13 Nisan 2010 Salı

Ege'de Bahar







4 gece 5 gün süren Ege gezimizden dün gece döndük. Gözlerimi kapattığımda hala oradaymışım gibi hissediyorum kendimi oysa maalesef, değilim...İstanbul'u çok sevsem de, yılın bu döneminde, sıcacık güneşin ısıttığı bir Ege kasabasında olmayı tercih ederim. Neyse, en azından bir kaç günlük bile olsa gidebildik ya, buna da şükür...

Egeli olanlarınız bilirler şüphesiz ama ben baharın bunca coşkun bir mevsim olduğunu sanki unutmuşum şehirde kalalı...Doğa manzaraları harikaydı tahmin edebileceğiniz gibi ama gezdiğimiz antik kentler, yediğimiz yemekler ve bol bol fotoğrafladığımız yüzlerce yıllık çarşılar da bir o kadar harikaydı...

Kısaca yaptığımız rotayı anlatayım:
Bergama'da sadece antik Pergamon Akropolü veya aşağıdaki sağlık sitesi Asklepion'u değil, modern Bergama'nın içindeki eski Rum mahallesini, Osmanlı dönemi camilerini ve arastasını gezdik. Karşılaştığımız, tanış olduğumuz tüm Bergamalılar müthiş güleryüzlü insanlardı. Çam fıstığından yapılan KOZAK'ın Fıstık Helvasını unutamayacağım...


Gece Dikili'de kaldık. Pek estetik olmasa da, SHP'li belediye başkanının sayesinde sempati beslediğim bir sahil kasabası Dikili. Ege'nin en ucuz ekmeği orada. 10metreküpe kadar su bedava. Belediye otobüsü de bedava ve hatta okul formalarıyla otobüse binen öğrenciler, evlerinin önüne kadar götürülüyorlar... Jeotermal enerji ile seracılık yapılıyor. Muhalif ve sıradışı bir başkan Osman Özgüven. İlk başkanlığı sırasında yollara kırmızı taş döşettiği için komünist suçlamasıyla hakkında soruşturma açılmıştı...Bu da sadece bizim memlekette olur ya! Yolu açık olsun!
Eski Lidya medeniyetinin başkenti Sardes'e uğradık. Doğanın içinde saklı duran Artemis Mabedi büyüledi bizi...Kentin diğer bölümleri de güzel ama bu mabed var ya, işte o, inanılmaz...
Bozdağları aşarak Gediz havzasından, Küçük Menderes havzasına, Ödemiş Ovası'na indik...O Bozdağlar var ya, boşuna Ege'nin Efesi demiyorlar ona! Hala karlıydı başı...
Tire, olağanüstü çarşısı, sıradışı camileri, hamamları, kervansarayları ve tereyağında kızartılarak servis edilen domates soslu köftesi ile kalplerimizi fethetti. Meşhur KARAMBOL oyununu seyretme fırsatı bulduk. Yatırları, efsaneleri ve Güme Dağı'ndan gelen suların aktığı Dere Kahvesi ile inanılmaz zengin bir şehir...
Aydınoğulları Beyliği'nin merkezi Birgi'de zaman duruyor...Biz de bunu yaşadık...Özellikle Ulu Cami'nin karşısındaki Çınaraltı meydan kahvesinde oturunca, zaman gerçekten duruyor...İki çay, iki koruk suyu ve iki bardak mis gibi dağ suyuna bir lira verince, bu duygumuz daha da pekişti...
Ödemiş Müzesi, özellikle entografik kısmıyla çok zengin...Yörenin giysileri, el işlemeleri ile ilgili harika bir koleksiyonu var.
Aydın Dağları'nın eteklerini dolandık uzun uzun. Ne kadar nefis köyler, kasabalar varmış meğer oralarda. Özellikle bir tanesi, Bademli kasabası, koca ülkemizde tek örneği meşhur kalem işli camisiyle, müthiş bir sürpriz oldu.
Afrodisias'a kadar indik ve Sevgi Gönül Salonu'nu gezdik.Sebasteion'dan derlenen olağanüstü frizler, kabartmalar ve yontular sergileniyor. Zaten Afrodisias devrin en büyük heykeltraşlık merkezi olduğundan, her yer yontu dolu...Akşamüstü saatlerinde oraya ulaştığımız için bizden başka kimsecikler yoktu etrafta ve koca sit alanı sadece bizim için oraya konmuş gibiydi adeta.
Büyük Menderes havzasında, Söke Ovası'nda dolandık epeyce. Zaten Büyük Menderes'in deltası benim şu koca dünyada en çok etkilendiğim yerdir... Bir de oranın yakınındaki, terkedilmiş Rum köyü, Eski Doğanbey'de kalınca, iyice havalandı yüreğim...
Didim Apollon Tapınağı, Priene Athena Mabedi, Miletos Antik Tiyatro...Uğradığımız eski dostlar oldu...Olağanüstü bir keşifte bulunduk: Menteşeoğulları'ndan kalma İlyas Bey Camii... Derlenmiş toparlanmış. Balat köyünün yanıbaşında...Gruba da sürpriz olacak...
Bafa kıyısında Herakleia'ya gittik...Yeni adıyla Kapıkırı...Hayatımda gördüğüm en etkileyici coğrafya parçalarından biri...Köy evleri, ahırlar ve başka aklınıza gelecek her şey hala olduğu gibi eski Herakleia kentinin üzerinde duruyor. Mesela eski kent meclisi Bouleuterion'a gitmek için, bir evin içinden geçiyorsunuz ve evin arka bahçesi zaten meclis yeri...Eski ilkokulun bahçesi, antik kentin agorası...Sırtını kocaman Çomak Dağ'a yaslamış, önünde Bafa Gölü, her yer devasa boyutlarda kayalarla süslü...Anlatılacak gibi değil...
Bütün bunlara pırıl pırıl Ege güneşi eşlik edince, biz bile çiçek açtık desem yeridir.
Çok sevdiğim İstanbulumuzun harala gürelesinden kaçıp bir mola vermek ve gerçek baharı yaşamak için Ege gibisi yok vallahi!

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bahar gelmiş memleketime...


Yarın Ege'ye gidiyorum...Bergama, Efes, Afrodisias, Menderes Deltası ve Doğanbey!Heyecanlı ve mutluyum zira şimdi oraları mis gibidir. Yeşil her yerden fışkırıyordur...Yamaçlar çiçeklerle dolu, ağaçlar yüklüdür... Uzun zamandır Anadolu turlarına çıkmadığım için özledim memleketin mevsim geçişlerini. Eskiden hep yollarda izlerdim mevsimleri. Buğdayın boyu ve rengi bir sürü hikaye anlatırdı bana... Sadece otların rengiyle bile anlardım nerede ve hangi mevsimde olduğumuzu ama şimdi artık bu yok hayatımda... Uzun zamandır, mevsimler karıştı benim için...Yani şöyle izah edeyim: Bir hafta Peru, öbür hafta Ege, oradan dön, ardına bir de İskandinavya çak, kenarına Balkanlar ekle ve dönüp bir de Endonezya koy...E şimdi mevsim mi kaldı? Haa, şikayetçi miyim? ASLAAA!!! Hayatta en çok istediğim şeydi, OLDU! Dünya Kazan Ben Kepçe!

Neyse, baharın en taze zamanları şimdi. Geçen haftasonu erkek arkadaşımla, uzun zamandır yapmak istediğim bir şeyi yaparak, Yıldız Parkı'na gittik. O kendini kaybedip, ardı ardına fotoğraflar çekti, ben ise ağaç dallarının arasından süzülen güneş ışıklarının, lalelerin üstündeki çiy damlalarında yarattığı gökkuşaklarını seyrettim uzun uzun. O minicik damlaların içinde tüm bir evren gizli gibiydi resmen. İnsan durup bakınca görebiliyor ancak... Etrafı gözlemledim bir de tabii ki...Gelenlere baktım. Eskiden türbanlılar ve çarşaflılar çok geliyorlardı ama o gün, acaba sadece bir tesadüf müydü bilemiyorum, bir tane bile çarşaflı kadın yoktu ve sadece bir türbanlı genç kadın gördüm. Genellikle genç aileler masalara yayılmış piknik yapıyorlardı. Malta Köşkü ve Çadır Köşkü' nde orta halli aileler ve emekli görünümlü yaşlı karı kocalar yemek yiyorlardı. Gençler de çoktu oralarda, hem de orta halli, modern görünümlü ve temiz pak gençler... Bahçede son bakımlar yapılıyordu ama genel olarak çiçek tarhları gayet renkliydi. Havuzlar henüz doldurulmamıştı, suni şelaleler ve göletlerde de bakım onarım devam ediyordu ama yine de, herşeye rağmen harikaydı etraf. Haftaya Ege'den döndüğümde de Emirgan Lale Bahçesi'ne gideceğim; sanırım orası da inanılmaz olmuştur şimdi.

Erguvanlar açmış! Bugün farkettim... Anneciğim olsa hemen telefona sarılırdı şimdi: İko erguvanlar açmış diye haber verir, müjdesini isterdi. Bir de leyleklerin gelişini haber verirdi mutlaka... Bu sene ilk defa, bana erguvanları ve leylekleri müjdeleyecek kimsem yok! Sanırım bu duruma da alışsam iyi olacak...

Bu arada hızlı çalışma tempom başlamak üzere: Açılış Peru&Bolivya ile olacak. Ardından Ege, Hırvatistan, Balkanlar, İskandinavya, İzlanda, Endonezya hemen sıralanan önemli turlar...Zaten bunlarla birlikte senenin ilk yarısı bitmiş olacak, ondan sonra da sonbahar-kış turları başlayacak...Zaman bu şekilde öylesine hızlı akıyor ki, insan bazen yetişemeyecekmiş gibi hissediyor ama bir şekilde her şey yerini buluyor. Galiba en doğrusu akışla mücadele etmek yerine, kendini akışa bırakmak...Ne zaman böyle yapsam, içim daha rahatlamış ve kafam daha dingin oluyor.

Tek dileğim güzel bir bahar olsun! Erguvanlar dolsun yüreğimize...

2 Nisan 2010 Cuma

Portakal Çiçeği Kokulu Kızıl Ülke


Nedense elim hiç varmadı bir şeyler yazmaya ama dert mi? Arada harika bir şey yaptım: TURİST OLDUM... Evet yaa...Bunca seneden sonra, bunca senelik rehberlik/tur liderliği deneyimlerimden sonra, hayatımda ilk defa olarak otobüste mikrofon başında olmamanın rahatlığını ve en arka koltukta oturmanın keyfini yaşadım...Otobüsten hep en son ben indim... Otellere girildiğinde resepsiyona koşup, anahtarları almak için çarpışmadım ağırkanlı ön bürocularla... Restorana gidip masa kontrolü yapmadım hiç... Yerel rehberle ertesi günü planlayıp, yapmak istediklerimi "kendi" istediğim şekilde yaptırabilmek için diplomatik kıvraklıklara veya tatlı sertliklere girmedim...Uyandırma saatinden 15 dakika önce uyanıp, uyandırmayı beklemedim...Uyandırma çalmadığında resepsiyonu taciz etmedim... Gece geç saatte, ya da sabah erken saatte ders çalışmadım... Sadece AN'A odaklandım, AN'I yaşadım...Genellikle çalışırken, üç-dört adım sonrasını hesaplayıp, AN'DAN ileride oluruz ama turist olunca bu tamamen farklılaşıyormuş...Çok hoşuma gitti:)) Her sene bir kere mutlaka turist olacağım ve FEST'le mutlaka bir gezi yapacağım. Buna karar verdim...Ama bu işi sadece ve sadece FEST'le yapabilirim. Zira bunca senenin verdiği deneyimle rahatça diyebilirim ki: FEST'te işini gerçekten iyi yapan insanlar var...Hem de her kademede...İçeride, "işin mutfağında" yani ofiste ve "sahada" yani otobüste tur lideri olarak...
Peki nereye gittim?
Şöyle tarif edeyim: Bir tarafı Atlas Okyanusu, bir tarafı Akdeniz, bir yanı çöl, diğer yanı dağ... Dağlarda müthiş sedir ağaçları. Çöllerde doğanın hediyesi ÇÖL GÜLLERİ... Susadınız mı, mis kokulu nane çayı, acıktınız mı tajin veya kuskus... Kum rengi kasabalar, toprak rengi şehirler. Kısaca FAS!!!
Ben çok etkilendim...Hiçbirşey bilmeden yola çıkmıştım, bayağı sürpriz oldu... Tabii bir sürü isim vardı kafamda: Casablanca, Marrakesh, Ouarzazate...Ama en çok etkilendiklerim bunların dışındaki yerler/şeyler oldu.


  • FES kenti muhteşem! Benim birinci sıraya oturttuğum yer burası oldu. Daracık sokaklar, açık sarı rengini muhafaza eden bir eski şehir bölümü... O sokakların içine saklanmış hareketli yaşam, çarşılar, dükkanlar, camiler ve medreseler. Arabanın giremediği o şehir dokusunun içinde mal taşıyan eşekler ve katırlar. Eski başkentlerden birisi FES ve bugün hala ülkenin manevi başkentliğini sürdürüyor. Eskiden kervanların geçiş noktasındaki en önemli duraklardan biriymiş ve zenginliği ile herkesi kendine çekermiş. Büyük bir ilim merkeziymiş. Dönemin en önemli üstadları burada toplanırmış. İşte bu birikim, o daracık sokakların arasındaki labirentlerde kıvrıla büküle yürürken, duvarları ve avluları aşıp içinize işliyor hala...Bence inanılmaz bir atmosfer ve müthiş bir deneyim...Evet, evet...Birinci sırada kesinlikle FES!

  • UDAİA KASBA'sı... Kişisel listemdeki ikinci sırada yer alıyor. Başkent Rabat'ta, deniz kıyısına inen eski bir bölgede, etrafı surlarla çevrilmiş bu müthiş kasba, özellikle mavi - beyaz evleriyle beni büyüledi. Yine daracık sokaklar, son derece fotojenik mavi kapılar... Beklenmedik bir sürprizdi ve çok hoşuma gitti. Yürüyüşün sonunda, badem kurabiyeleri ve nane çayı bulunca daha da fazla beğendim:)) Yüzüme çarpan kuvvetli okyanus kokulu rüzgar da işin cabası oldu.

  • Kişisel listemde üçüncü sıraya MARRAKESH'in ünlü JEMA EL F'NA MAYDANI'nı koyuyorum. Meydanı dolanırken "Bu kadar yer gezdim dolaştım ama burası kadar çılgın bir yeri acaba nerede gördüm" diye düşünüp durdum. Gerçekten ama gerçekten her anlamda sıradışı bir yer burası ve saatlerce yürümeme rağmen hiç sıkılmadım. Öğleden sonra saat 16.00 civarında başlıyor hayat ve açılışı yapanlar genellikle taze portakal suyu sıkıp satan arabalar oluyor. Sonra salyangoz haşlaması satan arabalar geliyor meydana ve bu sıralarda akşam saatlerinde binlerce insanı doyuracak mobil restoranlar kurulmaya başlanıyor. Akşam gölgeler iyice bastırdığında, her yer iyice canlanıyor: Dansçılar, müzisyenler, etrafına yüzlerce kişiyi toplayan meddahlar, sihirbazlar, kınacılar, tezgahlarında azı dişleri veya takma damak gibi mallarını sergileyen dişçiler, yılan oynatıcıları, kılıç ve ateş yutanlar, millete devekuşu yumurtası veya gergedan boynuzu tozu satan tuhaf görünümlü tüccarlar, hokkabazlar, cambazlar...İnanılmaz oluyor gerçekten! Meydanın ayrı bir bölümüne kurulan yüze yakın mobil restoranda, hem Faslılar hem de midesine güvenen turistler omuz omuza yemek yiyorlar. Yenilenler: Çöp şiş, dil balığı, kalamar tava, kızarmış karides, çeşitli salatalar, sebzeli veya etli kuskus...Bir de sakatatçılar var ki müşterileri genellikle Faslılar oluyor zira yabancılar için ağızlarından dışarı sarkmış dilleriyle koyun ya da inek kelleleri biraz "hazmı zor" manzaralar yaratıyor. Ben de bir akşam yemeğimi bu meydanda yedim: Bir porsiyon kalamar, salata, kola, ekmek ve meşhur acılı sos "harissa"...Galiba hepsine 7 dolar verdim...O kadar ucuz yani... Üstüne de meydan manzaralı kafelerden birinde bir "café noir" çektim cila niyetine... Sanırım o gün o meydanda toplam 6,5 saat geçirdim ve hiç sıkılmadım...

  • Kişisel listemdeki dördüncü sırada Orta Atlaslar'dan geçerken gördüğümüz ATLAS SEDİRİ var...Ulu ağaçlar. Kocaman gövdeler...Dünyanın en dayanıklı ahşaplarını veriyor bu ağaçlar ve görünümleri tek kelimeyle anıtsal.

  • Beşinci sıraya çöl güllerini koyuyorum. Doğanın en güzel hediyelerinden biri bence. Çöl kumları kristallere dönüşüyor ve sonra birleşerek, adeta gül yaprakları gibi şekiller oluşturuyorlar. Bir araya geldiklerinde ortaya resmen kumdan bakara gülleri, japon gülleri ve yaban gülleri çıkıyor. Gözümle görmesem inanamazdım ama gördüm ve alıp evime getirdim:))

Bunlar benim ilk beşim ama daha o kadar çok şey var ki anlatacak, nasıl özetlesem diye düşünüyorum. Karlı Yüksek Atlasları mı anlatsam, yoksa incecik altın rengi kumuyla Merzuga Çölü'nü mü? Casablanca'nın batılı görünümünü mü yoksa Marrakesh'in portakal çiçeği kokan bulvarlarını mı? Kızıl renkli kasbalar mı, zümrüt rengi vahalar mı?


Hepsini beğendim... İyi ki gitmişiz!