28 Ocak 2010 Perşembe

İstikamet AFRİKA!!!




Valla aslında kendi kendime bir söz vermiştim: AFRİKA'ya tur götürmem!!! Olmadı, sözümü tutamadım ve yarın Tanzanya'ya gitmek üzere yola çıkıyorum.


En son seneler evvel Ayşegül'ümle gitmiştik Afrika'ya...O istemişti onu oralara götürmemi...O yıl Portekizli gruplara çalışmıştım back to back, ekonomik olarak epeyce rahatlamıştım ve iyi de bir bütçe ayırmıştım seyahat planlarımız için. Kızkardeşim Ayşegül'e de sözüm vardı, nereye isterse oraya götürecektim. Rahmetli bana şöyle demişti: Abla beni hayvanları göreceğim bir yere götür. Ben de Afrika'ya ne dersin diye sorduğumda, gözlerinde oluşan pırıltı yeterli cevabı vermişti zaten bana...Seneler sonra, hatta o bu dünyadan göçüp gittikten bile çok sonra, onun bu seyahatimiz sırasında yazdığı günlüğünü buldum. Bir cümle vardı orada: Ablam bu dünyadaki en iyi abla... Daha başka bir sürü güzel şey sıralamıştı defterine ve ben bunu bulduğumda hüngür hüngür ağlamıştım. Şu anda da bu satırları yazarken gözlerimden yaşlar süzülüyor. Seneler geçti aradan ve yaşamımın en sert virajlarını aldığım zamanların sonunda, tam da onun doğumgününe denk gelen zamanda, onunla gezip dolaştığımız ve benim sonrasında gitmeye hiç cesaret edemediğim o vahşi coğrafyaya gidiyorum. Çemberi kapatmaya...Vedalaşmaya... Ve en sonunda belki de yeniden başlamaya...




24 Ocak 2010 Pazar

Geleceğin Büyük Maestro'su...Robin Ticciati!







Bu akşam Mozarteum'da müthiş bir konser daha izledik. Ligeti, Kurtag ve Mozart'ın iki eserinden oluşan harika bir program ile, buradaki konser maratonumuzu tamamladık ve yarın sabah dönüşe geçiyoruz. Darısı Salzburg Paskalya Festivali'ne ve gelecek senenin Mozart haftasına!
Bu akşamki konserin en can alıcı noktası, benim için ne genç solistlerdi, ne de olağanüstü orkestraydı. Benim için gecenin sürprizi ve yıldızı, genç maestro Robin Ticciati oldu. Sir Simon Rattle'ı akıl hocası olarak kabul eden 1983 Londra doğumlu bu genç şef, gencecik yaşına rağmen, Mozarteum gibi kocaman ve köklü bir orkestrayı büyük bir ustalıkla yönetti. Duruşu, müziği okuyuşu, beden dili, orkestrayla kurduğu göz teması, benim gibi işin profesyoneli olmayanları dahi etkiledi.
Sanırım ileride epeyce bahsini duyacağız. Ben takipte olacağım...

Salzburg'da Kış Festivali... Yaşasın Mozart!

Christoph Eschenbach

Andras Shiff

Henüz iki gündür buradayım ama herşeyi o kadar dolu dolu yaşıyoruz ki sanki haftalardır Salzburg'daymışım gibi hissediyorum. Avrupa'nın en sevdiğim şehri ünvanını taşıyan bu mücevher kutusu kent, bu sefer de festival havasıyla sarmaladı beni. Dışarısı çok soğuk, şehri çevreleyen tepeler karla kaplı ama müziğin gücü o kadar büyük ki, ne üşüdüğümü farkediyorum ne de yoruluyorum. Beraberimdeki 19 tatlı insan da aynen benim gibi hissediyor olacaklar ki kimseden aksi yönde ses çıkmıyor.


Dün akşam Salzburg'un Haus Für Mozart isimli müthiş konser salonunda, Mozart'ın Idomeneo'sunu izledik. Genellikle Mozart'ın daha sık sahnelenen, nispeten daha popüler operalarını pek sevmem. Mesela Don Giovanni'de ölesiye sıkılırım, Figaro'nun Düğünü'nde de pek farklı değildir durumum. Buna rağmen, Sihirli Flüt'ün, melodilerini neredeyse ezbere bildiğim aryalarını dinlemekten hiç sıkılmam ama bu da sadece o opera için geçerlidir. Cosi Fan Tutte, La Clemenza Di Tito, Pontus Kralı Mitridates...Bir çırpıda aklıma geliyorlar ama ben galiba daha çok Verdi-Puccini'ciyim... Ayrıca Wagner'in Nibelungen serisine taparım. Ağırdır mağırdır ama çok müthiştir... Bir de tabii ki erken dönem operaları vardır ki beni her seferinde büyülerler: Monteverdi'nin Orfeo'suna kim hayır diyebilir? Ya da Purcell'in Dido ve Enea'sına hangi yürek dayanır? Hele Dido'nun ağıtını duyup da ağlamayacak insan var mıdır acaba? Diyebilirim ki Mozart'ın operaları benim favorilerim değiller... Aslında Mozart'ın senfonilerini de pek sevmem. Onun küçük gruplar için yaptığı besteleri, oda müziği eserlerini severim. Konçertolarını severim, özellikle adagio'ları ya da andante'leri duygu doludur... Fakaaatttt... Dün gece bir şey oldu: Mozart'ın bir operası olmasına rağmen, ilk defa canlı olarak seyrettiğim Idomeneo'yu SEVDİM!!! Nefesimi tutup öyle izledim her saniyesini... Koro, Estonya Filarmoni Korosu; orkestra, Les Musiciens du Louvre Grenoble; şef de Marc Minkowski olunca durum bir anda değişti... Amerikalı tenor Richard Croft, Girit Kralı Idomeneo rolünde hepimizi kendine hayran bıraktı. Ayrıca operayı sahneye koyan kişi de çok önemliydi tabii ki: Oliver Py! Paris'teki meşhur Odeon Theatre'ın direktörü!!! Olağanüstü bir sahne düzenlemesi yapılmıştı. Işıklar, dekor...O denli etkileyiciydi ki, uykusuz olmama rağmen, keşke hiç bitmese dedim.


Bu sabah pırıl pırıl ama buz gibi bir Salzburg sabahına uyandım. Saat 11.00de Mozarteum'un büyük konser salonunda, Andras Shiff yönetiminde Cappella Andrea Barca nın konserine gittim. Beethoven ve Mozart'ın birbiri ardına eklenen şahane eserleriyle kendimden geçtim. Coriolan uvertürü ve 3. Piyano Konçertosu Beethoven'den, Mozart'tan ise 23. ve 24. Piyano Konçertoları... Daha güzel bir sabah hayal edebilir misiniz?


Akşam ise bir başka ağır top bekliyordu beni: Viyana Filarmoni Orkestrası! Hem de yaşayan en karizmatik şeflerden Christoph Eschenbach yönetiminde! Yanında da Lars Vogt , solist!!! Eserler Mozart'tan! 10. ve 12. Piyano Konçertoları ile 34. Senfoni! Bunca senedir ve seferdir Avusturya'ya geliyorum, bir kere olsun Viyana Filarmoni'yi canlı yakalayamamıştım. Bir hayalim daha gerçek oldu bu akşam...Salzburg'un 2179 kişilik büyük festival salonunda, koca orkestrayı tam karşımda gördüm, dinledim ve her saniyesinde şükredip durdum şansıma! Torunlarım olabilecek olsa, onlara anlatırdım günün birinde... O denli özeldi yani...


Memleketteki tüm olumsuz hikayeler silindi aklımdan, yine arındım müziğin gücü sayesinde. Ne kozmik oda kaldı, ne Tekel grevi...


İki günüm daha var...Sonra yine aynı terane... Başbakan şunu dedi, BOŞBAKAN da bunu dedi...


Neyse...İki günüm daha var...Gerisini dönünce orada düşünürüm...




19 Ocak 2010 Salı

Up in the Air


İçinde George Clooney varsa, o "şey" zaten izlenmelidir ama bu seferki daha da farklı oldu benim için...Filmin konusunu yazmayacağım ama sadece şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Olumlu anlamda söylüyorum bunu...Kısaca bahsedecek olursam, büyük bir firmanın "işten adam çıkartma" uzmanı olarak görev yapan George Clooney -canlandırdığı karakterin adını hatırlamıyorum- sürekli seyahat halinde yaşayan biridir. Bütün hayatını küçümen bir tekerlekli kabin boyu valize tıkıp, senenin 300'den fazla gününü yollarda, havalimanlarında ve havada -Up in the Air, filmin adı buradan geliyor-, uçakların içinde geçirmektedir. Bir sürü mil kartı, lounge, otel, araba kiralama kartı vardır. Bir de büyük paralar karşılığında, hayatta "tek" ve "bağlantısız" olmanın erdemlerini anlatan seminerler verip, konuşmalar yapmaktadır. Ki burada harika bir metafor kullanılmış: Sırt Çantası!!! Filmi daha fazla anlatmayacağım, gidin görün! Ben bir daha izleyeceğim mutlaka...

Neyse, bu filmi yazı konusu haline getirmem, yukarıda anlattıklarımdan değil, başka ufak tefek şeylerden kaynaklanıyor: Bazı sahnelerde kendimi gördüm adeta... Havalimanlarında yaşananlar, benim de kendimce geliştirdiğim hayatı kolaylaştıran "minik -zeki" hareketler, özellikle ve hepsinden de fazla, otel odalarının yalnızlığı...

Eğer senede üç-dört kez seyahat ediyorsanız, bu genellikle sizin için her zamanki yaşamınızın rutinini bırakıp, her manada tatile çıkmak demektir. O zaman otel odaları gerçekten heyecan verici ve eğlenceli olabilir. Ama eğer benim gibi sık sık seyahate gidenlerdenseniz, o zaman otel odalarını kanıksarsanız, sizin için artık heyecan verici bir yanı kalmaz olayın... Tabii bu arada bazı özel otelleri, benim çok sevdiğim otelleri ayrı tutuyorum, zira onlara ne zaman geri dönsem, içim heyecanla kıpır kıpır oluyor. Neyse, demek istiyorum ki, eğer işiniz gezmekse, o zaman otel odaları yalnızca "içinde uyuduğunuz yerler"e dönüşebiliyor. İçine girersiniz, duşunuzu yaparsınız, televizyonunuzu açarsınız, yastıkları üst üste koyarsınız, şansınız varsa -çünkü her otelde bulunmuyorlar-odadaki su ısıtıcısı ile suyu kaynatıp sallama çay yaparsınız, sonra kitap okurken uykuya dalarsınız. Etrafınızda "sizin" eşyalarınız yoktur, "sizin" anılarınız yoktur, "sizin" yaşamınızın parçaları yoktur...Nötr bir ortamdır, hatırasız, belleksiz... Ve hepsinden ötesi, yalnız bir ortamdır. Yalnızsınızdır... İşte bu yalnızlık duygusunu öyle iyi işlemiş ki film!!! Orada koptum resmen... Gidin, görün, ne demek istediğimi anlayacaksınız...

Bir de George'un evi var ki evlere şenlik! Nasıl karaktersiz, nasıl ruhsuz, nasıl soğuk ve nasıl "ev gibi değil", anlatamam...Beyaz, gri ve metalik...Nefret edilesi bir yer... Bu durumu da anlayabiliyorum aslında, çünkü bazı zamanlar öyle bir denk geliyor ki, evimin içine akşam girip, sabah apar topar çıkıyorum... Çiçeklerime su bile veremediğim zamanlar oluyor... Ama yine de evim hiç bir zaman o denli soğuk ve can acıtıcı derecede metalik olmadı, olmayacak!

Seyretmediyseniz, bir an evvel gidin. Bambaşka bir tat alacaksınız, ben aldım...

7 Ocak 2010 Perşembe

Film Önerileri

Son günlerde sinemalarda vakit geçiriyorum. Kısa ve öz olacak:
AVATAR'a gidilsin! Konu vasat, klişe ve beklenmedik hiç bir şey olmuyor filmde ama teknik olarak öylesine üstün ki, sinemayı sevip de gitmemek olmaz. İstinye Park'ın İMAX 3D donanımlı salonlarında izleyin hem de...Perde dev gibi ve gözlükleri takınca resmen o dünyanın içine dalıp gidiyorsunuz. Sakın ön sıralardan yer almayın, şaşı olursunuz vallahi. En arka üç sıra ideal ve mutlaka orta yerlere denk getirin oturma düzeninizi. Son iki saatte alacağınız sıvıları kısıtlayın çünkü film 2 saat 40 dakika sürüyor ve ara YOK! İMAX tekniğinde -nasıl bir şey olduğunu bildiğimden değil, öyle söylendiği için yazıyorum- film durdurulamıyormuş. Dolayısıyla başladı mı sonuna kadar izleniyor bir seferde...Zaten de bir nefeste izliyorsunuz ve vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Benim için inanılmaz bir deneyim oldu, tavsiye ederim.

VAVİEN'e gidilsin! Seyrettiğim en iyi Türk filmlerinden biri...Konu, oyunculuklar, olayların işlenişi müthişti. Engin Günaydın ve Binnur Kaya muhteşemdi. Gerçek bir film noir...TAYLAN BİRADERLER'den COEN BROTHERS'a bir selam...Hem de ne selam! BAYILDIM!
YAHŞİ BATI'ya gidilmesin! Ben ki Cem Yılmaz'ın hastasıyım, ben ki Cem Yılmaz kaşını kaldırsa gülmektem katılırım, bu filme dayanamadım. Düşünün ki yarısında çıktım! Olacak şey değil! Gidip de beğenen varsa, lütfen söylesin çünkü ben daha henüz bir kişiye bile rastlamadım.
Dedim ya kısa ve öz olacak diye...
İşte bu kadar...


5 Ocak 2010 Salı

Önemli Bir Kültür Haberi! Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor


Memleketimizdeki sığ tartışmalardan, saçma sapan sözde gündem maddelerinden benim gibi bunalanlar için, sanat, sığınacak bir liman oluyor. Mesela ben kendimi kitaplarıma gömdüm, TV'de de sadece Mezzo izliyorum ve ruhumu ancak bu şekilde sükunete erdirebiliyorum. Haberleri izlemeyi çoktan bıraktım, gazete okumuyorum. Bilgisayarımı açıp da internete bağlandığımda, NTV'nin sayfası açılıyor hemen ve o sırada yapay gündemin daha da yapay başlıklarına şöyle bir göz gezdiriyorum, o kadar... Başbakan ne demiş, muhalefet lideri ne söylemiş, Adadaki Issız Adam'ın şakşakçıları ne buyurmuş hepsini 15 saniyede anlayıp! yoluma devam ediyorum. Haftalık gazete okuma performansım son derece düşük. Sadece kitap eklerini okuyorum satır satır, o kadar...
Kültür-Sanat haberlerini kaçırmamaya çalışıyorum, dolayısıyla hemen o tarafa kayıyorum hızlıca. İşte bu sabah da, gözüme çarpan haber şu oldu:

Goethe-Schiller Arşivi Yenileniyor


2001 yılından bu yana Dünya Kültür Mirası ünvanını taşıyan Goethe-Schiller arşivinde restorasyon çalışmaları başladı.
Goethe-Schiller arşivindeki eserler restorasyondan önce Thuringen eyaleti başkent arşivi ile ünlü Anna Amelia Kütüphanes'ne taşındı.
Bazıları taşınma sırasında geniş güvenlik önlemleri alınarak mikrofilm olarak saklandı. Bir yıl sürecek olan restorasyonun maliyeti 10 Milyon Euro'yu bulacak.
1892-1896 yılları arasında Petit trion ve Versay Sarayları örnek alınarak inşa edilen Goethe ve Schiller Arşivi' nde Goethe'nin Faust'u, Schiller'in Don Carlos'unun yanısıra, başka Alman eebiyatçı, bilim insanı, filozof ve müzisyenin 120 eseri yer alıyor.
Almanya'nın en büyük edebiyat arşivi, restorasyon çalışmaları sayesinde en yeni tekniklerle korunacak ve aslına en uygun şekilde yenilenecek.
Goethe'nin son torunu, dedesinden miras kalan eserleri Thüringen eyaletine bırakmış, arşivin inşası için de 400.000 Alman Markı bağışlamıştı. Zamanla kararan arşivin, restorasyon sayesinde bir yaz sarayı havası alması ve 2011'de yapılacak resmi törenden sonra daha çok turist ve öğrenci ağırlaması planlanıyor.
Edebiyet arşivi ve müze olarak inşa edilen Goethe-Schiller Arşivi, 1960 yılından sonra genişletilmiş, Wieland, Herder, Hebbel, Büchner, Liszt ve Nietzsche gibi ünlülerin eserlerini de koruma altına almıştı. Sadece bina değil, bazı eski eserlerin de restore edilmesi planlandı. Restorasyon çalışmaları bittikten sonra arşiv törenle açılacak.



Anna Amelia Kütüphanesi, benim çok sevdiğim "Bach'ın İzinde" turumuz sırasında kaldığımız güzelim Weimar kentinde yer alıyor. Zaten yukarıdaki fotoğraf da, Weimar TheaterPlatz'da çekilmiş ve Goethe ile Schiller'i el ele gösteriyor. Anlamlı!
Sanatsız kalmış bir halkın hayat damarlarından biri kesilmiş demektir...Atatürk buna benzer bir şey söylemişti yanılmıyorsam. Tam da bu sabah evde bu konu üzerine kısa bir sohbet yapmışken, üstüne bu haber tuz biber oldu...
Kıskanıyorum...





3 Ocak 2010 Pazar

2009'un Son, 2010'un İlk Kitapları



Bu yıl biraz daha fazla kitap okumaya gayret etmek için söz verdim kendi kendime... Zaten okumak benim için nefes almak, yemek yemek gibi doğal bir ihtiyaç ama erkek arkadaşımın kitaplarla olan ilişkisini gördükçe, daha fazla okuyasım geliyor hep.
Bu aralarda Roland Barthes'ın Göstergebilim üzerine yazdıklarını ve çeşitli üniversitelerde edebiyat üzerine verdiği derslerin notlarından oluşmuş kitapları okuyorum. Elimde kalem, satırların altlarını çize çize, notlar ala ala, keyifle okuyorum. Dün yine İstiklal'de gezinirken Yapı Kredi'ye uğradık ve oradan güzel kitaplar aldım. Önce son günlerde okuduklarımı paylaşayım:
  • Münir Göle'nin YOL DURUMU kitabı... Adına baktığımda önce kendi kendime "yine sıradan bir yol/yolculuk/turist kitabı daha" diye düşünmüştüm. Hele son zamanlarda bu konuya kafayı takmış olduğum için, mümkün olduğunca çok sayıda, gezi kitabı /yazısı okumaya çalışıyorum ve çoğu beni hayal kırıklığından öte yerlere fırlatıyor. Kızgınlık bile oluyor hissettiklerim arasında, düşünün... Sözde gezgin-yazarlar yalan yanlış, saçma sapan şeyler yazıp duruyorlar genellikle ve o anlatılanları yakından bilen biri olarak BEN, deli oluyorum bu saçmalıklara. Evde söylenip duruyorum kendi kendime ve erkek arkadaşım da "Eğer sen güzel kafanı bu işe yormazsan, bilen bilmeyen, yalan yanlış yazıp ortaya kitap diye çıkartır" diyor haklı olarak. Beni cesaretlendirmeye çalışıyor ama bende o sebat 0 disiplin neredeeeee? Neyse... Münir Göle'nin kitabına da bu önyargı ve çekincelerle uzandım ama daha ilk sayfasında farklı bir yazımla karşı karşıya olduğumu farkettim. Münir Göle bu kitapta, her kaynakta veya internet sitesinde bulabileceğiniz beylik turistik bilgileri sıralamak yerine, o yerin kendinde yarattığı izlenimleri, duyguları ve düşünceleri paylaşmış güzelim siyah -beyaz fotoğraflar eşliğinde. Deneme tadında yazılar...Seyahat denemeleri diyebiliriz kısacası. Tam da benim yazmayı hayal ettiğim tarzda yani... Bayıldımmmmmmmmmmm...
  • Serdar Özkan'ın KAYIP GÜL adlı romanı...Sözde 30 dile çevrilmiş, dünyanın bilmem kaç ülkesinde bir numara olmuş. Hayatımda böyle balon görmedim! Merak tabii, okudum... Allahtan iki saatte bitti de ıstırap uzun sürmedi. Kimi Martı'yla, kimi de Küçük Prens'le karşılaştırmış. Özir dilerim ama YUH ARTIK!!! Okumadıysanız, okumayın boşuna. Vaktinize ve paranıza yazık! Bir sürü baskı yaptı, parayı kazanacak olanlar da yeterince kazandılar zaten. Gidip daha nitelikli kitaplara harcayın zamanınızı ve paranızı...
  • Enis Batur'dan SIR... Konu, Jordi Savall ve viola da gamba, yazan da Enis Batur olunca, doğal olarak aklım uçtu... Her zamanki derinliğinde, her zamanki kafa çalıştırıcılığında, tam dozunda harika bir kitap...
  • Bir de İngilizce bir kitap okumaktayım şu sıralar: A HİSTORY OF THE WORLD İN SİX GLASSES... Yazarı Tom Standage. Dünya tarihinin altı içecek üzerinden yeniden yazılması olarak nitelendirebilirim bu kitabı. Bira, şarap, viski-rom, kahve, çay ve kola... Bu içeceklerin üzerinden tarihsel ve toplumsal olaylar anlatılıyor, değişimler ve dönüşümler tanımlanıyor. Şu anda henüz başlardayım ama belli ki ilginç olacak devamı da...

Dün aldıklarıma gelirsek:

  • Selçuk Demirel ve Enis Batur ortaklığından harika bir ürün çıkmış: DEFTER... İçinde Demirel'in çizimleri ve Batur'un temrinleri... Her kitapseverin kütüphanesinde olması gereken harika bir çalışma. Dönüp dönüp karıştıracaksınız sayfaları.
  • Uğur Kökden 'den ZAMAN DEVRİYELERİ... Tablolar ve sanatçılar üzerinden farklı bir yazım. Sevdiğim tablolar ve sanatçılar olunca işin içinde, kayıtsız kalabilmem mümkün değildi haliyle. Geçenlerde aynı yazarın gezi yazılarından oluşan bir başka kitabını daha okudum:KUĞULAR, KANALLAR, SALKIMSÖĞÜTLER. Onu da sevmiştim ama sanırım tablolarla örülmüş bu kitap, benim için farklı bir yere oturacak.
  • Roland Barthes'dan iki kitap: YAZI ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER-METNİN HAZZI ve GÖSTERGELER İMPARATORLUĞU. İlk kitap 1971-1073 arasında derlenmş yazı/yazmak üzerine yazılardan/konuşmalardan oluşuyor. Edebiyat üzerine kafa patlatmaya yarayan, harika göndermelerle dolu bir kitap. Diğeri ise, Japonya merkeze alınarak, göstergebilim ekseninde hazırlanmış bir çalışma. İlginç şeyler öğreneceğimden şüphem yok.

Görüldüğü üzere, bu sıralar okuduklarım, hiç de öyle "şuraya uzanayım da kitabımı okuyayım" türünde şeyler değil. Genellikle elde kalem, masa başı okumaları gerektiren türde kitaplarla haşır neşir durumdayım. Hoşuma gdiyor, bir ton şey öğreniyorum. Yine de geçen hafta, sadece iki gün içinde, yani bir çırpıda ADAM FAWER'ın OLASILIKSIZ'ını okuduğumu ilave etmeden geçemeyeceğim. Ardına da hemen bir kuantum kitabı ekledim...Böylece blok ders yapmış gibi oldum bu konuda...

Geçen yılın son günleri ile 2010'un ilk günleri kitapla dolu geçti benim için. Umarım bu yıl doya doya okuyacak vaktim, fırsatım ve gücüm olur.

Herkese de bol kitaplı, harika bir yıl diliyorum.

1 Ocak 2010 Cuma

1 Ocak 2010


Umutlar tazelendi...

Planlar yapıldı, sözler verildi (Tanrı'yı güldürmek pahasına da olsa)...

Kimimiz sigarayı bıraktı bu sabah itibariyle, kimimiz rejime başladı...

Düzenli spora başlayacak olanlar da vardır eminim...

Kimimiz ilan-ı aşk etti dün gece, kimimiz evlilik teklifi...

Terk eden pek olmamıştır, ne de olsa kimse yeni yıla sevgilisi olmadan girmek istemez; hele bir de zaten sevgilisi varsa, bekler ki yılbaşı geçsin, gece yarısı olduğunda öpecek bir sevgilisi her ihtimalde bulunsun elinin altında, bir kaç gün sonra terkeder nasıl olsa...

Kimimiz doğumhanede girdi yeni yıla, kimimiz kayıplarının ardından mevlut okutarak...

Hıristiyan icadı olduğu sanıldığı için, inadından yılbaşı kutlaması yapmayıp yerine "Gönül Sohbetleri" yapanlar oluğunu biliyorum. Bu bana acayip saçma geliyor... Umut tazelemenin neresi kötü ki? Demiyorum ki sırf yılbaşı olduğu için insanlar sapıtıp kendilerini dağıtsınlar ama hele bir de kötü geçen senenin ardından azıcık teneke çalmak o kadar mı kötü bir şey ki? Bırakın eğlenelim, bırakın gülelim, bırakın çalalım teneke trompet...Bunu diyen ben, dün akşamı dost evinde, sohbet ve hoşbeşle geçirdim. Sanmayın ki sokaklarda parti parti gezip, alemlere aktım:))) Zaten ruhum kaldırmaz öyle şeyleri artık, eskiden de kaldırmazdı ki. Yine de saat 00.00 olduğunda, 2009'u geride bıraktığımız için derin bir ohh çektim. Hayatımın en zor senesi bitiyordu ve içimin bir an da olsa umut dolduğunu hissettim. Ve dua ettim, bundan sonrasının daha kolay geçmesi için...

Sabah uyandım, bilgisayarımı açtım, gelen mesajlara baktım birazcık ve sonra TRT2'de Viyana Filarmoni'nin Yeni Yıl Konseri'ni seyrettim ağzımın suları akarak...Kıskandım azıcık ama hemen kendimi avuttum: Ay sonunda Salzburg'da Viyana Filarmoni'yi dinleyeceğim nasıl olsa...Geçen yıl Başbakan'ın Yeni Yıl Konuşması'na kurban gitmişti güzelim konser...Ve sene berbat geçmişti... Bu sene ise keyifle izledim konseri ve sırf bu bile, bu senenin geçen seneden daha iyi geçeceği konusundaki umutlarımı güçlendirmeye yetti...

Akşamüzeri Vavien'i seyrettik. Müthişti...Gitmemiş olanlarınız varsa, derim ki: Kaçırmayın!

Yukarıdaki fotoğraf ise bugün Can Dostum Tütü tarafından çekilmiş. Mekan: Caddebostan Sahili... Saat: Günbatımı...Hava Durumu: Lodos...

Arkadaşım, Ellerine Sağlık!

Evet, dedim ya: Umutlar tazelendi...

Herkese güzel bir yıl diliyorum!

Gönlümüze göre bir yıl olsun!