17 Mart 2010 Çarşamba

Okuma Önerileri... Sergi Haberleri...


Bir dolu kitap var elimde yine...Şekerci dükkanına düşmüş çocuklar gibi, hangisine dalsam diye heyecanla düşünüp duruyorum. Biraz felsefe, biraz din, biraz macera, biraz kurgu, biraz bilim kurgu...Hepsinden var yani...

En son bitirdiğim kitabı anlatayım: Frank Schatzing'den SÜRÜ... Okyanusların derinliklerinden beslenen tuhaf mı tuhaf ama insanı bir o kadar da düşünmeye sevkeden, çevreci bir kitap. Bir sürü şey öğrendim ve bu öğrendiklerimi özellikle İskandinavya ve İzlanda turlarımda anlatmayı planlıyorum. Örneğin, bu kitabı okuyana dek, dünyanın kara parçalarının oluşmasında etkili STOREGGA KAYMASI denilen olağanüstü yıkıcı fenomenden haberim yoktu. Deniz memelilerinin genel davranış modelleri, beslenişleri; deniz bakterilerinin, derin deniz tekhücrelilerinin bireysel ya da simbiyotik yaşam formları; okyanuslardaki petrol platformlarının inşa ediliş ve işleyiş prensipleri; İNUİT'lerin gelenek ve görenekleri; açık denizde sıcak/soğuk su akıntılarının kıyılarda yarattığı iklimsel etkiler, uzun vadede döngü değişirse olabilecekler ve bunun insan soyu üzerindeki ölümcül etkileri; hidrat buzulları...Bunlar ilk andan aklıma gelen öğrendiklerim...Kitabın yaklaşık 800 sayfa olduğunu ve tüm kitabı okurken, her zaman olduğu gibi, kurşunkalemle satır altlarını çizdiğimi söylersem, ne kadar çok malzeme biriktirdiğimi tahmin edebilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa, başrolünde Jodie Foster'ın oynadığı CONTACT filmini sevdiyseniz ve evrene/dünyaya at gözlükleriyle bakmıyorsanız bu kitabı çok seversiniz...Olağanüstü edebiyat beklemeyin ama okuyacaklarınız sizi epeyce mutlu kılacak... Uzaylıları gökyüzünden beklemeyin ve dünyadaki TEK akıllı canlının BİZ olduğumuzu sanmayın!
Dünden beri okumakta olduğum ve hızla yarıladığım bir kitap da Derman Bayıldı tarafından yazılmış: Bizans'ta Üç İmparatoriçe Theodora - İrini - Zoe . Değişik kaynaklardan faydalanarak, ortaya hap şeklinde bir kitap çıkarmış. Doğu Roma İmparatorluğu'nun tahtına ortak olmuş üç önemli kadını anlatmış bu çalışmada ve tarihsel olayları sadece soğuk ve nesnel bir bakışla vermek yerine, biraz da romanlaştırarak anlatmış. İstanbul'un değişik dönemlerine damgalarını vurmuş bu üç güçlü kadını hızlıca tanımak için, ilginç ve kolay okunan bir kitap. Yine fazla edebiyat yok, fazla detay da yok ama bu üç kadını tanımak için yeterli olacaktır. Benim meşhur "İstanbul'un Kadınları ve Kadın Eserleri" turum için pek çok malzeme çıkıyor okurken...

Rifailik hakkında bir kitap okuyorum: Kenan Rifai ile Aşka Yolculuk... Rifailiğin şu andaki en önemli temsilcisi Cemalnur Sargut Hanımefendi ile yapılmış uzun bir söyleşinin kitaplaştırılmış hali. Yine bu zarif hanımefendiyi, geçtiğimiz Cumartesi günü, İstanbul Kadın Eserleri Kütüphanesi'nde harika bir panelde dinleme fırsatı yakaladım. Konuşmacıların hepsi olağanüstüydüler açıkçası ama Cemalnur Sargut Hanımefendi, tabii ki içindeki aşkı öyle güzel yansıtıyordu ki, dinleyenlerin hepsi çok etkilendiler. Merak edenler için hemen ekleyeyim: Panelin konusu "Tasavvuf'ta Kadın" idi...

Uğur Kökden'in sanat üzerine denemelerinin bulunduğu Zaman Devriyeleri beni benden aldı ve götürdü en sevdiğim müzelere...Kimler yoktu ki orada? Rembrandt'tan Haals'a Kuzey'in puslu ustaları, Fatma Tülin'den Celile Hanım'a ülkemizin kadın ressamları... Müthiş tablolar, o tabloların arka planında olanlar, ressamların hayat öyküleri, sanat yaşamlarının kısa bir öyküsü... O kitabı okurken de Avrupa'da yaptığım turlarda anlatabileceğim yeni şeyler ekledim dağarcığıma...

Sıradakilere gelince....Tabii ki Enis Batur'dan bir kitap var her zamanki gibi: Başkalaşımlar. Fazla bir şey söyleyemeyeceğim zira ne desem az! En sevdiğim yazar, en sevdiğim beyin...

Bir kalın kitap bekliyor yine: İmprimatur. 17. yüzyıl Roma'sına götürecek eser beni...Barok Çağ'ın müziği, resmi, tıbbı, gastronomi ve astrolojisi ile sürüklenen 870 sayfalık bir koca eser. İki yazarı var kitabın: Rita Monaldi ve Francesco Sorti... Kitabın içinde bir de müzik CD'si var. Kitabın okunması sırasında dinlenmesi gereken müzikleri içeriyor. Bu yazıyı yazarken bir yandan da o CD'yi dinlemekteyim. HARİKA!!! İmprimatur, Papa'nın bir eserin yayınlanması için verdiği onay demekmiş... Kitabın alt başlığı, belki de sloganı şöyle: Sırları istediğiniz kadar yayınlayın, gerçek esrarını korur...

Şimdi gelelim son günlerde gezdiğim sergilere...

Cumartesi günü Tasavvuf'ta Kadın panelinden sonra soluğu İstiklal'de aldık. İlk iş Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'ne koştuk. Üst katta Lidyalılar ve Dünyaları Sergisi vardı. Anadolu'nun bu ilginç ve kendine has toplumu üzerine çok güzel hazırlanmış bir sergiydi. 15 Mayıs'a kadar açık... Başkentlerinin yamacından geçen nehrin altın dolu sularının nasıl da ülkenin kaderini değiştirdiğini, nasıl evlerde yaşadıklarını, çanak çömleklerini, at ve atçılık geleneklerini öğrenmek için harika bir fırsat!

Alt katta, Sermet Çifter salonunda ise bir DİVA'nın sergisi vardı: Semiha Berksoy - Ben Yaşardım Aşk ve Sanatla-!!! Allahım, o ne üretkenlik, o ne hayalgücü... O ne ses! O ne yetenek! Tek bir çizgiyle, dünyanın lafını edebilmek! Ne kadar şanslıydık ki, tam biz gezmeye başladığımızda Semiha Hanım'ın kızı Zeliha Berksoy bir gruba eşlik ederek içeri girdi. Serginin bir kısmını onun ağzından dinleyerek gezme şansına erdik ki bu müthiş bir şey oldu. Bazı resimleri ne için ve hangi düşünceyle yarattığını kızından duymak harikaydı doğrusu.

Oradan Pera Müzesi'ne geçtik ve Picasso'nun Suite Vollard serisini görmek için müzenin 4. ve 5. katlarına yollandık hemen. Sanatçının bu serisinin tamamını görmek çok kolay bir şey değilmiş ve Mapfre sigortanın elinde bulunan koleksiyon, serinin tümünü içeriyormuş. Çok hoş oldu ve görgümüz/bilgimiz artarak ayrıldık sergiden. İtiraf edeyim ki, Picasso'yu hiç bir zaman kendime yakın hissedemedim ve bu fikrim değişeceğe de pek benzemiyor.

Bugün ise Enis Batur'un kitapları sayesinde tanıdığım Fatma Tülin'in, Nişantaşı'nda iki galeride sergilenen eserlerini görmeye gittim. Serginin adı "Gezici Parçalar" ... İki bölüm halinde sergilenmiş eserler... Her bir parça hem "TEK" ve "BİRİCİK" olmak üzere yaratılmış ama aynı zamanda bir o kadar da "BÜTÜN" ve "BİRLİKTE" var olabiliyorlar. BAKAN ve GÖREN kişinin duygularına göre bir araya gelebilen BAĞIMSIZ parçalar ve bence inanılmaz etkileyici... Çok hoş bir gün oldu bu sayede...

Kışın İstanbul'u seviyorum derim ya, haksız mıyım sizce? Kitaplar, sergiler, konserler... Hayatı anlamlı kılan şeyler...

4 Mart 2010 Perşembe

Nişantaşı Notları / 1

Ohh beee!!! Sonunda taşındım! Evimin doğalgazı bağlandı. Kalorifer peteklerinin havası alındı, musluklarımdan da sıcak su akıyor artık! Başvurularımda adres olarak Nişantaşı'nı veriyorum ve evden çıktığımda, hayatın tam ortasına düşüyorum -ki istediğim tam da buydu-.
Geçenlerde bir arkadaşım söyledi: Eğer birine beddua etmek istiyorsan "Taşınasın İnşallah!" de, yeter!!! Valla haklıymış...Ben ki, normalde taşınmayı hiç dert etmem, bu sefer anamdan emdiğim süt burnumdan geldi desem yeridir...Ama geçti...Bitti...Artık pencerelerine İKEA'nın dantelli perdelerini taktığım, tatlı bir Nişantaşı dairem oldu:)) Cuma günü de çiçekli kumaşla kaplatmaya verdiğim koltuklarım da gelsin, "tam süper" olacak. Tabii bununla da bitmiyor: Daha sırada bağlanmasını beklediğim KabloTV var...Şantiye elektriği ve suyu kullandığımız için, bunların da üzerimize alınması lazım...Neyse, bunlar da olur...
Sanırım eskiden Harem Notları olarak adlandırdığım yaşam dizimi, Nişantaşı Notları olarak sürdüreceğim. Bugünkü de birincisi olsun...
Geçen sene tam da bu günlerde, Harem'e taşınmış, yerleşmiştim. Arada çok acayip olaylar olmuştu hatta...Güleyim mi ağlayayım mı bilememiştim. Sonra gülmeye karar verip, her ne gelirse gelsin, hayrıma olacağına inanıp, herşeyi akışına bırakmıştım. Hatta kısa bir süre sonra, da herşey düzene girmiş ve ben hayata artık bambaşka gözlerle bakmaya başlamıştım. Fakat yazın, en beklenmedik bir anda, annemi kaybedip de yapayalnız kalınca, artık bir ailem olmadığı gerçeğiyle savaşmak çok ama çok yormuştu beni. Erkek arkadaşım, sağolsun, yuvasını açtı. Yalnız kalmadım hiç...Hem o, hem de dostlarım yalnız kalmama ve böyle hissetmeme izin vermediler...Dolayısıyla Harem evine hiç gitmez oldum. Ama "Kendine Ait Bir Oda" sendromu hiç bırakmadı yakamı...Sonunda, yalnız kalsam da, içinde kendimi yalnız hissetmeyeceğim bir mekan arayışına girdim. Nişantaşı bu tarife uyuyordu ve hem erkek arkadaşıma, hem de can dostum Pürlen'e yakındı...Neticede, şu anda, artık İstanbul'un bu güzide semtinde, kendime ait bir odam var:)) İçinde ne kadar vakit geçireceğimi henüz bilemiyorum ama yeniden başlamak için hiç de fena gözükmüyor...
Nişantaşı hakkında ilk izlenimlerimi çok yakında paylaşmaya başlayacağım. Şu anda ilk farkettiğim şeyler şunlar:
  • Uzun zamandır sokaktan geçen yoğurtçu görmemiştim. Geçen gün çıngırağının sesini ilk duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Çocukluğumdaki gibi bir tatlı his doldu içime. Henüz yoğurt almadım ama bir gün alacağım. Malaya benzeyen aletiyle, yoğurdu kesip tabağa koyuşunu seyretmek için...
  • Şu ana dek muhatap olduğum bütün esnaf, son derece efendi insanlar. Kibar ve gün görmüş geçirmiş halleri var.
  • POLEN PASTANESİ, SÜPERRRRRRRRRRRRRRRR... Allahım!!! Bir ekleri var...Bir tartöletleri var...Krem patisöri'nin lezzeti, inanılmazzzzzzz... Gitti rejimler, gelsin kilolar!!!
  • TATBAK'ı buralarda herkes bilirmiş...O ne lahmacun?! O ne fıstıklı kebap?! Bugüne dek nasıl oldu da bunlardan bihaber yaşamışım ben? Neyse ki, eksikliklerimi giderme konusunda- en azından gastronomik anlamda- çok hızlıyımdır.
  • KabloTV bağlatmak neredeyse bir hafta sürüyor. Pazartesi başvurdum, Cumartesi inşallah bağlanacak! Yani bugün sünnet-yarın deniz değilmiş...

Kısacası, taşınma işlemi tamam da, yerleşme işlemleri hala sürüyor...Ama en azından artık evim sıcak ve sıcak suyum akıyor:)) Daha ne olsun?