20 Ocak 2011 Perşembe

New York Dönüşü


Döndüm ama New York'u nasıl tarif edeceğimi hala bulamadım. Ben de aramayı bıraktım artık...

Son iki günde neler yaptım?


  • Bir kez daha Metropolitan Museum'a gittim ve çıkışta gaza gelip üye oldum. Bu büyük müzenin, bu görkemli ve tıkır tıkır işleyen kurumun, dünyanın en kapsamlı sanat mabedinin bir parçası olma fikri sarhoş etti beni ve dayanamadım. Artık 4. kattaki sadece üyelerin gidebildiği restorana girme hakkım da var. Çok havalıyım yani!

  • Central Park'ta uzun uzun yürüdüm. İnsana tuhaf bir duygu veriyor orası. Etrafınız dev binalarla çevrili, dünyanın en enerjik kentindesiniz ama etrafınızda sincaplar, çeşit çeşit kuşlar ve küçük havuzda foklar var. İnsan New York'da olduğuna inanamıyor.

  • Anthony Bourdain tavsiyesi bir restoranda akşam yemeği yedim. Pürlen'in fikriydi tabii ki: BLUE RİBBON 97, Sullivan Street SOHO... Müthişti! Menüde ne kadar tuhaf isimli şey varsa istedik: Dana iliği, sığır kuyruğu marmeladı ve koç yumurtası bunlardan bazılarıydı. Bayıldımmm! Pürlen kendinden geçti zaten. Bir de favorim vardı o akşam: Su teresi yatağında kızarmış istiridye. Gelsin kilolar!

  • Edward Hopper'ın tablolarıyla tanıştım sonunda. Şehir yalnızlıklarını, otel lobilerinin anonim tiplerini, insanı yiyip bitiren modern hayatın tüm tekinsiz havasını tuale aktarmış. Uzun zamandır peşindeydim. Sonunda tanıştım.

  • MOMA'da New York NEW YORKL'U SOYUT DIŞAVURUMCULAR/ ABSTRACT EXPRESSİONİSTS NEW YORK sergisi vardı. Doyamadım açıkçası! Öğrenecek ne çok şey var! Jackson Pollock, Mark Rothko ve Barnett Newman'ın işlerine vuruldum.

  • Klasiklerden Cezanne'a gittikçe daha fazla bağlanmaya başladığımı fark ediyorum. Ağaçlarına bayılıyorum ve natürmortlarını zaman geçtikçe daha fazla beğenmeye başladım.

  • Barnes & Noble'ın Union Square'deki dükkanında 4 saat dolandım. Şahane kitaplar aldım.

  • Son sabah aslında Seattle'da yaşayan bir lise arkadaşımla buluşup, KATZ'S DELİ'de kahvaltıya gittim. Arkadaşım pilot ve çok nadiren New York'ta stopover'ı vardır. Tamamen facebook sayesinde ayarlama yaptık ve buluştuk. KATZ'S DELİ'deki Equador'lu garson kadın beni bir daha karşısında görünce şaşırdı. Ayrılırken sarmaş dolaş olmuştuk bile kendisiyle. Nisan'da görüşürüz dedim, beklerim dedi...

Velhasıl, Amerika günlerim heyecanlı, hareketli ve soğukla geçti. İyi ki gitmişiz, 2011'in ilk hediyesi oldu bana. Umarım aynı şekilde devam eder bu yıl...


Şimdi Nisan ayını iple çekiyorum. Deli şehir New York'a kavuşmak için...


14 Ocak 2011 Cuma

New York Günlerine Devam

New York günlerim tam gaz devam ediyor. Müzelerde kendimi kaybettim iki gündür. MET ve MOMA özellikle beni -yine- çıldırttı! Çıkmak istemedim, kıskandım, yolumu kaybettim, sevinçten ağladım. Bütün bu duygular boğazımda düğümlendi ve gerçekten NY'un neden dünyanın başkenti olduğunu bir kere daha anladım. Geri kalan her şeyi bir tarafa bırakın, sadece bu müzeler yeter!
New York hakkında ilk yazdığım yazıda, güzel değil ama tuhaf bir havası var demiştim. Hala aynı fikirdeyim. Güzel değil ama ÇARPICI! ETKİLEYİCİ. Avrupa'nın o bakımlı, ışıltılı, manikürlü, TİP TOP hali yok New York'ta. Eski püskü, pis, bakımsız yerleri de var. Ama nasıl anlatsam bilemiyorum, insanı nefessiz bırakan bir BÜTÜNLÜK oluşturuyor her şey. Dev gökdelenler insanın üstüne üstüne kapanacakmış gibi gelse de, gökyüzünü doğru dürüst göremeseniz de, o kadar canlı ve enerjik ki, bunlara takılmıyorsunuz bile. Henüz adını koyamadığım bir duygu yoğunluğu yaşıyorum, bakalım son iki günde bunu tanımlayabilecek miyim
Burada kelimenin her anlamıyla bütün dünyayı bulabiliyorsunuz. New York'un yaratılışındaki felsefeyle çok örtüşen bir durum bu. Göçmenler yaratmış bu olağanüstü kenti. İnsanlar dünyanın dört bir yanından daha iyi bir hayat hayaliyle gelmişler ve bu topraklarda kök salmışlar. Herkes çalışmış, hala da deli gibi çalışıyor. Evet, New York'un fiili ÇALIŞMAK kesinlikle. Sabah 05.00den itibaren ellerinde gazeteler, dosyalar, en büyük boy kahveler ve takım elbise kravatlarıyla New Yorkluları görüyorsunuz sokaklarda. Filmlerdeki elde kahve sokaklarda koşturma hali gerçek! Buradaki Starbucks'lar bizdeki gibi "al kahveni yayıl, kafana göre takıl" modeli değil. Gel, ısmarla, al kahveni, işe doğru giderken yolda iç... İlk akşam elimde haritamla nerede olduğumu kestirmeye çalışırken, bir kahve içip, kapalı ortamda azıcık ısınarak, haritamı sakin sakin inceleyip ona göre plan yapayım dedim ama oturacak bir tane Starbucks bulamadım anlayın!
New York'da kaybolmak mümkün değil. Bulvarlar ve caddeler var, birbirlerini dik açılarla kesiyorlar. Adayı kuzey güney hattında kesenlere Avenue diyorlar, doğu batı hattındakiler de Street oluyor bu durumda. Doğu ve Batı olarak iki bölüme ayrılıyor. Ünlü 5. cadde tam orta kabul ediliyor ve onun doğusu doğu, batısı batı olarak adlandırılıyor. Adresler ona göre tanımlanıyor. Caddelerin numaraları güneyden kuzeye gittikçe büyüyor. Sadece New York'un en tarihi yerleşim alanlarını barındıran DOWNTOWN'da sokaklar ve caddeler kıvrıla büküle gidiyorlar. Bazı meşhur gökdelenler nerede olursanız olun size yol gösteriyorlar. Yani kaybolamazsınız!
Geçen akşam KATZ'S DELİ'de yemek yedim. When Harry Met Sally filminde, Meg Ryan'ın meşhur orgazm sahnesinin geçtiği o ünlü sandviç mabedi! Pastrami Sandwich'i öldürücüdür. Yanında turşu ve hayatınızda yiyebileceğiniz ennnnn muhteşem patates kızartmaları! Bir de ayrıca dilli sandviç istedim, ağlıyordum mutluluktan!
Bugün hava biraz insaflı davranırsa, Wall Street, Mulberry Street v.s yürümek istiyorum. O kadar soğuk ki, dayanamıyorum. Bir de tabii bu kış o kadar çok hastalandım ki, soğuk havadan korkar oldum. Doktorumun tavsiyelerinin aksine, yine geldim buz gibi bir ülkeye... Neyse, şimdilik iyi gidiyorum, son birkaç günde de sıkı giyinip, kendimi koruyabilirsem, umarım sorunsuz dönerim. Sonra da Salzburg var, yine soğuk!!! Neyse, mızıldanıp durmayayım şimdi...
Saat 07.00 oldu, gidip kahvaltımı yapayım:)) Bir kahve içip kendime geleyim...

12 Ocak 2011 Çarşamba

New York Waldorf Astoria'nın Lobisinden

Mücevher kutusuna kapatılmak böyle bir şey olmalı! Başımı çevirdiğim her yönde, bir güzellik var ama herhalde en güzeli tavan süslemeleri...Toz pembeler, altın renkleri ve uçuk yeşiller... Güzel uçucu kadın figürleri, melek gibiler. Bütün duvarlar maun kaplı. Yumuşak sarı ışıklar yansıyor oradan. Uzun bir resepsiyon/kabul bankosu var. Herhalde 15 kişi bir anda hizmet veriyor. Hala öyle mi bilmiyorum ama 1800 odası varmış ama bunların bir kısmı artık residence şeklinde işliyor. Ağırbaşlı, şık, Pera Palas kılıklı. Oldum olası sevmişimdir tarihi otelleri, burası da New York'un tarihinde İMZA yerlerden. Eminim ki, daha yeni ve daha modern oteller vardır ama ben elli kez de gelsem, elli kez de burada kalırdım yine. Hepsi birbirinin aynı modern minimalist oteller bana göre değil. Karşı değilim ama bütçem elverdiği her zaman tarihin sayfalarını bizzat yazmış otellerde konaklamayı tercih ederim.
New York'da dün akşam kar başladı. Şu anda dışarıda yaklaşık 40 cm kar var. Sokaklar henüz boş zira gün daha ışımadı bile. Trafik başlamadı. Sabah 05.00 de uyandım, yatakta biraz döndüm durdum hemen kalkmayayım ve hatta yeniden uykuya dalayım diye ama olmadı. Saat 05.30 da fırladım lobiye indim. Henüz müşteriler yoktu etrafta ve elektrikli süpürgelerin homurtusu kaplamıştı ortalığı. Bir köşede oturup saatin 06.00 olmasını bekledim. Otelin Park Avenue girişinde Starbucks var, saat 06.00da açılıyor. Bu sabah ilk müşterisi bendim anlayacağınız. Kahvemi alıp lobiye döndüm, biilgisayarımı açtım ve biraz çalışmaya başladım. Oradan buradan derken vakit geçti ve açılış hazırlıklarının sürdüğü kahvaltı salonundan bir garson bir fincan sıcak çay getirdi bana. Bu da makbule geçti açıkçası.
New York'u nasıl tarif edeceğimi düşünüyorum iki gündür. Doğru kelimeyi henüz bulamadım. Güzel desem güzel kesinlikle değil! Yani Viyana güzel bir şehir, Paris de öyle. Hele İstanbul dünyanın en güzel şehri her şeye rağmen ama New York güzel mi? Valla bence değil! Ama güzel değilse, çirkin mi diyeceğiz? Hani her şeyin zıddıyla var olduğunu savunan dualite üzerinden gideceksek öyle ama çirkin de değil ki mübarek! İşte tam bu noktada kilitleniyorum ve hala düşünüyorum doğru sıfat nedir diye...İlk sözlerim şunlar oldu: İnanılmaz bir enerjisi var! JFK havalimanından çıkıp da şehre yaklaşırken ufukta beliren gökdelenlerin silüeti son derece çarpıcı ve insana tuhaf bir ufaklık duygusu veriyor. Sonra sokaklarda, caddelerde dolanırken aynı gökdelenlerin arasında kendinizi iyice ufalmış hissediyorsunuz. Sevmeyene klastrofobik hatta ama ben böyle hissetmedim. Nedeni galiba sokakların enerjisi. Bence müthişşşşş!!!
Aslında öyle çok büyük bir yer değil. Tabii Manhattan'dan bahsediyorum. 4km genişliğinde ve 20 km uzunluğunda kabaca. Yeşil alan yok denecek kadar az ama tabii ki ortada New Yorkluların gözleri gibi baktıkları Central Park var. Bugün çok kar var, herhalde bembeyazdır şimdi. Tabii arada ufak parklar,yeşil alanlar da var ve New Yorklular bayılıyorlar onlara.
Dün epeyce yürüdük soğuğa rağmen: Meşhur 5. Cadde, Wall Street, İkiz Kulelerin boşluğu Ground Zero, Park Avenue, Grand Central Station. Akşam taptığımız şef Anthony Bourdain'in önerilerinden, istasyonun içindeki Oyster Bar'da akşam yemeği. Nefisti nefisss! İstiridye, bebek kalamar, Maine istakozu ve deniz tarağı! Ayıptır söylemesi ama kusura bakmayın nefisti... Ve ortam son derece tipikti. Abartısız,kırmızı kareli örtüler, ışıklı tonozlar ve kalabalık. Ben çok hoşlandım.
Dün sabah kahvaltısına Cafe Lalo'ya gittik. Batı 83. Cadde... Meşhur sayabiliriz zira Meg Ryan ve Tom Hanks'in oynadıkları You've Got Mail filmindeki kafe... Çok sevimli bir yer, tatlılarına yer kalmadı ama kahvaltı için yediklerim beni memnun etti. Beni yediklerimin tadı kadar yediğim yerin kendi de çok ilgilendiriyor. Anısı olan bir yerler olursa, süper mutlu oluyorum.

Bugün müzeler günü yapacağım. Metropolitan ve National History düşünüyorum. Aralarında da Central Park var... Yürümek için... Hava karlı demiştim ya, aslında bir de kartopu molası olabilir Pürlen'le...
Şimdilik bu kadar.
Bir de güzel kahvaltı yapayım şimdi.
Şimdilik bu kadar.

9 Ocak 2011 Pazar

New York New York

Valla gün geldi çattı! Yarın sabah BİG APPLE'a doğru yola çıkacağım. Valizim hazır, son bir iki şey daha koyup kapatacağım. Hala epeyce hastayım, ses tellerim iltihaplandı ve feci şekilde ödem yaptı. Burnum akıyor... Neyse ki ateşim yok bu sefer ama sesim fısıltı şeklinde çıkıyor hala. Bir aydır kendime gelemedim. Tam düzelmiştim, son Hindistan yolculuğu yine darmadağın etti beni. Geldiğimden beri gözümü açamadım. Bir de arada, günü birlik Roma'ya gidip geldim. Vize derdine...
Yarın yola can dostum Pürlen'le çıkıyoruz. İşin güzel kısmı Tütü de yarın yola çıkıyor ama o başka bir havayolu ile uçacak ve gece varacak New York'a... İstesek ve ayarlamaya çalışsak, üçümüz okyanusun ötesinde bir araya gelemezdik ama şartlar nasıl da kendiliğinden oluştu, inanamıyoruz...
Tabii New York'ta beni bekleyen şeyler yine her zaman olduğu gibi müzeler, sergi salonları ve tarihi önemi olan meydanlarla sokaklar, anıtlar. Kime New York desem bana OUTLET mağazaları sayıyor. Hele Ocak ayı indirim ayıymış, süper alışveriş olurmuş. Olur tabii ama benim bütçem kısıtlı. Alışveriş için çok hevesli değilim ama tabii ki belli de olmaz. İşe yarar bir şeyler bulursam almamazlık etmem...
Heyecanlıyım. Can dostumla yola çıkacağım için mutluyum. Öbür can dostum da bize katılacağı için, sevinçliyim. Umarım hayal ettiğim her şeyi yapabilirim. Turist olmayı umuyorum bu sefer.
Tek korkum eski pasaportumdaki vizem. Orada soyadım AKMAN ÜNAL. Şimdi artık sadece AKMAN'ım... Neyse, göreceğiz.
Bilgisayarımı yanıma alacağım ama fırsat bulur da yazabilir miyim bilmiyorum.
Bana şans dileyin, dua edin ki gidebileyim...

5 Ocak 2011 Çarşamba

İçimden Geldiği Gibi...

Can dostum Tütü'nün bir lafı vardır: Yıl bitti!!! Ama bu lafı yılın sonunda değil, yılın ilk haftasının sonunda söyler ve aslında ona kızsam da, içten içe haklı olduğunu da bilirim. İnsan hacı bekler gibi bekler yeni yılı. Planlar yapar, sözler verir... Sigarayı bırakacağım, saha çok spor yapacağım, rejime başlayacağım, daha çok su içeceğim v.s v.s... Sonra yılbaşı gelir, bir patırtı bir gürültü içinde geçer o meş'um gece ve hoop 1 Ocak sabahı uyanırsınız. Her şey genellikle eski tas eski hamam olmaya adaydır. Sanırsınız ki, o ulvi 1 Ocak sabahı kafanıza bir taş düşecek ve verdiğiniz bütün sözleri tutmaya, aldığınız bütün karararı uygulamaya başlayacaksınız. Yok öyle şey! Değişen HİÇ-BİR-ŞEY YOKTUR!
Ondan sonra yılın ilk çalışma haftası yaşanır. İş arkadaşlarıyla ofiste buluşulur, sohbet muhabbet...Yılbaşınız nasıl geçti? Şahaneydi, süper eğlendik diyen pek çıkmaz. Zorlama ortamlar sıkmıştır insanları ve herkeste bir ağırlık vardır nedense: Amaan işte nasıl olsun? Yedik içtik... TV seyrettik, oniki olunca kapıda nar kırdık, kendimizi sokağa attık, dans ettik... Falan filan...Olan olmuştur aslında ve beklenen yılbaşı gecesi bitmiş, yerine yeni bir yıl başlamıştır. Tarih atarken ilk haftalar biraz zor olur. Bir süre 2010 yazmaya devam eder herkes. İlk haftanın sonunda o da biter ve Tütü'nün dediği gibi, yıl biter. Daha ilk haftanın sonunda...
Bir şeye başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya, aslında her şey için geçerli galiba bu. Yıl başladığı gibi akıp geçiveriyor. Ben anlamıyorum nasıl bu kadar hızlı akabiliyor günler. Tabii aslında benim yaptığım iş, bu hıza sonsuz katkıda bulunuyor ama bu kadar da hızlı akmaz ki! Akmamalı yani...
Neyse... Diyeceğim o ki, bu sene için öyle cafcaflı sözlerim yok. Kararlar almadım...Yani daha fazla kitap okumak, yazılarımı daha sistemli yazmak, arkadaşlarımla daha fazla bir arada olmak ve yazın tatil yapmak gibi şeylerin dışında bir şey istemiyorum. Turlarım neşe ve sağlık içinde geçsin ve katılan gezginlerin hayatlarında bir fark yaratabileyim...Bu da çok önemli... Beni ben yapan şeylerin başında geliyor.
Aslında kitabımı bitirmek en büyük amacım... Verba Volant Scripta Manet! Eskiden kitap yazan bir arkadaşıma şöyle demiştim: Kitap yazmak insanı ölümsüz kılar. Nitekim, bir süre sonra artık raflarda satılmasa da, birilerinin kitaplığında, sahafların tozlu köşelerinde, kütüphanelerde, ya da sanal ortamda var olmaya devam ederler. Bu da ölümsüzlüğe bir adım daha yakın olmak değil midir? Hayır, ölümsüzlüğe takılmış değilim tabii ki. Her şeyin geçiciliğini biliyorum. Ama yine de benden bir şeyler kalması fikri hoşuma gitmiyor değil. Bu da benim zayıf yönlerimden biri...
Sabah erkenden uyanıp, gün doğmadan bilgisayarımın başına oturmayı seviyorum. Ağaran günü izlemek, gökyüzünün renklerini seyretmek ve yavaş yavaş hareketlenen sokağı dinlemek hoşuma gidiyor. Gece insanı değilim ben ama "sabah erken saatler" insanı olduğum kesin! İşte her gün bu saatlerde oturup, yazılarımı sistemli olarak yazsam, birkaç ayda toparlarım kitabımı. Tembellik ediyorum, motivasyona ihtiyacım var.
Bu yıl epeyce yoğun geçecek benim için. Yine de geçen seneki 200+ gün olmayacak. Biraz fren yapmaya, yavaşlamaya ihtiyacım olduğunu beraber çalıştığım insanlara, dostlara anlatabildim. Anlayışla ve olgunlukla karşıladılar. Verimli ve mutlu olabilmemin yolunu birlikte keşfettik... Şimdi kendimi daha rahatlamış ve sakinleşmiş hissediyorum. Bir ara epeyi paniğe kapılmıştım. Yeterince dinlenemeyeceğimden, gevşeyemeyeceğimden ve pillerimi şarj edemeyeceğimden korkmuştum ama bu korkum artık geçti. 2011 sanırım mesleki açıdan bana çok şeyler katacak bir yıl olacak.
Yenilikler var: Şubat'ta Rajastan. Nisan başında New York! Tam bir hafta konser, opera ve müze! Mayıs ayında Almanya Leipzig'de Mahler Haftası! Üst üste iki grup ve her akşam dünyanın en iyi Mahler yorumlayan orkestralarından konserler... Haziran'da yine aynı şehirde Bach Haftası ve bu sefer kilise konserleri ve barok müzik... Temmuz ayında İNŞALLAH yeniden İzlanda! Geçen sene adını asla ezberlemeyi düşünmediğim o yanardağın kurbanı olmuştuk, gidememiştik. Çok üzülmüştüm. Aralık'ta Güney Hindistan, Faruk Pekin'den devralıyorum. Büyük onur! Sonra tabii ki klasikleşmiş turlarım: Peru&Bolivya, Nepal-Tibet-Bhutan, Endonezya, Tayland&Myanmar, Verona Opera Festivali... Bir de bu sene artık son defa yapıp başka tur lideri arkadaşlara devredeceğim turlar var: Hırvatistan, Balkanlar. İskandinavya'yı devrettim zaten... Üzülsem de yapmam gerekiyordu! Kendi ruh ve beden sağlığım için! Belli ki hareketli ve hızlı akacak bir sene bekliyor beni. Önemli olan, sağlık ve neşe içinde akması ve her daim huzurda olmam!
Amacı olmayan, öylesine bir yazı bu... Tam da etiketlendirdiğim gibi yani. İçimi dökme, derdimi anlatma, kendimi onaylama ve onaylatma, afferin sana diyecek yandaşlar toplama ve okudukça kendimi anlama yazısı...
İçimden geldiği gibi...

3 Ocak 2011 Pazartesi

2011 Başlarken

2010 da bitti!
2000 yılına girdiğimiz yılbaşını hatırlıyorum. Erenköy Hamam Sokak'taki evdeydik. Evliydim. Kızkardeşim ve annem sağdı. Babamı yeni kaybetmiştik. Saatler 00.00 olduğunda balkona çıkıp, bağırıp çağırmış ve eski yılı uğurlamıştık. Yeni binyıla umut dolu girmiştik. O zamanlar yeni binyılın ilk on yılının benim için defalarca ölüp, yeniden dirileceğim bir dönem olacağını hayal bile edemezdim. Oysa tam da bu anlattığım gibi oldu:
O yılbaşından bir yıl sonra , buz gibi bir Ocak akşamı, canımdan çok sevdiğim, güleryüzlü ve iyi kalpli kızkardeşimi, akıl almaz bir şekilde kaybettim. Halbuki, onu kaybedişimden sadece birkaç gün önce babamın ölümü hakkında konuşurken ona şöyle bir şey demiştim: Allahtan sıralı bir ölüm oldu. Çoğunluk bunu yaşar. Bu kayıplar normaldir. Ya sana bir şey olsaydı ben ne yapardım? Aklımı kaçırırdım herhalde... Ve bu sözleri söyledikten sadece birkaç gün sonra, kızkardeşim de göçtü gitti. Ne mi oldu? Yoo, aklımı kaçırmadım! Sadece evladını toprağa veren annemi nasıl avutacağımı bilemeden, çaresiz ve küskün kaldım bir süre... Dünya dönmeye devam etti. Ben durdum sadece... O andan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı hayatımda. Her şey çözüldü, dağıldı, ben çözüldüm... Annemin sağlığı gün geçtikçe bozuldu. Kardeşimin ölümüyle kırılan kalbi bir daha iyileşmedi. Ben daima uzaklardaydım işim gereği. Sonunda evliliğim de çözüldü. Kavgasız, gürültüsüz... Dostça... Birbirini anlamaya çalışarak, değer vererek... Annem hem kızkardeşime hasret, hem bana, yalnız kaldı evinde. Ne yaptım ne ettim, yaşadığı evi kapatmadım sağlığında. Alıştığı mahalleyi, komşularını ve etrafındakilere sofralar kurarak sürdürdüğü yaşamını değiştirmemesi için çok çaba sarfettim. Ama sonunda gün geldi, annemin kırgın, küskün ve yalnız kalbi daha fazla dayanamadı ve kuş gibi o da göçtü. O kadar yorulmuşum ki, yeterince ağlayamadım bile...Düşünün!!! Ağlamadım, ağlayamadım... Son on yılda bir sürü evler kurdum, evler dağıttım... Sayısını bile unuttum ama şimdi yeni bir on yıl başlıyor artık. Sayfayı çevirip, yeni on yılı yazmak için hazırım. Çok daha güçlüyüm, hiç olmadığım kadar. Korkularımın büyük bir kısmıyla başa çıkmayı öğrendim. Ne istemediğimi eskisine göre daha kolay söyleyebiliyorum artık. Ne istediğimi daha iyi biliyorum bir de... Yanımda sevdiklerim var...Alternatif bir aile kurdum kendime, gün geçtikçe de büyüyor. Eski dostlarım bana yetiyor, yenilerine de açığım. Arkadaşlıklar beni besliyor. Mesleğim beni dimdik tutuyor, dünyayı ayaklarımın altına seriyor...
Ne mi istiyorum?
Daha fazla kitap okuyayım.
Daha fazla yazı yazayım.
Kitabımı bitireyim.
Sevdiklerimle daha fazla bir arada olayım.
Yeşilliklerle çevrili bir evim olsun.
Baharda erguvanların altında çay içeyim.
Yazın bol bol denize gireyim.
Çok seveyim, çok sevileyim...
Kısacası HUZURDA OLAYIM!!!
Başka da bir şey istemem zaten...
Hepinize, hepimize huzurda olacağımız bir yıl diliyorum...