26 Temmuz 2012 Perşembe

Bir Tepenin Üstünden

Bır tepenin üzerinden, hayallerimin peşine takılmış yazıyorum. Rüzgar Ege'nin tüm kokusunu taşıyor yüzüme. Deniz durgun bu tarafta, oysa yarımadanın öte yanında, güneşin battığı tarafta, dalgalar birbirine karışıyor köpük köpük. Sağ yanımda maviler, sol yanımda turuncuların en uçucu tonları... Akşamın en huzurlu saatleri başlıyor artık. Güneşin, bugünlük mesaisini tamamlayarak, en azından dünyanın bu köşesi için dinlenmeye çekileceği saatlere çok az kaldı. Bir kaç dakika sonra, denizin altın rengi yansımaları arasına kıpkırmızı bir top olarak gömülecek ve yarın sabah, gecenin uykulu sessizliğini, öte taraftan, yine altın rengine bürünen suların içinden çıkarak bölecek. Ömrümü bu tepenin üstünde, sadece bu manzaraya bakarak, güneşin sadece bu tepenin bir yanından doğup öbür yanından batışını seyrederek geçirebilirim. Başka da hiç bir yere gitmek bile istemem... Düşünüyorum da neden isteyeyim ki? İstediğim her şey ama istisnasız her şey var bu tepede... Baharlarını anlatayım önce: Hiç bir yerde yaşayamayacağınız kadar güzel bir bahar yaşanır burada. Hem de Şubat'ın ikinci yarısından itibaren fışkırmış bir şekilde... Hayatınızda görmediğiniz avuç içi büyüklüğündeki çiçekler, mavi, mor, kırmızı, sarı-kahve renkleriyle her yanı kaplar. Tabiat Ana şehirde göremediğiniz tüm cömertliğini buradaki evlatları yoluyla yansıtır. Güneş parlak ama can acıtmayan ısısıyla tüm kemiklerinize sızarken, şifa dağıtan bir el tarafından okşanıyormuşsunuz gibi hissedersiniz kendinizi. Sonra ilk yaz gelir. Hava ısınır ama hala can acıtmayan bir tatlılıkla sarmalarken sizi, gelecek sıcak günlere de hazırlar ve der ki, önleminizi alın, pergolalarınızı onarın, gölgeliklerinizi güçlendirin, brandalarınızı gerin; bütün bunları yapın ki, mecburen toprağı kavururken, altımda sizleri de kavurmayayım. Bahar çiçekleri yerini begonvillere bırakmaya başlar yavaş yavaş. Yemyeşil otlar sararmaya, sadece baharın o ilk aylarında görülen devasa boyutlardaki yabani otlar da kurumaya başlar. Sonra yaz gelip de o kavurucu güneş kendini gösterirken, mesajı almış olanlar, günün en sıcak saatlerini, hazırlamış oldukları o güzelim gölgelik kuytularda geçirirler. Havada şehirdeki o insanı darmadağın eden nem de olmadığından, gölgede tatlı tatlı kitap okurken, sıcak mıcak vız gelir. Tabii buranın papparazzi dolu beach'lerinde, o sersemletici güneşin altında, popüler olabilme telaşıyla, kavrulmaya rağmen boy gösteren kuru ve gösteriş meraklısı kalabalığın durumunu bilemem. Bir lahmacunla ayran'a 50 lira verdiklerine göre, yeterince nasibini alıyorlar güneşten demektir. Temmuz Ağustos uğramamak lazım oralara... Ya da bırakın uğrayan uğrasın ve eğer onlar bu paraları gözden çıkarmışsalar, bırakın esnaf kazansın. Ama ben almayayım!!! Yazın bile burada, sakin kalabileceğiniz yerler var. Ben oralarda olmayı tercih ediyorum. Benim tepem işte öyle bir yer... Sonra papparazziler, ünlüler, ünsüzler, çocuklu aileler dönerler kentlerine ve Eylül geldi mi, ortalığa sükunet çöker hemen. Beach'ler öksüz kalır ve kahveler gerçek sakinlerine bırakırlar tahta iskemlelerini. Havadaki nemli pus azaldığı için ufuk çizgisi daha net, denizin rengi daha mavi oluverir yeniden. Sararıp dökülen yapraklar çoğalır gitgide ve bizim tepedeki narlar kocaman olurlar. Günler kısalır, güneş suya değil, karşıdaki yarımadanın ardına batmaya başlar. Bizim tepenin narlarını toplarım her sene sonbaharda, sonra arabamın bagajına atıp şehre getiririm. Arkadaşlarıma, dostlarıma dağıtırım. Bizim tepenin tanrıçasının cömertliğini onlarla paylaştığım duygusuyla yaparım bunu hep. Tanrıça HEBELE... Adını ünlü koya veren HEBELE... Ben de tanrıçanın tam taç çakrasındayım yazın...Ne enerji yarabbim!!! Sonra her şey iyice sessizliğe gömülür. Kış gelir...Tabiat, buralarda daha kısa süren o yenileyici uykusuna gömülür, taa ki ilkbahar gelip de yeniden coşacağı ana kadar. Bademler bembeyaz çiçekleriyle kalk borusunu öttürdüğünde, renkli çiçekler yine topraktan fırlayarak, çoşkulu kutlamaları başlatırlar. Bu anlattıklarım yeniden başlar...yeniden... ve bir daha...İşte bu yüzden, ben bu tepede geçirebilirim tüm ömrümü. Başka bir şey de istemem! Biraz müzik ve biraz kitabım olsun yeter... 

12 Temmuz 2012 Perşembe


                                    


Son yılların en kuvvetli fırtınası dediler, kapınızı bacanızı iyice sağlama alın dediler, ev dışında yapılacak işleriniz varsa yapın sonra bir daha çıkmayın dediler; söylenenlerin hepsini yaptım, bekliyorum artık. Dışardaki uğultu gittikçe artıyor, sanki kurtlar evin önünde toplanmış bir şeyleri protesto ediyorlar. Pencereden bakıyorum, ne kurt var ne başka bir şey...Bütün canlılar gizlenmişler kovuklarına, kuşlar da uçmuyor sanki, insanlar zaten günlerdir evlerinde hapis. Taş toplayan komşum bile gözlerini devirerek, istersen bu havada yalnız kalma, ne de olsa alışkın değilsin, yabancısın, ürkersin, korkarsın dedi ama ben istemedim. İlk fırtınada anne babasının yanına koşan ürkek çocuklar gibi davranmak istemedim açıkçası. 
Hava kurşun renginde, bulutlarda mor ve griler... Geçmişimin güneşli mavilerinden ne kadar da uzaktayım. Hatıralarım üşüşünce zihnime, gözlerimi pencereye çevirmem yeterli oluyor, ne bir mavi, ne bir ağaç... Hemen dönüveriyorum şimdiye... 
Deniz kudurmuş gibi. Hiddetle çalkalanıyor. Poseidon bir şeylere kızmış , bütün hırsını suları dimdik yükselen kayalıklara çarparak alıyor sanki. Çılgın gibi etrafı birbirine katan rüzgar da, kayalıklarda patlayan denizin bütün soğuk tuzunu taşıyıp üzerimize yapıştırıyor. Pencerenin camı bağak bağak... Saçlarım yapış yapış, sert... Gözlerim yanıyor kimi zaman tuzdan. Dilimi kurumuş dudaklarımda gezdirdiğimde ise tek aldığım tat, tuz... Tuz, tuz ve yine tuz...Ekmek tuzlu, kurutulup saklanan balık tuzlu, üçer üçer gezen koyunların sütünden yapılan peynir tuzlu, sıcak memleketlerden getirilen muhteşem görünümlü meyveler bile - sanki- tuzlu. Ya da benim dilim tuzlu, içim tuzlu... Geçen gün üzerine yattığım çimenlerde gezdirdim elimi, kokladım, tuz kokuyordu... Deniz çevreliyor dört bir yanımı ve sanki yavaşça herşeyin içine işliyor. Sinsice ama kötü niyetli değil, bu onun doğası...Adanın fırtınaları gibi. Korkutucu ama kötü niyetli değil. Gayet net! Geliyor, vuruyor ve gidiyorlar. Biliyoruz geleceklerini, hazırlanıyoruz, bekliyoruz, vuruyorlar ve gidiyorlar demişti komşum, bir şişe Brennivin'i kapıdan bırakarak. Başın sıkışırsa bundan iki yudum al, rahatlarsın demişti. Başım sıkışmadan aldım o iki yudumu ve boğazımdan bir alev topu indi mideme. Rahatladım mı? Rahatladım... Keşke her şey bu kadar net olsa hayatta. Bilsek geleceğini, hazırlansak, beklesek korksak da. Olmuyor işte, o zaman hayat olmuyor. Hayat bir sürü bilinmeyeni olan upuzun bir denklemle boğuşurken labirentlerin içinden yürümek demek. Bir sonraki adımının seni gerçekte nereye taşıdığını bilememen demek. Eyvah artık düşüyorum dediğinde, bir anda uçabildiğini fark etmen demek. Planlı programlı olmuyor, hayat haber vermiyor... Evini, arabasını, malını mülkünü ve bir sürü şeyini sigorta yaptıranları kimi zaman anlayamıyorum. Hayat yüklü bir MACK gibi üzerinden geçtiğinde, dünyanın en sağlam sigortası bile ne işe yarar ki? 

Garajın sert sert çarpan kapısı düşüncelerimden koparıyor beni. Çıkıp kapatmam lazım ama korkuyorum fırtınanın içine dalmaya. Bir yudum Brennivik daha alsam işe yarar mı acaba? El fenerimi alıp, dışarı fırlıyorum hızlıca, ayaklarım iyice nemlenmiş likenlere batıyor bileğime kadar. Dengemi korumaya çalışarak garaja kadar yürüyorum. Kapının menteşesinden kurtulmuş kanadını yerine takıp tam kapatacakken, neredeyse sessiz bir havlama sesi geliyor kulağıma. El fenerini o tarafa çeviriyorum: Kızıl kahve tüyleri olan büyükçe bir çoban köpeği... Başka zaman karşıma çıksa böyle beklenmedik bir anda korkarım ama bu fırtınanın içinde hiç de korkutucu gelmiyor, aksine bir yerlerden güvenilir bir dost gönderilmiş gibi hissediyorum. Konuşmaya başlıyorum, benim dilimi anlar mı acaba? Yavaşça, biraz da korkarak ona yaklaşıyorum, bir kitapta okuduğum gibi avuç içimi gösteriyorum, yine havlamaya benzer o sesi çıkarıyor ama hüzünlü gözlerini fark ettiğimde bu köpeğin benden daha fazla korktuğunu anlıyorum. Karşılıklı sakınımlı adımlarla birbirimize yaklaşıyoruz.  Tatlı bir sesle konuşmayı sürdürüyorum. Hoşgeldin diyorum, ne iyi ettin de geldin diyorum, burada durma eve gel benimle diyorum. Yine sessizce havlıyor ve burnunu bacağıma sürtüyor. Dost arıyor, dost arıyorum, birbirimizi buluyoruz. Garajdan çıkıyorum, peşimden geliyor, yavaş yavaş yürüyorum, yavaş yavaş takip ediyor. Evin kapısını açıyorum, içerinin yumuşak ışığı dışarı doğru yayılıyor, kenara çekilip, haydi içeri diyorum, sessice hav diyor, yumuşak  ışığın içine ilerliyoruz. Fırtına bir anda daha az korkutucu görünmeye başlıyor. Yine de geliyor, biliyorum, bekliyorum, bekliyoruz.