28 Haziran 2010 Pazartesi

Batum



Uçak adeta denize iner gibi indi Batum'a. Hava Türkiye'deki sağanaklar ve gri gökyüzünden sonra, beklenmedik derecede parlak geldi gözüme. Belki de hep Karadeniz kapalı olur fikrim vardı da etrafı güneşli görünce, daha da fazla etki yaptı bana, bilemem...
THY uçağında hem Batum hem de Hopa yolcuları vardı ama işin en komik yanı, iç hat yolcularının da dış hat yolcularıyla beraber, aynı uçakla, yurtdışındaki bir havalimanına inmiş olmalarıydı. Şimdi olay şöyle oluyor: Diyelim ki siz BATUM'a gitmek istiyorsunuz. O zaman Atatürk havalimanında dış hatlar terminaline gelip, dış hat olarak yaptırıyorsunuz işleminizi ve pasaport kontrollerinden falan geçip, yurt dışına uçuyorsunuz. Bindiğiniz uçak da THY Batum seferi oluyor...Biletinizi de dolar üzerinden hesaplanarak, dış hat olarak satın alıyorsunuz. Ya da diyelim ki siz HOPA'ya gitmek istiyorsunuz. O zaman iç hat Hopa biletinizi satın alıyorsunuz, iç hatlar terminaline gidiyorsunuz, pasaport masaport yok, Hopa uçağına biniyorsunuz...Hem Hopa hem de Batum yolcuları aynı uçakta buluşuyorsunuz ve beraber Batum'a uçuyorsunuz...Geldiniz Batum'a...Batum'da kalacaksanız eğer, pasaportunuzla pasaport kontrolüne giriyorsunuz ve Gürcistan'a giriş yapıyorsunuz...Yok eğer Hopa'ya gidiyorsanız, o zaman pasaport kontrolü falan yok, hemen uçaktan iner inmez, bir görevli "Hopa yolcuları bu tarafa" diye sesleniyor, apronun kıyısına yanaşmış olan bir HAVAŞ otobüsüne bindiriliyorsunuz ve aynen yarım saatte, sınırdan falan da kontrolsüz geçerek, Hopa'ya gelmiş oluyorsunuz... Durumu çok komik bulduğum için yazayım dedim...Zaten Batum ve civarı Türkiye gibi, Türkçe yazılar her tarafta: Türk marketleri, Türk tırları ve Türk markaları her yanı doldurmuşlar.
Batum subtropikal iklimi ile yumuşacık bir Karadeniz kenti. Yaklaşık 150bin nüfusu var. Şehir Gürcistan'ın bağımsızlaşma sürecinde kaybettiği turizm potansiyelini yeniden geri kazanma çabasında. Eskiden, SSCB zamanı, Karadeniz sahilinin en gözde tatil yörelerindenmiş. Sonra, özellikle Başkan Shevardnadze'nin beceriksiz yönetimi sırasında yaşanan iç savaş sebebiyle, turizm falan kalmamış ülkede. 2000 yılında TAV, Batum havalimanını inşa etmiş. 2004'de Shevardnazde gidip yerine, o zaman 35 yaşındaki Başkan Saakashvili geçmiş. Alınan kararlar neticesinde, Batum'un yeniden turizm merkezine dönüştürülmesi için ne gerekiyorsa yapılmaya başlanmış. Batum her ne kadar henüz uluslarası nitelikte otellere sahip değilse de, bütçesi kısıtlı olan ülke halkı ve komşu Ermenistan halkına, iyi bir tatil alternatifi yaratmış. Bu sene, 4 ay önce, Sheraton Batum açıldı...Bir Türk Holdingi tarafından inşa edilen otel, bence nefis olmuş. Kullanılan malzeme, dekorasyon, oda kalitesi, nefis kahvaltısı, Gürcü şaraplarının en kalitelilerini sunan şık restoranları ile, bir hafta sonunu geçirmek için bence çok iyi bir seçenek. Batum'un denizi, benim gibi Egeseverlere göre yüzmek için çok parlak değil ama yine de uzun sahil boyunca yürüyüş yapmak, nefis parklar ve bahçeler sayesinde çok keyifli olabilir. Günbatımı nefis...Güneş denize batıyor...Harikulade manolya ağaçları geniş bulvarları süslüyor. Batum'un eski mahallelerindeki eski binaların her biri aslında bir mücevher... Aralarında yürümek ve detaylarını incelemek bir iki saatinizi rahatlıkla alır. Batum'da neler yapılır sorularına cevaplar:
  • Adjara Devlet Müzesi'ni gezin. Hem arkeolojik hem de etnografik olarak pek çok ilginç bilgi edineceksiniz.
  • Resim ve Heykel severleri Batum Devlet Sanat Müzesi'ne yönlendirmek lazım.
  • Batum'un en önemli ve büyük ibadet yeri olan Kutsal Meryem Katedrali'ne gidip, Gürcistan SSCB'den ayrıldıktan sonra yeniden ibadete açılan kilisenin yenilenen modern vitraylarını görün.
  • Batum şehir merkezinin biraz dışında yer alan büyük botanik bahçesini görün. SSCB döneminde de bütün Sovyetlerin en büyük botanik bahçesiymiş. En az bir saatlik yürüyüş bence şart!
  • Ülkemizden doğan Çoruh nehrinin denize döküldüğü yeri görün ve deltasındaki kuş cennetinde yürüyüş yapın.
  • Gonio Kalesi'ni gezin. Osmanlı döneminde kalenin duvarlarının üzerine, Türk tipi ilaveler yapılmış. Bir de içinde hamamla cami varmiş ama bugün hiçbii görülmüyor.
  • Adjara Dağları'na doğru gidip, geleneksel Gürcü köylerinin arasında dolaşın.
  • Gürcü şaraplarını tadın ve Gürcü mutfağının bence en lezzetli ürünü olan cevizli sosa ekmek bandırın...
  • Akşam saatlerinde, renkli ışıklarla ve müziklerle danseden fıskiyeli çeşmelerin şovlarını kaçırmayın.
  • Hareketli Batum limanının kıyısındaki kafelerde oturup, limana giriş çıkış yapam gemilerin manevralarını seyredin. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile...

Bu barada ADJARA'ya Türkler Acaristan diyorlarmış...Çok hoşuma gitti...

Bir hafta sonunu değişik bir yerde geçirmek isterseniz, Batum hemen şuracıkta... Yalnız bence, paraya azıcık kıyın ama mutlaka Sheraton'da kalın... Hem TAV'ın havalimanı hem de Sheraton oteli Batum'da büyük katmadeğer yaratmış durumda...

24 Haziran 2010 Perşembe

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 2 / Karaburun ve Ildırı


Adayı özlemişim...Şöyle saat mefhumu olmadan oturup sohbet etmeyi özlemişim. Amma da güldük yahu! Didi, Şebo ve ben:)) Güzel oldu vesselam... Canım Heybeli!!!


Geçenlerde başladığım Ege turunun notlarına devam etmek istiyorum:

Erkek arkadaşımla yolda olmaya, uzun uzun gitmeye bayılıyoruz. Arabamız yok, İstanbul'da da kullanmıyoruz zaten. Toplu taşıma ile her yere gidip geliyoruz. Şık ve topuklu olmam gerektiğinde de bütün taksiler bizim nasıl olsa. Dolayısıyla, seyahate çıktığımızda da, hemen bir araç kiralıyoruz, ondan sonra da gel keyfim gel...


Geçen haftalarda yaptığımız son Ege seferinden, yine çok etkilenerek dönmüştük. Bir çok güzel yer görmüş ve bir kere daha memleketimizin zenginliklerine hayran kalmıştık. Labranda'yı daha önce anlatmıştım. Şimdi ise biraz Çeşme Yarımadası'nda gördüklerimizi anlatmak istiyorum:


Bence Türkiye'nin batısında, bu kadar vahşi manzaralar görmeyi, herhalde kimse beklemiyordur. Ben seneler evvel rahmetli anneciğimle, Mayıs başında, Karaburun'a gittiğimizde, burası Türkiye'nin İzlanda'sı demiştim. O kadar ıssız ve o kadar el değmemiş duruyordu zira. Hele turizm sezonu henüz açılmamış olduğundan kimsecikler de olmadığı için, bazı yerlerde uçan kuşa dahi rastlamamıştık. Aradan 9 sene sonra yeniden aynı coğrafyaya gittim. Epeyi değişmiş ama yine de hala bazı çok ıssız yerler yok değil. Hele yarımadanın batı kıyıları o kadar etkileyici manzaralara sahipti ki, gözlerimize inanamadık. Denizden dimdik yükselen kıyılar, birkaç yüz metreye ulaşıyor ve karşıda dizili Yunan adaları, taş atsak gidermiş gibi yakın görünüyorlar. Önce Balıklıova, Mordoğan ve Karaburun tarafını geçtik. Siteler siteler ve siteler...Her yer işgal altında!!! Doğa bir harika ama biz insanoğlu nefes alacak bir yer bırakmıyoruz ki! Yine de Foça manzaralı bir tepe üzerinde, Akburun'da, denize karşı çay molası verdiğimizde, karşımızda açılan manzara bütün acı duygularımızı sildi süpürdü. Ardından arabamıza atlayıp Karaburun kasabasından Bozköy, Hasseki hattına uzandık. Hasseki yamaca yaslanan müthiş taş evleri ile, nefis fotoğraflar verdi bize.... Sonra Kömür Burnu ve Kara Burun'dan devam ederek, yarı terkedilmiş Salman köyüne ulaştık. Beklenmedik derecede büyük ve taş işçiliği ile zengin bir eski camisi vardı köyün. Bir yaşlı karı koca el ettiler, durduk. Sandık ki bir sıkıntıları var. Meğer Osman'ı fotoğraf çekerken görünce, poz vermek istemişler...Çektik tabii ve karşılığında bize bahçelerinden toplanmış taze salatalık verdiler. Bu yarımadanın çevresini dolanırken, manzaralar, özellikle Karaburun kasabasından sonra, bu hat üzerinde, inanılmaz oluyor. Gerçekten İzlanda gibi...Bu coğrafyanın en önemli özelliği, yarımadanın tam ortasında neredeyse 1300 metrelere ulaşan sarp dağların olması. Dağların arasında da derin kanyonlar var. Özellikle baharın ilk aylarında yamaçlar coşuyor ve hayatımda görmediğim çeşitlilikte çiçekler doluyor her yere...Olağanüstü...


O akşamüstü gün batarken Anzak Burnu'nu geçip Kiraz Burnu yakınlarından yola devam edip, en sevdiğim yerlerden biri olan Ildırı'ya geldik. Nefis bir otelcik bulduk ve hemen yerleştik. Ildırı Antik Hotel. Melek Hanım sahibi... Eşi, çocukları, kayınvalidesi ve annesi hep birlikte çalışıyorlar ve bundan fazlasını anlatsam da yetmez, bence yaşanması lazım ... Gece aç ve yorgunduk. Hemen bize şahane bir enginarlı mantı pişirdi. Yedik ve güm diye yattık...Ertesi gün ise pırıl pırıl bir Ege sabahına uyandık. Melek Hanım bize bir kahvaltı masası donattı ki, anlatamam... Çeşit çeşit peynirler; bahçeden toplanmış mis kokulu domatesler, zeytinyağlı ve kekikli; zeytinler, birkaç çeşit; yumurta, rafadan, içi turuncu; kızarmış köy ekmeği; otlu gözleme, ruhunuzu teslim etmek için; harbi bal; ev yapımı reçeller ve karşımızda üzerine adacıklar serpiştirilmiş gibi duran masmavi bir deniz... Tabii demleme çay eşliğinde:))


Ildırı bence Çeşme yarımadasında, kafa dinlemek için kalınacak en iyi yer. Köy sit alanı ve eski Erythrai kentinin üzerinde yaşıyor. Tepere antik akropolün kalıntıları var. Bir eski tiyatro, mübadeleye kadar kullanılmış olan büyük kilisenin kalıntıları ve en az 3000 yıllık bir tapınak duvarı. Muhtemelen Giritliler tarafından yapılmış o duvarın kalıntıları bana İnka taş işçiliğini hatırlattı. İnanılmazdı ve Türkiye'de başka hiç bir yerde böylesini görmemiştim... Eminim vardır da ben görmedim şimdiye kadar... Tabii bütün bu zenginliğe eşlik eden olağanüstü bir manzara...Yemyeşil adacıklar ve masmavi br deniz... Osman yüzlerce kare fotoğraf çekti, ben etrafı seyrettim doya doya...

Aynı gün Çeşme yakınlarındaki diğer meşhur yerlerden de geçtik ama hiçbiri Ildırı'dan aldığımız tadı veremedi bize. Yine de söylemem gereken bir şey var: Çeşme çok nezih, çok düzeyli ve ferah bir tatil bölgesi. Ilıca, Aya Yorgi ve Alaçatı inanılmazzzzz...Bodrum modrum palavra artık! Umarım buraları daha fazla büyümez, kalabalıklaşmaz. Zira ben 9 yıl önce Alaçatı'ya gittiğimde, in cin top oynuyordu şimdi ise bütün sokaklar restorana dönüşmüş durumda. Her yer Asmalımescit olmuş!!! Farkettim ki Alaçatı'lı işletmeler birlik içinde çalışıyorlar, örneğin hiç bir yerde plastik sandalye falan yok ama yine de ARTIK YETER!!! Bundan fazlası FAZLA olur!

Evet, Ege notlarımın ikinci bölümü de böylece bitsin. Devamını Gürcistan'dan dönünce yazarım. Canım Ege! Keşke hayatımın bir bölümünü oralarda geçirebilsem, ne güzel olurdu!!!




22 Haziran 2010 Salı

Saramago, İlhan Selçuk ve Şehitler

Jose Saramago
İlhan Selçuk ve Oktay Babam
İtalya'dan geçen gün döndüm. Verona'daydım ve memleketin acayipliklerinden uzak olmak hoşuma gitmişti yine. Üstelik akşamları da müzikle avutuyordum gönlümü. Yanımda tatlı insanlar ve can dostlar daha da anlamlı kılıyordu herşeyi. Yine de beni çok üzen bir haberi İtalya'dayken aldım: Jose Saramago ölmüştü!!!
Bilenler bilir, Jose Saramago'nun kalbimdeki yeri apayrıdır. Lizbon'da Portekizce öğrenirken, ilk bir ayın sonunda, kentin tam merkezindeki büyük bir kitabevine girip, "Bana ne önerirsiniz" dediğimde, Saramago'nun bir kitabını tutuşturmuşlardı elime... Mutlu mesut alıp çıkmıştım kitabı ve heyecanla eve gelip, okumaya oturmuştum. Ama ne mümkün??? Her bir cümle bir sayfaydı... Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan, metaforlarla dolu cümleler vardı ve ben kelimenin tam anlamıyla kan ter içinde boğuşuyordum kitapla. Bir aylık Portekizceyle olur mu bu iş??? Sonunda pes edip, bir beyaz dizi satın almış, rahata ermiştim... Neredeyse sözlüğe bile gerek olmadan okumuş bitirmiştim o saçma sapan kitabı... Saramago'nun tuğla kalınlığındaki yapıtını da, kitaplıktaki nadide eserler bölümüne yerleştirmiştim. Aradan aylar ve hatta seneler geçip de ben Portekizceye gittikçe daha hakim olmaya başladığım dönemlerde, o kitabı alıp okudum ve Saramago'nun başka eserlerini de kendi lisanından okuma şansına eriştim. Sonra aradan çok seneler geçti. Saramago Nobel aldı ve ülkemizde adı daha fazla söylenir hale geldi. Bunun üzerine can dostlarımdan biri olan Saadet Özen -ki kendisi ülkemizin en yetkin çevirmenlerinden biridir- Saramago'nun bir kitabını çevirmeye oturdu. Ben de o süreçte, kendisine eser miktarda yardımlarda bulundum. Sonra yine seneler geçti ve bir gün bana Saadet'ten şöyle bir haber geldi: İkocum, Saramago'yla sohbete ne dersin?
Ne mi derim??? Ne mi derim??? ALLLAAHHH derim!!!!
Ve bir öğleden sonra, Pangaltı'daki Ramada otelde, en üst kattaki suite odalardan birinin salonunda, Jose Saramago'yla, bir saatten fazla sohbet ettik. Hayatımda tanışma fırsatı bulduğum en etkileyici adamlardan biriydi. Ben tanıdığımda seksen yaşını çoktan geçmişti ama hayatımda gördüğüm en zarif ellere ve delip geçen, zeki bakışlara sahipti. Portekizcemi çok beğenmişti. Sadece üç ayda öğrenmiş olduğuma hiç inanmamıştı. Ben de bundan müthiş gurur duymuş, kendisine, Lizbon'daki kitabevinden satın aldığım o meşhur kitabın hikayesini anlatmıştım. Çok ama pek çok gülmüştü...Ahh çocuk, demişti, sen delirdin mi? Beni Portekizlilerin bile yarısından çoğu anlamıyor, sen bir aylık Portekizceyle mi anlamaya kalkıştın demiş, biraz da dalgasını geçmişti...Sonra da, yanaklarımdan öpmüş, bir kitabını imzalamış ve bizi kapıya kadar geçirmişti. Hayatımdaki en özel günlerden biridir.
İşte bu yüzden, geçen hafta Verona'dayken, Portekiz televizyonunu açtığımda, bir de ne göreyim? Saramago ölmüş! O kadar çok ağladım ki, anlatamam...Sanki ailemin uzaktaki bir ferdi ölmüş gibi hissettim...Sanki uzak bir amcam, bir dayım...uzun zamandır görmediğim dedem... Resmen böyle hissediyordum...
Üzgünüm ama Saramago ile tanıştığım, konuştuğum için çok mutluyum. Benim için hep müthiş bir anı olarak kalacak. Dünyaya renk katan, bilgelik katan olağanüstü bir adamdı. Yılmaz bir komünist, can sıkacak kadar eleştirel bir aydın, bir yanı ateist ama bir yanı müthiş hümanist... Eşi benzeri bulunmayan ve uzun bir süre de bulunamayacak bir insandı. Yaktırdı kendini... Küllerinin bir kısmı doğduğu yere bir kısmı da sevgili karısı Pilar'la yaşadığı ve öldüğü Lanzarote'ye serpildi. Tam onun stediği gibi...Bir röportajında, "Sadece bir taş olsun, insanlar gelip o taşa çiçek bıraksınlar... Bıraksınlar ki unutulup gitmediğimi anlayayım" demişti...
Ahh Saramago! Nasıl unutabilirim ki seni? Sen benim Portekizcedeki ilk aşkımsın...
Bu kaybı sindiremeden, bir başka aşkım daha gitti: İlhan Selçuk! Siyah dik yakalı kazağı içinde, her zaman son derece yakışıklı, karizmatik ve pırıl pırıldı. Konuşmalarını dinleyeceğim diye, salon salon dolaşmışlığım vardır. Yazıları, kitapları genç yaşlarımdan beri mütevazı kitaplığımda dururlar. İlk olarak Ziverbey Köşkü'nü almıştım, sonra Japon Gülü ve ardından da diğerleri gelmişti, hatırlıyorum... Pürlen kardeşimin vasıtasıyla, mesafeli "İlhan Selçuk" söyleminden, ailevi "İlhan Abi" ye geçmiştim. Elmadağ Meyhanesi'ne gelirdi sık sık. Oktay Baba'mın anma günlerindeki en önemli, konuşmacıydı hep. Ağzından çıkan her sözün bir ağırlığı vardı. Her kelime bir ton ağırlığındaydı...Boşa konuşmaz, atıp tutmaz ve laf olsun diye söylemezdi hiçbirşeyi... Yazıları mermi gibi, tam onikiden vururdu hep... Kısa ama satır araları dopdolu idi her köşe yazısı. Böyle bir birikim, böyle bir analitik değerlendirme yeteneği ve sonrasında herşeyi sentezleyip, ortaya dökme yoktu! Tekti, biricikti, eşsizdi..Maalesef kardeşi Turhan Selçuk'un kaybından sonra bir daha tam düzelemedi. Boşluk dolmadı içinde... Olmadı, tek başına dayanamadı...Sonunda gitti kardeşinin yanına...Eminim iki kardeş buluştular yukarıda. Şehit haberleriyle ağlayan memlekete bakıp bakıp iç geçiriyorlardır eminim. Biz senelerdir anlattık ama anlamadı bu sivri akıllı, asil ve necip Türk halkı diyorlardır ama içleri yanıyordur gencecik ölüp gidenlere...O gençlerle de buluşmuşlardır yukarıda aslında. Hep beraber seyrediyorlardır belki de aşağıdaki durumu... Saramago, Selçuk ve diğerleri... Dünyaya anlatamadık derdimizi diye hayıflanıyorladır...Ama heyhat! Artık çok geç... Gidenler gitti, biz kalanlarda da umut yok...

16 Haziran 2010 Çarşamba

Ege Notları Haziran 2010 Bölüm 1 / LABRANDA


Milas'tan vurduk dağ yoluna. Hava aşağıda kavururken, yukarıya çıktıkça rahatladı ortalık. Sonra bir anda bulutlandı gökyüzü ve içimden ohh dedim, keşke şöyle bir yağmur indirse... Kıvrıla büküle vardık tepeye, bulutlar inmişti çam kokulu yamaçlara... Arabayı yolun kıyısına park ettik, ne bir ses ne bir nefes! Bir tek biz vardık, bir de şakıyan kuşlar. Üşüdüm ve kot montumu geçirdim sırtıma, hatta boğazıma pamuklu fularımı bile attım. Çam kokusunu içime çektim, ciğerlerime doldurdum. Yenilendiği apaçık belli olan tabelayı okudum yüksek sesle: LABRANDA! Tahta çitin önüne geldik, kapıyı açıp, iteleyerek girdik içeri. Metruk bilet kulübesine doğru yönelmiştik ki, tepeden bir ses çalındı kulağımıza: Orada kimse yok, siz böyle gelin! Başımızı çevirip baktığımızda, kara kaşlı, kara bıyıklı ve ufak tefek bir adamla göz göze geldik. Gülümsüyordu...Bir de eliyle yürümemiz gereken hattı gösteriyordu yukarıdan. Yürüdük. Dorik Ev, Kilise, Balık Havuzu derken Devler Merdiveni'ne ulaştık. Yukarıya doğru tırmanan gepgeniş basamaklardan yavaşça çıkıp, kara kaşlı-kara bıyıklı adamın yamacına vardık: ALİ! Bekçisiymiş oranın...Otları kesmiş yeni, ama bu sene çok yağmur olduğundan ne kadar da kesse, hemen yeniden ot bitiyormuş her yandan... Yalnızmış orada görevli olarak ama yanında ailesi varmış Allahtan... Karısı GÜLSÜM ve yeni doğmuş bebekleri EMİNE...Tanıştık...EMİNE uykucu bir bebek, GÜLSÜM ise adı gibi gül yüzlü ve tatlı huylu bir kadın. ALİ gezdirdi bizi her tarafta. Tören yemeklerinin yendiği anıtsal boyutlardaki ANDRON'ları, kayalara oyulmuş mezarları, dev bir yarıktan inen kutsal suyu ve pınarı, kral saraylarını, Zeus Tapınağı'nı gezdik, fotoğrafladık. Hava iyice serinledi bu arada ve tam en tepedeki kaya mezarlarına varmıştık ki, inceden inceye yağmur atıştırmaya başladı. Dağların ardından gelen gökgürültüsü sesleri pek yakında bu hafif yağmurun, hararetli bir sağanağa dönüşeceğini haberliyordu sanki. Nitekim çok geçmeden bir çatırtı koptu tepemizde...Yıldırımlar inmeye başladı etrafımıza. Hayatımda hiç böyle yakından hissetmemiştim bunları...Ali, "Hadi bize gidelim, Gülsüm çay koyacaktı" dedi... Tepeden olabildiğince hızlı bir şekilde inmeye çalıştık...Eve yaklaştığımızda, endişeli bir yüzle bizi kapıda bekleyen Gülsüm'ü gördük...Zavallıcık yıldırım üzerimize düşmüş zannetmiş...Eve girdik: Tek göz bir oda...Elektrik yok...Su yok... Bir duvarın içine oyulmuş küçük bir şömine-ocak tek ışık kaynağımız... Odanın tam orta yerinde evin küçük prensesinin beşiği...Zaten tek mobilya da o... Geri kalanlar ik, üç ince kilim, üzerinde oturulmaktan iyice incelmiş sedirler, perde gerilerek gizlenmiş plastik raflarda bir iki ufarak tencere, bir kaç tabak, illa da ince belli cam çay bardakları...Ufacık pencereden yağmuru ve yıldırımları seyrettik. Çay içtik. Sohbet ettik. Ali'nin İngilizce sözlüğü vardı pencere içinde. Öğrenmeye çalışıyormuş. Hatta sordu: Bekçi nasıl deniyor? Biz "guard" dedik...Yok dedi, sözlükte başka şey buldum ben: Watchman...Yaklaşık bir saate yakın oturduk o tek gözlü evde. Konuştuk, çay içtik, Emine uyanınca onunla azıcık oynadık. Karı kocanın tek eğlenceleri oymuş zaten...E nasıl olmasın ki? Ne elektrik var, ne televizyon, ne internet...Dağın tepesinde, çam ormanlarının içinde üç kişicik! 2010 Türkiye'sinin bir ören yeri bekçisi...Yüreğimizi bıraktık onların o tek gözlü evinde. Her akşam, hava kararmaya yüz tuttuğunda artık hep Ali'yi, Gülsüm'ü ve Emine'yi düşünüyoruz, anıyoruz... Acaba Milas Müze Müdürü düşünüyor mudur kendisine bağlı bu ören yerinin gariban bekçisini? Peki ya diğerleri? Acaba Kültür Bakanı'nın haberi var mıdır Ali'den mesela? Olmayabilir zira Ali'nin maaşını orada kazı yapan İsveç ekibi yatırıyormuş senelik olarak ve her ay başı Ali, Milas'a gidip müze müdürünün onayı ile parasını çekiyormuş... Milas'a sadece 14 km uzakta. Hemen yanıbaşından elektrik hattı geçiyor. Biraz daha ötede Ortaköy var, orada elektrik de var ama Labranda ören yerinde yok... Ama bu ailecik, orada gece gündüz bekliyor...Ali otları kesiyor, temizliyor, gelenleri karşılıyor ve onlara rehberlik yapıyor. Yabancılar sorduklarında da cevap veriyor. I AM WATCHMAN!