22 Şubat 2010 Pazartesi

Kısa Bir Taşın(ama)ma/Yerleş(eme)me Öyküsü


1 Şubat 2010 tarihinden başlayarak, harika bir ev tuttum kendime. Tam istediğim yerde şıkır şıkır bir daire... Kontratı yaptım ve hemen ardından tura çıktım ve turun her dakikasında bir an evvel İstanbul'a dönüp, yeni cici evime yerleşeceğimi hayal ettim. Bu benim için yeni bir sayfa açmak, herşeyi sıfırlamak anlamına gelecek olan son derece önemli bir adım olacaktı. Tur bitti, İstanbul'a döndüm. Hafta sonunu ancak geçirdim içim içimi yiyerek ve hemen hafta başında, nakliyat firmasını aradım. Önceden tanıdık olduğumuz için, iyi de bir fiyat verdiler bana ve hoppaaa deyip taşındım. Eşyayı attım yeni eve, kombinin bağlanması için de hemen Baymak yetkililerini aradım. Ev yeni inşa edilmiş kombili bir daire olduğu için, "ilk çalıştırma" gerekiyordu... Neyse, lafı uzatmayayım... Sadece şunu söyleyeceğim:

Neredeyse ay bitti ve ben dairemin içinde bir gece bile uyuyamadım...Neden mi?

Çünküüüüüüü...

Hala kombim bağlanmış değil...

Kombim bağlanmadığı için ev buz gibi ve sıcak suyum da yok.

İGDAŞ Okmeydanı çalışanları ile artık kanka olduk.

Ev sahibim bile kendi dairesinin numarasını ve tam adresini bilmiyormuş. Kontrat tamamen yanlış yapılmış...

ve saire, ve saire...

Ben bu evreni yakalarsam torpiline başlayacağım...EYYY ŞEBO İNSANI!!! Duy sesimi....

Neyse, şaka bir yana, bu bekleme durumunun bana faydaları da olmadı değil...O kadar çok ıvır zıvır attım ki, anlatamam. Neredeyse her gün battal boy çöp torbalarıyla kağıt, zamanı geçmiş gereksiz belge, dünyanın dört bir yanından toplayıp biriktirdiğim vadesi dolmuş broşürler, kurumuş/yazmayan/tükenmiş-tükenmez kalemler, artık senelerdir çalışmadığım turizm acentalarının miyadı dolmuş voucher koçanları, son kullanma tarihi geçmiş ilaçlar... Eski giysileri zaten dağıtmıştım... Aman Allahım!!! Resmen bir çöp ev olmaya ramak kalmış ve ben farkında değilmişim hala...

Geçen hafta Sultanhamam'da kumaşçıları dolaştık Didi ve onun vasıtasıyla tanıdığım Lalehan ile...Çiçekli nefis kumaşlar aldım ve koltuklarımı kaplatmaya gönderdim. Alışveriş üstüne bir de Hamdi'de kebap çaktık ki, günün en zevkli kısmı buydu diyebilirim. Kusura bakmayın ama ayva tatlısına ruhumu satabilirdim...Manzara nefisti, gökyüzü de yağmur bulutlarından yeni sıyrıldığı için harika bir maviyi yansıtıyordu aralardan. Bir de Süleymaniye üstüne güneş düşünce, ortalığı altın renkli bir toz kapladı sanki...Nefisti, nefis...

Mutluydum, aslında hala da mutluyum ama maalesef bir türlü evime yerleşemediğim için biraz da kızgınım. Bana bu saçmalığı yaşatan dairesinin numarasını dahi bilmeyen ev sahibimi/aradaki emlakçımı-ki en az kusur onda-/apartmanın doğalgaz işlerini yapan ve yalapşap iş yaptığı için beni ortada bırakan taşeron firmayı buradan esefle kınıyorum!!! Laf olsun işte!!! Kimsenin umrunda olacak değil ya...

Velhasıl, işin komik tarafı, şu anda üzerimde ŞUBAT ve hatta MART kirası bile ödenmiş 2 adet daire var ve ben kendi evimde kalamıyorum... İşin şaka kısmını görebilmeyi başardığım anda eminim çooook güleceğim...

Arkası yarın:))



16 Şubat 2010 Salı

Tokay Oda Filarmoni




Bu akşam İTÜ Maçka Mustafa Kemal Konferans Salonu'nda değişik bir konser vardı. Hayır, bu seferki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın artık -bana göre- demode kalan konser programlarından biri değildi... Bu seferki, ülkemizin sayılı kadın şeflerinden Serâ Tokay'ın 2004'de kurduğu Tokay Oda Filarmoni'nin seslendirdiği sıradışı eserlerle dolu harika bir programdı. Üç eser dinledik ve üçü de birbirinden ilginçti...


Konserin açılış parçası, Schönberg'in Op.9 Oda Senfonisi oldu. İlk defa dinlediğim, pek de kolay olmayan, dinleyiciden de katılım ve dikkat gerektiren "zahmetli" bir müzik parçasıydı. Enstrümanların geçişlerini takip ederken, müzik içinize işliyor ve o zaman birbirinden çok farklı olan tonları aralarda yakalayıp, yorumlayabiliyorsunuz. Öyle "Kapat gözünü, kırları bayırları hayal et" tarzı müziklerden değil...Bunu bekleyen kimi dinleyiciler, neye uğradıklarını şaşırdılar ve ben de onların yüz ifadelerini seyrederken pek eğlendim.


Konserin ikinci parçası, Dvorak'ın Op. 44 Nefesli Çalgılar İçin Serenad'ıydı. Bütün yaylılar sahneyi terkettiler ve geride tüba, bas klarinet, kontrfagot gibi her zaman sahnede görme fırsatımız olmayan enstrümanları da içeren bir müzisyenler topluluğu kaldı. Eser çok hoştu açıkçası...

Aradan sonra yeniden sahneye çıkan nefesli çalgıların yanında bu sefer de, bir viyolonsel ve kontrbas vardı ve seslendirilecek eser Richard Strauss'un Op.4 Süit'iydi... Dinlediğim eserler içinde en sevdiğim, bu oldu.


Konser sonunda dinleyiciler hallerinden memnun görünüyordu. Schönberg'de biraz sarsılmış olsalar da, sonrasında toparlandılar.

Orkestranın internet sitesinden okuduğuma göre, 2010 yılı içinde 5-6 konser vermeyi düşünüyorlarmış. Seslendirilecek eserler arasında ülkemizde pek fazla duymadığımız yapıtlar olacakmış. Genellikle 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın ilk yarısı döneminden besteciler seçeceklermiş. Schönberg, Webern, Stravinsky, Berg... Sizce de müthiş değil mi?

Kısa notlar:

  • İTÜ Maçka'daki Mustafa Kemal Konferans Salonu, kelimenin tam anlamıyla KÖHNE bir yer... Klasik müziğin bu tozlu salonlara mahkum kalmasına üzülüyorum. Tamam, tabii ki CRR, Lütfi Kırdar, İş Sanat gibi şahane yerler de var ama beni üzen, şehrimizin adını taşıyan Devlet Senfoni Orkestrası'nın, AKM'nin kapanması ile yersiz yurtsuz kalmış olması galiba. Üstelik KÜLTÜR BAŞKENTİ olduğumuz senede...Orkestramızın evi yok! Öte yandan kaç İstanbullu orkestrasına sahip çıkıyordu ki zaten? Neyse, bu yazının konusu bu değil aslında. Ama bunu da yazayım bir ara demek ki...
  • Bu akşamki dinleyici kitlesi içinde, aslında gazinoya giderken yolu yanlışlıkla bu salona düşmüşe benzeyen tipler vardı. Schönberg başlayınca neye uğradıklarını şaşırdılar...Aralarında konuşmaya, kıs kıs gülmeye ve birbirlerinin böğürlerine dirsek atıp, şakalaşmaya başladılar. Zaten arada da çıkıp gittiler.
  • Bir başka grup dinleyici ise, eser bitmeden, her bölümün sonunda,olur olmaz yerde alkışlayıp durdu. Bu hareket, evrensel olarak, klasik müzik adabına ne kadar uzak olunduğunun en büyük göstergesidir...
  • Fuayede kahve, bisküvi v.s satan bir büfecik vardı ama ortam keyifli değildi bence. Yani hani "al arkadaşını, konser arasında bir kahve içip, azıcık etrafı gözle, kim var kim yok bir bak" tarzı bir ortam değildi. Zaten ben de yalnız olduğum için hiç çıkmadım.
  • Bir de sürekli şekerleme/bisküvi/gofret yiyen birileri vardı. Hışır hışır kağıtları açıp açıp bir şeyler atıştırıp durdular. Off ki ne off!!!

Yine de herşeye rağmen, Serâ Tokay'a ve onun bageti altında bir araya gelmiş bütün müzisyenlere teşekkür etmem lazım zira ülkemizin şartları içinde resmen Don Kişot'luk yapıyorlar.

İşte tam da bu yüzden derim ki, Tokay Oda Filarmoni'nin konserlerini kaçırmamak ve sonuna kadar destek olmak lazım. Koyu karanlığı delen ışık hüzmelerinden biri de bu insanlar...Ve ancak bizlerle çoğalır ışık...

http://www.tokayfilarmoni.com/

13 Şubat 2010 Cumartesi

Taşınma Halleri


Son iki senede kaç kez taşındım, kaç kez ev değiştirdim, kaç kez eşya toparladım artık unuttum. Her seferinde daha da azaltmaya uğraşırken, eşya ve özellikle ıvır zıvır miktarının sürekli artmasına nasıl da şaşırıyorum bir bilseniz... Ağır ve "havaleli" olarak tabir edilen eşyam olmamasına rağmen, mutfak eşyalarının, kitapların, ve senelerdir sağdan solda toplanıp evin içinde bir şekilde yer tutmuş diğer şeylerin miktarı, geçen gün beni taşımaya gelen şirketin adamlarını da epeyce şaşırttı. Oysa bunun böyle olduğunu özellikle belirtmiştim. Demeki ki, tek kişinin ıvır zıvırı, kitabı ve mutfak eşyası ne kadar olabilir ki diye düşünmüş olacaklar ki, gördükleri manzara karşısında biraz ekstra "planning" yapmak zorunda kaldılar...Neyse ki yükleme işinin sonunda getirdikleri araca sığdı her şey ve Harem evini ardımda bırakıp, yeni mahalleme doğru yola çıktığımda, tuhaf bir biçimde, eski yaşamıma da veda ettiğim hissine kapıldım.

Bu blogu takip edenler bilirler mutlaka: Annemin kaybından sonra, Anadolu yakasında sürdürdüğüm yaşantımı Avrupa yakasına taşımaya karar vermiş ve daha önce hiç yaşamadığım bir bölge olan Nişantaşı'nda ev bakmaya başlamıştım. Uzun süren meşakkatli araştırmalar, arada yaşanan türlü sinir harpleri ve hayal kırıklıklarının ardından, tam da istediğim gibi bir daire buldum. Hayal kırıklıkları ve sinir harpleri derken emlakçılarla yaşananları anlatmaya çalışıyorum. Zira ev arama sırasında pek çok kıymetli bilgi edindim. İşte sıralıyorum:

1- Eğer daire "bahçe katı" olarak geçiyorsa, bilin ki orası girişin altında, pislik içinde bir boşluğa bakan, rutubet kokulu bir dairedir.

2- Eğer daire "bahçe stüdyo" olarak geçiyorsa daha da kötü; çünkü bu sefer aynı pisliğe bakan bir hücreden bahsediliyor demektir. Genellikle bahçe denen yerde iğrenç kediler yuva yapmış oluyorlar ve etraf afedersiniz kedi çişi kokuyor oluyor. Yanlış anlamayın, kedilere karşı özel bir tavrım yok ama bir sürüsü bir arada olunca, cinlerim tepeme çıkıyor.

3- "Bakımlı şirin daire" deniyorsa, bilin ki içine en az 5 milyar para dökmeniz lazım. Üstelik "şirin" kelimesi ne anlama geliyor hala anlayabilmiş değilim. Haa tecrübelerime dayanarak, "küçücük" anlamına geldiğini çözdüm sayılır...

4- "Teşvikiye Camii'ne yakın" deniyorsa, bilin ki, Beşiktaş Evlendirme Dairesi'ne daha yakın...

5- "Merkezi konumda" lafını hala tam çözemedim zira beni her götürdüleri ev, emlakçılar için hep "merkezi" idi... Nereye göre merkezi???

6- "Aile Apartmanı" deniyorsa, bilin ki, apartmandan içeri girdiğiniz anda, pişirilen yemeklerin kavrulmakta olan soğanlarının kokuları üzerinize bulut gibi yapışacak demektir. Hayatta en nefret ettiğim şeydir...

7- "Bakımlı çatı katı" genellikle tuhaf bir çatı altı boşluğu ihtiva eden, küçük bir daire demektir. O boşluktan ne oda olur, ne başka bir şey. Ama sordular mı, çatı katı...Hele bir de o boşluğa dairenin içinden merdivenle çıkılıyorsa, al sana çatı dubleksi!!! Haa, tabii bu arada asansör falan YOK!!!

8- "Kupon Daire"? Çözemedim...İleride inşallah...

9- "Kelepir" ? Hiç girmeyelim o trafiğe...Ne köy olur, ne kasaba!!!

10- "Sahibinden" diye aradığım 10 ilanın 9'u emlakçı çıktı. Aman dikkat!!!

11- Eğer daireyi anlatırken sadece"Masrafsız" diyorlarsa, yeri kesin kötüdür. Daire de pek sevimli değildir...

Bunlar ilk olarak aklıma gelen şeyler. Aslında liste uzar gider ama sizler de tahmin edebilirsiniz az çok...

Nihayet, aradığımı buldum ve sonunda taşındım. Tek sorunum, doğalgaz bağlantıları için yapılmış olan bir hata...Dolayısıyla evim buz gibi ve orada kalamıyorum henüz. Ama her gün gidip eşyalarımı karıştırıyorum. Hala bir sürü şey atıyorum. Yeni hayata temiz temiz başlayayım istiyorum.

Nişantaşı keyifli bir yaşam yerine benziyor. Sanırım burada iyi vakit geçireceğim. "Harem Notları" yazıyordum eskiden, şimdi de "Nişantaşı Notları" yazarım artık:))

Şans dileyin!!!