2 Kasım 2015 Pazartesi

Siracusa


Geçtiğimiz haftalarda başlamış olduğum Sicilya notlarıma bu hafta Siracusa ile nokta koymayı düşünüyorum. Malum, yazıların başında Sicilya’nın öyle bir seferde bitecek gibi bir yer olmadığını, neredeyse bir ülke, hatta belki pek çok ülkeden de fazla zenginliğe sahip olduğunu söylemiştim. Nitekim, seyahatimin üzerinden epeyce bir vakit geçmiş olmasına rağmen, hala gözlerimin önünden Sicilya’nın antik kentleri, tapınakları, dağları ve karakterli şehirleri geçiyor. Yeniden o güzel adaya döneceğim günleri heyecan ve özlemle bekliyorum.
Biz seyahatimizde adanın dört bir köşesindeki belli başlı yerleri ziyaret etmeyi hedeflemiştik. Bunlardan biri de tabii ki dünyanın ilk büyük bilim adamı kabul edilen ünlü Arşimet’in kenti Siracusa oldu. Biz kendisini daha çok suyun kaldırma kuvvetini bulduğunda, peştemalıyla Evreka! diyerek sokağa fırlamasıyla hatırlarız ama tarihe büyük bir matematikçi, astronom, mucit, filozof ve felsefeci olarak geçmiştir. Hidrostatik ve mekaniğin temellerini Arşimet’in attığı söylenir. İşte bu ünlü şahsiyetin soluduğu havayı solumak ve onun dolaştığı sokaklarda yürümek Sicilya maceramızın en keyifli dakikalarını hediye etti bizlere.


Siracusa günümüzde yaklaşık 150bin nüfusuyla orta boy bir kent. Ancak antik dönemde, daha da doğrusu M.Ö 5.yüzyılda Atina ile yarışacak denli haşmetli ve kuvvetli bir şehirmiş. Hatta ünlü hatip Cicero demiş ki: Siracusa, Yunan şehirleri içinde en görkemlisi ve en güzelidir.
Sicilya adasının güneydoğu ucunda, Korint ve Tenea’dan gelen kolonistler tarafından, 2700 yıl önce kurulmuş. Bu ilk kurulan şehir anakaraya çok yakın bir konumdaki Ortyghia adasıymış. Anakarada ise tarıma elverişli düzlükler, misafirperver bir yerli halk topluluğu ve Sirako adıyla anılan bataklık alanlar varmış. İşte kentin adı olan Siracusa’nın bu Sirako adındaki bataklıklardan geldiği düşünülüyor. Elverişli koşullar sayesinde kent hızla büyür, gelişir ve bütün Akdeniz havzasındaki en güçlü ve zengin Yunan kentine dönüşür. M.Ö 415’de nüfusunun Atina kadar, yani 250bin olduğu söyleniyor. Tabii o küçük Ortyghia adasına sığmak artık mümkün olmadığından Siracusa anakaradaki düzlüklere yayılmış. Bugün eski kentin antik tiyatrosu da dahil pek çok ünlü kalıntısının bulunduğu bölgeye Neapolis yani Yeni Şehir deniyor.
Bu kadar güçlenip gelişen Siracusa doğal olarak önce Atina sonra da bir başka güçlü şehir devleri olan Kartaca’nın odak noktası haline gelince birbiri ardına yaşanan kuşatmalar, şehri oldukça hırpalamış. Hele Kartacalılar, Siracusa’yı ele geçirmek için şehri dört defa kuşatmışlar.

Siracusa belirli dönemlerde güçlü idarecilerin yönetimi altında kısa süreli ve parlak yaşanan barış dönemleri geçirmiş ama bütün Sicilya topraklarını imparatorluğa katmaya kararlı olan Romalılar işe karışınca, barış zamanları sona ermiş. M.Ö 214’de başlayan Roma kuşatmasına yaklaşık üç yıl direnen Siracusa’yı buy olla yenemeyeceklerini anlayan Romalılar, Siracusa’nın İberia kökenli komutanı Moeriscus’u rüşvetle satın almışlar ve bir bayram gecesi şehrin kapılarını açtırmışlar. Siracusa böylece yenik düşmüş Roma’ya. Hatta o güne kadar pek çok askeri icadı sayesinde kentine yardımı dokunmuş olan Arşimet de o sırada öldürülmüş.
Roma döneminde kentin önemi yavaş yavaş azalmaya başlasa da, Siracusa Sicilya’nın Roma idaresinin merkezi olmaya devam etmiş. Bu sıralarda Hıristiyanlık, özellikle Tarsuslu Aziz Paulus ve şehrin ilk piskoposu olan Aziz Marziano’nun çabaları sayesinde Siracusa’da taraftar toplamaya başlamış. Gizli gizli ibadet eden ilk Hıristiyanlar pek çok kaya kilisesi ve yer altı sığınakları oymuşlar.
Roma imparatorluğunun yıkılışı önce Vandallar sonra da Bizans’ı taşımış Sicilya’ya ve hatta Siracusa, 663-668 arası İmparator II. Kontantius’un payitahtı olmuş.
Kentin tarihindeki önemli bir başka sayfa ise, 878 yılının Mayıs ayındaki kuşatma sonunda, Siracusa’nın Müslüman Aglebiler’in eline geçtiği dönemdir. Sicilya’da iki yüzyıl sürecek İslam hakimiyeti döneminde Siracusa başkentlik ünvanını Palermo’ya kaptırmış. Ancak yine de ticari önemi asla azalmamış ve kültürel olarak da Sicilya’nın kalbi olmaya devam etmiş.
1085 ise, Siracusa’da Norman hakimiyetinin başladığı yıldır ve şehir, Sicilya Krallığı’nın kontluklarından birine dönüşür. Yeni mahalleler oluşur, katedral onarımdan geçirilir ve yeni kiliseler inşa olunur. Ve bundan sonraki dönemde Siracusa Sicilya’nın geri kalanı gibi elden ele geçmiş. İspanyollar, Katalanlar, Fransızlar… Hanedanlar birbirini izlemiş. Ve uzun süren savaşlar hiç eksik olmamış kentin etrafından.
Bunlar yetmezmiş gibi biri 1542 diğeri 1693 olmak üzere iki büyük depremle yıkılan Siracusa, 1729’da bir de veba salgınıyla başetmek zorunda kalmış. 1865 yılında ise sicilya’nın İtalya birliğine katılmasıyla birlikte, Siracusa tarihindeki son sayfa yazılmaya başlamış.
Böyle karmaşık ve uzun bir tarihe sahip olan Siracusa’yı günlerce gezseniz bitiremezsiniz. Yine de bence önce kentin doğduğu yer olan Ortyghia adası ilk durak olmalı. Burada M.Ö 5.yüzyıla tarihlenen bir Atena mabedinin üzerine inşa edilmiş Katedral, sıradışı görünümüyle insanı çok etkiliyor. Dışarıdan bakıyorsunuz, barok bir cephe, içeriye giriyorsunuz, Dor nizamı sütunlarının yerli yerinde durduğu antik bir tapınak! Gel de şaşırma! 


Aynı meydanın diğer ucunda, Santa Maria Alla Badia kilisesi, içindeki Caravaggio tablosuyla mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir başka durak. 1693 depreminden sonra inşa edilmiş şık cephesi, gece de gündüz de görülmeye değer. Ama bütün meydanın ışıklandırılmış gece halini, gündüz halinden daha çok sevdiğimi söylemeden geçemeyeceğim. Becerebilirseniz, hem gece hem de gündüz gezin dolaşın derim…
Orthygia adasının bir diğer klasik durağı, Arethusa Çeşmesi, en beklenmedik yerde pat diye çıkıveriyor insanın karşısına. Avcı Alpheus’tan kaçan bakire Arethusa, yakalanmamak için Tanrıça Artemis’e yakarınca, tanrıça onu tatlı suya dönüştürüp denizin içine saklamış. İşte o tatlı suyun, Orthygia adasında ortaya çıktığı yerde harika bir çeşme bulunuyor. Bu mitolojik köşe, aynı zamanda papirüsleri ve ördekleriyle de ünlü. Bence en güzeli, burada bir onbeş yirmi dakika oturup etrafı seyretmek, hatta belki etraftaki kafelerden birine girip bir de kahve içmek. Çünkü o köşenin manzarası da çok güzel. Aslında akşamüstü günbatımını seyretmek için de en iyi adres, çeşmenin yanıbaşındaki Miramar Terası. Günü bitirmek için buraya gelebilirsiniz.


Şehrin anakarada kalan bölümüne uğrayıp mutlaka Yunan tiyatrosunu görmenizi öneririm. 67 sırasıyla oldukça büyük bir tiyatro burası ve sekiz koridor ile dokuz oturma bölümüne ayrılmış. Sahne binasının ise sadece kalıntıları görülebiliyor. Roma döneminde vahşi hayvanlarla yapılan tehlikeli gösterilerin de segilendiği yapı, büyük değişikliklere uğramış. Yaz döneminde hala kullanılıyor.


Tiyatronun yakınında latomie denen, taş ocaklarının kalıntılarını görebilirsiniz. Bunlardan en ünlüsü devasa bir kulağa benzediği için Diyonizos’un Kulağı olarak anılan yarık. Bu oyuğun içindeki akustik öylesine iyi ki, sesi güzel olanlar ses denemeleri yapıyorlar. Hatta ziyarete gelen gruplar içinde koro oluşturup şarkı söyleyenlere rastlayabilirsiniz.
Bunun dışında güzel yemekler yiyip, şaraplar içmenizi öneririm. Özellikle deniz ürünleri, balıklar bir harika! Pazarlardan taze meyve alışverişi yapabilirsiniz. Özellikle Orthygia adasında sadece yürümek, daracık sokaklarda kaybolmak bile güzel. Bir kiliseden öbürüne, bir meydandan diğerine açılırken, o sokaklarda yüzlerce sürprizle karşılaşıyorsunuz. Bunlardan geleneksel yöntemlerle papirüs kağıdı yapan atölyeler, benim çok hoşuma gitti. Defter kalem seven biri olarak her gittiğim yerden defter aldığım düşünülecek olursa, buradan da eli boş çıkmadığımı tahmin edebilirsiniz.
İnsanı canayakın, tarihi zengin, yemesi içmesi son derece keyifli ve her köşesi sürprizlerle dolu bir ada Sicilya. Ada deyip geçmemek lazım, kendine has bir memleket, ayrı bir dünya!
Dedim ya, yeniden gideceğim zamanı şimdiden iple çekiyorum.



Sicilya’nın Manzaralı Köşesi Erice




Geçtiğimiz hafta yazmayı sürdürmeye kararlı olduğum bir Sicilya yazısı vardı. Ancak önce hastalanıp yataklara düştüm, sonra da kendimi mesleğin cilvesi olarak bir anda yollarda bulunca yazım gecikti. Dün ise masamın başına geçtiğimde sosyal medya üzerinden Ankara’daki korkunç saldırı haberi gelince, gündemim tamamen değişti. Pek çok canın yok yere yitip gittiği bir günde, gezi yazısı yazmamın imkanı kalmamıştı. Yapılacak tek şey, oturup ağlamak ve dua etmekti. Oysa bugün yepyeni bir kararlılıkla yeniden masamın başına geçtim. İnanıyorum ki biz, hepimiz, yapmayı en iyi bildiğimiz işlerimize dört ele sarılıp, çarkların dönmesini sağlamaya devam edersek, en iyi direnişi gerçekleştirmiş oluruz. Ülkemiz çok ağır sınavlardan geçiyor. Birlik, beraberlik ve çalışkanlıkla zor zamanların üstesinden geleceğiz. Ölenlere rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum.
Bir önceki yazımda Sicilya hakkında sohbete başlamıştık. Bugün bu konunun bir başka sayfasına dokunmak istiyorum: Erice ve Segesta.
Erice, Sicilya adasının kuzeybatı köşesinde, Tiren denizinin muhteşem manzaralarına hakim bir noktada kurulmuş. Uzun bir tarihe ve ilginç kalıntılara sahip.
Evet, Erice denince aklıma ilk olarak güzel manzaranın gelmesi çok doğal zira 750 metrelik sarp tepenin üzerinde durduğunuzda kendinizi bir kuş gibi hissediyorsunuz. Bu 750 metre kulağa pek fazla gelmeyebilir ama aslında kentin ikliminde büyük rolü var. Hava çok değişken. Aşağıdaki ovada güneş içindeyken, Erice’ye vardığınızda kendinizi bir anda sisler arasında bulabilirsiniz. Hava bir anda soğuyup, rüzgar esip gürlemeye başlayabilir. Nitekim bizi oraya götüren Sicilyalı şoförümüz, ceketlerinizi yanınıza almayı ihmal etmeyin diye uyarmıştı hepimizi. Güneş içindeki havaya baktığımızda pek ihtiyaç duymayız diye düşünmüştük ama onbeş dakika sonra hava bir anda soğuyunca, sebebini anlamıştık.
Erice’de ilk olarak Sicilya’nın erken dönem halklarından olan Elimiler yaşamışlar. Ardından Kartacalılar hakim olmuş bölgeye. Kentin ismini ERYX adındaki Elimili bir kahramandan aldığı söyleniyor.
Kahraman Eryx hakkında da rivayet muhtelif! Mesela Sicilyalı antik dönem tarihçisi Diodorus Siculus’a göre, Elimi kökenli bir kral olan Eryx, efsanevi kahraman Herkül’ü Sicilya’da konuk etmiş hatta güçlü yarı-tanrıyla güreşe tutulup yenilmiş. Başkalarına göre Elimili bir başka kral olan Butes ile tanrıça Afrodit’in oğlu olarak dünyaya gelmiş Eryx. Virgilius ise Roma’nın efsanevi kurucularından Eneas’ın kardeşi olarak bahsediyor Eryx’ten.
Şehrin en tepe noktasında Fenike kökenli bereket tanrıçası Astarte adına bir tapınak inşa edilmiş. Sicilya Roma hakimiyetine geçince, inançlar ve gelenekler birbirlerinin içine geçerek bir harman olmuşlar ve tapınak ERYX VENÜSÜ’nün  kült merkezine dönüşmüş. Yani Tanrıça Astarte Venüs’e dönüşmüş ama bereket ve bolluk simgesi olmaktan çıkmamış. Biraz bizim Efes Artemis’i gibi yani…
Bu Elimiler hakkında da pek fazla bilgi yok maalesef. Kimi görüşe göre Anadolu kökenli bir halk olabilirlermiş. Hatta Truva kökenli bile olabilecekleri söyleniyor. M.Ö 1200lerde Sicilya’nın Batı kıyılarına yerleştikleri düşünülüyor. Elimiler, adada koloniler kuran Yunanlılarla kaynaşırlar, Fenikelilerden, Kartacalılardan ve ardından da Romalılarla etkileşirler. Roma’nın yıkılışı ile Sicilya’da durum değişir ve Vandallar adanın pek çok yerinde talanlar yaparlar. Gotlara karşı savaşan ünlü kumandan Belisarius, Sicilya’yı ele geçirince, Sicilya’ya doğudan Bizans kültürü gelir. Bütün bu çalkantılı yıllarda Erice kenti, denizden uzak olması, bir tepenin üzerinde bulunması sayesinde, büyük yıkımlara uğramaz.
Sicilya’da 827’de başlayan Arap hakimiyeti döneminde, Erice’nin adı Jebel Hamed’e dönüşür. (Arapça jebel dağ demek). Tepenin üzerindeki, bir zamanlar tapınağın bulunduğu noktaya bir kale inşa edilir. Hatta kalenin inşasında, pek çok yerde gördüğümüz gibi, tapınağın taşları kullanılır. Erice, Sicilya’nın batı kıyılarından Palermo’ya giden yol üzerindeki önemli duraklardan birine dönüşür. 12. Yüzyılda Arap coğrafyacı İdrisi’ye göre, Erice’nin kadınları Sicilya’nın en güzel kadınlarıymış. Daha sonra bir başka yazar, İbni Zübeyr de aynı şeyi söylemiş.


Sicilya’daki Norman idaresi sırasında, Arap kalesinin üzerine, daha büyük bir kale inşa edilir. Böylece tapınak tamamen ortadan kalkar. Bugün bütün bu kutsal alanda hem kale hem de Pepoli Bahçeleri adı verilen manzaralı parklar bulunuyor. 
Trapani şehrinin yakınlarından tepeye doğru tırmanan bol virajlı bir yolla Erice’nin eski kent surlarına ulaşılıyor. Buradaki otoparka araçları bırakmak lazım. Kent surlarındaki Trapani kapısından içeri girildiğinde, şehrin kendine has taş döşemeli dar sokakları karşılıyor. Ortaçağ kent dokusunu mükemmel bir şekilde gözler önüne süren bir atmosfer var her köşede.
İlk olarak Chiesa Matrice görülmeli. Tercüme edecek olursak, Ana Kilise diyebiliriz. Anne Kilise… İlginç! Çünkü burada muhtemelen Hıristiyanlık öncesi, bir tanrıça kültüne ait tapınak vardı.  Erice zaten bereket tanrıçasının merkeziydi. O zaman pek çok yerde gördüğümüz şey burada da yaşanmış ve tapınak kiliseye dönüştürülmüş. Ancak tanrıça kültü tamamen silinmemiş, kilisenin adında yaşatılmaya devam etmiş. Yapı 14. Yüzyıl geç romanesk erken gotik özelliklerle ilgi çekiyor. Çan kulesi yapıdan bağımsız olarak, gözetleme kulesi olduğu sanılan daha eski bir yapının kalıntılarının üzerine inşa edilmiş.
Kentin dar sokaklarında kısa bir yürüyüş yapıldığında yerel ürünler dikkat çekiyor. Ben en çok canlı renklere süslenmiş seramikleri ve sadece buraya ait halıları beğendim. Tabii sokakların bir başka güzelliği ise, geleneksel yöntemlerle mis gibi pastalar ve bademli kurabiyeler yapan fırınlardan yükselen, iştah açıcı kokular! İtalya’nın her yerinde yeme içme keyiflidir ve bu küçük kasaba da bu konuda hiç de geride kalmıyor.


Erice yakınlarında bir de buraya kadar gelmişken mutlaka görülmesi gereken bir de antik kent var: Segesta! Biraz da buradan bahsetmek isterim.
Deniz seviyesinden 305 metre yükseklikte Monte Barbaro adlı tepede kurulmuş olan Segesta, tıpkı Erice gibi bir Elimi kentiymiş. Roma dönemine kadar görkemli bir kent olarak yaşamını sürdürmüş ama sonra, ticaret erbabının kıyıdaki Castellammare del Golfo’ya taşınmaları sebebiyle, yavaş yavaş nüfusunu kaybetmeye başlamış. Roma’nın yıkılışı sonrası Vandallar tarafından talan edilmiş.
Bir sonraki dönemde kenti ve tepeyi Araplar ele geçirmişler. Hatta tepedeki büyük antik tiyatronun bulunduğu yerde bir kale, cami ve hatta bir de mezarlık inşa etmişler. Normanlar da aynı yeri kiliseye dönüştürüp, kullanmaya devam etmişler. Ancak ondan sonra da muhtemelen tamamen terk edilmiş.
Tiyatro, her ne kadar Roma döneminde elden geçmişse de, ana hatları itibarıyla Yunan tiyatrolarının tüm özelliklerini yansıtıyor. Öncelikle manzaralı bir yamacın doğal eğimine yerleştirilmiş oturma bölümleri, hem uzaktan mavi denizin hem de aşağıdaki yemyeşil vadilerin manzarasını gözler önüne seriyor. Oldukça geniş sayılır, 62 metrelik bir çapıyla, yaklaşık sekizbin kişilik bir kapasitesi varmış. Günümüzde hala yaz mevsiminin ılık akşamlarında temsiller için kullanılan tiyatro, kentin önemli miraslarından kabul ediliyor.


Segesta’nın en önemli kalıntısı, Dor nizamında inşa edilmiş olan büyük tapınak olarak geçiyor kitaplarda. Nitekim M.Ö 420lerde inşa edilmiş olan bu tapınak, kimilerine göre hiçbir zaman tamamlanamamış. Bunun için kanıt olarak tapınağın yivleri tamamlanmamış olan çok sayıda sütunu gösteriliyor. Ancak yine de öylesine iyi korunmuş bir şekilde günümüze gelmiş ki, insan 2400 yıllık bir yapıyla karşı karşıya olduğuna inanamıyor. 56 metrelik uzun kenarına 14, 21 metrelik kısa kenarında ise 6 sütun tarafından çevrelenmiş, son derece görkemli bir tapınak burası. Atina’lı bir mimar tarafından tasarlanıp uygulandığı düşünülüyor.


Sicilya, bir önceki yazıda da değindiğim gibi, öyle bir seferde gezip bitirilecek gibi bir yer değil. Tam tamına kendine has bir dünya! Başka bir alem! Dolayısıyla bir başka yazıda daha Sicilya’ya değinmek isteyeceğim.



Sicilya Macerası


Yaz aylarına veda ettiğimiz şu günlerde, güneşin hala ısıttığı, masmavi gökyüzünün herkesin yüzünü güldürdüğü harika bir coğrafyadan döndüm: SİCİLYA!
İtalya’nın güneyinde, çizmenin burnunun tam ucunda, Afrika ile Avrupa’nın arasında, iklimi, bitki örtüsü, engebeli coğrafyası ve hareketli sahil şeridiyle, hem çok güzel hem de çok dolu bir ada burası. Tarihine baktığınızda şaşırıp kalıyorsunuz. Çünkü kimler gelmemiş ki bu adaya? Herkes Sicilya’yı kontrol etmek istemiş, kıyılarında koloniler kurmuş, o da yetmeyince adanın tümünü sahiplenmek için birbirlerine girmişler. Savaşlar, barış antlaşmaları ve bir kurulup bir bozulan ittifaklar adanın tarihini başka hiçbir yerde olmayacak biçimde şekillendirmiş.
Sicilya’da hüküm sürenleri birbiri ardına sıraladığımızda, bakın nasıl bir liste çıkıyor? Fenikeliler, Yunanlılar, Kartacalılar, Romalılar, Vandallar ve Gotlar, Bizanslılar, Araplar, Viking torunu Normanlar, Swabia’lı Cermenler, İspanya topraklarından Katalanlar, Frank diyarından Bourbon’lar… Bunlar arasından benim de bir çırpıda sayarken unuttuğum, atladığım daha niceleri… Hepsi Sicilya’nın zenginliklerine sahip olmak, Messina Boğazı’nı kontrol ederek para kazanmak istemiş. Yalnız Sicilya’nın havasından mıdır yoksa suyundan mı bilinmez, her gelene bir haller olmuş burada. Kökenlerini bırakıp, Sicilyalılaşmışlar, yeri gelince asileşmişler, kimi zaman da müthiş bir uyum içinde birbirlerinin kültürünü ve geleneğini benimsemişler. Ufacık bir örnekle anlatayım, Norman yönetimi sırasında adaya gelen kuzeyliler, onlardan önce Sicilya’yı yöneten müslümanların hem giysilerini hem yeme içme alışkanlıklarını, hem de isimlerini bile kendilerine uyarlamışlar. Kraliyet sarayında, Sicilyalı Arap şairlerin eserleri ezberden okunmuş, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki denge, Sicilya’ya dünyanın başka hiçbir yerinden görülmeyen yepyeni bir tarz kazandırmış: Arap-Norman Tarzı! Mimaride, süslemede, bezemede eşsiz eserler yaratılmış bu sayede.
Bizim gezimiz yaklaşık bir hafta sürdü.


THY’nin direkt Katanya seferi sayesinde sadece iki saatte kendimizi güneyin sıcak havasında buluverdik. İnişe geçerken bizi selamlayan Avrupa’nın en yüksek aktif volkanı Etna, gezimizin sonraki günlerinde de çoğu zaman gözümüzün önünde olacaktı.
Katanya havalimanından sahil yoluna girdik ve Messina üzerinden adanın kuzey sahillerine ulaştık. Kuzeyden esen kuvvetli bir rüzgar, sahili döven dev dalgalar oluşturuyordu. Öğrendik ki, bir önceki gece Malta’ya yapılması gereken gemi seferleri firtinadan dolayı iptal edimiş. İlk durağımız, UNESCO Dünya Kültür Mirası katedrali ve dev bir kayalığın dibinde kurulu eski kentiyle ünlü Cefalu’ oldu. Norman Kralı 2. Ruggero tarafından yapımına 1131 yılında başlanılan çifte kuleli katedral, özellikle Bizanslı ustalara yaptırılan ve 1148 yılına tarihlenen mozaikleriyle çok ünlü. Ana altarın ardındaki absidde, tepede etkileyici bir Hz. İsa mozaiği yer alıyor. Bir elinde kutsal kitabı tutarken diğer eliyle takdis işareti yapan, dev bir Pantocrator, yani Her Şeye Kadir Olan İsa. Tekniği ve kalitesi sayesinde Sicilya’da çığır açan bir eser olarak kabul edilen mozaikleri gördükten sonra, biraz da eski sokaklardan yürüyüp, liman bölgesine indik. Çalkalanan sularda, sörf tahtalarının üzerine oturmuş, mükemmel dalgayı bekleyen genç sörfçüler vardı. Yemek molasını da Cefalu’da verdik tabii ki. Deniz mahsülleri ile tanınan bir bölgede olduğumuz için, kum midyeli spaghetti, ızgara kalamar ve ahtapot salatası hepimizin ortak tercihleri oldular. Yolu oralara düşecek olanlara bu ipucunu şimdiden vermiş olayım.
Cefalu’dan ayrıldıktan sonra, iki gece kalacağımız Palermo’ya devam ettik. Değil iki, oniki gece kalsanız bitiremeyeceğiniz zenginlikte bir yer Palermo. Çok katmanlı bir şehir, Sicilya’nın bütünü gibi. Gezilerimizin odak noktasını, Norman Sarayı’nın içinde kurulmuş kraliyet şapeli, ünlü Cappella Palatina ile şehir mezkezinin biraz dışında yer alan Monreale Manastırı oluşturdular. Hepsi de Sicilya’ya has Arap-Norman-Bizans karışımı tarzın en görkemli temsilcileri oldukları için, UNESCO buraları da Kültür Mirası olarak tescillemiş, gelecek kuşaklara aktarılması için koruma altına almış. Aslında Palermo kentinin eski şehir merkezinin her köşesi koruma altında. Böyle bir şehir dokusu, birbirinden bu kadar farklı olup birbiriyle böylesine güzel harmanlanmış bu kadar çok tarzı başka nerede bulabilirsiniz ki? Ben mesleğim sayesinde bunca yer gördüm ama bu kadarını başka hiçbir yerde görmedim! Viking-Arap bir arada!


Sicilya’nın Norman Kralı 2. Ruggero tarafından 1132’de yapımı başlatılan Cappella Palatina, yani Saray Şapeli, Bizans mozaikleri ve Arabesk bezemeleriyle şehrin en önemli gezi noktalarından. İçinde bulunduğu Norman Sarayı bugün Palermo’nun ve özerk Sicilya bölgesinin idari merkezi olarak da kullanılıyor. Şapelin yapını sekiz yıl sürmüş, mozaikleri ise 1143 yılında ancak bitirilebilmiş. Altın renginin yaydığı sıcaklık ve zenginlik hissi, aklımıza istanbul’daki ünlü Kariye mozaiklerini getirdi.
Monreale ise kent merkezinin biraz dışında ama Palermo öyle büyümüş ki, iki yerleşim artık birbiriyle karışmış zaten. Caputo dağının yamaçlarında kurulmuş, Conca D’oro yani Altın Kabuk denilen bereketli ovaya hakim bir noktaya inşa edilmiş katedral, Norman mimarisinin en önemli temsilcilerinden kabul ediliyor. Yapımına 1174’de başlanmış ve 1182’de takdis edilerek ilk ayine ev sahipliği yapmış. Bitişiğinde yer alan piskoposluk sarayı ve manastır kompleksi ile, çok büyük bir alana yayılıyor. Norman kralı 2. Wilhelm tarafından Hz. Meryem’e adanmış olan kilisenin mozaikleri, ilginç bir şekilde hem Doğu hem de Batı kiliselerinin geleneklerine uygun şekilde planlanmış. Sanki kral tebasının her iki geleneğe de bağlı insanlardan oluştuğunun bilip, her birine saygı duyduğunu anlatmak istermiş gibi hissettim mozaiklere bakarken. Bundan sadece 30 yıl sonra doğu kilisesinin merkezi Costantinopolis’in Latinler tarafından işgal edilip, Aya Sofya’nın yakılıp yıkıldığını hatırlayınca da, Sicilya Kralı’nın engin hoşgörüsü ve farklılıkları zenginlik olarak algılayan bilgeliğine saygı duydum.


Palermo kendine has atmosferi olan müthiş bir şehir. Öyle pırıltılı, tertemiz ve düzenli Avrupa kentlerinden değil! Her köşesinden hayat fışkırıyor, kalabalıklar sokakları dolduruyor ve meydanları, çarşıları, gölgeli daracık sokakları insana Avrupa’dan çok Kuzey Afrika ya da Ortadoğu’nun diğer kentlerini çağrıştırıyor. Sokak yiyecekleri çok ünlü Palermo’da. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın sokak yiyecekleri başkenti seçilmiş. Özellikle pirinç ve peynirle yapılan Arancini denilen kızarmış topların tadına bakılmadan dönülmemeli. İtalya’nın en büyük, Avrupa’nın da en büyük üçüncü operası Teatro Massimo şehrin merkezinde yer alıyor. Etrafında bir tur attınız mı, şehrin tüm havasını alıyorsunuz. Bir arka sokağında ünlü pastane Mazzara’dan içi tatlı ricotta peyniri kreması ile doldurulmuş cannoli’leri alıp öyle yürümenizi öneririm. Birkaç kavşak sonra Quattro Canti adı verilen yere geldiğinizde, aslında eski Roma dönemi kentinin iki ana arterinin buluştuğu noktadasınız demektir. Burada her şey üst üste, tarih ve şehir katman katman!
Bu çok katmanlı dokuyu en iyi hissettiğiniz yerlerden biri de kısaca Duomo olarak anılan Katedral’dir. Göğe Yükselen Bakire Meryem’e adanmış bu olağanüstü yapı, 3 Temmuz 2015’ten itibaren Monreale ve Cefalu katedralleriyle birlikte UNESCO Dünya Kültür Mirası olarak tanımlanan yerlerden biri oldu. Katedral’de ayrıca, şehrin koruyucu azizesi Santa Rosalia’nın da kemikleri saklanıyor. Santa Rosalia, M.S 3. yüzyılın sonlarında, Roma imparatoru Diocletianus döneminde yaşamış ve hayatını işkencelerde kaybetmiş ilk Hıristiyanlardan biri. Yörenin insanları tarafından saklanan kemikleri, veba salgını sırasında şehrin dört bir yanında dolaştırıldığında, vebanın ilerleyişi durduğu için, o günden itibaren kentin koruyucusu mertebesine yükselmiş bu genç kadın. Duomo’nun içinde de ayrı bir şapelde Santa Rosalia’nın kemikleri saklanıyor. Ama Duomo’nun en ilginç yanı dış cephesi bence. Çünkü bugünkü bina her ne kadar 12. Yüzyıla tarihlense de, sonraki yüzyıllarda yenilendiği için, her dönemden bir iz kalmış dışında. Norman kuleleri ve Katalan revakları, geometrik Arap bezemeleri ve Bizans mozaikleriyle süslenmiş. Tıpkı Palermo kentinin kendisi gibi, hepsinin müthiş bir karışımı çıkmış ortaya!
Şehrin daha pek çok gezilecek yeri var tabii ama vakit kısıtlı ve program yüklü olunca, bize düşen yola devam etmek oldu. Adı az duyulan Erice ve Noto gibi şehirlerden geçtik ve gördüklerimize şaşırıp kaldık. Arşimet’in kenti Siracusa ve tapınaklar vadisiyle ünlü Agrigento’ya uğradık, Etna yanardağının dumanı tüten kraterlerinde dolandık. Bunlardan da bahsetmek istiyorum sizlere.