18 Mayıs 2012 Cuma

Adadan...

Doğudan gelen bulutların rengi gri ve belli ki çok yüklüler. Fena indirmişti aslında son iki saattir ama şimdi biraz yavaşladı yağmur, toprağı ve çiçekleri mutlu kılıp, başladığı gibi aniden kesildi. Saçaklardan inen birkaç damla dışında bir şey kalmadı. Rüzgar da durdu, herşey sustu sanki. Deniz çarşaf gibi ve balkonumdan gördüğüm manzara sanki dünyadaki herkes bir yerlere göçmüş de  bir  ben kalmışım hissi uyandırıyor bende. Bach çalıyor içeride, harika! Ne kadar uzun zamandır kantatlarını ve motetlerini dinlememiştim, özlemişim. Tanrı'ya adanmış en güzel sevgi sözcükleri...Hepsini anlamasam da ruhuma kanat takmaya yetiyorlar. 
Balkonum topraktan yüksekte. İkinci kat hizasındayım burada ama önüm o kadar açık ki, bütün vadiyi seyredebiliyorum. Çam ağaçları, palmiyeler, akasyalar ve uzaktan cinsini tam seçemediğim bir sürü yemyeşil güzel ağaç ve onların aralarına serpiştirilmiş gibi duran üç dört katlı kimi güzel kimi çirkin evler...Yamacın ve evlerin altında, düzlüğe inildiğinde üç katlı, yatay ve uzun bir okul binası. Bütün devlet okulları gibi çirkin maalesef ama yine de çok çok daha beterini gördüğüm için buna bir şey diyemiyorum. Seviyorum da aslında yakınımda okul olmasını. Uzaktan bahçesini seyrediyorum ve çocukların cıvıltıları geliyor kulağıma. Cıvıltı diyorum ya, siz bana bakmayın! O sesleri, cıvıltı ya da gürültü olarak algılayışım, değişebiliyor ruh halime göre. Bazen Hababam Sınıfı'nın müziği olarak çalan teneffüs ziline gülerken, bazen de sinir oluyorum. Derse girerken ise genellikle Ayten Alpman'ın meşhur ettiği '' Memleketim'' şarkısı çalıyor. Cuma öğleden sonraları, avaz avaz ve son derece detone bir şekilde okunan  İstiklal Marşı'ndan sonra koşarak uzaklaşıyor çocuklar okuldan. Görmeye değer doğrusu yavrucakların o sevinci. Ne de olsa iki koca gün bekliyor onları azıp kudurmaları için. Adalı çocuklar daha şanslılar, zira koşup oynayacakları, haylazlık ve doyasıya yaramazlık yapabilecekleri bir yerde yaşıyorlar. Burada anneler akşamları hala adlarını pencerelerden bağırarak çağırıyorlar çocuklarını. Geçen akşam '' Sinaaann!!! Hemen eve gel yoksa yiyeceksin sopayı! Baban geliyormuş...'' diyen bir anne duydum ve aklıma çocukluğum geldi yine istemeden. Biz öyle zırt pırt sopa yemezdik ama sokaktan da girmezdik içeri kolay kolay. Zaten Nisan sonu Mayıs başı gibi, mahalleden arkadaşlarla koca bir çadır kurar, haftasonları onun içinde yaşardık kızlı erkekli...  Bahçeler müsaitti ne de olsa... Etraf asude ve herkes tanıdıktı. Boğaz sırtları o zamanlar mandıralarla çilek tarlaları bile vardı. Sabahları evin önünden inekler geçerdi çayırlara doğru ve akşamları da geri dönüşlerini görürdük. Bir keresinde taş atıp kızdırdığımız bir ineğin hışmına uğrayıp, en yakın evin bahçesine sığınmıştık kardeşimle. Boyumuzdan yüksek kapıyı kapatıp derin bir nefes aldığımızda, bunu bir daha yapmamaya yemin etmiştik. Meğer inekler sandığımızdan daha hızlı koşuyorlarmış!!! Velhasıl güzeldi ama sonra o çayırlara Küçük Armutlu geldi kondu ve bizim böğürtlen toplamaya ve manda sütü almaya gittiğimiz yamaçlar, gecekondularla doldu, biz de o güzelim mahalleden ayrıldık...
İşte o kaybettiğim çocukluğumu adada yeniden yaşıyorum. Şimdi anlaşıldı mı neden ilk fırsatta buraya kaçıyorum?

17 Mayıs 2012 Perşembe

Adanın Kimsesiz Gülleri

Uzun zamandır bu kadar sakin bir bahar yaşamamıştım. Nefis oluyormuş meğer...
Evet, New York'taki opera turumdan döneli neredeyse bir ay oluyor ve ben bu bir ay zarfında evde olmanın keyfini yaşamaktan başka hiç bir şey yapmadım. Yaşasın tembellik!!! Tabii sadece boş boş oturduğum sanılmasın, arada koskoca, binlerce kitaplık bir evi taşıdım, yine... Ev yerleştirdim, ustalarla boğuştum, eksikleri tamamladım, misafir ağırladım, kitap okudum, Osman'ın sunumlarına tercümeler yaptım, kitapları tarayarak malzeme topladım, adaya kaçtım, orada kaldım kendi kendime  bir iki gün ve sadece DVD seyrettim kanepede uzanarak. Kitabımla ilgilenip biraz yazdım. Arkadaşlarımı gördüm, yemekler yedim...Bir ay dediğin ne ki zaten? Göz açıp kapayıncaya kadar geçiveriyor. 
Kitap okuyorum, hem de güzel kitaplar: Şu anda elimde en sevdiğim yazarlardan Jack London'un biyografisi var. Ne kadar sıradışı, gözüpek, dünyaya metelik vermeyen ve başına buyruk bir adammış! Ne kadar çok şey yaşamış genç yaşında. Açlığı, soğuğu, ölümü ve aşkı tatmış sadece yirmili yaşlarına kadar. Denizlerde korsanlık yapmış, Alaska'da altın avcılığı. Savaş muhabirliği yapmış ve orduyu korsanlık günlerinden kalma kendine has yöntemlerle izlemeye kalkınca hapse düşmüş. Para kazanmış, para kaybetmiş. Annesinden çok çekmiş, babasını hiç bilmemiş. Trenlerde gizlice seyahat edip, uyumuş. Sıkı bir sosyalist olmuş kapitalizmin kalesi Amerika'da. Yirmili yaşlarımın başına geldiğimde,Türkçe'de yayınlanmış bütün eserlerini okumuştum. Bugün bile mütevazı kütüphanemin en değerli köşelerini Enis Batur'la paylaşan en önemli yazarımdır. 
Ada nefis bu arada...O kadar hoş ki, kelimelere dökünce, hissettiklerimi tam aktaramıyorum, olmuyor ama adada olmak bana ve benim gibi islomanlara zaten yetiyor. Anakara'dan kopuk olmayı bilmek, bende, ''ne olursa olsun, hiç bir şey umrumda değil'' hissiyatı yaratıyor. O anda kıyamet kopsa, o bile dert değil... 
Akşam saatlerinde yürüyüşler yapıyorum. Saat 19.00 21.00 arası, hafta içi, adanın en kendiyle kaldığı zamanlar bu mevsimde. Gündüz gezmeye gelmiş olan kalabalık gitmiş oluyor ve adanın sakinleri, sakin sakin sokaklarda ve çarşıda oluyorlar. O saatlerde iskele ve çarşı civarında dolaşmak bana çocukluğumu hatırlatıyor nedense. Evlerine dönen ve dönerken de çarşı içinden son alışverişlerini yapan anne babaları seyretmek çok tuhaf yapıyor beni. Manavlar, fırınlar...Rengarenk! Bostan Manavı ve Yalovalı Kardeşler... Adadaki en sevdiğim iki esnaf!!! Adada gittikça azalan ve bana kalırsa kelaynak muamelesi görmeleri gereken gayrımüslimlerden öğrendikleri adapla, müşterilerine zarif kelimeler ve hareketlerle hizmet eden esnaf bunlar. Şehirde kaldılar mı bilmiyorum. En azından şehrin benim oturduğum kısmında bu tip eski tip esnaftan  pek kalmadı maalesef. 
Akşamın o saatlerinde, özellkle 20.30'a doğru, sahil kısmı bu mevsimde inanılmaz oluyor. Kimsecikler yok...Ama devvvv İstanbul'un bütün ışıkları karşımda...Canavar gibi uzanmış yatıyor . Denizin sesini dinliyorum, dalgaları izliyorum, bazen adayla Maltepe arasından yük gemileri geçiyor, onları seyredip hayal kuruyorum. Bir gün bir yük gemisiyle seyahat edeceğim mutlaka! Çakıl taşları toplayıp denize fırlatıyorum. Issız mahalleler arasında dolanıyorum, evlerin bahçelerindeki, tüm ihtişamlarıyla açmış, güzelliklerini dört gözle bekledikleri ama bir türlü şehirdeki hayatlarından kopup da adaya gelemeyen sahiplerine saklamış, hüzünlü gülleri seyrediyorum. Kimsesiz açıp soluyorlar o ıssız, sessiz bahçelerde...İçimden hepsini koparıp evdeki vazolarıma doldurasım geliyor, onların o benzersiz güzelliklerini kimsenin görmediğini, takdir etmediğini düşünüyorum. Bunu görüp takdir edemeyecek kadar meşgul olduğunu düşünüyorum insanların, hepimizin... Güllere haksızlık yapıldığını düşünüyorum...Sadece güllere mi, sümbüllere, filbahrilere, şakayıklara ve kendi kendilerine açıp mevsimi geçince solan diğer bütün isimsiz çiçeklere... Ben diyorum, onlara fısıltımla seslenerek, sizi görüyorum, kokluyorum, seviyorum, takdir ediyorum ve sizin için, sizi daha iyi görmek ve doyasıya yaşayabilmek için hayatımı yavaşlatıyorum diyorum. Duyduklarından adım gibi eminim...Üstelik aldığım yeni hayat kararlarını uygulamaya koyduğumda daha da çok emin olacaklar onları ne kadar önemsediğimden...
Bugün şehirdeyim hala, bir türlü paçamı sıyıramadım hayhuydan ama yarın, yarın.... Yarın adaya atacağım kendimi... 
Kimsesiz gülleri sevmeye...


Bu vesileyle Gertrude Stein'ın ünlü dizesinin verdiği ilhamla yapmış olduğum bir gül resmiyle açtım yazıyı...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Annemsiz Üçüncü Anneler Günü

Dün anneler günüydü...Annemsiz geçen üçüncü Anneler Günü... Özlemle kavrulduğum ama kimseciklere anlatamadığım bir anneler günü... Gözyaşlarımın beton bloklar gibi boğazımda donup kaldığı bir anneler günü... Gülüp oynadığım ama içimdeki kırıkların canımı acıttığı bir anneler günü... Dünyada annesiz kalan tek kişi ben değilim ya!!! Biliyorum ama bu annemi gün geçtikçe daha fazla özlediğim gerçeğini değiştirmiyor. Onu anmadığım, onu düşünmediğim hiç bir gün yok. Hayatımın en büyük rengiydi, aslında elimde kalan tek rengiydi ama çok erken kaybettim ben o rengi ve o gittiğinden beri hayatım çok çok daha kolay ama bir o kadar da renksiz... 
İnsan kayıplara alışıyor evet ama kalbiniz nasırlaşmamışsa eğer, kayıplar, aradan seneler de geçse, gözlerinizden yaş getiriyor. 
Dün çok ağladım, gözlerim kıpkırmızı, kurbağa gibi dolandım evde... Hıçkıramadım istediğim gibi, o hıçkırıklar içimde bir yerlerde nefesimle karışıp kalakaldılar ama ağladım mı ağladım! Zincirlikuyu'da başlayan ağlamam, evde de devam etti. 
Anneme çiçek aldım dün. Zincirlikuyu'nun girişinde çiçek satan, sivri dilli olduğu her halinden belli bir çingene kızından, beyazlı morlu karanfiller aldım. Mezarlık girişinde çiçek için pazarlık yapmak ters geliyor ama yine de 4 demetine 20 vereceğime, 5 demete 20 liraya anlaştık... Beyaz dikiş ipliğiyle bağlamışlar demetleri, üşenmedim oturup teker teker açtım demetleri...Birisi demişti ki, demet halinde mezarlara bırakılan çiçekleri toplayıp, yeniden satıyorlarmış...Yuh demiştim içimden ama aklımda kalmış işte, çiçeklerimi götürmesinler diye, ipliklerini açtım. 
Mezarda kızkardeşim de var. Ayşegül öldüğünde yaptırmıştım mezarı. Beyaz mermer soğuk geldiği için, daha yumuşak krem renkli traverten taşından yaptırmıştım. Yanına da rahatça oturmak için taş bir bank koydurmuştum. O banka oturup, teker teker açtım demetleri. Bir yandan da konuştum onlarla. ''Bok mu vardı bu kadar erken gidip beni yalnız kodunuz buralarda'' diye sitem ettim yine. Cevap gelmedi tabii ki. Ayşegül'ün yunuslarını sevip öptüm. Annemin taşını sevdim, öptüm...Çiçekleri yerleştirdim beceriksizce, hiç istediğim gibi olmadılar. Sonra baktım ki ağlamam gittikçe artıyor, kendimi hasta edeceğim, kalkıp hadi eve gidelim dedim Osman'a...
Annemi özlüyorum. Hiç özlemeyeceğimi sandığım kadar özlüyorum. Eminim annesini yitirmiş herkes de özlüyordur ama ben bu kadar çok özleyeceğimi hiç sanmadığım için ''çok çok'' özlüyorum...
Annelerinize sarılın!!!

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Penceremden Manzaralar

Penceremin önünde bembeyaz bir tüy uçuyor.  Bir kuşun yoksa bir meleğin kanadından mı geldi, bilemiyorum. Rüzgarın kollarına vermiş kendini, bir o yana bir bu yana dolanıyor. Tam gitti diyorum, pencereme yanaşıyor bir daha...O kadar hafif, o kadar süzül süzül bir şey ki, bana olamadığım  her şeyi hatırlatıyor aslında. Ağırlıksız olma, hafif olma, kendini rüzgara bırakma, çabasız olma, nasıl olsa yere çakılmayacağını bilerek semalarda dolanma...Güvenme... Kendine, bugününe, ana ve gelip gelmeyeceğini hiç bir zaman bilemediğimiz o meçhul yarına güvenme... ''Bırak, nasıl olsa su yolunu bulur'' a güvenme... 
Penceremden dışarıyı seyrediyorum arada. Artık başka bir manzaram var mutfak penceremden. Yine mekan değiştirdim. Son 4 yıldaki 7. evimdeyim. Bakalım buranın macerası ne kadar sürecek? S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı'nı görmüyorum artık mutfaktan. Ama hala O'na çok yakınım. Arka kapıdan çıktığımda, yanındayım S. Bey'in. Geçenlerde selamlaştık. ''Epeydir görmüyordum sizi'' dedi bana...''Yaa, yoktum buralarda. İş güç, seyahat...'' dedim. Diyemedim ki, penceremden sizi gözlüyordum uzaktan. Dua ediyordum sizin için. Sizi yazıyordum arada sırada...Sustum ve ''Çaya geleceğim size, sohbetinizi özledim'' dedim. Mutlu oldu ve beni şaşırtan şeyi de ilave etti: ''Artık manikürcümüz de var, üç ay oldu''... Bundan öncekilerin sadece bir iki hafta dayandığını bildiğim için, şaşırdım ama belli etmedim. '' Hayırlı olsun, Allah bol müşteri versin'' dedim. '' Bu sene yaz çok sıcak geçecek, bu gece de ay çok yakın olacakmış, deprem meprem olabilir'' diyerek, her zamanki gaipten haberler serisine yenisini ekledi. Güldüm kendi kendime, ''Olmaz bir şeycikler merak etmeyin'' dedim.  '' 1999'da da aynen böyle çok sıcak bir bahar yaşamıştık. Sonra da Ağustos'ta kıyamet!!!'' dedi gözlerini devirerek. Komik adam vesselam, hayatımın renklerinden biri!
Artık seyrettiğim manzara bambaşka. Biraz daha fazla yeşillik görüyorum eskisine nazaran. Yeşillikle dalga geçer gibi yükselen çirkin ve kara renkli bir de mini-gökdelen var solumda. Tatlıcı'ların ihtilaflı çirkin yapılarından biri...Diğer yanda eskiden geometri dersinde kullandığımız gönyeye benzeyen, modern ama bir o kadar antipatik bir plazanın siyah-beyaz rengi karışıyor sahneye. Plaza'nın alt katında kocaman bir banka şubesi, bankanın üst katlarında aynı bankanın yönetim katları ve en üst katında da çok ünlü ve prestijli bir havayolu firmasının ofisleri bulunuyor. Plaza'nın önünde, siyah renkli makam arabaları duruyor hep. Bu arabaların şoförleri sürekli camları siliyorlar, aynaları parlatıyorlar. Üst düzey yöneticilerin arabaları bunlar ve iş çıkış saatlerinde şöförler kıymetli yolcularını beklerken yazın klimayı kışın kaloriferleri çalıştırarak, büyük kişi geldiğinde konforlu bir araca girmelerini sağlamaya gayret ediyorlar. Büyük kişi gelene kadar, benzin paraları yarım saat, bir saat havaya uçup gidiyor. Nihayet beklenen büyük kişi döner kapıda göründüğünde, şoför bey, koşar adım büyük kişiye doğru atılıp, elindeki çantasını kapıyor ve hemen arka sağ kapıyı açarak, kıymetli yolcusunu makamına oturtuyor. Özenle kapıyı kapatıp diğer tarafa çantayı yerleştirdikten sonra, gayet hızlı ve çevik hareketlerle direksiyonun başına geçip gazlıyor. Bu her akşam yaşanıyor... 
Plaza'nın sol köşesinde, yeşilliğe yakın bir nokta var, çiçek tarhlarıyla daha da sevimli oldu. Gündüz mesai saatlerinde, plaza insanlarının nefes alma köşesi oluyor orası. Beyaz yakalılarla siyah topuklular burada buluşup, karton bardaklarındaki kahvelerini yudumlayarak, iki nefes sigara tüttürüyorlar. Hemen anlaşılıyor flörtöz durumlar...Kızlar saçlarını savurarak gülüyorlarsa, belli ki, '' elektrik alınmış''... Yakışsın yakışmasın bütün kızların ayaklarında, aynı tip platformlu ayakkabılar... Kimi yürüyemiyor ama olsun! Herkes giyiyor, onlar da giyecek! Genç adamlarda saçlar bakımlı, beyaz gömleklerin kolları hafifçe kıvrılmış, akıllı telefonlar ve sigara paketleri aynı elde... O onbeş dakikalık molalarda ne hayaller kuruluyordur kimbilir. Ne tartışmalar yapılıp, ne aşkların temelleri atılıyordur. 
Hafta sonu geldiğinde, yeşil köşe kimsesiz kalıyor iki günlüğüne...Pazartesi yeniden... Aralarında bazen, hepsinin tekno-dahi olduklarını sandığım Hintliler görüyorum. Yuvarlanan R'leriyle konuşuyor kendi aralarında, kafalarını iki yana sallaya sallaya... Mesai saatinin bitimine doğru, hepsi beyaz, hepsi bir örnek minibüsler, plaza çalışanlarını evlerine taşıyor. Herhalde uyuya uyuya gidiyorlardır evlerine.  Gece karanlık çöktüğünde ise, bankanın ışıklı adı parlıyor gecenin içinde. Gece bekçilerini görüyorum o zaman da... 
Bunlardan başka, bizim sitenin girişindeki sazları gözlüyorum heyecanla...Yükselip, rüzgarla dalgalanmalarını seyredeceğim günleri bekliyorum. Bir sağlık kurumunun yemyeşil bahçesi görünüyor, içinde nefis serviler var. Bana Arnold Böcklin'in Ölüler Adası tablosunu hatırlatıyor ama etrafta bu kadar plaza, gökdelen ve makam arabası olunca, tablonun melankolik hali kalmıyor pek Allahtan. 
Bu pencereden daha fazla gökyüzü görüyorum artık. Uçakların geçişlerini, bulutları, martıları ve kargaları seyrediyorum. Ön pencereden de Atatürk havalimanı için son manevralarını yapıp, iyice alçalan uçakları takip ediyorum. Azıcık Adalar görünüyor, bir parça da Üsküdar... Şehir manzaram ise kuvvetli... Şişli, Nişantaşı ve Fulya'nın çatıları bir deniz gibi uzanıyor önümde. İlk günlerde alışamayacağım sanmıştım ama alıştım. Hatta o ilk günlerde salonun başköşesinde duruyormuş gibi hissettiğim Şişli Etfal bile batmıyor artık gözüme. Sabahları uyanıp, hastaneyi gördüğümde, önce sağlıklı olduğum için dua ediyorum, sonra tüm sevdiklerimin sağlıklı kalmaları için dua ediyorum, hepsinin sonunda ise Şişli Etfal'de ve diğer tüm hastanelerde şifa arayan insanlar için dua ediyorum. Şükrediyorum ve hayatın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlıyorum bir anda...
Ama....Yine de penceremin önündeki tüy gibi hafif olmayı, kendimi rüzgara bırakmayı bilemiyorum. Beceremiyorum...Becerdiğim gün, yaşama bambaşka bakacağım, biliyorum...