25 Ocak 2012 Çarşamba

Kalp Kırmak


Kalp kırılır, hem de çok kolay...Bazen tek bir söz, bir hece, hatta sadece bir bakış yeter. Kalp, o sözün, o bakışın ve hatta o hecenin içindeki türlü anlamı inceler, tartar, çözer ve bir sonuca varır. Eskilerden gelen filtreleri de varsa eğer, o zaman o filtrelere göre yapar bütün değerlendirmesini. Eski kalp ve düş kırıklıklarını, gönül sancılarını, hayallerin suya erişini hatırlar içten içe ve tuz buz olur, paramparça dağılır... Gözlerden incecik yaşlar süzülür, boğaza bir anda yumruk gibi bir düğüm oturur, yutkunmak azaba döner. Saklamak ister üzüntüsünü kalp; ne kadar becerebildiği ise tartışma konusudur. Çarpmaya devam eder tabii kırılsa da, ama bir daha aynı heyecan olur mu, ya da aynı şevk, işte orası da hiç bilinmez. Tıpkı incecik bir Çin porseleninin yere düşüp kırılması gibidir bu durum. Parçaları toplanıp bir araya getirilse ve en kuvvetlı tutkalla yapıştırılsa da, kırılan artık kırılmıştır. Görüntüde sapasağlamdır ama aslında kırılmış parçaların yapay bir şekilde bir araya getirilip, zorla tutturulmasından oluşmaktadır artık! Kırılmamış olanla, kırılmış ama tamir görmüş olan hiç aynı olur mu? Olmaz tabii! Tamir görmüş olan zayıf düşmüştür en azından. Ufak bir darbede yeniden tuzla buz olma ihtimali çok yüksektir. Hem de bu sefer daha zor tamir edilircesine...Ve öyle bir an gelir ki, artık tamiri imkansızdır, ne sürsen yapışmaz parçalar... Hayatın kırıp dağıttığı kalpler ne kadar zayıftır, hesaplayamazsınız. Bilemezsiniz hangi darbede tuzla buz olup, toz gibi dağılacağını... Bilemezsiniz, hangi anda dağılıp gidecek avucunuzun içinden... Bilemezsiniz, hangi nazarınızla bir anda dünyanın öte yanına uçacak... Bilemezsiniz, hangi sözünüzle nereye inzivaya çekilecek...Dağın eteklerine mi, denizlerin ortasına mı, yoksa evinin kuytularına mı? Gider mi kırılan, gider...Gelir mi, işte orasını en maharetli medyumlar bile söyleyemez. Bilen bir tek, kırılan kalptir çünkü...Kıran da bilmez...Bilemez...Bilse, kırmaz zaten...

17 Ocak 2012 Salı

Her Kar Yağdığında Azıcık Hüzünlenirim...


Dışarıda kar yağar ve içeride MEZZO TV'de ABBADO, MAHLER 5. Senfoniyi yönetirken, kışın en güzel zamanında evdeyim ne mutlu diye düşünmekten alamıyorum kendimi. FACEBOOK'taki yazılanları takip ediyorum da, insanlar yine sokaklarda mahsur kalmışlar, trafik arap saçına dönmüş, taksiler karaborsaya düşmüş ve bunun gibi mini felaketler yaşanıp durmuş gün boyu. Ben ise evden dışarı çıkmadığım ve haberleri izlemediğim için (aylardır) hiç bir şey bilmiyorum, "haberlerden haberim yok"... Bunun için işte, pencereden bakıp da yağan karı gördüğüm zaman hem sevinip hem de hüzünleniyorum. Seviniyor olmamın özel bir sebebi yok; kayak ya da snowboard yapmak için bir yerlere gitmeyeceğim nasıl olsa ama hüzünlenmek için bir ton sebep sayabilirim.
En çok da artık çocukluğumdan çok ama çok uzak bir yerde durduğumu hatırattığı için hüzünleniyorum. Çocukken kar yağdığında "tatil yağıyor" diyerek sevinirdim, sokaklarda oynardım, ellerim ve ayaklarım buz tutana kadar, sırılsıklam olana kadar, nefesim bile donana kadar hem de...Sonra kocaman mavi sobanın ısıttığı hole girip soyunurdum ve kıpkırmızı olmuş bacaklarımı ovuştura ovuştura ısınmaya çalışırdım. Bıraksalar hemen yeniden fırlayabilirdim sokağa ama annem bırakmazdı bir daha. Mutlaka nefis bir akşamüstü kahvaltısı hazırlar, fırından henüz çıkmış börekleri ve kekleri dizerdi sofraya. Üzeri pudra şekeriyle kaplı elmalı kurabiyelerini özlüyorum özellikle. Akşam babam işten dönüp arabayı evin önüne park ettiğinde, anneciğimin derin bir rahatlama ile gülümsediğini görürdüm. Bize çaktırmazdı ama babam gelene kadar içi içini yerdi. Bizim mahalle bundan 30 sene evvel kuş uçmaz kervan geçmez bir boğaz sırtı olduğundan yollarımız kışın diz boyu kar ve buz olurdu. Arabayla o yokuşları inip çıkmak ciddi bir sınavdı herkes için. Kar yağdığında ya koyu bir mercimek, ya da tarhana çorbası yapılırdı evde. Babam severdi ve bayıla bayıla içerdi. Zaten annem o kadar güzel yemek yapardı ki, sade suyu ısıtıp önümüze koysa, lezzetli olurdu.
Mahalle arkadaşlarımla türlü haylazlıklar yapardım kar yağınca. Aslında her mevsimde yapardık da kar yağdığında daha bir eğlenceli gelirdi her şey nedense. Bir tahta merdiveni yiyice parlatıp, neredeyse cilalamıştık. Üzerine 10 çocuk doluşup, yokuş aşağı kayardık Emirgan sırtlarında. Bir keresinde frene basamayıp yokuşun tam bitimindeki zemin katın salon penceresinden içeri uçup, baş köşedeki yemek masasının üstüne konmuştuk. Film gibi değil mi? Ama gerçek bu olay! Bütün masa, sandalya, pencere ve tavandaki avize paramparça olmuştu. Bu olay bize hafif sıyrıklar ama ağır cezalar getirmişti ve o haftanın sonuna kadar bir daha sokağa çıkamamıştık. Mahallenin bütün çocukları nesiplenmişti bu cezadan çünkü şahane merdiven buluşu ortaktı! Kimse birbirini ele vermemişti ama ceza da epeyi ağırdı. Hepimiz haftanın sonuna ve cezamızın biteceği zamana kadar karın eriyeceğinden korkuyorduk. Ama korktuğumuz olmadı çünkü İstanbul'un sayılı kışlarından biri yaşanıyordu. Ve gökten "tatil" yağmaya devam etti. Biz de cezamız biter bitmez soluğu merdivenimizin tepesinde aldık. Başka yokuşta kaydık bu sefer! Anne babalarımız da, ortak bir kasa oluşturup, tarumar ettiğimiz evi onarttılar ve eşyaları yenilediler...
Tabii bütün bu haylazlıkları yaparken, kekleri poğaçaları yerken, pencerede babamın dönüşünü beklerken yanımda değişmez suç ortağım ve can dostum, kızkardeşim AYŞEGÜL olurdu. Onunla her yere gider, her şeyi yapardım. Hayatımın ayrılmaz parçasıydı. Onsuz hiç bir oyundan zevk almaz, o meşhur merdiven-kızakta onu hiç bir zaman yalnız bırakmazdım. Aklımca onu koruyabileceğime inanırdım çünkü...İşte bu yüzden kar yağdığında hüzünleniyorum, çünkü o uzun zamandır yok hayatımda... Bana O'nun eksikliğini daha fazla hissettiriyor kar. Tabii karın beraberinde getirdiği her anı, sadece Ayşegül'e değil, artık yanımda olmayan sevdiklerime götürüyor beni. Özlemimi hatırlıyorum...
Yine de seviyorum karı! Başımı çevirip sokağa baktığımda, elektrik direğinin turuncu ışığında yavaş yavaş yere düşen kar tanelerini görmek çok hoşuma gidiyor.
Aklıma gelenleri geldikleri gibi, değiştirmeden ve öylesine yazdım...
Amerika'nın ikinci bölümünü bekleyenler kusura bakmasınlar, KAR yağdı böyle oldu:)))

11 Ocak 2012 Çarşamba

Washington DC- New York Arası

Oydu buydu, geldiydi geçtiydi derken, yılbaşı tantanasını da ardımızda bıraktık. Aslında her sene yıl sonunda, yılbaşı gelmeden, biten senenin kendimce bir muhasebesini yapıp, yeni yıldan istediklerimin listesi çıkartırdım. Bu sene olmadı, yapamadım. Neden mi? Meşguldüm...Turda mı? Hayır! Amerika'ya gittim ve aile ziyareti yaptım, dolaştım ve ruhumu besledim.
İlk durak Washington DC oldu. Koca ülkenin başkenti beni çok etkiledi. Nasıl yeşil, nasıl geniş bulvarlar ve neoklasik tarzın en güzel örnekleri sayabileceğim nitelikte binalar! Gökyüzü muhteşem. Her şey kolay, düzenli ve sakin... Şehrin gece nüfusu 650bin oluyormuş, gündüz ise civardan gelenlerle bir milyonu ancak geçiyormuş. Bu nüfusun üçte ikisi de zaten devlet daireleri ve diğer resmi kurumlarda çalışanlarmış. Noel öncesi vardığımız şehirdeki güzel hava ve enfes gün batımları en büyük hediye oldular bana. Müzeleri gezdim gönlümce. Sokaklarda ve parklarda yürüdüm keyfime göre. Kitapçıları arşınladım ve kafelerde dergi karıştırdım. Aile ortamında yemekler yedim, fotoğraflar çektim, 4 aylık nefis bir bebeği kollarıma almanın hazzını yaşadım. Noel ağacının altına hediyeler koydum ve 25 Aralık sabahı kocaman renkli paketleri açmanın heyecanıyla neşelendim.
Yılbaşı akşamı, önce şık ama aynı zamanda da samimi bir Fransız restoranında erken bir akşam yemeği yedik sonra da eve dönüp koca TV'nin karşısında, Lincoln Center'dan naklen yayınlanan New York Filarmoni konseriyle şenlendik. Saat 24.00e gelirken, New York Times Square'den yapılan yayına bağlanıp, ünlü topun düşüşünü izleyip, geri sayım yaptık. Birbirimize sarılıp, hep birlikte olduğumuz için şükrettik. Yeni yılın hepimize iyilikler getirmesini ve tekamülümüze katkı yapmasını diledik. Olabilecek en güzel yılbaşıydı bence...
2012'nin ilk günüyle trene atladığımız gibi kendimizi, Büyük Elma'da bulduk. Bir sene önceden yaptığımız rezervasyon sayesinde, oldukça uygun fiyata aldığımız odamıza yerleştiğimizde, derin bir ohh çektim. Sonunda "emekli olduğumda yaşamak istediğim şehir" New York'a varmıştım.
New York tam anlamıyla bir şölen oldu benim için. Gündüz sokaklarda, özellikle de SOHO-TRIBECA-VILLAGE hattında karış karış gezmeler, müzeleri ezberlercesine ziyaret etmeler, dostlarla akşam yemekleri yiyip, ardından koşarak LİNCOLN CENTER'a gitmeler, konser senin, opera benim, her ne denk gelmişse hepsini izlemeler...Daha ne olsun???
Lincoln Center demişken, izlediklerimi de kısaca aktarmak isterim:
İlk akşam, yani 04 Ocak, Metropolitan Opera'nın en neşeli prodüksiyonlarından biri olan, THE ENCHANTED ISLAND'ı izledik. New York'luların sevgilisi mezzo soprano Joyce di Donato, barok eserlerin kuvvetli nefesi kontrtenor David Daniels, hem güzelliği hem de teatral yorumuyla soprano Danielle de Niese veeee operayı sevmeme yol açan isimlerden Placido Domingo'yu aynı sahnede buluşturan bu eser, tam anlamıyla bir şölendi. Vivaldi, Handel, Rameau ve Purcell gibi barok operaların büyük isimlerinin sevilen müziklerinin üstüne, Shakespeare'in Fırtına ve Bir Yaz Gecesi Rüyası eserlerinden esinlenilerek oluşturulan bir metin eklenmiş. Değişik eserlerden alınan parçaların, yepyeni bir bütünlük içinde bir araya getirilmesiyle oluşturulan bu tarz eserlere "pastiche" deniyor. Ben çok beğendim ve o salonda bulunan binlerce izleyici de aynı şeyi düşünüyor olacaklardı ki, eser bittiğinde kimsenin salonu terk etmeye niyeti yok gibiydi. Alkışlar arasında sahneye, bizleri selamlamaya gelen sanatçılar da, zorlu çalışmalarının ardından gelen bu ödülü, sevinçle kabul ettiler.
İkinci akşam, 05 Ocak, New York Filarmoni'nin nefis bir konseri vardı. Geçen yıl MAYIS ayındaki MAHLER Festivali sırasında, 5. Senfoni'de yakaladığım bu büyük orkestrayı yeniden canlı dinleyecek olmaktan büyük mutluluk duyuyordum. Bu birlikteliğimiz daha da uzun olsun diye, orkestranın halka açık olarak yapılan son provasını da izledim. Provada, önce orkestra üyeleri günlük kıyafetleri ile sahneye gelip birbirleriyle neşeli bir şekilde sohbet ederken yerlerini aldılar. Ardından ünlü şef ALAN GİLBERT çıktı sahneye. Siyah pantolon ve siyah bisiklet yakalı bir tişört içinde, her zaman görmeye alıştığım fraklı haliden çok farklıydı.
Prova çağdaş bir eser olan POLARIS ile başladı. 1971 Londra doğumlu Thomas Ades'in 13 dakika süren bu kısa ama yoğun eserini ilk defa dinlediğimde, kendimi bir uzay yolculuğuna çıkmış gibi hissettim. Eserin isminin devamı zaten ORKESTRA İÇİN BİR YOLCULUK...Polaris, KUTUP YILDIZI demek...Bestecinin müziği de insanı galaksiler arası bir boyuta taşıyordu gerçekten. Prova sırasında, Şef Alan Gilbert bir kaç kez müdahele edip, eserin zorlu bölümlerini daha da mükemmel bir şekilde nasıl icra edecekleri hakkında kısa ama net uyarılarda bulundu. Hepsi o kadar! Provanın sonunda, eserin bestecisi de birkaç uyarı ve gözlemde bulundu. Meğer o da bizlerin oturduğu dinleyici bölümündeymiş...
O akşam icra edilecek ikinci eser, Mahler'in 9. senfonisiydi. Kimbilir o ana kadar ne kadar çok çalıştılarsa, son prova, adeta konserin kendisi gibi oldu. Şef bir kere bile durdurup müdahele etme ihtiyacı duymadı...Tabii ben müzisyen değilim, dolayısıyla provada olanın bitenin hepsini anlayamam ama, eminim Alan Gilbert o son provadan hem çok memnun hem de orkestrasına olan inancı bir kere daha tazelenmiş olarak ayrıldı.
Akşam ise, tüm MAHLER konserlerinde olduğu gibi, bir ayin havasındaydı salondaki atmosfer. MAHLER dinlemeye gelmek, insanda böyle bir ruh hali yaratıyor. Belki ben abartıyor olabilirim ama bence kesinlikle böyle! ANDANTE dergisinin genel yayın direktörü SERHAN BALİ ile de geçen yıl LEİPZİG'deki MAHLER FESTİVALİ'nde bunları konuşmuştuk. Kulakları çınlasın! Zaten NEW YORK'ta da epeyce çınlattım! Aslında bir mail atıp hatrını sorsam ne iyi olur! Neyse, konser salonu tıklım tıklımdı yine. 2700 kişilik salonda çok az boş yer kalmıştı. POLARIS, dinleyiciden yüksek bir not aldı galiba. Alkışlar onu gösteriyordu. Sahneye selamlamaya çıkan besteci de çok mutluydu. Fakat bence herkes MAHLER'i bekliyordu...Eser bitiminde ara oldu. Hepimiz kendimizi MAHLER öncesi fuayeye attık. Aman ALLAHIM ne kalabalık! İğne atsan yere düşmez bir kalabalık! Konuşulanlara kulak kabarttım: POLARIS beğenilmişti ama herkes, son yıllarda MAHLER'in senfonilerini birbiri ardına icra etmeyi kendine görev edinmiş ALAN GİLBERT'i ve orkestrasını, 9. Senfoni için bekliyordu heyecanla. Gong vuruşuyla tekrar salona döndük, yerlerimize oturduk ve bu sefer, sabahki cıvıltılı hallerinin aksine büyük bir sessizlik içinde yerlerine geçmiş orkestra üyeleriyle birlikte, şefi beklemeye başladık. Salondaki heyecan neredeyse havada somutlaşmıştı. Sessizlik derin ve kopkoyuydu, 2700 kişiden çıt bile çıkmıyordu. Sonunda alkışlarla şef geldi. Yerini aldı. Gergin bacakları üzerinde şöyle bir yükselip yaylandıktan sonra batonunu havaya kaldırıp, son bir defa orkestrasına baktı. Onlar hazırdı...Bizler de...Ve müzik başladı...Aradan 79 dakika geçip de eser bittiğinde gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Kendi kendime "Bu bir büyü" dediğimi hatırlıyorum.
Üçüncü Lincoln Center akşamı ise, DAVID H. KOCH THEATER'da 05-08 Ocak akşamları arasında sahnelenen bir ÇİN masalına gittik. Bu da ayrı bir tat oldu benim için. JINLING DANS TOPLULUĞU tarafından sahnelenen bu aşk hikayesinde, TANG HANEDANI devrinin tüm renklerini ve romantizmini gördük. PEONY PAVILLION adlı bu eserde, saf aşkın ölümü bile yenebileceğine tanık olduk. O akşam salonda bulunan seyircilerin yarısından çoğu New York'ta yaşayan Çinliler'di. Eserin aldığı alkışlar, sahnede terleyen dansçılardan bile daha çok mutlu etmişti onları. Gurur yüzlerinden okunuyordu.
Üst üste üç akşam, her biri birbirinden kıymetli ve farklı bu üç etkinliğe katılmak ruhumu besledi. Gündüzleri müzelere yaptığım saatler süren seferleri ise bir sonraki yazıma saklıyorum.