29 Kasım 2010 Pazartesi

SHANTARAM - Tanrı'nın Huzur Bahşettiği


Evde olmak güzel. Hele bir de güzel geçmiş uzun bir turdan dönüp sevdiklerime kavuşunca daha da güzel oluyor haliyle. Dün evden dışarı çıkmadan, kanepede yarı uyur yarı uyanık tam bir dinlenme günü geçirdim. Saat farkını kolay silebilmek için gece saat 22.00ye kadar uyumamaya direndim ve sonrasını hatırlamıyorum. Gümlemişim...
Perşembe günü Güney Hindistan'a gidiyorum. Bu sefer bir ilk yaşanacak benim için. Faruk Pekin'in liderliğini yaptığı bir tura "apranti" olarak katılacağım. Büyük bir deneyim olacağını şimdiden hissedebiliyorum. Onun gibi bir Hindistan Üstadı'ndan kimbilir neler neler kaparım? Aslında tur benim turum olmamasına rağmen kendimi heyecanlı hissediyorum. Göreceklerim, duyacaklarım, hissedeceklerim ve öğreneceklerim şimdiden mutlu kılıyor beni.

Bir kitap okuyorum. SHANTARAM... Bombay'de geçen olağanüstü bir kitap. Gerçek bir hayat hikayesi! Yeni Zelandalı bir hapishane kaçkınının, yepyeni bir isimle, Bombay'de yeniden hayata tutunmasını, oradaki suç ağını, fakirliğin tavan yaptığı gecekondu mahallelerini, hapishaneleri ve Hindistan'ı Hindistan kılan her tür tuhaflığı anlatan nefis bir kitap. 800 sayfadan fazla, harfler küçük, göz korkutucu ama bir başladınız mı elinizden bırakamıyorsunuz. Tavsiye ederim.
Kitabın başlık altındaki sloganı kitabı okumak için yeterli sebebi yaratıyor zaten:
KADER SENİ GÜLDÜRMÜYORSA, ESPRİYİ ANLAYAMADIN DEMEKTİR.
Yetmez mi dostlar?

27 Kasım 2010 Cumartesi

Tayland-Myanmar'dan Dönüş Yolunda


Sayılı gün çabuk geçiyor gerçekten. Hele her sabah 05.00lerde uyanıp, bütün gün döne dolaşa tur yapıyorsan ve gördüğün her yer ve her şey seni derinden etkiliyorsa, gece yatağa taş taşımışsın gibi güm diye düşüyorsan, daha da çabuk geçiyor. Ben de bu hızda bir 12 gün geçirdim ve şimdi Bangkok havalimanının CİP salonunda, günlerdir ağırlık yapmaktan başka bir işe yaramamış olan küçük bilgisayarımın başına oturmuş -Myanmar'da internet durumları felaket, cunta sansürlüyor-, gördüklerimi sindirmeye uğraşıyorum.

Hava Kasım ayında buralarda bir harika oluyor. Aralık'da da devam eden bu az nemli hava, özellikle akşam saatlerinde, iyice limonata kıvamına geliyor.

Tur sırasında bu coğrafyaya yaptığım turlardaki artık klasikleşmiş bazı ritüellerimi yerine getirme fırsatı buldum:


  • Bangkok Sheraton Royal Orchid'in Chao Praya'ya taşan terasında oturup, nehir boyunca kömür taşıyan mavnaları seyretmek.

  • Chiang Mai Rati Lanna'da, Mae Ping kıyısındaki dev ağacıma bakarak sabah kahvemi yudumlamak.

  • Gözümün önünde hazırlanmış Pad Thai'yi keyifle gövdeye indirmek.

  • Sukhotai WAT Sİ CHUM'daki kocaman BUDA heykelinin, zarif elini okşamak.

  • Myanmar'ın kalbi Shwedagon'da akşam gezisi...TEK BAŞIMA!!!

  • Bagan'da İrrawady manzaraları eşliğinde, tapınak tepesinden gün batımı.

  • İnle Gölü'nde sabah, henüz gün doğmadan, sıcacık battaniyelere sarınıp, gölün ortasında kazıkların üzerinde kurulmuş otelden kıyıya tekneyle transfer. Sabah sisi etrafımı sararken...

  • U Bein köprüsünde, bacaklarımı göle sarkıtarak gün batımı. Rahiplere laf atarak...

  • Bangkok'daki masajcımdan 90 dakikalık bir şımartılma. Senelerdir aynı kadın ve senede sadece bir defa!!!

  • Turun sonunda Bangkok havalimanının CİP salonunda, bir haftalık kesintiden yeniden internete kavuşma ve mesaj kontrolü.

Eve dönüyorum... Çok uzun kalmayacağım. Sadece 4 gün...Sonra hemen Güney Hindistan'a geçiyorum.


Ne de olsa dünya büyük!

21 Kasım 2010 Pazar

Kısacık...




Loy Kraton!!!


Gökyüzünde binlerce kandil ve fener uçuşuyor. Dolunay tepsi gibi... Maytaplar ve havai fişekler gümbür gümbür...


Hava limonata gibi...


Mae Ping nazlı nazlı akıyor...


Tapınaklarda kutlamalar...


Rahipler tarafından kutsanmalar...


Yarın Myanmar'a hareket...


Seviyorum Güneydoğu Asya'yı...

13 Kasım 2010 Cumartesi

Sonbahar mı? Bilemedim...

Sonbaharı seviyorum sevmesine de bu kadar sıcak bir sonbahar ürkütüyor beni. Geçen haftalarda Almanya'daydım ve kuzeyin, kızıl sarı renklere uyan o serin havasında, içimi mevsimin hüznü doldurdu, hoşuma gitti. Sonra geçen hafta sonu Milano'ya uğradım kısacık. Orada da, mevsim normallerinin üstünde bir hava karşıladı beni. son gün biraz yağmur yağdı da serinledi etraf. Eh işte! Tam istediğim sonbahar değil ama yine de fena sayılmaz. Şimdi ise evdeyim, Asya'ya dönmeme sadece bir gün kaldı ve ben burada hala sonbahar yaşayamadım. Hava sıcak, hatta neredeyse yapış yapış. Nasıl bir şeydir bu yaa? Pastırma yazı falan değil, düpedüz mevsim kayması! dün gazetede MET-ÜST şöyle demiş: Son günlerde en iyi muhalefeti havalar yapıyor diye...BAYILDIM! Şu anda pencereden sızan güneş ışığının ortasında resmen terliyorum!

Havadan yakınan yaşlı, dırdırcı kadınlara döndüm ama kusura bakmasın kimse! Son zamanlarda kendimle ilgili yaptığım bir takım çalışmalarda, bu mevsim kaymalarına fena halde takıldığım ortaya çıktı. Şaşırdım mı? Hayır! Benim gibi yazlık-kışlık kıyafet ayrımı yapmayıp, her mevsim her kıyafeti giyebileceği bir yerlere uçan biriyseniz, uzun vadede bir yerlerde bir vida oynamaya başlıyor. Mevsimlerin döngüsüne uygun yaşamak çok önemli aslında. Doğduğun coğrafyadaki tabii!!! Yoksa bir eskimonun ya da tropikal bir bölge insanının aynı mevsim döngülerinden bahsedemeyeceği ortada...Ben nasıl bir yerde doğdum? 4 mevsimin yaşanabildiği şanslı bir coğrafyada! Döngü nasıldır peki? İlkbahar'la tabiat uyanır, canlanır, Yaz gelince herşey fışkırmış ve olgunlaşmıştır, Sonbahar geldiğinde tempo yavaşlamaya başlar ve yapraklar yavaş yavaş dökülür, hasat biter, Kış geldiğinde de tabiat kendini dinlenmeye çeker ki yeniden canlanabilsin...İşte bu benim doğduğum coğrafyanın doğal döngüsü... Oysa biz ne yapıyoruz? Yaprakların dökülmeye başladığı sonbahar mevsiminde okulları açıyoruz, yeni projelere başlıyoruz. Kış geldiğinde tabiat uyurken deliler gibi çalışıyoruz. İlkbahar geldiğinde kışın dinlenemediğimiz için bahar yorgunluğu diye inim inim inliyoruz. En olgun mevsimimizde de deniz kenarına inip, yan gelip yatıyoruz. Okulları kapatıp çocukları da kendimize benzetiyoruz. Doğa bunu yapmıyor. Doğa kışın kendini nadasa çekiyor. Hayvanlar kış uykusuna yatıyor. Ağaçlar yapraklarını döküp dinleniyor. Tabiatta bir tek biz insanlar kışın vites büyütüyoruz. Oldu mu şimdi o zaman? Oldu gibi dursa da olmuyor işte! Dedim ya, uzun vadede vidalar gevşiyor, tıkırtı yapmaya başlıyorsunuz. Ben başladım vallahi ne yalan söyleyeyim?
Yine de dün adada nefis bir gün yaşadım. Hava limonata gibiydi. Dostlarla nefis yürüyüşler ve adanın en güzel, en kişilikli evlerinden birinde, nefis bir bahçe içindeki şahane bir Art Nouveau köşkün gölgesinde, çam ağaçları arasından denizi seyrederek, harika bir öğleden sonra ve akşamüzeri geçirdim. Havaya söyleyecek tek kelimem olamazdı, olmadı da zaten!
Bu akşam Bangkok'a gidiyorum. İki haftaya yakın bir süre, Tayland ve Myanmar hattında olacağım. En özlediğim coğrafyaların başında geliyor Hindiçini...Aung San Suu Kyi'yi de serbest bıraktılar Myanmar'da. Bakalım durum nedir, bir kolaçan edelim! Oralardan da bildiririm...
İyi Bayramlar...

11 Kasım 2010 Perşembe

Berlin - Dresden

29 Ekim hafta sonunda Berlin ve Dresden kentlerinde kısacık bir kaçamak gerçekleştirdik. Nasıl özlemişim ikisini de anlatamam...
Berlin her zamanki gibi vakur ve ihtişamlıydı. Aradan sadece 11 ay geçmiş olmasına rağmen, en son gittiğimden beri sanki şehir daha da güzelleşmiş. Gittikçe ısınıyor, gittikçe ışıldıyor ve beni her seferinde büyülüyor Berlin. Ama turun benim için en özel kısmı, Dresden'de kaldığımız akşam yaptığım ufak bir keyif molası oldu: Dresden Filarmoni Orkestrası'yla başbaşa bir gece! Estonyalı besteci Arvo Part'ın son derece ilginç bir parçasını sundular: FRATRES for Violin and String Orchestra... Eğer bir konserde canlı dinlemesem, başka şekilde aklıma gelip de dinleyebileceğim türde bir parça değil açıkçası, amma ve lakin, konser sırasında böyle sıradışı müzik parçalarını dinlemek, insanın ufkunu açıyor. Mesela şimdi evde o CD olsa -ki şu anda saat 01.20- koyardım CDçalara ve dinlerdim... Evet belki melodisi beni gevşetmezdi ama en azından eskisi kadar germezdi de... Lütfen internette bulursanız bir kere dinleyin. Arvo Part, öyle bizdeki konser salonlarına taşınacak tarzda müzik yapmıyor dolayısıyla ancak "ararsanız" bulursunuz. Bizdeki konserlerde değil Arvo Part, Şostakoviç'i bile zor dinliyoruz. İstanbul'da genellikle kulağa hoş gelen melodileriyle, tanıdık konçertolar veya senfonilerle dolu programlar hazırlanıyor ki bu uzun vadede kendini tekrardan öteye gitmiyor. Hani atonal? Hani -mesela-Schönberg? Her sene Beethoven 9.Senfoni dinlenmez ki! Dikkat ediyorum İstanbul'daki büyük orkestralarımız, birbirlerine benzeyen konser programları yapmaktan vazgeçemiyorlar. Biliyorum ki Türkiye'nin kültürel ortamında buna bile şükretmemiz gerekiyor ama gönlümden geçenleri de saklayacak değilim. Mesela İDSO, İstanbul'un devlet orkestrası olarak, her ay, hadi her iki ayda bir, sıradışı konserler adı altında, az icra edilen, dinleyicinin sınırlarını zorlayıcı konserler verse...Meraklısı bu konserleri takip etse... Hoş kadın şefimiz Sera Tokay'ın kurduğu oda filarmoni orkestrası, bu ihtiyaca yönelik çalışmalar yapmıyor değil ama yeterli değil. Senede sadece iki konser yetmez... Keşke daha da çok olsa...Kulaklarımız daha çok Stravinsky, Schönberg, Arvo Part, Ligeti duysa... Keşke...Keşke...
Dresden'deki ikinci parça Rachmaninoff'dan 2. Senfoni'ydi... İlk defa tamamını canlı olarak dinledim ve tek kelimeyle bayıldım. Görkemli ve göğüs kabartan bir melodi... Duygulu, romantik ve sürükleyici...
Konsere yalnız gittim, kimseyi benimle gelmek için kandıramadım. Dresden'de 1960'ların sonunda, "komünist mimari" felsefesinde inşa edilmiş kültür sarayının aynen muhafaza edilmesi, restore edilerek yenilenmesi ve şehrin gözbebeği orkestrasına ev sahipliği yapmaya devam etmesi içimi burktu. 2010 Avrupa kültür başkenti güzel şehrimi düşündüm ve aklıma geldi: HANİ BENİM KONSER SALONUM? Bir sürü salonumuz var ama GERÇEK bir konser salonumuz YOK!!! Kültür bakanımız Ertuğrul Günay Bey, AKM'nin 2009 sonbaharında açılacağı konusunda kişisel garantisini vermişti. Sene 2010 ve sonbahar bitmek üzere...AKM'de tık yok! Ertuğrul Günay hala yerinde... Garantisi kendinden menkul!!!
Gel de ağlama!!!