30 Kasım 2009 Pazartesi

Hindistan Dönüşü


Nasıl da özlemişim! Kokusunu, sesini, tadını, güneşini, renklerini...Canım Hindistan'ım benim!!! Beni ben yapan, beni büyüten ilk sırt çantalı gezimin kutsal coğrafyası!Gittim ve bir hafta gezip döndüm...Nasıl da iyi geldi, anlatamam...

FEST'te Hindistan turu dendiğinde tabii ki üstad Faruk Bey gelir akla. E tabii çok doğal zira senede herhalde 20 defa gider gelir oralara. Kuzeyi, güneyi, kabilesi, Ladakh'ı derken senenin yarısını neredeyse orada geçirir. Üstelik tutkuyla bağlıdır Hindistan'a...Bırakmaz kimselere, güvenemez başkasına...Çocuğu gibidir Hindistan turu onun... Ama bu sene düşündük ve kısa bir Altın Üçgen turu yapmaya karar verdik, içine bir de Varanasi ekledik. Bu yeni turun liderliği de bana verildi, ne mutlu!Tur satışa çıkar çıkmaz, yanılmıyorsam, ilk 10 günde doldu. Meğer ne çok insanın kısa bir Hindistan turuna ihtiyacı varmış!

İstanbul'dan THY ile yola çıktık. Delhi aktarmalı Varanasi'ye indik. Sonra Delhi, Jaipur ve Agra gezip, yine THY ile bir hafta sonra geri döndük. Bence son derece başarılı bir güzergah ve Hindistan'ın mutlaka görülmesi gereken yerlerini içeren, harika bir haftalık kaçamak. Fazla vakti olmayanlar için ideal...

Neler yapmadık ki?

Varanasi'de "rickshaw" denen bisikletli çekçeklerle Ganj kıyısına inip, önce akşam ayini, ertesi ise sabah teknelerle gün doğumunu seyrettik.

Jaipur'da Amber Kalesi'ne fillerle çıktık.

Jaipur'da Hindistan'ın en büyük sinema salonlarından biri olan Raj Mandir'de popcorn eşliğinde Bollywood filmi izledik.

Jaipur'da bando eşliğinde sokaklarda dans ederek gezinen bir "Damat Alayı"na katılıp gelin almaya gittik. Ardından da düğüne girip, geline altın taktık.

Şah Cihan'ın Taj Mahal'ı...

Büyük Ekber'in Fatehpur Sikri'si...

Kutbettin Aybek'in Kuvvet-ül İslam'ı...

Her durakta mis gibi Masala Çayı...

Ispanak püresi içinde taze peynirle yapılan Palak Paneer...

Altındaki tatlı ateşin ısıttığı tatlı şuruplu, yumuşacık Gulab Jamun...

Paşmina şallar, kaşmir yününden halılar, rengarenk taşlarla süslü mücevherler, bulunmaz Hint kumaşından sariler...

Filler, develer, atlar, sokakta salınan kutsal inekler, zıpır maymunlar, gökte süzülen koca kanatlı kartallar ve miniminnacık sevimli sincaplar...

Ama herşeyden güzeli at gözlüklerinizi bırakıp da önyargılarınızdan kurtulduğunuzda önünüze serilen ruhani boyutta, bir başka dünya...

Hoşgörü, samimiyet, vakar ve tevekkül bir arada...

Hindistan kanatlanmış, uçuyor. Dünyadaki global krizin yarattığı resesyon, buraya dokunmamış. Bu dönemde bile büyüme hızı %6!!! Çarşılar cıvıl cıvıl, küçük esnaf dimdik ayakta. Her yerde bir hareket, bir canlılık, bir dinamizm. Kocaman kamyonlar şehirler arası yollarda ülkenin dört bir yanına mal taşıyorlar, her yer dolu, canlı ve herkes nasibini alıyor bu durumdan. Bundan 20 sene önce Hindistan'ın gürül gürül geldiğini söylediğimde, insanlar bana gülmüş ve hayal gördüğümü söylemişlerdi ve "Görürsünüz yakında" demekle yetinmiştim. Şimdi ise diyorum ki "Ben demiştim!" Hindistan gürül gürül geldi ve önümüzdeki 20 sene içinde gerçek bir dünya devi olacak, orası kesin! Siz bakmayın sokaklardaki karmaşıklığa, kimilerine göre etrafa hakim olan pisliğe...O iş başka bu iş başka! Büyüklüğünün ve gücünün farkında olan Hindistan 1,2 milyar genç nüfusu ile, bütün Asya'ya hükmeden binlerce yıllık köklü kültürüyle, başındaki diplomasi bilen yöneticileriyle, iyi eğitim alan ve şahane İngilizce konuşan son derece zeki gençliğiyle dünyanın tozunu attıracak, haberiniz olsun... Demedi demeyin!

Kim tutar Hindistan'ı?!




21 Kasım 2009 Cumartesi

İtiraflar...Gitmek, dönmek, kalmak...


Bir de baktım ki epeyi vakit geçmiş yine ve ben hiç bir şey yazmamışım. Aslında kendimce bir karar almıştım ve daha düzenli yazacaktım buraya. Her gün olmasa bile iki üç günde bir, sadece iki satır da olsa, bir şeyler çiziktirecektim. İnsan yazdıkça disipline girerdi çünkü...Yapamadım işte! Olmadı... Bir tembellik, bir durma ve hiç bir şey yapmama arzusu, düşünmeden, hesapsızca -sadece- gezme tozma isteği bütün disiplinli tutumlardan uzağa atıyor beni. Elim klavyeye varmıyor... Bu da kendimi birazcık suçlu hissetmeme yol açıyor. Kimseye değil, kendime karşı! Yazdıklarımı düzenli takip eden bir "okur kitlem" olsa hadi neyse de, kendi kendime çalıp söylediğim şuncacık, zavallıcık blogum bile bazen bende "eyvah yine yazamadım" diye dertlenip, kendimi hiç bir şeye yetişemiyormuşum gibi hissetmeme sebep oluyor. Evde olduğum zamanlarda yine ders çalışıyorum tabii ki ama onu da istemiyorum aslında. İstiyorum ki her şey kendiliğinden oluversin. Bilgiler, araştırma sonuçları zahmetsizce kafamdan içeri doluversin. Bir sabah uyanayım ve ihtiyacım olan bütün bilgilere vakif olduğumu göreyim...Ama nerdeeee? Mızmızlanan bir kocakarı gibi olduğumu düşünüyorum bazen. Hani hep söylenen, hep dırdırlanan ama koca poposunu kaldırıp da bir halt etmeyen...Sonra içimdeki sağduyulu, didaktik ses tonlu, başöğretmen yanım diyor ki: Sen de kendine amma haksızlık ediyorsun. Dünya kazan sen kepçe bir yaşamın var. İnsanların belki de bütün bir ömürlerinde bile yapamayacakları yolları sadece bir ayda, üstelik de arkana bir sürü insanı takıp sorumuluklarını üstlenerek katedip, bir gün Asya bir gün Avrupa gidip geliyorsun. Yorgun olmaya hakkın var. Bir şey yapmama, kimseden ve hiç bir şeyden sorumlu olmamaya hakkın var. Bu bir lüks değil, bir ihtiyaç! Ancak kendime bunu hatırlattıktan sonra biraz gevşeyebiliyorum ama bu itiraf edeyim ki bu da tam bir gevşeme olmuyor. Esas istediğim şey evimdeki üçlü kanepemde sıcak bir battaniyenin altına sığınıp, şahane bir kitaba gömülmekken bir anda kendimi, misal, Hindistan uçağına yetişmeye çalışır bulunca, gevşeyecek durum pek olmuyor tabii ki... Amaaaaaaaa...Kontuarda bekleyen yolcularımla buluşunca, bütün o mızmızlıklarımı unutuveriyorum bir anda... Sahne korkusu gibi bir şey olsa gerek biraz. Işıklar üstüne çevrildiğinde, bütün endişelerinden arınan bir virtüöz gibi, ben de rolümün gerektirdiği kostüme bürünüp, bütün o uyuşukluğumdan kurtuluyorum. Bir de mikrofonu alınca elime, değişiyorum resmen, bülbül kesiliyorum adeta, dereden tepeden, doğudan batıdan, tarihten bugünden...Anlat anlat bitmiyor ve zaman uçuyor. Başkaları için yepyeni ve yabancı olan coğrafyalarda, kendi evimdeymişim gibi rahatça dolaşabiliyor olmaktan büyük haz duyuyorum. Kaç kişiye bahşedilmiştir ki böyle şeyler? Üstelik çocukluğundan beri tek istediği şey dünyayı görmek olan birinin, hayallerinin gerçekleşmesi değildir de nedir bu? Evet yaa...Tek istediğim şey buydu ve bu bana verildi. Misyonum bu olsa gerek benim de: Gezdirmek, anlatmak, tanıtmak...Ve bunu adeta bir ibadet ediyormuşcasına kutsal kabul ederek yapmak! Kaç kişi işini bunca tutkuyla yapabilme şansına sahiptir dünyada? Ben işte o mutlu azınlıktan biriyim.

Yine de itiraf edeyim ki en güzel an, dönüş uçağının tekerlerinin İstanbul Atatürk Havalimanı'na konduğu andır... Sorunsuz ve başarılı geçmiş bir gezinin ardından, döner bantta valiz beklerken sarmaş dolaş vedalaşma anı, insana o kadar büyük bir tatmin duygusu verir ki! Herhalde bu da, alkış sesleri arasında kapanan perdenin ardındaki sanatçının hissettiği şeylerle benzeşir.

Bir de tabii ki dışarıda beni karşılamaya gelmiş bir bekleyenim varsa, işte esas o zaman eve dönüş gibisi yoktur...Kısa da sürse bu evde kalış hali, sırf o karşılanma için bile gitmeye değer!!!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Şiir ve Müzik

Viyana'dayım yeniden. Gündüz müzelere, akşamları da operaya gidip, kendimden geçiyorum yine... Bırakıyorum kendimi sanatın şefkatli ama güçlü kollarına ve unutuyorum dünyanın tüm dertlerini. Çıkıveriyor aklımdan açılımlar, domuz gripleri, sıkılan palavralar ve yüzsüzlükler... Arınıyorum gerçekten...Ya da bana öyle geliyor... Tıpkı Beethoven Frizi'nde Gustav Klimt'in anlattığı gibi, insanın tüm o kötülükleri yenmesinin tek çaresi müzik ve şiir. Ancak müzik ve şiirle, "Saf Mutluluk ve Aşk"ın ülkesine ulaşabiliriz.