek, sosyalist gelenektir.

Hindistan’ın en iyi karabiberi burada yetiştirilir. Kauçuk ve hindistan cevizi Kerala’nın en büyük zenginlik kaynaklarıdır. Çay, kahve, baharatlar ve kaju fıstığı ise diğer önemli gelir kaynakları kabul ediliyor. Tabii bir de turizm!
Kerala, şimdilerde çok moda olan geleneksel Hint tıbbı Ayurveda ile adeta bütünleşmiş bir yer. Burada çok sayıda ayurvedik sağlık merkezleri, oteller ve SPA’lar var. Buralarda, dünyanın pek çok ülkesinden gelen yabancılar kadar, ülkenin diğer eyaletlerinden gelen yerli turistlere de hizmet veriliyor. Yemyeşil coğrafyası, tropikal bitki örtüsü ve upuzun kumsalları ile tam bir cennet görünümünde Kerala. Bu yazıda ben ise size Kerala’nın ünlü Arka Suları’ndan bahsetmek istiyorum.

Arka sular denen sistem, Kerala’nın gezmesi en keyifli bölgesi bence. Birbirine kanallar ile bağlanan beş büyük göl, bu gölleri ve kanalları besleyen 38 nehir ve bir labirent gibi uzayıp giden bir su dünyasından oluşuyor bu sistem. Kanallar doğal olduğu kadar insan eliyle de inşa edilmişler. Kerala eyaletinin yarısı boyunca, Arap Denizi’nin Malabar sahiline paralel uzanan bu göller, kanallar ve nehirlerde, doğal yaşamı gözlemlemek, köyleri görmek ve KETTUVALAM denen geleneksel teknelerde yan gelip yatmak gibisi yok doğrusu.

Peki bu Arka Sular nasıl oluşmuş? Denizin kuvvetli dalgaları, gelgitleri ve karşıt akıntıları, dipten getirdikleri kumları nehirlerin ağızlarına yığarak, adacıklar oluşturmuşlar. Batı Ghat Dağları’ndan aşağı inen nehirler, yavaş yavaş arkada kalan bölgeyi doldurmaya başlamış. Denizden içeri sızan tuzlu sular, nehrin tatlı sularına karışmaya başlayınca da eşsiz bir ekosistem oluşmuş. Yengeçler, kurbağalar ve solungaçlarını kullanarak yürümeleriyle tanınan mudskipper balıkları bu suların bazı sakinlerini oluşturuyorlar.
Eğer kuşlara meraklıysanız, yağmur kuşları takımından sumrular ile  bol bol yalıçapkını, yılanboyun ve karabatak görebilirsiniz. İnsan bu kadar zengin bir çeşitlilik karşısında heyecana kapılıp, daha da çok öğrenmek istiyor. Ayrıca bol miktarda su samuru ve kaplumbağalar da bu suların diğer sakinlerini oluşturuyorlar.
Bu kanalların iki yanında ise, narin ama güçlü gövdeleriyle yükselen palmiyeler, meyveleri ve yaprakları güneydoğu Asya mutfağından kullanılan pandanus ağaçları, kocaman yeşil yapraklı başka pek çok bitki ve tabii ki hindistan cevizi ağaçları bulunuyor. Tam bir rüya!



İşte bu suları ziyaret etmenin en güzel yolu, Kettuvallam adı verilen geleneksel teknelerle kanallarda kaybolmak. Bu teknelere İngilizce House Boat da diyorlar, yani ev-tekne. Çünkü bu tekneler bir ev kadar geniş ve konforlu oldukları için konaklamaya çok elverişli yapıları var. Kerala hükümeti  bu sularda hizmet veren yaklaşık 2000 tekneyi kayıt altına alıp Platin, Altın ve Gümüş olarak sınıflandırmış. Yani her bütçeye göre bir tekne bulunabiliyor artık. Bizdeki mavi yolculuk mantığına da benzetilebilir. Çünkü yeme içme işini de teknenin personeli hallediyor, size sadece rahat koltuklara gömülüp manzaranın tadını çıkarmak kalıyor.
Peki eskiden ne işe yarıyordu bu tekneler?

Eskiden arka suların ardında kalan bereketli topraklardan hasat edilen pirinci sahile taşımakta kullanılırmış bu güzel tekneler. Ahşaptan inşa edilmiş gövdesinin üzerine ağaç yapraklarından ve dallardan yapılmış bir çatı oturtularak, hem taşınan mal, hem de teknenin mürettebatı kızgın güneşten korunurmuş. Bu yolculuklar kimi zaman günlerce sürdüğü için teknenin içinde yaşanır, yatıp kalkılırmış. Sonraki zamanlarda, yörenin zengin ve soyluları bu teknelerin daha da konforlularını yaptırıp gezinti amacıyla kullanmaya başlamışlar. Böylece bugünkü turistik teknelerin de önü açılmış bir yerde.



Bu teknelere adım attığınızda, geniş ve konforlu bir alanla karşılaşıyorsunuz. Otel odası gibi geniş olabilen kamaralar, rahat yataklar ve genellikle Kerala lezzetleriyle ziyafete dönüşen menüler, bence en az bir gece kalmayı hak ediyorlar. İşin en güzel yanı, tekneler motorlu olsalar dahi, gürültü çıkarmayacak şekilde, yavaş yavaş, tatlı tatlı kayıyorlar suların üzerinde. Her türlü su sesini, en ufak çırpıntıyı bile duyabiliyorsunuz. Kuşların ötüşü, kurbağalar ve diğer canlıların sesleri, yemyeşil manzarayla bütünleşince, gözlerinizi kapatıp, kendinizden geçiyorsunuz. Ancak tabii ki bu işin bir de olumsuz hatta tehlikeli bir yanı da var. Eğer kontrol edilmezse, hızla artan tekne sayısı hem suyu hem de havayı kirletebilir. O zaman bu bahsettiğimiz doğal zenginlikler de yok olup gider.

Bu arka suların bir heyecanlı yönü ise tekne yarışları! Chundan vallam yani Yılan Tekne adı verilen ince uzun, yaklaşık 30 metreye varan kürekli hızlı teknelerle yapılan bu yarışlar hem çok izleyici çekiyor hem de civardaki köy ve kasabaları aylar boyunca heyecanla doldurup, hararetli hazırlıklar yapılmasını sağlıyor. Bu yarışların içinde en önemlisi ülkenin ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun adını taşıyan yarıştır. Nehru 1952 yılında Kerala’yı ziyaret ettiğinde kendisini dört chundan vallam’la karşılamışlar. Ardından da Nehru’nun onuruna bir yarış düzenlenmiş.  Bunlardan çok etkilenen Nehru, Delhi’ye döndüğünde unutmamış ve gümüş bir kupa hazırlatıp yarışın galibine göndermiş. O günden itibaren bir gelenek başlamış ve günümüzde de hala sürüyor. 1.5 kilometrelik bir parkurda düzenlenen bu yarışa, yüz güçlü kürekçinin çektiği kocaman yarış tekneleri katılıyor ve o günler ortalık tam bir panayır yerine dönüyor. Bu önemli yarışın dışında, en az on büyük yarış daha düzenleniyor yıl boyunca.  Durgun sulardaki bu tekne yarışları geleneği, sadece Kerala’da değil Asya’nın pek çok ülkesinde heyecanla beklenir.

Küçük Şeylerin Tanrısı başta olmak üzere dilimize çevrilmiş pek çok güzel kitabıyla yanıdığımız ünlü yazar Arundhati Roy’un da Kerala’lı olduğunu hatırlatarak bu haftalık yazımı noktalıyorum.
Hindistan malum öylesine büyük bir coğrafya ki, yaz yaz bitmez. Bu seferlik Kerala’daydık…