30 Mart 2012 Cuma

Kabalık...Kabalaşan Şehir...


Haftaya New York'a gidiyorum!!! Geçen hafta sonu Milano'daydım...Böyle söyleyince pek havalı duruyor, değil mi? Bence de...Bu anlamda kendimi hem çok şanslı hem de çok zengin hissediyorum. Mesleğimin güzel yanı!
Bu yazının konusu yukarıdakiler değil maalesef. Bu sefer bazı konularda içimi döküp, sesimi duyurmak istiyorum: Ülkemin ve şehrim İstanbul'un aldığı son derece KABA hal ve tavır artık beni çok yoruyor, üzüyor ve yıpratıyor. Ne yapacağımı ve bu durumu ne şekilde tolere edebileceğimi bilemez haldeyim. Atsam atamam, satsam satamam!!! Burası benim ülkem, benim toprağım! VATAN dediğim yer burası ama artık kendimi AİT hissetmiyorum. Ve eminim benim durumumda o kadar çok insan var ki! Sesimiz çıkmıyor, sinip durakaldık köşelerde. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyoruz. Hiç birimizin güveni yok geleceğe dair. Ülkeyi yönetenleri izliyoruz, kafamızı sallıyoruz, cık cık cık diyoruz, ama bunun dışında bir şey yapanımız var mı? YOK! Hepimizde sadece bir eleştirel hava, bir beğenmemezlik, bir kendini bir şey sanmalar ama bunun dışında SIFIRIZ! Ben, benim gibi olanlardan bahsediyorum. Kimse üstüne alınmasın ya da alınacaksa alınsın canım!!! En çok kendime kızdığımı hep söyledim. Bu durumla savaşmak, mücadele etmek adına hiç bir şey yapmıyorum! Politikaya atılmadan bir şey olmaz! Ülke yönetiminde hiç bir şekilde etkili olamazsın. Soruyorum: Bu ülkede politikaya atılmak akıllı insanın yapacağı şey midir? Cevabı yüksek sesle vermeseniz de olur, ben biliyorum nasıl olsa!
Beni en çok üzen şey, etrafın KABALAŞMASI!
Her şey KABA! Herkes KABA!
Etrafıma bakıyorum, insanları seyrediyorum. Ben metro, metrobüs, belediye otobüsü, vapur, motor, füniküler, kısaca bütün toplu taşıma araçlarını hemen her gün kullanıyorum. Hepsi her saat kalabalık ama inen binen insanları izliyorum bu sayede. Gördüğüm manzarayı tasvir etmeye çalışacağım, lütfen kimse kendini beğenmişlik yaptığımı düşünmesin. Niyetim bu değil! Ben kimseden DAHA İYİ veya DAHA DOĞRU değilim... Böyle bir iddiam yok, üstelik bu yazacaklarımın para, pul, zenginlik ve bunlara bağlı günümüz maddi değerleriyle de bir ilgisi yok.
Özellikle kalabalık saatlerde metroya binmeyi denediniz mi hiç? Ben her gün deniyorum, bir şekilde başarıyorum da... Ama olay şöyle cereyan ediyor: Metro yanaşıyor. Metro yanaştığında kapıların hangi noktaya geleceği yerlerde işaretli. Dolayısıyla o noktalarda metroya binmeye çalışan insanlar kümelenmiş oluyor. Amaç bir an evvel içeri dalıp yer kapmak! Hepimiz oturmayı isteriz, bir sözüm yok! Ama içerideki insanlar çıkamadan, dışarıdakiler kapılara hücum edince, ortalık savaş alanına dönüyor. Hele elinizde paket, çanta falan varsa, vay halinize. Hepsi ezilip, berbat oluyor. Ben bir kaç kere elimde bir buket çiçekle binmeye çalışmıştım. Herkes öyle garipsiyor ki bu durumu, tuhaf bakışlardan rahatsız olup, bir daha çiçekle binmemeye karar verdim. Madem koca bir buket çiçek alacak kadar zenginsin!, neden taksiye binmedin bakışları bunlar! Küçümseyen, bıyık altından gülen bakışlar. Elimdeki çiçekle metroda hayatta kalmaya çalışırken çektiğim sıkıntıyı, keyifle seyreden ama asla yer vermeye yanaşmayan genç bakışlar bunlar...Abartmıyorum, ama böyle hissediyorum. Sonra işin ikinci kısmı geliyor: Metrodan inmeniz lazım. Bazı duraklara, mesela benim kullandığım Şişli Mecidiyeköy durağına geldiğinizde, inebilmek gerçekten maharet istiyor. Kapıların açılacağı noktaya denk gelen yerler yine bir an evvel metronun içine girmeye çalışanlar tarafından tutulmuş oluyor. Kapılar tıslayarak açıldığında ikinci itişme seansımız başlıyor. İçeri girerken ezilmiş paketleriniz, bu sefer de dışarı çıkarken eziliyorlar. Tabii siz de...İçerideki kalabalık dışarıya, dışarıdaki kalabalık da içeriye hücum ediyor. Her seferinde bırakın da önce çıkalım diye seslenmek zorunda kalıyorum. Bana deli huysuz kadın gözüyle baktıklarını hissediyorum yine insanların...Hiç bir işe yaramıyor ama yine de deniyorum!
Burada aslında pek çok filtre devreye giriyor: Sona kalırsam açıkta kalırım korkusu... Metro beni almadan gider korkusu...Herkesin önüne geçeyim güdüsü... En çok ne gıcık ediyor beni biliyor musunuz? Sinsi sinsi önünüze geçip, aradan içeri sızmaya çalışanlar! Yandan yandan, yengeç gibi yanaşıp, kapılar açılır açılmaz, içeri sızıveriyorlar gölge gibi...Bunu özellikle, kendilerini dış dünyadan soyutlamak için bir duvar olarak kullandıkları kulaklıklarından bangır bangır müzik yayılan genç tipler yapıyor. Sizi hafifçe iterek öyle güzel bertaraf ediyorlar ki, bir şey diyemiyorsunuz. Sanki yaptıklarının hiç birinin farkında değillermiş gibi bir tavırla hareket ettikleri için, ne deseniz boş! Zaten ''kardeşim, ben görünmez miyim, nasıl geçiyorsun önüme'' diye sorsan, umursamazca, '' ee buyrun o zaman'' deyip, kaba bir el hareketiyle size yer veriyorlar. Ama öyle bir tavırla yapıyorlar ki bunu, siz sanki olayı çok büyütmüşsünüz gibi bir izlenim oluşuyor bir anda...Oysa, bir şey yapmadınız ama etrafta, bu olaya şahit olanlar bile, bir anda olayı sizin büyüttüğünüzü düşünmeye başlıyorlar. Yine sinip susan taraf siz oluyorsunuz. Ne de olsa çoğunluktan farklısınız. Bu farkınızı herkes fark ediyor zaten... Elinizdeki kitaptan, derli toplu olmasına gayret ettiğiniz giyim kuşamınızdan, tarayıp da sokağa çıktığınız saçlarınızdan. Kentsoylu olmanın gereklerini yerine getirdiğiniz için farklı oluyorsunuz. Ne tuhaf değil mi? Şehir yaşamı başkadır ama siz şehirli kalmaya gayret ederken, şehri paylaşan diğerleri tarafından itilip kakılıyorsunuz.
Diyelim ki tek yön olduğu açık açık belli olan bir sokakta, karşı yönden gelen bir arabayla kafa kafaya geliyorsunuz. Yol sizin! İki tarafta park etmiş arabalar olduğu için, yol zaten iyice daralmış. Siz de daralıyorsunuz... Penrecenizi açıp, '' Burası tek yön, siz ters taraftan geliyorsunuz, hatalısınız'' dediğinizde ne oluyor peki? '' Yaa yürü git işine !!! Sana mı kaldı polislik'' diyen maganda erkeklerle ağız dalaşına düşüveriyorsunuz.. Zaten direksiyonda kadın olarak bulunmanız, yeterli sebep sizi ezmeleri için... Hemen KABALIK genleri devreye giriyor. Yine susup oturuyorsunuz.
Televizyonda programlara bakıyorum. Ülkeyi yönetenlerin hemen hepsi zaten kaba kaba kanuşuyor, kaba kaba konuştukları için oy alıyorlar. Ekranda da aynı kabalık her yere sirayet etmiş durumda, fark ediyorsunuz. Hele tartışma programları var ya, dayanamıyorum. Kabalığın beraberinde cehalet ve cehaletin getirdiği cesaret feci şekilde korkutuyor beni.
Etrafta yapılan deeevvvvv inşaat projelerine bakıyorum. Hepsi kocaman kocaman beton bloklar, hepsi göğe doğru uzanmış gidiyorlar ama başta yükselen değerlerimizden Ağaoğlu'nunkiler olmak üzere, hepsi kaba kaba... Zarafet ve letafet, Osmanlıca sözlükteki kelimeler olarak kaldılar maalesef. İnce zevkleriniz varsa, üzerinizden silindir gibi geçiyorlar.
Sokaklarda, kaldırımlarda yürüyemiyorsunuz. Ya arabalar park etmiş oluyor, ya işportacılar, ya da dükkanlar plastik babalarla kendilerine sınır çizmiş oluyorlar. Bu engellerin üstesinden geldiğinizde ise, sizi omuzlarıyla iten, kakan, dürten ya da sanki şartmış gibi, yürürken tüttürdüğü sigarasının dumanına boğan kalabalıkların içersinden geçmeye çalışıyorsunuz. Durakta otobüs bekliyorsunuz, etrafınızdaki 10 kişiden 7'si sigara içiyor. Arada ben de keyif sigarası içerim, lafım sigaraya karşı değil ama o durakta beklerken üstünüz başınız, açık hava olmasına rağmen kokuyor, koku genzinize doluyor. Acaba diyebilir misiniz, içmeseniz ne iyi olur! Ben korkarım neyle karşılacağımdan... Bindiğiniz taksinin şoförüne bile rica ettiğinizde, laf yiyorsunuz. Dolmuş şoförlerine zaten dokunulmaz! Saatte 130 km hızla köprüden çevre yoluna doğru uçarken, arka sırada oturanların içi dışına çıkar ve kafaları zıplamaktan tavana çarparken, insan değil de canlı hayvan taşımacılığı yapıyormuşcasına kaba kaba davranan ve o sırada da fosur fosur sigara içen dolmuş şoförüne ne diyebilirsiniz. Yavaş gidin dediğinizde bile ters ters bakıyorlar...Sadece şoförler değil, dolmuştaki yolcular da... Ne var ki? Neden adamın sinirini bozuyorum ki? Huysuz kadın oluyorum yine...
Bir başka tahammül edemediğim kabalık da, havalimanında görev yapan trafik polislerinin, yolcu indirip bindiren araçları uyarırken takındıkları tavır... Akşam karanlıkta İstanbul'a iniyorsunuz. Koştura koştura pasaport kontrolünden geçip, duty free'den haldır haldır alışveriş yapanların arasından sıyrılıp, kendinizi dışarı atıyorsunuz. Taksi kuyruğuna giriyorsunuz. Etraf insan kaynıyor oysa saat sabaha karşı 02.00... Ve acayip bir gürültü!!! Havalimanı taksilerinin kuyruğunda, iki tane kaba tavırlı adam, yani ''zaten'' kuyrukta olan taksileri ve ''zaten'' kuyrukta olan insanları yeniden kuyruğa sokmak için bağıran, çağıran ve düdük öttüren adamlar! Bir bağırış bir çağırış! Turistler şok geçiriyorlar. Ama bunun dışında, daha korkunç bir gürültü daha yükseliyor: Trafik polisinin aracından çıkan siren sesi ve megafondan yükselen son derece kaba ve azarlayıcı ses: Duraklama yapmayın, ticari ilerle, ıınnnnnnnnn, ıınnnnnnnnnn..... Yahu kimi anasını almaya gelmiş kimi kardeşini. Arabaya, eğer durmazsa nasıl binebiliriz ki? Yani biz çok mu meraklıyız havalimanının, insan düşünülmeden oluşturulmuş mimarisinde, egzost dumanı solumaya? Sakin sakin evinize gidebilmeniz mümkün değil! Pişman oluyorsunuz...
Yani...
Örnekler o kadar çok ki! Hangi birini yazayım? Yine uzamış gitmiş yazı...Kabalığın sonu sınırı yok anlayacağınız!!!
Sizin aklınıza neler geliyor peki?
Recep İvedik neden gişe rekorları kırdı, eminim hepiniz düşünmüşsünüzdür....

21 Mart 2012 Çarşamba

Bahar'da Bodrum

Bugün bahar gerçekten başladı. Bugün dönence...Kış bitti...Haftaya da saatler ileri alınacak ve bahar iyiden iyiye kendini göstermiş olacak.
Dün akşam Bodrum'dan döndüm. Ama ne Bodrum!!! Bahar fışkırmış, tam deli bahar! Hayatımda hiç görmediğim çiçekler kaplamış yamaçları. Papatyalar, sarı çiçekler ve adını bilmediğim kocaman sarı, turuncu, kırmızı başka çiçekler... Her yan yabani otlarla kaplanmış; devasa ölçülerdeki dereotu demetlerine benzeyen eğrelti otları ve yine maalesef adını hiiiiç bilmediğim başka başka insan boyunda otlar. Sadece bu mevsimde büyüyorlar ve sonra, kuruyup gidiyorlar. Bodrum'a eğer sadece yaz tatillerinde giderseniz, bu muhteşem renkleri ve acayip otları görebilmeniz mümkün değil. Ben karar verdim, bundan sonra MART sonunda mutlaka gideceğim Bodrum'a. Hayatımın en güzel ''3 gün''lerinden biriydi bu son 3 gün... Ağaçlar henüz yapraklanmamıştı ama geri kalan her şey yemyeşildi.
Bodrum her zaman güzel bence ama şimdi en güzel zamanlar galiba. Bahar ayları yani... Bodrum'un yüksek sezon dışındaki her hali bence çok güzel aslında. Yani okulların kapanış ve açılışı arasındaki o karambol dönemi saymazsanız, Bodrum hep güzel. Temmuz ve Ağustos ayları, şımarık çocuklar, maganda gençler ve tüketmekten başka hiç bir şey yapmayan çekirdek ailelerle dolup taşıyor her yer. Bir de tabii süper zengin görgüsüzler var ki onlar tam evlere şenlik! Her şeyin fiyatının fahiş olmasının en büyük sebebi bu görgüsüz zenginler. Yani şöyle bir cümle olur mu yaa: Abi, parkçı çocuğa elli lira verdim, kırk takla attı... Yahu arabayı sadece park ettirmek için elli lirayı sen nasıl saçarsın yaa? Ayıp yaa!!! Bu nasıl iş? Ondan sonra benim gibi, bu blogu okuma zahmetine giren sizler gibi parasını çalışarak kazanıp akıllıca harcamaya gayret eden insanlar, adam yerine konulmuyorlar... Hadi ondan geçtim, demek ki bu paraya da bu dandik ortamı /malı/yemeği/içkiyi satarız diyen müesseseler, fiyatlara abanıp duruyorlar, olan yine bize oluyor. Neyse ki biz o dandik yerlerden ve her türlü şeyden hoşlanmıyoruz da, kazıklanmamız yine nispeten daha insani boyutlarda kalıyor. Her halükarda kazıklanıyoruz, o başka! Ben sezon içinde, Bodrum'da da evden dışarı pek çıkmıyorum. Bu daha çok hoşuma gidiyor...
Bodrum'da sonbahar da çok güzel ama ben yine de ilkbaharı tercih ediyorum. İlkbaharda bir iyimser hava var ne de olsa. Yani herkes evini boyatıyor, temizliyor, dükkanında yeni sezon için tadilat yapıyor, restoranlar ve iş yerleri tatlı bir telaş içinde, umut dolu, ekmek paralarını çıkartacakları o üç hadi bilemedin dört ayı bekliyor. Tabiat da umut dolu, her şey canlanıyor. Ölü doğa uyanıyor. Sonbahar öyle değil ama...Evet hava şerbet gibi, deniz ılık ve sakin oluyor ama o umutlu halden eser kalmıyor. Ne de olsa beklenen sezon yaşanmış, bitmiş, kazanılacak her ne vardıysa kazanılmış, satılabilecekler satılmış ve genelde ise umutlar başka bahara kalmış oluyor. Pek az kişi ohh bee, şahane sezondu, umduğumu buldum diyebiliyor. Zaten Eylül başladı mı yazlıkçıların ağırlıklı yaşadıkları yerlerde ve özellikle de yarımadanın kuzeyindeki yerlerde, tesisler birer ikişer kapanıveriyor. Aileler okullara hazırlık için evlerine dönünce, her yere acayip bir sükunet çöküyor. İşte bunu hüzünlü buluyorum. İki hafta önce yer bulamadığın plajlarda bir anda yalnız başına güneşlenmeye başlıyorsun. Tamam biraz abarttım ama yarımadanın kuzeyinde böyle oluyor. Geçen yıl aynen bu durumu yaşadım ben... Küçükbük'te her gün kahvaltımı yapıp, gözlememi yediğim yer, 1 Eylül'de küt diye kapanıverdi mesela... Şaşırdım kaldım... Plajda da vallahi en fazla 30 kişi kalıverdik.
Neyse, uzun lafın kısası...Bahar'da Bodrum inanılmaz oluyor. Ama baharın da bu en taze zamanını kaçırmamak lazım. Mart sonu! Çiçekler müthişşşşş!!!
Gidin!!! Kendinize bir iyilik yapın... Ömrünüz uzayacak!
Bir de not düşelim: Bugün manevi büyükbabam Johann Sebastian Bach'ın doğumgünü... Ruhu şad olsun...

11 Mart 2012 Pazar

S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı


Oturduğum yer Şişli! Şehrin göbeği! Gürültülü, havası kirli, son derece kalabalık ve kocaman sevimsiz binalarla dolu, sevilecek olmaktan son derece uzak bir yer yani... Ben de o kocaman binalardan birinde yaşıyorum ama en azından sevimsiz değil. Bahçemiz var, bahçemizde mevsimlere göre değişen bitkilerimiz var, binanın girişinde geceleri aydınlatılan komik bir fıskiyeli havuzcuk var. Ama benim en sevdiğim şey ne havuz ne de bahçe; benim en sevdiğim şey o havuzun etrafındaki, rüzgarla dalgalanan sazlar. Kış mevsimi gelip de iyice kuruduklarında, bizim bahçıvanlar kuruyan sazları kesiyorlar. Geçen seneki kesilenleri alıp kocaman bir vazo içinde eve getirdik, hala salonun başköşesinde duruyorlar. Neyse ki Osman da seviyor da, bir şey demiyor bu tuhaflıklarıma...Ama benim bahsetmek istediğim şey bunların hiç biri değil. Benim bahsetmek istediğim şey, yaşadığım Şişli'nin bu karambol ortamında, bana çocukluğumun büyülü anlarını hatırlatan S. Bey'in Büyülü Berber Dükkanı!!!
S. Bey, aslında genç sayılır. Bence ellili yaşlarının hemen başlarında henüz. Hiç sormadım, zaten gerek de yok. Mutfak penceremden sürekli seyrettiğim minik bir kuaför dükkanı işletiyor. Ben kuaför kelimesini değil, daha çok çocukluğumda kullandığım berber kelimesini kullanmayı seviyorum. S. Bey, her sabah çok erken saatlerde, yedi civarında açıyor berber dükkanını. Önce dükkanın önündeki mendil büyüklüğünde mermer kaplı yeri süpürüyor. Toprak alanı hemen hemen hiç yok, saksıda çiçekleri ve bilmediğim bitkileri var, onları suluyor. Birbirine bitişik nizam insan edilmiş, kot farkından dolayı önü 6 arkası 9 kat binalardan birinin, üst girişinde yer alıyor dükkanı. Apartmanın kapısı ile dükkanın kapısı neredeyse birbirine yapışık. Kaldırımdan apartmana ve dükkana girmek için, ilk depremde yıkılacak gibi duran bir taş ve mermer kaplı köprülü geçiş yer alıyor. İnsana hiç mi hiç güven vermiyor ama başka yol da yok ki! Kaldırımla köprülü geçişin arasında, aşağı katlara doğru dimdik inen bir yamaç var, burada da bir iki ağaç nasıl olduysa hayata tutunabilmiş. S. Bey, bu ağaçlara gözü gibi bakıyor, kendine göre buduyor ve baharla fışkıran dallarının gölgesi altında serinliyor yaz mevsiminde.
S. Bey yalnız bir adam. Bildiğim kadarıyla ailesi yok. Kimi kimsesi var mıdır onu da bilemiyorum ama tek bildiğim dükkanının arka tarafındaki bir odacıkta yaşadığı. Dolayısıyla sabah yedide dükkanını açmak onun için hiç de zor değil aslında. Dükkan dediğimiz yer minicik, bence en fazla 7 metrekare bir yer. Burada saç kesiyor, boyuyor, yıkıyor ve sanatını icra ediyor. Yardımcısı falan da yok, tek başına çalışıyor. Bir ara manikürcü bir genç kız almıştı yanına, olmadı, anlaşamadılar... Kız avans olarak aldığı iki maaşla gözden kayboldu... S. Bey kolay kolay yapamıyor kimselerle galiba...
S. Bey ilginç bir adam... Kendine göre türlü türlü teorileri var her konuda...Geçenlerde bir ara gittiğimde, bana üzerinde çalıştığı bir projenin nihayet istediği neticeye ulaştığı müjdesini verdi: Beyazlaşmış saçları eski haline, doğal rengine döndürecek bir solüsyon bulmuş!!! Aman, dedim, çabuk git patentini al!!! Ne yaptı bilmiyorum ama sonra internette baktım ki zaten böyle tonlarca ürün var...
S. Bey'in dükkanın arka tarafındaki, yaşama mekanı olarak sadece bir perdeyle kendine ayırdığı bölümün, aslında yüksek teknolojili bir laboratuvar olma ihtimali çok yüksek çünkü geçenlerde de kepeğe çözüm bulduğunu müjdeledi!!!
S. Bey, hepimizin büyük derdi olan şişmanlığa da çözüm bulmuş! İnsanların kilo almasının en büyük sebebi, sandalyede oturup, masa başında yemek yemeleriymiş! Yerde, eski usül yesek, kilo almazmışız. Aslında haklı olabilir zira yerde oturup yemek yemek o kadar zor ki, insan doyamadan bir an evvel yerden kalkmak istiyor. Yani uzun vadede kilo kaybı garanti!!!!!
S. Bey biraz Nostradamus gibi... Bir sürü yıllık kehanetlerde bulunuyor. Geçen sene, Nisan ayındayken, 24 Haziran gecesi büyük bir deprem olacak demişti bana ve o gece evde yatmayın, ne olur ne olmaz demişti...Neyse ki onun dediği olmadı ama ben bütün gece boyunca mutfak penceremden, S. Bey'i izledim. O gece o dükkanının içinde uyumadı, açılır kapanır bir sandalye koydu kaldırıma, orada geçirdi geceyi...
S. Bey, biraz şüpheci...Mahalledeki diğer daha şık ve büyük kuaför dükkanlarının kendisiyle uğraştığını düşünüyor hep. Onlardan komplolar bekliyor... ''Beni bitirmek istiyorlar'' diye bir cümlesi var! Bana kalırsa böyle bir şey yok ama o buna inanıyor. Dükkanın önünden geçen, kendine göre şüpheli görünümlü herkesin, o dükkanlar tarafından kendisini izlemeye gönderilmiş casuslar olduğunu düşünüyor. İki sene önce karşı atak olarak fönü iyice ucuzlatmıştı, hala da öyle...Diyorum ki, ''Yapma S. bey, İstanbul'un en iyi fönünü bu paraya satmamalısın'' ama dinleyen kim??? O yine bildiğini okuyor...
Seviyorum S. Bey'i... Bana nedense çocukluğumu hatırlatıyor... Dükkanını daha da çok seviyorum, minicik ama sürprizli...Dua ediyorum onun için...Hayata yalnız başına, o minicik dükkandan tutunmuş olmasına bayılıyorum. Arada ihtiyacım olmasa da sırf sohbet etmek için föne gidiyorum. Arka tarafı dükanla ayıran perdenin ardını görmeye çalışıyorum hep ama bugüne dek başaramadım. Her ne oluyorsa, orada oluyor bence... S. Bey'in laboratuvarı, casusluk aletleri ya da kristal küresinin orada olduğuna inanıyorum:))) Tıpkı çocukluğumdaki gibi benim de hayal gücüm o büyülü dükkanda fazla mesaiye başlıyor.


8 Mart 2012 Perşembe

Flaman Resmi'ni Neden Seviyorum?

Dün nefis bir sergiye gittim: Sabancı Müzesi'nde ''Rembrandt ve Çağdaşları'' ... Geçen hafta da Pera Müzesi'ndeki Hollanda temalı diğer bir sergiye gitmiştim, dolayısıyla Hollanda'nın ALTIN ÇAĞ olarak adlandırılan bu devri oldukça güzel bir biçimde kavrama şansım oldu.
Aslında Endonezya turu yapmaya başladığımdan beri, Hollanda'nın denizcilik ve kolonizasyon konularını epeyce çalışmış, öğrenmiştim. Zira Endonezya'nın bugünkü başkenti Jakarta'yı BATAVIA adıyla kuranlar Hollandalılar! Hatta BATAVIA adı, Hollanda topraklarının yerli halklarından olan BATAVİ'lerden geliyor. Sonra Sri Lanka, Güney Hindistan ve Güney Doğu Asya'nın pek çok önemli liman kentinde Hollandalılar'ın izlerine rastlıyoruz. Aslında sadece orada değil, neredeyse tüm Amerika kıtasında Hollandalılar'ın izleri var. En basit örnek NEW YORK!!! Günümüzün dünya başkentinin ilk ismi NEW AMSTERDAM idi...Hollandalılar tarafında kurulan bir liman kenti olarak yaşamına başlayan şehir, o zamanki en kozmopolit şehir olan Amsterdam'ın adını taşırken, sanki yüzyıllar sonra olacağı dünya özetinin haberini verir gibiydi. İşte dünkü sergiyi gezerken 16. yüzyılın sonu ve 17. yüzyıl boyunca yaşanan bu Altın Çağ'ın görüntüleri, zihnimde bir sürü pencere açıp durdu.
Flaman resmini oldum olası sevmişimdir. Çoğunluğun bayıldığı İtalyan Rönesansı ya da Fransız Empresyonistler gibi klişelerden uzak bir hal bulmuşumdur o tarafta. Haa, lütfen diğerlerine saygısızlık olarak alınmasın bu sözüm. Demek istiyorum ki Monet'yi ya da Renoir'ı herkes sever...Ya da Bellini'nin, Mantegna'nın, Michelangelo'nun önünde herkes düğme ilikler... Caravaggio'ya diyecek hiç bir lafım olamaz, bence resim tarihinin en teatral tabloları onun elinden çıkmıştır ama yine de Flaman resmi dendiğinde gözümde canlanan tablolar beni farklı yerden yakalıyorlar galiba. Ne bulduğumu soracak olursanız, renklerin farklı bir ışıkla kullanımı diyebilirim. Detayların farklı işlenişi diyebilirim. Örnek mi lazım? Alın bakın Vermeer usta ışığı nasıl kullanmış? Jan Steen ve Pieter de Hooch ışığı nereden indirmiş yeryüzüne? Ruisdael nasıl betimlemiş Hollanda'nın uçsuz bucaksız gibi görünen düzlüklerini? Ya da Franz Hals, Gerard Ter Borch? Caravaggio'nun doruğa taşıdığı CHİARO-SCURO tekniğini Flamanlar nasıl bir seviyeye çıkarmışlar? Başta Rembrandt olmak üzere...Kimilerine göre Caravaggio'dan bile daha üstün bir CHIARO-SCURO'cudur Rembrandt...Ben Caravaggio'yu asla değişmem de...Öyle diyenler var... Ya da GENRE tarzını nasıl insanın içine işleyen bir konuma taşımışlar? Yani bir evin taş döşemeli içi ve köşede patates soyan bir kadın ne kadar ilginç ya da etkileyici olabilir ki? Ya da kulağında inci küpesiyle bir pencerenin kenarında, güneşin altın ışığıyla yıkanan aşk mektubunu okuyan genç bir kız ne kadar heyecanlandırabilir ki insanı? Ya da güğümden süt döken bir hiçmetçi? Ama eğer Vermeer'in, Ter Borch'un ya da de Hooch'un elinden çıkmışsa, karşısında büyülenip kalıyorsunuz. Flaman resminin ustaları böyleler işte...Sokağı taşıyorlar tuallerine. Pazar yerlerinde balıkçı kadınlar, fırıncı adamlar, kesiyorlar, paketliyorlar, gülüyorlar, dalga geçiyorlar... Sıradan insanların sıradan hayatları tablolarda ölümsüzleşiyor. Olmadı mı, dünyada eşi benzeri olmayan natürmortlar giriyor devreye. Cam gobletler, Çin'den gelmiş mavi beyaz kıymetli porselenler, istiridyeler, ıstakozlar, yarısı soyulmuş taze yeşil limonlar, keten beyaz masa örtüleri hepsi bir araya gelip, bence olabilecek en muhteşem natürmortları oluşturuyorlar. Başka hiç bir ekolde bu kadar canlı ve çarpıcı kompozisyonlar yok. Ayrıca çiçek vazoları...Aman Allahım!!! Laleler, orkideler, egzotik diyarlardan gemilerle Avrupa'nın kuzeyindeki bu soğuk diyara taşınmış çeçit çeşit çiçekler, deniz kabukları...Bunlar da başka ekollerde böyle resmedilmemişler...Sadece Flaman resminde böyle! İşte bu sebeplerle, dünya müzelerini gezerken ve gezdirirken, Flaman resmine özellikle vurgu yapmaya özen gösteririm ben. Almanya'da, Avusturya'da ve New York'taki sevdiğim ve avucumun içi gibi bildiğim müzelerde, Flamanlar nerededir, bilirim...Onların peşine düşerim ve beraberimdekileri de aynı şevkle o yola düşürürüm. Hele bir müzede Vermeer varsa, görmeden geçilmez, asla! Hepi topu 35 resmi var zaten bilinen, görülmeden olur mu? İşte bu hislerle gittiğim sergiden, büyük keyif alarak ayrıldım dün. Bütün arkadaşlarımı arayıp mutlaka gitmeleri ve görmeleri gerektiğini anlattım. Sergiye adını veren Rembrandt için değil bence...Rembrandt'ın resimlerini pek çok müzede, dolu dolu odalarda sergilenirken zaten görebilirsiniz ama İstanbul, Rembrandt'ın dışında, bizim tarafımızdan daha az bilinen ama Flaman resminin en önemli eserlerini vermiş olan diğer sanatçıları ağırlıyor şu anda. Ter Borch, de Hooch, Jan Steen, Ruisdael...Hepsi şu anda Emirgan'dalar...Gitmezseniz çok şey kaçırırsınız...Gittiğinizde de hiç beklemediğiniz bir dünya açılacak gözlerinizin önüne. Sözüme güvenin: ALTIN ÇAĞ müthişmiş!!!

5 Mart 2012 Pazartesi

Bahar...Filmler...

Havada bahar kokusu! Güneş şahane. Hava pırıl pırıl. İstanbul'un göbeğinde yaşamama rağmen, içimde bir bahar coşkusu. Sanki kırlara atıp kendimi yalınayak koşacakmışım gibi bir his! Şişli'ye hiç uymayan!!! Pencereden dışarıya baktığımda kentin çirkin binalarını görüyorum ama içimde bir taraf biliyor ki şu anda adada, bahar başladı. Bir ara, havalar birazcık daha yumuşadığında, adaya taşınacağım ve mevsimi, baharı en güzel renkleriyle yaşayacağım.
Bu zamanlarda aklıma Ege köyleri düşüyor. Yemyeşildir şimdi oralar, otlar boyuma ulaşmıştır. Aralarda papatyalar, sarı çiçekler, meyve ağaçları...Yamaçlar yağmura doymuş, yumuşacıktır şimdi. Keşke kaçabilsem, keşke gidebilsem...
Yazıyla dolu bir yaşam sürmek istiyorum. Güzel manzaralı bir pencere önünde oturup, sadece yazmak, yazmak ve yazmak istiyorum. Ne mi yazacağım? Anlatacak aslında o kadar çok hikayem var ki, sadece bunları yazmaya başlasam, zaten senelerce sürecek bir tempo oluşur. Dünyanın sevdiğim köşelerini anlatsam, zaten iki iç kitap çıkar. Biraz araştırma yapmak, derleme yapmak, aralarından en uygununu seçip, kağıda dökmek... Bunları da istiyorum. Tek derdim, başlamak! Başlamak işin yarısı derler ya...Ama bir de diğer yarısı var: İstikrarla devam etmek! Ben genellikle işin o kısmında sınıfta kalıyorum. Bu sefer kendime söz verdim, kalmayacağım. Başlayacağım ve bitireceğim...
Evde dinlendim bu hafta, çok iyi geldi. Hele dişim çekildikten sonraki üç gece 12şer saat uyudum nedense... Demek ki ihtiyaç varmış, demek ki bedenimin istediği şey buymuş. Bol bol DVD seyrettim... Eski filmler vardı içlerinde. Örneğin Fatih Akın'ın DUVARA KARŞI'sını seyrettim en son. Ne kadar sert ve kuvvetli bir filmmiş meğer...Hep söylerlerdi de bir türlü fırsatım olamıştı. Haklılarmış...Sibel de Birol da nefis oynamışlar.
THE HELP de güzelmiş. Irkçılığa karşı Amerika'nın vicdan muhasebesi filmlerinden biri daha diye düşündüm seyrederken. Yine de hikayesi güzel, duygu sömürüsü olmayan, derli toplu bir filmdi.
THE DESCENDANTS, bence George Clooney'in devleştiği filmlerden biri. Sıradan bir adamın sıradışı zamanlardaki hikayesini nasıl abartısız anlatmış! Yine bana göre en iyi erkek oyuncu Oscar'ını George Clooney'e vermeleri gerekiyordu. Evet ben THE ARTİST'i çok sevdim ama yine de o kadar, yani bir sürü OSCAR verilecek denli bir film olduğunu düşünmüyorum. Yine de gürültülü patırtılı, bir sürü özel efektlerde donanmış mega prodüksiyonlar arasında, sessiz ve sakin haliyle benim de gönlümü fethetmişti.
EJDERHA DÖVMELİ KIZ'ın Hollywood versiyonunu seyrettim. Kim ne derse desin ben bayıldım! Zaten Daniel Craig'e hayranımdır, anti kahraman LİSBETH SALANDER rolünde Rooney Mara müthişti... O güzelim kızın makyaj ve giysiyle o hale dönüşmüş olmasına inanamadım. Her tarafı piercingle kaplı bir surat, cılız bir beden... Giysileri çuval gibi üzerinden dökülüyor. Kaşları açık renk boyanmış, yok edilmiş. Rolüne cuk oturmuş...OLMUŞ!!! Kimse gücenmesin ama ben AMERİKAN filmlerinde rolüne uymayan, oturmayan, kötü rol yapan kimseye pek rastlamadım. Sadece filmlerde değil, dizilerde de bu böyle genellikle. CASTİNG denilen o şey her ne ise, adamlar işin sırrını biliyor!
Bu hafta da evdeyim ve bir sürü film var sırada.
Bu arada, benden daha ULVİ yazılar bekleyen bazı dostlarım var, onlar kusura bakmasınlar... İçimden gelenler böyle sıradan, dünyevi ve uçucu yazılar. Yani Türk basınında önemli sayfalara yerleşmiş, yarım sayfalık yerleri dolduran bir sürü kanaat önderinin köşe yazıları gibi...

1 Mart 2012 Perşembe

Baş Ağrısı - Diş Korkusu - Batıl İnançlar- Kitap - 1 Mart

Başım ağrıyor, nezle sinüzite çevirdi. Bu artık bir gelenek oldu ve ben her Tayland&Myanmar turundan dönüşte bu hastalığa yakalanır oldum. Boğazım ağrıyor ve geceleri gıcıktan öksüre öksüre uyuyamıyorum. Her tarafım ağrıyor...
Bugün bir de dişimi çekecekler, korkuyorum...Evet, itiraf ediyorum: Dişçiden korkarım ve özellikle diş çektirmekten. Bugüne dek hayatımda sadece bir kere başıma geldi ve üstelik çok da kolay oldu ama ardından yaşananlar, diş çektirme korkusu yarattı bende. Benim çürüğüm bile olmamıştır, dolgum bile yok ağzımda...Ama arkadaki yirmilik bana ihanet etti ve bugün çekilmesi gerekiyor. Bundan 10 sene evvel bir defa bu başıma geldi ve ertesinde yaşadıklarım maalesef bence resmen bir batıl inanç oluşturdu. Günlerdir gecelerdir uyuyamıyorum bunu düşünmekten! Allahım!!! İnsan ne hallere düşüyor!
Pazar günü eve geldim ve neredeyse 5 gün oldu ama bir türlü evde olmanın keyfini yaşayamadım hala...Hastalık, ağrı sızı derken günler kuşlar gibi uçuyorlar. Bir de bakacağım ki ay bitmiş ve benim Milano turumun günü gelmiş...Oysa bu bir aylık duraklamam içinde çok planım vardı ve içlerinde en önemlisi kitabıma başlamaktı. Henüz olmadı!
Evet, kitap konusu artık kafamda iyice netleşti: Özellikle uzakdoğuya gidenler için bir Budizm kitabı hazırlayacağım. Kolay okunup takip edilebilecek nitelikte bir kitapla, Budizmin bir sürü kafa karıştıran meselesine, yalın bir anlatım getirebilmeyi umuyorum. Aslında turlarda anlattıklarımı kitaplaştırsam o bile iş görür zira bugüne dek aldığım yorumlar hep son derece olumluydu. Pek çok kişi, konuları çok net açıkladığımı söylüyor ki bu zaten benim amacım.
Bugün sabah erken kalktım yataktan. Zaten geceyi çok kötü geçirmiştim. Başım çatlıyordu ve artık daha fazla dayanamadım, çıktım yataktan. Mutfağa gittim, kahvaltımı hazırladım. Küçük beyaz masaya oturup, pencereden dışarıyı seyrederek içine karanfil ve zencefil kattığım kokulu ve şifalı çayımı yudumladım. Penceremin içindeki saksıda duran küçümen palmiyenin yaprakları arasından görünen manzara, palmiye ile hiç uymuyordu aslında: Lapa lapa kar yağıyordu. Palmiyenin yanındaki kaktüslere de bakıp güldüm kendi kendime. Neyse ki çok uzun sürmedi ve şimdi güneş açtı. Galiba sıkı da rüzgar var...
Bugün 1 Mart! Benim için çok anlamlı bir tarih. Bundan birkaç sene önceki 1 Mart'ları hatırlıyorum da hayatım ne kadar farklıydı. 1 Mart 2009'da Harem'deki evimi tutmuştum. Bundan bir sene sonra, 1 Mart 2010'da evimi Nişantaşı'na taşımış ve artık ailem olmadan geçireceğim hayatıma, yeni bir sayfa açmıştım. 1 Mart 2010'daki o taşınma, bana yıkılmadığımı, hala ayakta olduğumu göstermesi açısından son derece önemliydi. Dayandım ve artık daha sakin sularda seyrediyorum. En azından şimdilik! Yarının neler getireceğini hiçbir zaman bilemeyiz ama en azından şu anki sükunet, ruhuma iyi geliyor.
Neyse, bugünlük bu kadar olsun... Kafam öğle saatlerinde yapılacak diş operasyonunda...Dişten sonra yeniden yazarım... Belki...
Korkuyorummmmm!!!