28 Eylül 2009 Pazartesi

Sis - Kartal - Himalayalar / Bir Uyanis Oykusu

Dun gece odama girdim ve yatagimin tam karsisindaki kocaman pencerenin perdelerini kenara cektim iyice. Niyetim sabah oldugunda gunun ilk isiklariyla uyanmak ve biraz etrafi seyretmekti. Pencereyi de acik biraktim ki gecenin sesleri girsin odama: Tatli bir ruzgar ve o ruzgarla salinan agaclarin taze yesil yapraklarinin fisiltilari...Yaklasik iki haftadir Tibet senin Bhutan benim dolanip durmaktan yorgun dusmus zavalli bedenim, yumusak yatagi bulunca, resmen bayilip uyuyakalmisim hemen. Ustelik elimde koca bir kitap, basucu isigim da acik! Kitaba daha sonra donecegim cunku muthis bir bir sey okuyorum...Gece bir ara uyanip, isigi sondurup, kitabi yanimdaki komodine ativerdim. Hemen dalmisim yine...
Bir ara kulagima tuhaf bir ses geldi. Ciglik gibi, incecik... Tam anlamadim... Ses bir daha cinladi odamin icinde, daha yakin bu sefer... Zorlukla actim gozlerimi... Pencereye cevirdim kafami ve iceriye dolan bembeyaz isik gozlerimi kamastirdi. Bir an yine ayni tuhaf tiz haykiris... Dayanamayip kalktim hemen yataktan ve gozluklerimi takip disariyi incelemeye basladim. Hava apaydinlik ama ben bembeyaz bir sisin icinde yuzuyorum adeta. Bulutlar inmis uzerime ve baska hicbir sey gorunmuyor... Iste o anda yeniden cinladi o ses! Gozlerimi gokyuzune cevirdim ve bir de ne goreyim? Yeryuzune inmis bulutlarin arasinda kocaman bir kartal ucmuyor mu? Meger onun cigligiymis o ses... Kocaman kanatlarini acmis, "Ben buralarin tek hakimiyim" der gibi, magrur ve cok ama cok guzel... Havada asili gibi durdu kisa bir an icin ve dosdogru pencereme dogru geldi. O kadar buyuktu ki! Bir kac sefer penceremin onunden hizla gecti ve sonra sonsuzlukta, sislerin arasinda kaybolup gitti. Butun bunlar sadece otuz saniye icinde olup bitti ve ben hicbir sey dusunmeden tekrar yatagima geri dondum. Gunlerdir sabah cok erken uyanip yollara dokuldugumuz icin cok yorgundum ve bir sabah icin bile olsa uyumak ve gec uyanmak bana cok iyi gelecekti... Nitekim uyumusum!
Aradan bir iki saat daha gecti ve yine disaridan gelen seslere uyandim. Gruptan birkac kisi "Harika! Muhtesem!" nidalariyla sakir sakir fotograf cekiyordu... Odama kadar gelen deklansor sesleri adeta makineli tufek gibiydi... Allah Allah, ne oluyor acaba deyip, yine dogruldum yatagimda. Gozluklerime uzanmaya firsat kalmadan, bir de ne goreyim? Etrafi bulut gibi saran o kalin sis perdesi tamamen acilmamis mi? Ve evet tam karsimdaydilar: Yeni yukselmeye baslayan sabah gunesinin tatli isigi altinda altin gibi parlayan Himalayalar! Manzara inanilmazdi! Hemen gozluklerimi taktim ve yastiklarimi duzelttim...Ve evet dostlar, kiskanmayin ama, tam yatagimdan, sicacik yorganimin altindan bile cikmadan, KUTSAL DAGLARI seyrettim yarim saat... Hicbir sey yapmadan, hicbir sey dusunmeden. Sadece daglari seyrettim...
Bundan sekiz sene once kizkardesim oldugunde, acidan perisan annecigimi Nepal'e getirmistim. Ona demistim ki: Anne! Seni Himalayalar'a goturecegim ve sen orada iyileseceksin. Orasi sana da bana da cok iyi gelecek. Cunku o daglar kutsal ve binlerce yildir insanlar, adeta bir ANA gibi o daglara siginiyorlar ve dua ediyorlar. Himalayalardan inanilmaz bir enerji yayiliyor insanin icine. Ve goreceksin ki, dondugumuzde ikimiz de iyilesmis olacagiz...
Simdi aradan sekiz sene gecti. 41 gun once annemi kaybettim. Dun 40 duasiydi ve ben maalesef isim geregi Istanbul'da bile olamadim. Can Dostum Purlen herseyle ilgilendi... Duasi yapildi... Dun cok agladim, elimde olmadan... Kendimi, dunyanin bir kosesinde, etrafi insanlarla cevrili olmasina ragmen aslinda yapayalniz kalmis bir cocuk gibi hissettim... Kocaman bir huzunle uyudum, kimsesizligime sarinarak. Ve sabah ne oldu? Himalayalar once Kartal'i yolladilar bana... Magrur ve yalniz... Daglarin en tepesindeki en sivri kayaliklarda yasayan, gunese dimdik bakarak gururla ucan... Himalayalar, magrur ve guclu olmami ve tipki o kartalin gunese dimdik baktigi gibi, benim de zorluklara dimdik bakarak uzerlerine ucmam gerektigini hatirlattilar bana. Sonra da kendilerini gosterip, enerjilerini tum hucrelerime akittilar... Avuttular beni...Tipki sekiz sene once Aysegulum gittiginde yaptiklari gibi...
Daglara bakarak dua ettim...Altin renkli zirveleri seyrettim ve icime taze bir guc doldu. Hayatimin bambaska bir safhasina girdigimi, Himalayalar hissettirdi bana...
Dualarim bitince daglara tesekkur ettim ve yeni baslayan gune hazirlandim bir sarki mirildanarak...Om Mani Padme Hum...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Düşünen Kadın VIII / SEL' in Ardından... UTANIYORUM!




Kime çaksam, kime giydirsem bilmiyorum? Başımızdaki seçilmişlere mi, gözü dönmüş cahil güruha mı, açgözlü akbabalara mı??? Offf bilmiyorum vallahi!



Şimdiiiii... Sayın Başbakan'a ne diyeyim? Neymiş? Derenin intikamı büyük olurmuş! Allah ıslah etsin! Dereyi mi? İşte bunun cevabı yoruma açık!



Sayın Muhallebici Belediye Başkanımızın durumu izahı çok trajikomik: Spreylerin gazı ozonu deldi, felaketler arttı... Yahu biliyoruz da, Ayamama' yı da rahmetli babam almadı cendereye... Sen git dereyi hapset betona, sonra yağmur yağınca dere akacak yer bulamasın, doğası gereği kabarıp taşsın, sonra neymiş efendim, "Sorumlulardan Hesap Sorulacak"mış... Yahu adamı delirtmeyin! 15 sene önce de SİZ vardınız bu işin başında! Rahmetli babam değil! Rahmetli babam mı verdi o bölgeye imar iznini? O mu imzaladı kararların altını? SİZ yaptınız...Ama SİZ olmasaydınız da bu OLMAYACAK MIYDI? İşte dürüst olarak söylüyorum ki, bundan pek emin değilim...Maalesef KİM GELSE durum aynı olurdu bence...Koskoca Mimar Sinan ne yapmış peki 500 yıl önce? Gazetelerde çarşaf çarşaf fotoğrafları var...Havadan çekilmiş fotolar hem de! Sayın Başbakan ve Sayın Muhallebici Belediye Başkanı pek severler ya, havadan, helikopterlerle gezip "durum tespitleri" yapmaya...Üçüncü köprünün yerini de aynı bu ileri yöntemle "tespit" etmişlerdi ya...Onun için diyorum ki, o fotolara da bakıverin bir zahmet... Biraz faydalanırsınız belki...



Sayın Kültür Bakanımızın duruma getirdiği izah, bakanımızın doğası ve ünvanı gereği olsa gerek buram buram kültür kokuyordu: Şimdi Tekirdağ'dan Gebze'ye kadar olan bölgenin ne kadarı İstanbulmuş acaba? Kabul! Haksız sayılmaz bu soruyu sormakta... Amma ve lakin, şimdi sırası mı bunun? Yani Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet şehir sınırlarını sorgulamanın ya da tespitinin yeri ve sırası, bugün mü geldi? Hey koca sel! Milletin üç kuruşluk aklı vardı, onu da sildin süpürdün... Sayın Bakanımıza, İstanbul'un tarihi sınırları hakkındaki detaylı çalışmalar listesini önümüzdeki günlerde sunabilirim. ŞİMDİ DEĞİL!



Bu arada yaşanan başka insan trajedileri/fotoğraf kareleri de göze ve kalbe batmadı değil:



Kapalı minibüste yük taşır gibi taşınan işçi kadınlar...Nasıl içime dokundu bu saçma sapan ölüm şekli anlatamam....



Kedilerini sele kaptırmadan kurtarmaya ve bu arada kendilerini de can havliyle kuru bölgeye atmaya çalışan karı kocanın fotoğrafı da benim için etkileyiciydi...



Karton gibi buruşmuş kocca tır kasaları...



Darmadağın olmuş mezarlıklar...



Denizle birleşmiş kıyı şeridi...Tsunami vurmuş gibi resmen...



Ama benim içimi en çok acıtan ve hatta delirten kare: YAĞMACILAR! Utanmazlar, kepaze yaratıklar, leş kargaları ve hatta akbabalar... Nasıl da pişkin, nasıl da fütursuzlar... İşte insanımızın geldiği durum, geldiği nokta BU! Hani Türk insanı MERTTİ? ONURLUYDU? YARDIMSEVERDİ? GÜVENİLİRDİ? Aç kalır ama hırsızlığa TAMAH ETMEZDİ? YUH!!!!!! O zaman o fotoğraflardakiler bizim insanımız değiller, di mi? Uzaydan geldiler... Minibüs-kamyonet tutarak hem de...



Bu manzaralar sadece bizim medyamızda yer almadı tabii ki...Dünya medyası da boy boy yayınladı günler boyunca. Tabii gören arıyor: Fransa'dan, İtalya'dan, Portekiz'den gelen bir sürü telefon ve e-posta bunun kanıtı...Amaaaa, içlerinde bu tip afetlere alışkın Hindistan ve hatta Endonezya'dan gelen mesajlar vardı ki, işte orada durup düşündüm kendi kendime... Üçüncü Dünya olarak sınıflandırdığımız ülkelerdeki dostlarım bile, sağlığımdan endişelenip beni arıyorlarsa, işte bu durum en basit söylemle VAHİM'dir...21. yüzyıldan Türkiye manzaraları...



UTANIYORUM!!!!!!!!!!!!!!!



Bu hale düşürülmüş bir ülkede yaşıyor olmaktan...



Ülkenin bu hale geliş/getiriliş sürecinde HİÇBİR ŞEY yapmamış olmaktan...



Kullandığım OY'un geri dönüşümünü takip etmemiş, hesabını sormamış olmaktan...



Hırsızlıklara, rüşvete, haksızlıklara yeterince ses çıkarmamış olmaktan...



Yeri geldiğinde, işime geldiğinde, bu çarpık sistemin getirdiği Türk Usulü Usulsüzlük'ten, faydalanmış olmaktan...



"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılıktan...



O kadar okuyup, tahsil görüp, mevki-para-pul sahibi olup bir türlü ADAM olamamaktan...



Sonunda da leş kargalarına memleketi sahipsiz/sorgusuz/sualsiz teslim etmiş bu DÜZENİN BİR PARÇASI OLMAKTAN...UTANIYORUMMMMMMMMMMMMMMMMMMMMM...

8 Eylül 2009 Salı

Yaz Sonu Okumaları

İstanbul'daki son haftama girdim...Haftaya yollara dökülüp yine uzaklara gideceğim: Nepal-Tibet-Bhutan... Ne çabuk geçmiş bir yıl, inanamıyorum gerçekten. Daha dün gibi hatırlıyorum oysa geçen seneki seyahatimizi...İşte aynen bu hızla geçiyor insan ömrü ve sonra bir bakıyorsun, BİTMİŞ! Zaten yıl başlıyor ve daha ilk ay bitti mi, bende bir tuhaflık, yılı tüketmişim gibi. Ne acayip bir his değil mi? Ama yalnız mıyım? Yoo! Mesela Tütü de benim gibidir. Diyelim ki günlerden Salı ve saatler öğleden sonrayı gösteriyor. İşte o anda Tütü için hafta bitmiştir aslında. Ya da diyelim ki Haziran'ın son haftası gelmiş, o zaman yaz da bitmiştir...Benim için de biraz öyle...Ne zaman ki ağaçların yaprakları sararmaya başlıyor, benim için daha o zaman yaz bitiyor ve dikkat edin, yapraklar sararmaya sonbaharda değil, yazın başlıyor...Haziran'da!!! Temmuz sonunda ilk yapraklar düşmeye başlıyor. Ağustos'un zaten yarısı yaz, yarısı kış...Eh, ne kaldı elde? YAZ BİTTİ! Hele Güney Ege veya Akdeniz kıyısında değilseniz, yaz bitti gerçekten de. Bir de benim işimin akışı bana bu hissi veriyor: Sanki yaşam çok hızlı akıyormuş da ben tutamıyormuşum/tutunamıyormuşum gibi. Herşey ellerimden kayıyormuş gibi... Yine mesela ben 2010 senesinin tur tarihlerini, yeni mor defterime işledim bile. Benim için 2009 çoktan bitmişti zaten, dünden beri 2010'u da kafamda bitirdim bu şekilde. Tabii arada neler yaşanacak, onları beraberce göreceğiz ama kafam çoktan 2011'e saplandı kaldı... Amaann neyse ne...Yaşa ve gör!
Bu sıralarda neler okuyorum?
Yine birkaç kitabı aynı anda okuyorum:
Şevket Süreyya'nın "Enver Paşa"sına ara verdim ama hala elim üzerinde...Zaten ara vermeden okuyunca, insan hop oturup hop kalkıyor. Bir de sinirleri bozuluyor zira bir memlekette 150 senede hiçbir şey değişmez mi yahu? Rüşvet aynı rüşvet, çapulculuk-kabadayılık-eşkiyalık tam gaz devam, bağnazlık desek durum ortada, ülkeyi yönetenlerin beceriksizlikleri ve acizlikleri tavan yapmış... Osmanlı'nın son dönemi...Bugünden farklı değilmiş ve belli ki ders mers de almamışız, almayacağımız da çok açık...
Malcolm Gladwell "Outliers"... ÇOOOK enteresan şeyler öğreniyorum okurken. Başarılı kabul edilen sıradışı insanların nasıl/neden/hangi şartlar altında/hangi sosyal çevreler içinde başarıya ulaştıklarının hikayesini anlatıyor. Ancak bu kitabın öyle yokluktan gelme, hiçlikten varolma, tırnaklarıyla kazıyarak bütün engellere ve kötülüklere rağmen zirveye ulaşma tarzında epik-romantik öykülerden oluştuğunu düşünmeyin; zira bazı tespitler romantik olmaktan çok uzak! Okuyucuya başarının oluştuğu şartların "büyük resmi"ni gösteriyor ve aslında kişiyi etrafını daha iyi gözlemlemeye yöneltiyor. Beni başarıya götürebilecek şartları nasıl oluşturabilirim, basamaklarım neler olabilir, yerleşik düzenin pompaladığı alışkanlıklar zincirini nasıl kırabilirim, nasıl farklı olabilirim???Okurken insanın kafası arka planda bunlarla meşgul oluyor. Ben beğendim...
Ramazan dönemi ya, içinde bulunduğumuz ayın ruhani havasına uygun olacak bir kitabı bitirmek üzereyim: Yaşar Nuri Öztürk' ün "Kuran Açısından Küresel Afetler" adlı eseri... Bütün kadim kültürlerde bahsi geçen, bütün semavi dinlerde yeri olan afetlerin bir de Kuran tarafından tasviri/yorumu ve günümüzdeki durumla karşılaştırılması epeyi ilginç geldi okurken. Hele depremleri anlatan o meşhur ZİLZAL suresi var ya, okurken insanı ürpertiyor gerçekten.
Jean Paul Roux' un "Türklerin Tarihi" adlı kitabı eskiden beri kütüphanemde durur ve ara sıra sayfalarını çevirip, okurdum. Kabalcı Yayınları yeni basımını yapmış ve Roux da Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türki Cumhuriyetleri irdelemek için yeni bölümler eklemiş. Büyük ve bizler için çok önemli bir çalışma, bence okunmalı!
Arman Kırım'ın "Krizden Nasıl Çıkarız" adlı kitabı, herkesi yere yapıştıran krizin nasıl ve neden başladığını öğretti bana. Kitabın ilk bölümü, krizin çıkış sebebini bir türlü anlayamamış olan benim gibiler için çok net ve kolay anlaşılır ifadelerle, Amerika'da yaşanmış olan süreci özetliyor. Yine de açık söyleyeyim ki, kolay değil, sistemin işleyişini bilmiyorsanız, anlamakta zorluk çekiyorsunuz yine de...
Bu arada dün akşam çok ilginç bir yerdeydim: Greenpeace'in Rainbow Warrior adlı gemisi! 1957 yılında inşa edilmiş ve seksenli yılların ikinci yarısında modifiye edilip, Greenpeace tarafından kullanılmaya başlanmış olan bu "hanımefendi", beraberinde İstanbul'a getirdiği uluslararası mürettebatı ile beni çok etkiledi. 15 dakika içinde Ukraynalı bir doktor hanım, Alman bir tayfa, İspanyol Birinci Subay, Filipinli Şef Aşçı ve Brezilyalı İkinci Aşçı ile tanıştık. Yaşamlarını dünya davasına adamış genç insanları tanımaktan büyük keyif aldım. Neşeli, canayakın, mütevazı ve belli ki kocaman yürekleri olan genç insanlardı gördüklerim. Kaptan Yeni Zelandalı'ymış, maalesef göremedim... Yunanistan'dan gelmişlerdi Türkiye'ye ve orada sürdürdükleri başarılı çalışmaların ardından, Ege denizinin neredeyse tükenen rezervlerine dikkat çekmek için rotalarını Sığacık ile Datça' ya çevireceklermiş. Ne diyelim? Pruvaları neta, rüzgarlar kolaylarına olsun...

1 Eylül 2009 Salı

Yağmur, Kış, Nişantaşı, Taşınma v.s v.s


Bu sabah yağmurla uyandım. Nasıl da özlemişim gri havaları ve yağmur tazeliğini... Herkes yazı sever, ben ise kışı...Deniz kıyısında bir kasabada yaşayamadıktan sonra, neyleyim güneşi ve sıcağı? Şehrin yoğunluğu içinde, ikisi de insana ıstırap olmaktan öteye gitmiyor bence... Oysa kış öyle mi? Sıkı sıkı giyinir çıkarsın sokağa. Boynunda yumuşak bir kaşkol ve ellerinde eldivenler. Üşüyünce atarsın kendini bir kafeye, bir duble espresso macchiato söylersin kendine. Açar kitabını okursun sessizce ya da etrafı seyre dalarsın. Hava da erken kararır zaten. Kentin ışıklarını seyretmek hoşuna gider vapurdan. Aslında biraz melankoliktir ortam ama sanki şehir daha enerjiktir. Yazın İstanbul bence uykuya dalıyor. Hayır, kötü anlamda söylemiyorum bunu. Bence şehirlerin de insanlar gibi dinlenmeye, uyumaya ihtiyaçları var. İşte bu yüzden Pazar günlerinin TAM TATİL olmasını isteyenlerdenim. Hani o dükkanların falan kapalı olduğu, insanların evlerine ve ailelerine vakit ayırdıkları, katlanarak artan alışveriş furyasına kapılıp alışveriş merkezlerine doluşmadıkları gerçek tatillerden... O zaman, haftada bir gün, bütün hafta boyunca yorulmuş ve yıpranmış olan şehir, dinlenip kendine gelebilir. Tıpkı insanlar gibi... Oysa İstanbul'da Pazar günleri böyle mi? Nerdeeeeee??? Özellikle belli bölgelerdeki sokaklar hafta içinden bile daha kalabalık oluyor. Köprüden geçemiyorsun, Bağdat caddesinde yürüyemiyorsun, Boğaz hattından bahsetmek bile istemiyorum, arabanın içinde hapis hayatı yaşıyorsun.
Neyse, konuya döneyim... Yazın İstanbul dinleniyor bence. Nüfusu azalıyor, trafik rahatlıyor, mekanlar daha rahat gezilebiliyor, aslında herkesin sahil bölgelerine aktığı o vıcık vıcık zamanlarda İstanbul'da olmak bence daha keyifli... İstanbul, Allahtan kısa süren o yapış yapış nemli günlerin dışında, boğazdan aşağı inen kuzey rüzgarıyla insanı ferahlatıyor. Ahh güzel Boğaz! Bin tane memleket gezdim, eşin benzerin yok valla! Dünyada başka hangi şehrin ortasından böyle turkuvaz renkli bir su geçer ki? Ben görmedim henüz, varsa bileniniz, söylesin lütfen. Ammaaaaaaa...Yine de KIŞ derim ben... En azından kendi tercihim bu yönde. Kış geldi mi, İstanbul uyanmıştır artık. Trafik delirtiyordur, ortalık leş gibi çamur deryasına dönmüştür ve insanların yüzlerinden düşen bin parçadır ama ben yine de mutluyumdur. Habire koşturan insan selinin içine karışmak hoşuma gider. Konserler, sergiler, kitap fuarları... Benim için kış bunlardır. Özledim...
Son günlerde yaşamımın ortasına bomba gibi düşen ağır kayıbın ardından, hayata geri dönüş planları yapıyorum. Eylül'ün ikinci yarısında Nepal-Tibet-Bhutan turum var. Ruhani yönü zengin ve enerjisi yüksek bir coğrafyaya gideceğim için çok seviniyorum. Şimdiden heyecanlanıyorum desem yeridir.
Didi dönecek, çok mutluyum. Bu benim için belki de en harika olay şu sıralar. Onu yerleştireceğiz, yaşamına yeni bir sayfa açacağız. Yeni bir ev, yeni bir iş...
Bu arada benim de evimi yerleştirmem lazım zira anneciğimin evinden bana gelen bir ton ıvır zıvır var. Porselenler, tabak-çanak-tencere-tava-çatal-bıçak... Resmen anneciğim bana bir ev kurdu ve öyle gitti... Harem'deki evim, dün oraya inen bu kutu ve kolilerle resmen bir depo-ev'e dönüşmüş durumda. Yaşanacak gibi olmaktan çıktı. Gönlüm olduğunda herşeyi yerleştireceğim ama acelem yok, zira zaten son iki aydır kendi evimde toplasam 3 gece uyumadım. Peki şikayetçi miyim? YOOO!!! ASLAAAAA...
Sonra sırada beni Avrupa yakasına taşımak var. Niyetim bugüne dek hiç yaşamadığım bir semtte oturmak... Gözüme Nişantaşı'nı kestirdim. Bu son haftalarda Nişantaşı sokaklarında dolanıp durduğum için, epeyce bir fikir edindim. Evden çıkar çıkmaz kitapçılar ve kafelerin hemen elimin altında bulunacağı bir semtte yaşamak hoşuma gidecek diye düşünüyorum. Kış ayları Nişantaşı'nda keyifli geçer üstelik. Havaların erken karardığı aylarda vitrinlerin ışıltısı keyifli olur. Bilirim... Bir de tabii kültür etkinliklerine daha yakın olabileceğim böylece. Altımda araba olmadan da her yere rahatça gidebilmek istiyorum. Aklınızda bulunsun... Eğer Nişantaşı'nda bir yer varsa bana uygun, haber verin...

30 Ağustos'la ilgili yazıma bir çok mail ve yorum geldi. Sanırım pek çok kişinin duygularına tercüman olmuşum bilmeden. (Merak ederseniz, bu yazının devamında, hemen o yazıyı okuyabilirsiniz). Zaten Türkiye aslında biziz! Yani "Sessiz Çoğunluk"... Ahh bir de sesimizi çıkarsak, ne iyi olurdu! Edilgenlikten bir kurtarabilsek kendimizi, dağları deler, dünyayı oynatırız yerinden ama yapamıyoruz işte bir türlü... Bir sürü sebebi var ama bunlar bahane olmaktan öteye geçemiyor bence...Sonuçta, duruma KATLANIYORUZ...
Ama dediğim gibi, bu durum da geçecek. Herşey geçer... Nothing lasts forever... Hiç bir şey sonsuza dek sürmeeezzz...