30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sulawesi'nin Toraja Diyarı

Uzun bir girizgah yazmayacağım bugün, çünkü anlatacaklarım zaten yeterince ilginç...Ülke: Endonezya...Ada: Sulawesi...Konu: Toraja Diyarı...İşte buyrun!!!
Makassar'dan karayoluyla 330 kmlik bir yol ama 9 saatte ancak gidilebiliyor. Pirinç ekili düzlükler, tarlaların içine kurulu balık ve karides çiftliklerinin arasından gidilen ilk dört saatin sonunda, ParePare'de tekrar denize kavuşuluyor. Ardından yol yavaş yavaş yokuşa vuruyor ve dağlık bölgeye doğru ilerliyorsunuz. Kireçtaşı tepelerin arasından tırmanan yol, son üç saatte sadece virajlardan ibaret ve yorucu ama bazı anlarda öyle manzaralar görülüyor ki, yoruldum demeye utanıyor insan. Tırmandıkça bulutlarla yakınlaşıyorsunuz, aslında nem yüklü bulutlar size doğru iniyor. Sivri zirvelerin etrafını sarıyor, vadilere sızıyor ve hülyalı bir diyara girişin sinyallerini vermeye başlıyor. Tam da daha fazla dayanamam artık dediğinizde, yol bitiyor zaten. Toraja Diyarı'ndasınız artık!!!
Dünyanın en tuhaf 10 yeri diye bir liste yapılsa, burası kesinlikle ilk üçte yer alır... Benim ilk üçümde zaten senelerdir. Her yer dağlık, kireçtaşı zirveler. Bitki örtüsü muhteşem, adını bilmediğim bir sürü ağaç, çalı ve çiçek. Doğabilimci Wallace'ın ayrımına göre Asya değil Avustralasya bitki ve hayvan çeşitliliğine sahip bir ada burası. Hatta anakaradan o kadar uzun zaman ayrı kalmış ki, aslında kendi biyotasını oluşturmuş Sulawesi...İşte bu adanın dağlık bölgesinde, bu alışılmadık bitki örtüsü ile giyinmiş garip mi garip bir halkın ülkesi: TORAJA!!!
Neden mi garip? Şöyle anlatayım: Dağlık bir yerdesiniz. Etrafınız dimdik yamaçlar ve keskin, diş gibi zirvelerle dolu. Bir köye doğru yoldasınız...Ağaç gövdelerinden yapılmış kalın kazıklar üzerinde oturan gemiler görüyorsunuz aniden. Sanki o dik yamaçların dibindeki görünmeyen kayalara oturmuşlar gibi... Ya da dev kızaklara çekilmiş de bakımları yapılacakmış gibi...Allah Allah? Dağda geminin ne işi var ? Rüya olmalı herhalde diye düşünüyorsunuz. Yok yok,rüya değil! Bu gemi şeklinde yapılmış ŞEYLER, aslında Torajalıların evleri!!! Köye ulaşıyorsunuz, evleri daha yakından görüyorsunuz. Kırmızı-siyah-sarı ve kiremit renklerinin hakim olduğu resimlerle süslü bu evlerin önünde, onlarca bufalo boynuzu gökyüzüne yükseliyor. En çok bufalo boynuzu kimin evindeyse, orası belli ki, köyün şefi!!! TONGKONAN deniyor bu evlere ve her Torajalı'nın ait olduğu bir tongkonan var. Tongkonan ATA EVİ olarak kabul ediliyor. Sizin soyunuz , sopunuz ait olduğunuz Tongkonan'la belli oluyor. Birbirleriyle aynı yönde dizili tongkonanların karşısında aynı paralellikle ALAUNG'lar bulunuyor. Bunlar tongkonanlardan daha küçük ama yine de çok süslü ve köyün erzak depoları olarak kullanlıyorlar. Onlar da iyice cilalanmış, parlatılmış kazıkların üzerinde inşa edilmişler...İyice parlatılmış olmasının sebebi, hububata fare veya başka hayvanat dadanmasın, dadanırsa da çıkamayıp geri kaysın... Boynuzlar ne işe yarıyor peki? İşte bu Toraja halkının en önemli geleneği hakkında bilgilere götürüyor bizi...
Diyelim ki biri öldü...Ölen kişi için HEMEN bir cenaze töreni yapılır. Beden HEMEN gömülür. Sonra asıl iş başlar. Ölen kişinin ailesi, ölünün ESAS cenaze töreni için, tüm aile fertlerine, tüm Tongkonan fertlerine haber verir. Köy halkı zaten haberdardır durumdan ama ailenin ve Tongkonan'ın başka şehirlerde yaşayan fertlerine de haber verilmesi gerekir. Ailenin ekonomik durumu ve sosyal statüsüne göre hazırlıklar yapılır. Hazırlıklar içinde davetlilere sunulacak yiyeceklerin ve kurban edilecek hayvanların hazırlanması belki de en önemli bölümdür. Kilolarca pirinç, sebze, çocuklara şekerleme, çay, bira, viski ve sigara...Bunlar su gibi akmalıdır cenaze merasiminde. Bolluk, bereket olmalıdır. hem ailenin prestiji için, hem de ölünün ruhunun şad olması için. Bir de işin kurban bölümü vardır. İşte bu noktada kurban edilecek BUFALO sayısı o kadar önemlidir ki, bazen aileler 2-3 sene boyunca para biriktirip, bu merasimi ancak öyle yapabilmektedirler. Ne kadar çok bufalo kurban edilirse, ölen kişinin ruhunun atalarının yanına o kadar kolay ve hızlı çıkacağına inanırlar. Bu ruhu mutlaka yukarıya, ataların yanına göndermek gerekir zira eğer bu dünyada kalırsa, ailenin geri alanına huzrsuzluk verir...Bufalolarla birlikte bir sürü tavuk-horoz ve domuz kurban edilir. Etleri gelen misafirler arasında paylaştırılır. Ancak bu tören sırasında mutlaka anlatılması gereken bir şey var: Ölü, gömüldüğü yerden çıkarılır ve süslü bir tabuta yerleştirilir. Misafirler tabuta ziyaret yaparlar. Ölüye de ikramlarda bulunulur...Eski zamanlarda, Hıristyanlık öncesi geleneklerde, ölünün bedeni bazı doğal eczalarla adeta mumyalanır ve ölü evin içinde muhafaza edilirmiş. Şimdilerde bu yapılmıyor ama yine de büyük merasim için ölü gömüldüğü yerden çıkarılıyor.
Cezane töreni üç gün kadar sürüyor. Son gün tabut, mezarlığa taşınıyor. Modern mezarlıklar Tongkonan şeklinde yapılmış. Bir aile için ortak kullanılıyor. Eski mezarlıklar ise tüyler ürpertici resmen. Mağaralık yerlerde, pirinç tarlalarının arasında geçerek ulaşabiliyorsunuz. Bazı mezarlıklarda tabutlar, dimdik, duvar gibi yamaca kitap rafları gibi çakılmış düzeneklere yerleştirilmiş. Çürüyen bazı raflar yere düştüğü için, tabutun içinde onca seneden sonra her ne kaldıysa, etrafa saçılmış. Arada sırada insanlar bu mezarlıklara gidip, sağa sola saçılmış kemikleri toplayıp bir araya getiriyorlar. Kimin kemiği, kimin kafatası bilinmiyor. Mağaraların içlerinde bulunan mezarlıklarda ise, çok tuhaf manzaralarla karşılaşılıyor. Ölüyü ziyarete gelmiş olan kişiler, ona sigara, viski ve para sunuyorlar. Biz bakıyorsunuz, bir kafatası, dişlerinin arasında bir sigara!!! Hey Allahım!!! Bir de yamaçlara oyulmuş nişlerin içinde, gözlerini üzerinize dikmiş bakan yüzlerce kukla var ki, bir anda kendinizi ruhlarla çevrilmiş gibi hissetmenize sebep oluyor. O kuklalar, mağaraların içinde yatan ölüleri temsil ediyorlar ve bence çok ürperticiler.
Bir de başka tuhaflık var: Eskiden eğer bir bebek doğduktan üç ay sonra ölürse, o zaman melek kabul ediliyor ve gömülmüyor, mezarlığa da götürülmüyormuş. E peki ne yapılyormuş? Kutsal kabul edilen dev ağaçların gövdelerinde bir delik açılıp, o deliğin içine yerleştiriliyor, sonra da delik dışarıdan , doğal liflerle yapılmış bir yama ile kapatılıyormuş. Ağaç büyüdükçe, bebeğin üstüne kapanıp, bebeğin gövdesini kendi içine alıyormuş. Böylece o dev ağaç yaşadıkça bebeği de yaşadığına inanıyorlarmış. Bu ağaçlardan hala var ve anlatılanlara göre, geleneklere çok bağlı olan aileler, gizlice bunu sürdürüyorlarmış...
Endonezya'nın genelinde Müslümanlık hakim. Sulawesi'nin sahil kısmında da öyle ama içerideki bu Toraja Diyarı'nda, Hollandalı misyonerler ellerini çabuk tutmuş ve Hıristiyanlığı yaymışlar. Tabii burada Torajalıların domuzlarla olan geleneksel kurban ilişkisi de önemli. İslam'ın domuzlara karşı tutunduğu tavır, buranın eski geleneklerine ters düştüğü için de, Hıristiyanlık daha kolay benimsenmiş... Benimsenmiş derken zannetmeyin ki, alıştığımız Hıristiyanlık var burada... Kiliseler var tabii ama halkın binlerce yıllık adetleri, kilisenin adetlerinden çok daha kuvvetli olarak devam ediyor.
Seneler önce bir laf etmiştim: O kadar çok yer ve garip şey gördüm ki dünyada, artık hiç bir şey beni şaşırtamaz! Ne kadar büyük laf etmişim meğer!!! Bu lafın üzerine yolum Sulawesi'ye düşmüştü ve bu lafı ettiğime utanıp, öyle dönmüştüm memlekete... Seneler sonra yeniden gittiğime çok memnun olarak, geri döndüm...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Yeni Hayat / 2


İlk şan dersimizi Pazartesi günü yaptık. Senelerdir bu şekilde kullanmamıştım sesimi, müthiş bir deneyim oldu benim için. Gırtlak, burun, ağız nahiyesinde ne kadar da çok yer varmış ses çıkarabildiğimiz...Ki bu daha İLK DERS!!!! Ne kadar zormuş Allahım!!! Bir saatlik dersin sonunda kendimi iki saatlik yoga sınıfından çıkmış gibi hissettim açıkçası. Nasıl bir efor sarfettiysem artık! Sırtımdan ter boşalıyordu resmen. Tabii burada benim acemiliğim yüzünden kendimi kasmam da var ama olsun...Dudaklarımı büzüştürüyorum, omuzlarımı kasıyorum, bacaklarımı yere sabitliyorum... U'larım birkaç notadan sonra O'ya dönüşüyor...Hocam ikaz ediyor:UUUUU... Hocam "beden aşağı ses yukarı" diyor... Kollarımı serbestçe bırakıyorum aşağıya ama bu sadece beş saniye sürüyor. Bir sonraki egzersize geçtiğimizde yine kasılıveriyorum. Dudaklarım kendiliğinden büzüşüyor. Bunlarla mücaele ederken bazen başlangıç notasını kaçırıyorum. Kızıyorum kendime...Yine kendime hep reva gördüğüm TOLERANSSIZLIĞIM devreye giriyor. Başkalarına sonsuz tolerans, kendime SIFIR! Sanki ben ömrüm boyunca şan dersi almışım da, hata yapmam ayıpmış gibi! Bu ne kibir! Bu ne gurur! Bu ne acımasızlık! Hata yapabilmem özgürlüğü tanımam lazım kendime. Herşeyi de MÜKEMMEL yapmama GEREK YOK! Zaten ben mükemmel değilim. Mükemmellik insana özgü değil... Neyse ki bunları ders sırasında da hatırlayıp sonunda gevşiyorum, kıkırdıyorum, şakıyorum.... Sonuçta bana büyük keyif veren bir ilk ders oluyor...

Bugün ise suluboya resim becerimi geliştirmek için bir başka tatlı öğretmenle tanıştım. Suluboya becerim derken yine epeyi havalı bir terim kullanmış olduğumu hissediyorum zira "beceri" benim resim yeteneğim konusunda, bence, son kullanılacak kelime! Çünkü Allah vergisi yetenek falan yok bende... Eğer bir şeyler çıkacaksa, çalışarak, öğrenerek olacak. Yine de umutsuz değilim! Bugün öğretmenime neler yapmak istediğimi anlatım. Daha önce çiziktirdiğim bir şeyleri gösterdim. Özellikle eskiz ve desen konusunda kendimi geliştirmek istediğimi anlattım ve bu hayalimde bana yardımcı olmasını diledim ondan. Kendime hiç toleransım olmadığını ve en çok bunu kırmak istediğimi söyledim ona. Kendime göre eğer bir şeyi beceremiyorsam, hemen kaçıyorum, uzaklaşıyorum... Hata yapmaktan, becerememekten korkuyorum. Başarısızlığı kabul edemiyorum. Ne kötü değil mi? Hatalar insana mahsustur ve insan doğrularından çok hatalarından öğrenir aslında. Büyümenin en garantili yolu da budur! Bu duygularımı resim öğretmenimle de paylaştım. Sanırım biraz yol alabileceğim bu şekilde...

Velhasıl, hayallerimin peşine takıldım, uçuyorum... Bunlarla birlikte bir de yazıya yönelebilirsem, işte o zaman çifte kavrulmuş olur her şey!!!

22 Ağustos 2010 Pazar

Yeni Hayat!!!


Hayat su gibi akıyor ve ben bazen bu hızlı akışı bir türlü kontrol edemiyormuşum gibi hissettiğimden, kendimi sersemlemiş hissediyorum. Aslında biliyorum ki, kontrol edemiyorum ama hızını biraz daha ayarlayabilirsem sanırım daha mutlu bir yaşantım olacak. Yaptığım işin en büyük güçlüklerinden biri de bu olsa gerek: HIZLI!!! Hayatı turdan tura endekslenerek yaşamak ve bir yılın içindeyken, gelecek yılı ve bazen ondan sonraki yılı planlamaya çalışmak bu hıza da katkı yapıyor doğal olarak. Şikayetçi miyim peki? Yoo!!! Eğer yapmak istediklerimi de bu hızlı akışın içine dahil edebilirsem, o zaman sorun kalmaz. Aslında buna yabancılar TİME MANAGEMENT diyorlar...Yani zamanını en verimli şekilde kullanma sanatı! İşte son zamanlarda ben de buna kafa yormaya başladım. Elimdeki zamanı, daha verimli, daha üretken nasıl kullanabilirim? İş dışında, evde geçirdiğim zamanları nasıl daha etkili kılabilirim? Hobilerimi ve hayallerimi nasıl gerçekleştirebilirim?

Bir süre bu fikre takılı kaldım. Ayağıma kırk kiloluk prangalar takılmış gibi, sadece oflayıp puflayarak, keşke şunu da yapabilsem, keşke buna da vaktim olsa diye diye ayları devirdim. Kurduğum cümleler hep şöyledi: Ben emekli olunca, suluboya resim yapacağım, şarkı söyleyeceğim... Ya da : Bir emekli olayım, o zaman yazacağım... Bütün bu sözlerin arasında unuttuğum bir şey vardı: BEN EMEKLİ OLMAYACAĞIM Kİ! Benim hayatımı klasik anlamda emeklilikle geçirebilmem mümkün değil ki! İşte o zaman galiba hafifçe ayıldım. Emekliliğimi beklemem kadar saçma bir şey olamazdı! Bu GODOT'yu beklemekten farklı değildi en nihayetinde. Tabii erkek arkadaşımın da beni etkilediğini söylemem lazım... Hayatımı ertelemeden, üşenmeden ve vazgeçmeden yaşamam konusunda o kadar yönlendirici oluyor ki, nasıl teşekkür etsem bilmiyorum. Bir de son zamanlarda görüştüğüm dostum Banu var. Şimdilerin moda tabiriyle "yaşam koçu" olarak eğitim üzerine yoğunlaştı ama benim için koç moç değil de, bazı anahtar sorularla, beni bana hatırlatan, aslında içten içe zaten bildiklerimin farkına varmamı sağlayan tatlı insandır Banu... Bu müthiş bileşim beni harekete geçirdi ve uzun zamandır ertelediğim ve neredeyse vazgeçtiğim hayallerimi ön plana almama yol açtılar.

Uzun lafın kısası: Yarın kendime dair planlarımın ilkini devreye sokuyorum!!! Uzun zamandır hayalini kurduğum şarkı söyleme işini ön plana aldım ve yarın özel şan derslerine başlıyorum... Bugün hocamla tanışmaya gittim, çok tatlı ve gencecik bir insan. Billur gibi bir sese sahip. Operada görevli aynı zamanda... "Bir duyalım sesini" dedi ve piyanoyu tıngırdattı. Önce biraz gergindim, kendimi sınava girmiş bir öğrenci gibi hissediyordum. Gerginliğimin farkına varmış olacak ki, beni rahatlamam konusunda yüreklendirdi. Notalar yükseldikçe, kendime olan güvenim yerine geldi ve sırtımı dikleştirdim, karnımı içeri çektim ve sesimi daha yükseklerden aşırmaya başladım. Birkaç dakika indik çıktık nota merdiveninden...Galiba memnun kaldı durumdan ve "Belli ki kulağınız pek yatkın bu duruma ve yine belli ki çok opera dinlemişsiniz" dedi... Velhasıl, yarın ilk dersimiz... Heyecanlıyım ve mutluyum. Uzun zamandır ilk defa sadece kendim için, zevkim için bir şey yapacak olmanın mutluluğu var içimde...

Sırada suluboya ve kitap yazma işi var... Bu hareketlenme oralara da sirayet eder mi bilemiyorum ama ben artık ertelemeden yaşamak istediğimin farkına vardım. Ve esas önemlisi, bunun benim elimde olduğunu gördüm...

Yarın ilk dersten notlarla buraya dönerim. Bakalım neler olacak?

20 Ağustos 2010 Cuma

Endonezya Dönüşü

Yorgunum hala...Ama en kısa zamanda yazacağım. Sulawesi müthişti, Bali manzaraları harikaydı. Çok değil belki ama 5 saatlik farkı henüz üzerimden atamadım o yüzden erkenden uykum geliyor. Bu gece de uyuyayım, yarın lafı toparlarım söz!