30 Ağustos 2009 Pazar

Düşünen Kadın VII / 30 Ağustos... İyi Bayramlar!!!


Bugün bayram. 30 ağustos...Ben küçücük bir çocukken, bizim evde milli bayramlar çok önemsenirdi. Bayram sabahı erkenden televizyon açılır, ilk iş olarak Anıtkabir'deki törenler izlenirdi. Hatta saygı duruşuna evden biz de katılır, komutanlarla veya diğer devlet büyükleriyle birlikte bir dakika durur, ardından da aynı ciddiyetle İstiklal Marşımızı okurduk. Kabul ediyorum ki biraz komik oluyorduk ama biz bunu seviyorduk...Ancak bunlardan sonra kahvaltıya oturur, karnımızı doyururduk. Pencerede bayrak mutlaka olurdu. Geçen gün annemin eşyalarını toplarken tam iki tane yepyeni Türk bayrağı çıktı. Eskimiş veya yıpranmış bayrağa hiç tahammülü yoktu. Kendisi için de ne olur, ne olmaz diye yedeklemiş canım annem... Büyüyüp de evler ayrılınca, iş güç v.s sebepleriyle ayrı düşünce, aramıza giren bütün mesafelere rağmen bayramlaşmayı asla ihmal etmedik. Seneler geçip, aile fertlerimizi birer birer ebediyete uğurlamamıza rağmen, anneciğimle her milli bayramı kutlamaya devam ettik. 23 Nisan ve 19 Mayıs'larda o beni önceden arayıp bayramımı kutlardı. 30 Ağustos ve 29 Ekim'lerde ise, ben arardım. Nasılsa böyle bir teamül oluşmuştu kendi kendine...Sadece dini bayramları kutlayıp, milli bayramları atlayanlara inat, özenle sürdürüyorduk bu aile geleneğimizi.
Bu sabah 08.30da televizyonu açtım, Anıtkabir törenlerini izledim. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın ardından Genelkurmay Başkanı'nın Anıtkabir özel defterine yazdıklarını dinledim. Memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti düşündüm bir süre ve ardından bir de baktım ki ailemden kimse kalmamış bayramlaşacak! Bir anda kopkoyu gerçekle çarpıştım: Ailemden kalan son kişi benim. Bir süre ağladım, sızlanıp durdum -ki bu çok normal- . Sonra hatırladım ki benim çekirdek ailem yerine artık kocaman bir ailem var. Dostlarım, kan kardeşlerim ve alternatif ailem... Hemen telefona sarıldım ve Ordu'yu aradım. Benim Lucky Star Didi'ciğimi... Hadi dedim kalk! Git Cumhuriyet Meydanı'na, çelenk koy! Zavallı kızcağız anlamamış olabilir ama durumu gayet güzel idare etti. Yapılacak olan fener alaylarından falan sözedip, durumu kurtardı. Ben ise, bayramlaşma geleneğimizi alternatif ailemle sürdürebildiğim için şükrettim...
Her ne olursa olsun, hayat güzel. Sağlıkla nefes alabildiğimiz her saniyeye şükretmemiz gerekiyor. Bunu unutmamak lazım.
Bir de unutmamak lazım ki, eğer bu topraklar üzerinde özgürce yaşıyorsak, bunu Atatürk'e ve onun dehasına, yanındaki insanların ustalık ve dirayetine, yoktan var edilmiş "gerçekten" kahraman ordumuzun cesaretine borçluyuz. Özellikle başımızdaki seçilmişlerin bunu unutmamaları lazım. Bugün özgürce "asıp kesebiliyorlarsa" , "ben yaptım oldu" diyebiliyorlarsa, "atıp tutabiliyorlarsa", uluslararası arenada kafalarına göre "van minüt" çekebiliyorlarsa, Bijan'dan takım elbiseler giyinip, Darüşşafaka'yı İmam Hatip'e dönüştürebilme kudretini kendilerinde bulabiliyorlarsa, bu bayrak altında oruçlarını tutup, ibadetlerini özgürce yerine getirebiliyorlarsa, "açılım açılım" deyip demokratikleşme adına memlekette asıl bölücülüğü yapabiliyorlarsa, bunları işte o adını ağızlarına almaya bile çekindikleri Atatürk'e borçlular...
Bu dünya Süleyman'a kalmadı, Sezar'a da...Sayın Başbakan'a ve yanındakilere de kalmayacak... Burası kesin...Geldikleri gibi gidecekler...Burası da kesin...Önemli olan Türkiyemizin en az hasarla kurtulması bu garabetten...Kurtulacak da...
İster faşist desinler, ister militarist...Umrumda değil...Ben ne o tuhaf demokratlardanım, ne de liberal görünümlü entellerden. Kurtçu değilim, kafatasçı hiç değilim. Amma ve lakin, Diyarbakır'a, Van'a giderken yanımda pasaportum olsun da istemiyorum. Dolayısıyla da bu açılım açılım diye yırtındıkları şeyin ne olduğunu bir an önce, sade bir vatandaş olarak öğrenmek istiyorum. Paketin içinde ne olduğunu bilmeden, "yırtık dondan çıkar gibi" -bu da rahmetli anacığımın lafıdır- kendini ortaya atıp, şakşakçılık yapan sözde aydın-sanatçı taifesini kınıyorum. Başta Sezen Aksu'yu... Zaten pek haz etmezdim, artık hepten sildim kendisini... Durumdan vazife çıkarıp, olur olmaz yerlerde, saçma sapan televizyon kanallarında meydanı boş bulup abuk sabuk konuşan sözde prof.ları, "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanları" da kınıyorum. "Marmara'nın ortasındaki Issız Adam"dan yol haritası bekleyen seçilmişleri Allah'a havale ediyorum, o nasıl bilirse öyle yapsın.
Bu sabah gönlümden geçenler bunlar...

Haydi bakalım, hepimize İYİ BAYRAMLAR!!!

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Akmanlar Yolda

Hayatta da en sevdiğimiz şey, deli tepme gezmekti. 4 kişilik süpper bir aileydik. Komiktik herşeyden önce. Her birimiz ayrı bir tiptik. Eğlenirdik beraber, hem de çok... Babam hop dedik mi yola düşen bir adamdı, asla üşenmezdi. Bizi en parasız zamanında bile arabasız ve gezmesiz bırakmamıştı. Bir sürü komik, tuhaf, hatıra dolu arabamız oldu. Kırmızı Murat 124- özel kromaj jantlarıyla pırıl pırıl-, beyaz Peogeot 404 -kırmızı suni deri koltuklu- turuncu Skoda - adeta jip muamelesi gören- , Renault Broadway - içlerinde en "normal" olanı-, bir Volkswagen minibüs -yarım yamalak hatırladığım- , bir de komik turuncu vosvos -tospağa dediklerimizden- Başka arabalarımız da oldu ama ben hatırlamıyorum.
İşte bu turuncu vosvosomuzla bir gün yola düştük. Maksat Karadeniz sahillerine vurup, Sinop senin, Samsun benim gezmek... Alabileceğimiz en az eşyayı arabamıza yükleyip yola çıkmış olduğumuzu hatırlıyorum. Kişi başına iki-üç tişört, iki pantolon/bermuda... Fazlasını alırsak araba yürüyemezdi zaten, küçücük motoru ancak o kadarına yetiyordu.
Gittik gittik ve geldik, iç bölgelerle sahil şeridini ayıran, denize paralel meşhur sıradağlar silsilesine... Çık çık bitmiyor... Bundan sonra olanları şöyle anlatabilirim:
Bizim turuncu tospağa öksürüp tıksırmaya başlıyor. Gücü ne ki? Ve arabanın harareti yükselmeye başlıyor. 2 km. gidiyoruz, arabadan buharlar yükseliyor. Haydaa, durup durup kaputu açıyoruz ve babam habire karbüratöre su takviyesi yapıyor. 2 km. daha gidiyoruz, yine aynı terane. Böyle böyle yaklaşık bir 15 km. falan tırmanıyoruz ama ne fayda... Tospağa yürümüyor... Hararet son kerteye dayanmış, yandık yanıyoruz... Ama gezmemiz de lazım! - hiç bir şey gezmemizden alıkoyamazdı bizi-...
Babam ciddi bir ifadeyle arabadan iniyor. İki dakika düşünüyor... Zihni Sinir projelerinden biri geliyor aklına. Ve bagajı açıyor. Yoldan satın alıp da bagaja yüklediğimiz dev boyutlardaki karpuzu çıkarıyor ve ciddiyetle ikiye kesiveriyor tam ortasından. Bir yarısını torbaya sarıp bagaja geri yüklüyor, diğer yarısını ise, kapak gibi ters çevirip, ısınmış motorun üzerine geçiriveriyor. Biz şaşkın, o muzip... Hadi diyor, yola devam... Ve bizim aile yeniden yola dönüyor. Arkadaki motor kaputu açık ve bir telle tutturulmuş ki şak diye düşüp kapanmasın. İçinde ise, kocaman bir karpuz, motorun üzerine yatırılmış. Motorun düşmek bilmeyen harareti, yavaş yavaş süzülen karpuz suları sayesinde, inmeye başlıyor. Yanımızdan tonlarca yük altında ezilen kamyonlar geçiyor ve hepsi bizi solluyorlar. Sollarken de şaşkın şaşkın bize baktıklarını hala bugün, tıpkı dün olmuş gibi hatırlıyorum. Kimi geçerken kornaya asılıp, bizi selamlıyor.
Biz ise, gezmeye ara vermeden, "açık kaput ve motor üstü karpuz" yöntemiyle Sinop'a iniyoruz.

21 Ağustos 2009 Cuma

Annemin Ardından

Herkesin annesi kıymetlidir ya, benimkisi daha bir kıymetliydi sanki... Tontondu, şekerdi, bonibondu, komikti, delirticiydi, acayip iyi ahçıydı, sinir zıplatandı, talepkardı, sitemkardı, dokundun mu ağlayandı... Anamdı... Canımdı... Kanımdan son kalanımdı... Gönderdik, yolu ışık oldu... Gitti... İstediği gibi, zahmetsizce... Şimdi yas zamanı ama o bildiğiniz yaslardan değil. Gülerek, arkadaşlarımla, dostlarımla bir arada olarak, belki çalışarak, ne istersem onu yaparak tutacağım bir yas bu. Kimse belki de yasta olduğumu bile anlamayacak, ne iyi! Böyle olmalı ama... İnsanın kanından canımdan artık kimse kalmayınca, dünya bir anda umrunda olmuyor artık. Ben de o noktadayım. Hiçbir şey umrumda değil, tek istediğim bu acının azalması. Haa, bir de boşluk tabii... Her sabah ve akşam elim telefona gidiyor eskisi gibi... Ama artık cevap verecek bir annem yok öte tarafında hattın. Bir süre sonra elim de gitmeyecek telefona...
O şimdi önce gidenlerle buluştu. Ayşegülüm tutmuştur elinden, sarılmıştır, ne de olsa 8 yıldır görüşmemişlerdi. İlk hasretlikleri geçsin, bana da gelirler belki ziyarete, beraber... Babam da onları gezdirmiştir, eskiden yaptığı gibi. Beni biraz beklemeleri lazım, zira benim dünya misyonum daha bitmedi. İşim, gücüm, sınavlarım bir sürü... Biraz daha büyümem lazım oralara gitme mertebesine ulaşabilmem için. Zaten acelem de yok... Burada en son kalan ben isem, bunun da vardır bir manası... Demek ki daha yaşanacak çoook şey var ve ben de yaşayacağım.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Tatil Dönüşü / 2 Doğanbey Günleri

Son yazımda, İstanbul'dan Bodrum'a diye yola çıkıp, nasıl bir türlü varamadığımızın hikayesine başlamıştım ki, bir çok yorum ve tebrik mesajı alınca, bir kere daha, asıl önemli olanın, varılacak yerden çok yapılan yolun kendisi olduğunu hatırladım. Aslında hepimizin pek çok kere, papağan gibi tekrarladığı özlü sözlerden biridir: Asıl YOL'un kendisidir MACERA! Gelin görün ki, yola çıkar çıkmaz unutuveririz bunu. Bir telaş kaplar hepimizi, içgüdüsel, bir an evvel varmak isteriz gidilecek yere. Kimileri utanmasa, tuvalet için bile mola vermeden, habire gaza basmak ister. Tatil günleri sayılıdır ve sayılı günler çabuk geçer ya, işte herhalde o yüzden olacak, herkes bir an önce denize kavuşmak ister. Oysa bizdeki durum çok farklıydı: Denize kavuşmak, kaygılarımız içinde en son sıralardaydı. Yolda "beraber" olmak, konuşup sohbet ederek etrafı dolaşmak, keşifler yapmak, fotoğraf çekmek, yemek içmek daha üst sıralarda geldiği için, acelesiz davrandık açıkçası. Ama ne de güzel oldu!
Gelelim işin DOĞANBEY kısmına... Dedim ya, hayalimi gerçek kıldı yol arkadaşım diye, önce hayalimden daha doğrusu hayal diyarımdan söz etmem lazım haliyle. Yoksa biraz fazla havada kalacak bu bölüm...
Sanıyorum 90'lı yılların başlarıydı. Tam senesini hatırlamıyorum... Bir tanıdık bahsetmişti bana bu eski Rum köyünden. Mübadelede insancıklar yerlerini yurtlarını terkedince, köy kimsesiz, taş evler öksüz kalmış. Gidenlerin yerlerine gelenler de, köyün yamaçtaki sapa yerinden mutsuz olunca, aşağıda yeni bir köy doğmuş. Güzelim eski taş evler de, bir kere daha terkedilivermişler böylece. Sonra seneler geçince, kentsoylu bazı entelektüel isimler, burayı keşfedip, o zamanlar için gayet uygun sayılabilecek rakamlara, o artık harabeye dönüşmüş evleri alıp, restore ettirmeye başlamışlar. İşte ben de bu süreç sırasında haberdar oldum Doğanbey'den... Bir gittim, aşık oldum. Hayallerimi süslemeye başladı. Gözlerimi kapatıp, Büyük Menderes'in Ege'ye kavuştuğu o olağanüstü delta manzarasını canlandırdım hep. Uzun süre, rüyalarımda gördüm köyü. Rahmetli babamı arabaya atıp götürdüm köyü görsün diye. Hayatımın en unutulmaz günlerindendir babacığımla başbaşa geçirdiğimiz o zamanlar. Bir taş evin satılık olduğunu duydum o zaman. Cepte para sıfır ama hayallerim büyük, verilen numarayı aradım telefonla. Bankacı bir beyefendi, Süreyya M...Dünya tatlısı bir sesle, evin fiyatını söyledi...Tabii omuzlarım çöktü, ama kendisiyle bir telefon görüşmesi daha yaptık, sonra da vedalaştık... Yine aradan seneler geçti...Oldu 2001...Ayşegülümü ebediyete yolcu ettiğim senenin yaz sonu, can dostum Pürlen ve eşi Selim'le bir akşamüstü gittik köye. Gezip dolaşırken ve hayal üstüne hayaller kurarken, bir arsa buldum: Yıkıntının ortasında bir tabela, üzerinde bir telefon numarası. Aradım, Sökeli Salih Usta...Yer onunmuş, fiyat verdi, uygundu, dedim "Bekle Salih Usta" ve o haftaki Anadolu turumun sonunda soluğu köyde aldım. Sökeli Salih Usta'yla buluştuk. Bir araba kiralamıştım, beraber Aydın'a gidip, Söke'de başlattığımız satış işlemlerini bitirdik. Uçarak köye döndüğümü hatırlıyorum. Ayaklarım yere basmıyordu resmen, ne de olsa yıkıntı da olsa bir yerim vardı artık hayal diyarımda. O geceyi Doğanbey'de yaşayan, mimar arkadaşım Sibel'in evinde geçirdim ve zaten de geçen haftaya kadar ilk ve tek gecem o oldu.
Vee geldik 2009'a... Aradan uzun yıllar geçti gitti yine. Yaşamımda bir sürü değişiklikler oldu. Gidenler gitti, yollar ayrıldı, yaşamlar bölünüp bütünlendi başka "yarı"larla... Kapılar açıldı, kapandı... Sular akıp gitti köprülerin altından... Ve yol beni yine DOĞANBEY'e attı. Birgi'de kendimizi kaybedip, yine Bodrum'a gidemeyeceğimiz anlaşılınca, yol arkadaşım bir telefon konuşması yaptı demiştim geçen yazımda hatırlarsanız. İşte bu nokta ilginç: Aradığı kişi, çok sevdiği ama maalesef geçen sene yitirdiği kadim dostunun eşi, Sezen idi... Peki kimdi o yitirilmiş kadim dost? Benim yirmi yıl önce telefon görüşmesi yaptığım Süreyya M. !!! Ve yol arkadaşım, rahmetli Süreyya ile pek çok kereler gitmiş ve hatta kalmış Doğanbey'de! Nereden nereyeeeeee? Eh sevgili Tanrım, gerçekten işlerini aklım almıyor... Velhasıl, bu bağlantıları düşünerek, olan bitene akıl erdirmeye çalışarak, gece yarısı vardık köye...
Doğanbey... Eski adı Domatia... 900 haneli bir köymüş eskiden. Gerekli tarihi bilgiyi isteyen rahatlıkla bulabilir ama benim için tarihi bilgilerin ötesinde bir anlamı olduğundan buraya, tarih/istatistik/arkeoloji v.s yazmak istemiyorum.
Benim DOĞANBEY tatilim 4 gün/gece sürdü. Yetişkin hayatımın ennnn güzel 4 gününü yaşadım dersem herhalde pek de fazla abartmış sayılmam.Herşeyden önemlisi, hayalim gerçek oldu: Sabah uyandım, yatak odamın perdesini çektim kenara veee karşımda Büyük Menderes deltası ve Karine lagünü!!! Kaldığımız yer, eski bir taş ev, sade mi sade, güzel mi güzel... Bir taş avlu, alçak duvarından bütün manzarayı içinize çektiğiniz... En ufak esintiyle fısıldamaya başlayan bir deli kavak ve ona cevap veren biber ağacı... Bir tarafta deli pembe begonvil... Her gece evin önüne inip yiyecek arayan yaban domuzları -yol arkadaşım her gece onları karpuzla besledi- ... Harika kangal, Sultan... Suratımıza bön bön bakan siyah boğa... Ve yeni canlar, temiz suratlı Mustafa, becerikli Binnaz, hayatımda gördüğüm en zarif gülümsemeyle kızları Fatmanur ve oğulları yumurcak Taha... Gün batımlarında, Karine, balıkçı Sabahattin'in önünden denize girme... Sonrasında ayaklar suda akşam yemeği... Dolunayın esrarengiz ışığında parlayan lagün, gümüşi... Gece geç saatlerde, taş avluda oturup, sessizliği dinleme, iki fincan çay... Müzik bile yok... Çünkü gerek yok... Evde menemen ve makarna, akşam yemeği... Avluda kahvaltı, Binnaz'ın köy ekmeği, zeytin, reçel, taze beyaz peynir, tuzsuz... Domates, salatalık, biber, bahçeden ... Off ki ne off!
İşte benim DOĞANBEY'im buydu...
Merak ediyorsanız, gerisini siz arayın internette lütfen...Kızmaca darılmaca yok...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Tatil Dönüşü / 1

Ege'nin en güzel köşelerini gezip dolaştığım bir 10 günün sonunda, İstanbul biraz karmaşık geldi ama olsun, ne gam! İstanbul her dem güzel!
Kapıdağ'a Gidiş
Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, İstanbul'dan yola çıktık çıkmasına amma bir türlü varamadık menzile...Bodrum'a yani... Oysa, her tatil özlemi içinde yanıp tutuşan İstanbullu gibi biz de bir an evvel güneye inebilmek için, İDO'nun 08.30 Yenikapı-Bandırma feribotunda yerimizi ayırtmış, sabahın köründe evden çıkmadan önce yolda dinlenecek CDlerimizi bile paketlemiş ve sonunda, enerjik bir şekilde yola çıkmıştık. Her şey Bandırma'da feribottan inip de direksiyonu güneye kırmamızla başladı. Yol arkadaşımdan gelen soru şu oldu: Erdek'te kahvaltı fikrine ne dersin? Ne derim ki? Bayılırım! Gittik tabii ve denize nazır bir kahvaltıyı gövdeye indirdik. Fakat bizim "olayı" tetikleyen de zaten bu durum oldu. Bir kere çıktık ya baştan, bir daha eski halimize dönemedik. Konuşup gülüşerek kahvaltımızı yaparken, "Şu Kapıdağ Yarımadası'nı da hiç bilmiyoruz yaa" diyerek, Bodrum'a yola devam etmeden evvel, "yarımadanın etrafını şöyle bir dönelim bari" dedik. Önce Kyzikos'a uğradık. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nin değerli öğrencileri ve hocaları bizleri bilgilendirdiler. Roma dönemine tarihlenen, İmparator Hadrianus 'a adanmış devasa boyutlarda bir tapınak çıkıyor ortaya. Didim'deki Apollon tapınağından daha büyük olduğunu söylediler. O kadar ki, Marmara denizinin o bölgesinde seyreden gemiler, pusulaya bakmaz, tapınağın gökyüzüne uzanan sütunlarını kendilerine kerteriz alırlarmış. Kyzikos'tan devam ederek, yarımadanın batı sahillerini dolaştık. Paşalimanı ve Marmara adalarının da süslediği, bence İzlanda'yı andıran olağanüstü ve epeyce vahşi manzaralar eşliğinde gezindik arabayla. Her virajda durup fotoğraf çekerek tabii ki! Yol arkadaşım müthiş bir fotoğrafçı, bunu belirtmem lazım! Kapıdağ'ın ancak yarısını gezip, artık Bodrum'a yollanalım dediğimizde saat zaten çoktan 17.00 olmuştu! Bir gece önceden çok geç yattığımız için, uykusuzluktan kapanmaya başlayan gözlerimizle boğuşmaya başladığımızda, saat 21.30 olmuş, biz Akhisar Ramiz'de köfteleri ve peynir tatlısını götürmüş, çaylarımızı içerken önümüzdeki uzun yola nasıl devam edeceğimizi kara kara düşünmeye başlamıştık. İşte içimizdeki o saklı bilgelik o anda devreye girdi ve cengaverlik yapmanın kimseye bir şey kazandırmayacağına hükmederek ilk yolculuk gecemizi Akhisar'daki PALM CİTY HOTEL'de geçirmeye karar verdik. Kısaca, sabahın köründen evden çıkıp, en erken saatteki feribota binip, bütün gün de araba kullanıp ancak Akhisar'a ulaşabildik... O akşam anladık ki, bizim Bodrum'a inişimiz epeyce şenlikli olacak!
Gölmarmara-Salihli-Birgi Hattı
Nitekim, ertesi sabah uyandık ama otelden toparlanıp da ayrılmamız yine saat 11.00 civarını buldu. Yol arkadaşım, Birgi ve Ödemiş'i hiç görmediğini ama çok merak ettiğini söyleyince, o bölgeleri iyi bilen biri olarak ben hemen harita üzerinde ufak bir rota çalışması yaptım ve ortaya şu yol çıktı: Akhisar-Gölmarmara-Salihli-Bozdağ-Gölcük-Birgi-Ödemiş-Tire-Selçuk-ve sonrasında herkesin bildiği, Ortaklar'dan sapan klasik Bodrum yolu... Tabii bu kadar yeri sıralayınca sorulacak soru kendini hemencecik gösteriyor: Bodrum'a varabildiniz mi? El Cevap: Tabii ki HAYIRRRR!
Akhisar'dan sonra yaptığımız yol müthişti gerçekten. Klasik Bodrum inişinden sıkılanlara hararetle tavsiye ederim. Evet uzun olmasına uzun ama öyle manzaralardan geçiyorsunuz ki, yolun kendisi başlı başına bir macera ve tatile dönüşüyor. Sonuçta her günü aynı olan bir deniz- güneş-kum tatilinden daha keyifli bir yol önerisi olduğunu sanıyorum bunun... Gölmarmara yolu üzerinde Lidya medeniyetine ait onlarca tümülüs arasından geçiliyor. Durup fotoğraf çekmek için ideal. Tümülüsler, arkeologlardan önce define hırsızlarının ellerine düşmüşler ama yine de ilginç bir görünüm sunuyorlar... Salihli yakınlarında ise Lidya medeniyetine başkentlik yapmış ünlü Sardes kentinin kalıntıları var. Bence en etkileyici kısmı, doğanın kalbine yerleşmiş gibi duran dev Artemis tapınağı... Tuhaf görünümlü tepelerin ve çam ormanlarının arasında bir hayal gibidir adeta...Bahsettiğim rotayı izlemek için Sardes'ten bir iki km uzaklıkta, Bozdağ istikametine sapmak gerekiyor. Yol, Gediz havzasından, tatlı virajlarla, ova manzaralarıyla birlikte yükseliyor. Solunuzda, bütün ovayı görebildiğiniz bir dağ köyünde durup, manzarayı fotoğrafladıktan sonra, zirvelerin arasında kıvrılan yaylalara uzanıyorsunuz. Müthiş tabii... Ova ile yaylalar arasındaki ısı farkı en az 10 derece...Ova sıcaktan kurumuş, yaylalar ise hala yemyeşil! Bozdağ, aynı adlı zirvenin yamaçlarına kurulu, harika bir kasaba ve yol arkadaşımın deyimiyle "çok fotojenik". Bozdağ'dan geçip, Ödemiş istikametine devam ettiğinizde, önce Gölcük 'e uğruyorsunuz. Yani uğramanız gerek! Çünkü etrafı yemyeşil ormanlarla çevrili bir doğa harikası, nefis bir dağ gölü... Akşamüstü çayı, öğleden sonra ya da sabah kahvesi için ideal bir mola yeri... Oradan Birgi'ye devam ediyorsunuz. Birgi, Osmanlı öncesi Beylikler döneminde, Aydınoğulları Beyliği'nin başkentliğini yapmış, gerçekten harika bir Ege kasabası. Aydınoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmış olağanüstü camii, adeta çılgına çevirdi bizi. Minberi bir kündekari harikası... Hatta minberin ahşap kapıları 1992'de çalınmış ve seneler sonra bir Sotheby's müzayedesinde bulunup, sonunda yerine iade olmuş. Mihrab, gökyüzü renginde çinilerle süslü, şahaneeee... Köy kahvesinde, çınarın altına oturup bir orta kahve, bir çay, bir koruk suyu ve iki de bardak soğuk su içtik. Hesap istedik, "Bir lira" dediler...Hafif bir şok geçirdik ama çaktırmadık, parayı ödedik, kalktık ama üzerinden 10 gün geçmesine rağmen hala konuşuyoruz... Konakları, camileri, müthiş taş evleri ve mis gibi yeşil doğasıyla Ege'nin en özel köşelerinden biri Birgi ve mutlaka görülmeli... İşin güzel yanlarından biri, kültür turizminin buralara uğruyor olması... Özellikle ilkbahar ve sonbahar aylarında, Türkiye'nin her yerinden meraklılar gelip gidiyor Birgi'ye. Bana kalırsa yakında bir de dizi film çekilir orada ve o zaman iyice medyatik olur kasaba.
Birgi'de kendimizi kaybettik, vaktin nasıl geçtiğini anlayamadık ve akşam güneş battıktan sonra Bodrum'a gidemeyeceğimiz artık iyice belli oldu. Yol arkadaşımın yaptığı bir telefon konuşması, hayal diyarımın kapılarını ardına kadar açtı ve geceyi geçirmek üzere Doğanbey'e yollandık. Sabah uyanıp perdeyi açtığımda karşımda Büyük Menderes Deltası'nı görmek hayattaki en büyük hayallerimden biriydi, gerçekleşti...Teşekkür ederim yol arkadaşım, hayallerimi gerçek kıldın...

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Tatil Rehaveti

Bir tatil de böylece bitti...Şu anda Bodrum'dayım ama yarın sabah İstanbul'a doğru yola koyulmuş olacağız. Yaklaşık 10 gün süren müthiş bir tatil yaşadım. Hepsi Bodrum'da geçmedi tabii ki. Aslında en önemli kısımları benim masal ülkem DOĞANBEY köyünde geçti ve bir hayalim daha gerçeğe dönüştü. Sabah uyanıp, pencereden Büyük Menderes deltasını görmek! 4 sabah bu güzelliği yaşadım ve artık hayat benim için aynı değil! Ayrıntıları tatil dönüşü İstanbul'dan anlatacağım ... Tabii aslında işin en komik kısmı şuydu: İstanbul'dan yola Cuma sabahı çıkıp, Bodrum'a Çarşamba öğleden sonra ancak varmak! Bekleyen ve merak edip arayan insanlara günler boyu sürekli olarak "Yarın oradayız inşallah" dedik ve asla dediğimiz günde varamayıp kredibilitemizi bu sayede neredeyse sıfırladık ama bir de maceralarımızı anlatınca hep affedildik... Geçtiğimiz/uğradığımız/konakladığımız yerler: Erdek, Kapıdağ Yarımadası, Akhisar, Gölmarmara, Salihli, Bozdağ, Gölcük, Birgi, Ödemiş, Söke, DOĞANBEY, Büyük Menderes Deltası, Balat Ovası, İncirliova, Aydın Dağları, Tire, Gediz Ovası, Küçük Menderes Ovası, Karina, Milas ve en nihayetinde Bodrum! Cuma sabahından Çarşamba öğleden sonraya dek bu saydığım yerlere dokunduk ve bence hayatımın en güzel tatili oldu. Fotoğraflar eşliğinde, uzun sürecek bir sunumla, bu dokunduğumuz yerleri anlatacağım. Başta tabii ki DOĞANBEY olacak, kusura bakmayın! Şimdilik bu kadarıyla yetiniyorum ama daha sonra, harika şeyler okuyacaksınız, SÖZ...