26 Haziran 2009 Cuma

İskandinavya'da Yaz

Günler geçtikçe hava ısındı buralarda. Tura başladığımızda hava sıcaklığı 15-16 derece civarındaydı, üzerinden neredeyse 10 gün geçti ve artık hava tam yaza döndü İskandinavya'da. Artık sadece bir t-shirt'le dolaşılabilir kıvama geldi sıcaklık ve ben serin günleri şimdiden özledim. Bir de İstanbul'dan bunaltıcı sıcak haberleri geliyor ki beni fena halde düşündürüyor. Haftaya Anadolu turunda acaba nasıl olacak? Ayy neyseeee...Onu da o zaman düşünürüm, değil mi ama?
Bugün Bergen'en çıkıp, turun son durağı olan Stockholm'e geldim. Hava muhteşemmmm... İsveçliler kendilerini sokağa atmışlar, her yerde bir parti havası. Düşünüyorum: Bizde senenin 8 ayı bu hava var ama burada yaşayanlar kadar kıymetini bilemiyoruz. Bizim ellerde hayat gailesi o kadar önde ki, kimse gökyüzündeki güneş ya da bulutlarla uğraşmıyor. Kafalarını çevirip, yukarı baktıklarını bile zannetmiyorum insanların, hatta tepelerine dolu bile yağsa farketmezler bence...Dedim ya, hayat kavgası...Oysa burada öyle mi? Burada fakirlik YOK! Beşikten mezara kadar yaşamlar garanti altında. Bebekler doğdukları andan itibaren her türlü sosyal güvenceye sahip oluyorlar. Okul bedava, hastane bedava... Ormanlar, deniz kenarları, vadiler ve ovalar herkesin...Kimse "Burası benim arazim, sen giremezsin" diyemiyor zira taa Vikinglerden beri "Allemane Ratt" adı verilen "Herkesin Hakkı" kuralı var. Efendice davrandığınız ve kimseye ya da birşeylere zarar vermediğiniz müddetçe, heryerden, herkesin toprağından izin almaya gerek kalmadan geçebilirsiniz. Bayıldımmmm... İsveçlilerin %87si Luteryen ama %5den fazlası kiliseye gitmiyor bile...Yine de bu İsveçlilerin Tanrı'yla olan bağlarının kopuk olduğu anlamına gelmiyor. İsveçliler, tıpkı komşuları Norveçliler gibi Tanrı'yı, kiliseden çok doğada buluyorlar. Eski Vikinglerden kalan alışkanlıklarla, ormanlarda, dağ tepelerinde, göl kenarlarında ve deniz kıyılarında, gözlerini kapatıp, kendilerini huşu içinde güneşe bırakmış İsveçlileri görünce, kiliseye ihtiyaçları olmadığını anlıyorsunuz...
İskandinavlar genel olarak doğru ve dürüst insanlar. Dolambaçlı yollara sapmadan, kafalarından ne geçiyorsa, olduğu gibi söylüyorlar. Kendilerine has bir mizah anlayışları var ve bu anlayışın içine girmek için biraz vakit ve çaba gerekiyor. Akıllılar, iyi eğitimliler ve bireyselliklerine çok önem veriyorlar. Çalışkanlar ama işkolik değiller... Evlerine, ailelerine ve arkadaş toplantılarına çok önem veriyorlar. Kitap okuyorlar... Çevre bilincine sahipler... Bu söylediklerim sadece İsveç için değil, aynı zamanda Norveç için de geçerli... Danimarka da öyle ama ben Danimarka'yı daha çok Avrupa ülkesi olarak görüyorum. Özellikle İsveç son yıllarda İskandinav yaşam tarzının en önemli temsilcisi oldu dünyada: İKEA, Volvo, Erikssonn, Saab, Scania... Abartısız şıklığın, işlevselliğin ve dayanıklılığın en iyi simgeleri sayılabilirler.
İşte bu samimi dünyanın dolambaçsız insnaları, bugünlerde yılın en keyifli zamanını yaşıyorlar. Sokaklar insan kaynıyor. Kafeler hıncahınç dolu. Parklar güneşlenen gençlerle renkleniyor. Ben bile dün Bergen'de bir parkın çimlerine uzanıp, 3 saat kitap okudum: Botlar ve çoraplar fora, paçalar dizlere kadar kıvrılmış; tek sorun V yakadan giren güneşin yarattığı "amele yanığı" durumu! Bir de güneş gözlüğü izim var ki, Kızılmaske'den hallice! Olsun! Kimin umrunda? İskandinav Yazı böyle yaşanır işte...Akşam yemeğini de Bergen limanında, bacaklarımı denize sarkıtarak piknik şeklinde yedim ki, unutulmaz hatıralar arasında yerini aldı bile... Kısacası, elimden geldiğince buralı oldum son günlerde. Yarın da tur bitiminde, kendimi bir parka atmayı düşünüyorum. "Aşk" bitti, sırada "Enis Batur" var...Birazcık da kestiririm bir ağaç altında...Gel keyfim gel... Haydi, sağlıcakla kalın...

23 Haziran 2009 Salı

Batmayan Güneş

Bugün 23 Haziran: Kuzey ülkelerinde, "Cadı Ateşi" de denen kocaman ateşlerin yakılıp, kötülüklerin kovulacakları akşam...Bergen'deyim ve yine gözlerim faltaşı durumda! Şu anda saatim 22.35 ve dışarıda pırıl pırıl bir güneş, ortalığı gündüz kılıyor...E hal böyle olunca da, beynim "UYU" komutunu vermiyor bir türlü vücuduma. Üstelik son iki haftadır zaten beynim ve kalbim fazla mesaide...Uyku muyku düşünecek halde değilim:)) Neyse, bütün uykusuzluklar böyle olsun!
Az önce eski Bergen mahallelerinde yaptığım güzel bir yürüyüşten döndüm odama. Sokaklar neşe içindeki insanlarla cıvıl cıvıl, dolup taşıyordu. Norveçliler, güneşe hasret tabii, hava açar açmaz sere serpe bırakıveriyorlar kendilerini açık hava kafelerinin masalarına. Haksız değiller hani!
Geçen gün 21 Haziran'dı. Eskiden yaşamım için önemli bir gündü benim için. Bu sene ise sıradan bir gün olarak yaşadım... Geiranger Fiyordu'ndaydım ve her yer muhteşem görünüyordu. Gece uyuyamadım ve epeyce şey yazdım aslında. Bir kısmını buraya alayım:

Şu anda Geiranger fiyordunun tam ortasında, kocamaaan bir gemi var: Norwegian Jade! Sayabildiğim kadarıyla 12 katlı, tam bir yüzen köy! Kıyıya inmiş insanları, yeniden gemiye döndürmek için, üç tane küçük tekne vızır vızır çalışıyor ama kuyruk inanılmaz! Metrelerce uzanıyor ve insanlar, Nazi kamplarındaki tutuklular gibi, sıra sıra bekletilip, geminin içine yükleniyorlar. Galiba bu türdeki geziler bana göre değil! Arada sırada geminin içinde yapılan anonslar kulağıma geliyor, metalik bir kadın sesi, bir şeyler anlatıyor ruhsuzca...Anlamasam da tahmin edebiliyorum. Bir an önce şu heyüla çekilse de fiyord bana kalsa!
Kaldığım yerin tam önünde, tahtadan bir iskele var. Ben buraya üç sene önce şu ismi takmıştım: Dünyanın Sonundaki İskele! Oraya oturup, ayaklarımı suya sarkıtmak ve dağları seyrederek müzik dinlemek en sevdiğim şeylerden biri. Geçen sene keşfetmiştim: Sibelius’un Valse Triste’i, buralara en çok yakışan müzik parçası! Bu sene de yapmayı planlıyorum.
Denizin içinden gökyüzüne ok gibi yükselen dağları seyretmek insanın içine tuhaf bir “ufacıklık” duygusu veriyor. Kendini küçücük, önemsiz ve güçsüz hissediyorsun ve ancak o doğaya sığınırsan, teslim olursan bu duygun geçiyor. Büyük şeyler karşısında, nasıl da aciz kalıveriyoruz değil mi? Kocaman dağlar, derin vadiler, yalçın kayalıklar, uçurumlar, derin denizler, açık okyanuslar... Hepsi insandan büyük ve hepsi insana korku veriyor. İnsanoğlu kontrol edemeyeceğini bildiği bu sonsuz güçler karşısında kendi minicikliğini hatırlıyor. Ancak onlara saygı duyarsa, kendini teslim ederse, bırakırsa sorgusuz sualsiz huzur bulup, korkusunu yeniyor. Aşk gibi tıpkı... İlk karşılaşıldığında korkutur...Mücadele etmeyi denersen, yerden yere vurur çünkü senden güçlüdür. Ancak gücünü kabul edip, kendini teslim edersen, o zaman seni şefkatiyle sarıp sarmalar ve zaten yenemeyeceğini bildiğin bu büyük güce gönüllü teslim olduğun için kendini korunmasız hissetmezsin artık...Dağlar da böyledir, okyanuslar da, buradaki gibi fiyordlar da...Hepsi aynı büyük aşkın parçaları değil midirler ki zaten?
Neyse...Bu güzellik iyice başımı döndürdü ve yine saçmalamaya başladım. Ciddiye almayın derim ben...
Haa bu arada...Heyüla şu anda demir aldı, fiyord bana kalacak az sonra!


Yukarıda yazdığım gemi gidip de, fiyord bana kalınca, önce el ayak çekilsin diye bekledim. Sonra, saatim 23.00ü gösterirken, sıkı sıkı giyindim. İPOD'umu aldım, boynuma bir de şal attım ekstradan ve hemen iskeleme indim. Ayaklarımı suya sarkıttım, Valse Triste'i dinlemeye başladım. Etrafta kimsecikler yoktu. Karlı tepeler, denizi yararak yükseliyordu göğe. Sadece martıların şarkılarına karışan şelalelerin sesi vardı yankılanan. Güneş bir türlü batmak bilmediği için, mavi gökyüzünde, turuncuya çalan küçük bulutlar parlıyordu altın gibi. Denizde en ufak bir çırpıntı bile yoktu, resmen cam gibiydi suyun yüzeyi ve karlı tepelerle bulutlar, adeta suyun içinde devam ediyor gibiydiler. O sessizlik ve kimsesizlik içinde, yalnızlık duygum büyümeye başlayınca, hemen telefonuma sarıldım. Veee yalnız olmadığım en güzel şekliyle hatırlatıldı bana...
Saatim 23.05 ve dışarısı hala pırıl pırıl...Kuşlar bile ötmeyi kesmediler hala... Batmayacak yine bu güneş, hava kararmayacak ve ben yine uykusuzum demektir bu gece! Bir de evimi özledim ki, sormayın gitsin!

21 Haziran 2009 Pazar

Bir Akşam Yemeği


Dünden bir sahne anlatmak istiyorum sizlere:
Oslo'nun en yüksek binalarından birindeyim. Tam 34. katta! İçinde bulunduğum salonun üç tarafı tamamen cam... Dışarıda fırtına ve sağanak yağmur ortalığı birbirine katıyor. Gökyüzündeki bulutlar beyazdan griye doğru müthiş bir skala içinde rüzgarın önüne katılmışlar, oradan oraya sürükleniyorlar. Arada müthiş şimşekler çakıyor. Gökgürültüsü de olmalı ama bana ulaşmıyor sesi... Yağan yağmur çok kuvvetli. Yemek yediğim salonun tavanı da tamamen cam ve eğimli. Bu yüzden yağan yağmur, tepemden şelale gibi akıyor ve yan camlardan aşağıya iniyor hızla. Pencerelerden akan su perdesinin ardından, Oslo fiyordu seçiliyor bir çok adasıyla. Hava hala aydınlık ama bulutlu olduğu için kararmış gibi duruyor. Şehrin etrafındaki yemyeşil tepeler, gri havanın da etkisiyle daha da koyulaşmışlar gibi. Uzaktan kraliyet sarayını, katedrali ve meşhur belediye sarayının kulelerini seçiyorum. Liman şahane görünüyor, rengarenk konteynerler var... Bir de kocaman bir gemi yanaşmış, Çin bandıralı galiba. Hayran hayran seyrediyorum etrafı. İçimde müthiş bir huzur, elimde kitabım, kalbimde yepyeni bir heyecan... Damarlarımda dolaşan kan tazelenmiş gibi... Sakin sakin, yalnız başıma yemeğimi yiyorum, bir gözüm kitabımda diğeri ise dışarıda sürmekte olan tufanda kalmış. Şükrediyorum ve bir anda o fırtınanın içinde, gri bulutların arasından, Haziran ayının batmak bilmeyen güneşinin, incecik altın rengi bir hüzmesi süzülüveriyor. Tam da katedralin üzerine hem de... Tanrı'nın melekleri şükranıma ses verir gibi uzanıyorlar sanki gökyüzünden. Kalbimden geçenlerin yukarıdan duyulduğunu anlıyorum ve gülümsüyorum Oslo fiyorduna doğru. Yanımdan geçmekte olan garson sanki neden gülümsediğimi anlamış gibi, gülümseyip göz kırpıyor bana... İki dakika sonra, kendiliğinden bir kahve getirip bırakıveriyor masamın üzerine. Yanında kokulu bir de çilek, yarısı çikolataya batırılmış. Huzur, mutluluk ve nicedir aradığım sükunet... Oslo'da fırtınanın içinden çıkıp geliveriyorlar yanıbaşıma. Yoksa içimde bir yerlerdeydiler de, çıkmaları için bir anahtar mı gerekiyordu? Her neyse...Anahtarı buldum galiba. Meğer aslında hep o çekmecedeymiş de, karmaşadan göremiyormuşum epeydir...

17 Haziran 2009 Çarşamba

Kopenhag - Oslo Arasinda, Denizin Ortasinda Bir Yerlerden...

Bu sacma yaziya aslinda dun basladim ama bir turlu bitiremedim. Su anda gemideyim ve yazinin iki paragrafini ayri ayri tarihledim. Zaten onemli seyler de yok, sadece durumdan haberdar olun diye yaziyorum.
.....................................................................................................................................................................

17. Haziran
Bazı lüksler insana kendini iyi hissettiriyor. Mesela şu anda, başımı sola çevirdiğimde, Mariott Hotel'in altıncı katındaki odamın kocaman penceresinden, Kopenhag'ın çok güzel deniz manzarasını seyrediyor olmak, büyük bir lüks bence...

Kopenhag'a dün geldim ama sanki bir haftadır buradaymışım gibi hissediyorum. Uçağım Kastrupp havalimanına indiğinde, hava gri ve yağmur yüklüydü sonra akşama doğru bulutlar dağıldı ve hava açtı. Bugün hava bütün gün pırıl pırıldı, masmavi bir gökyüzü, sıfır bulut. Ben zevkten kendimden geçtim resmen. En sevdiğim iklim bu zira: Hava pırıl pırıl güneşli ama buna rağmen sıcaklık 20/23 derece civarını aşmıyor, belki güneşte rüzgar almayan bir köşede durursanız, biraz daha sıcak olabilir ama genelde üzerinize bir şal ya da hafif bir kazak alma ihtiyacı duyuyorsunuz... Tam yürümelik, gezmelik, deniz kenarında dalgaları dinleyip, yelkenli tekneleri seyretmelik... Şimdi günümün ennn güzel anını anlatıyorum: Luisiana adlı Modern Sanat Müzesi'nde, bahçedeki Miro ile Henry Moore heykelleri arasından süzülüp, Oresund kanalı manzaralı, yemyeşil bahçeli kafede, çikolatalı muffin ve büyük macchiato eşliğinde kitap okuyup, kendimi güneşe bıraktığım anı hayal edin! Önümde masmavi bir deniz ve yelkenliler... Yüzümde sıcak güneş... Kafamda tatlı hayaller... Eh daha ne olsun? Güzel değil mi?
........................................................................................................................................................
18 Haziran
Su anda ise saat 22.23 ve ben Kopenhag'dan kalkip Oslo'ya gitmekte olan koca bir geminin internet odasindayim. Sol yanimda tavandan yere kadar inen dev pencereler var ve Baltik Denizi' nin urpertici gorunumu iceri giriyor adeta. Su anda hava hala epeyi aydinlik, deniz koyu gri, gokyuzu maviden turuncuya kadar pek cok renkle donanmis durumda. Arada parcali parcali koyu gri renkte bulutlar ucusuyor. Hava cok ruzgarli, deniz dalgali. Koca gemi resmen besik gibi sallaniyor. Su anda o denizin dalgalari arasinda yelkenli bir teknede olmayi cok isterdim. Herhalde yurek agizda olurdu!
Yarin sabah saat 09.30 civarinda Oslo'ya varmis olacagiz. Sabah erkenden kalkip, Oslo fiyorduna girisimizi seyretmeyi umuyorum. Yuzlerce ada ile dolu Oslo fiyordu bence dunyanin en guzel yerlerinden biri. Yemyesil, masmavi ve piril piril...Ancak bu sekilde ifade edebilirim.
Az sonra kamarama inip, biraz okuduktan sonra, besik gibi sallanan yatagimda derin bir uykuya dalacagim. Suyun uzerinde olmayi o kadar cok ozlemisim ki, anlatamam.
Yarin Oslo'dan yeniden yazarim. Norvac'e yaklastigimiz icin coook mutluyum...O daglar, o deniz manzaralari! Supppeeerrrrrrr...
Simdilik hoscakalin...



13 Haziran 2009 Cumartesi

Konserler...Soli Deo Gloria !

Hava sonunda düzeldi ve pırıl pırıl bir güneş açtı... Şehrin renkleri daha parlak artık ve her köşeden sihirli notalar yükseliyor. Sokaklarda insanlar dans ediyorlar. Her köşebaşını biri kapmış, hünerlerini sergiliyor: Keman, flüt, gitar... Hiçbir şey yapmadan sadece sokaklarda yürünse bile, festival havasına giriliyor. Ben zaten dünden hazırım ya, neredeyse ağlayacağım mutluluktan! Leipzig "Harika Bahar" ı yakalamış ve bugün, nihayet ben de tuttum ucundan.
Üç gündür buradayım ve gezimin ana teması "MÜZİK" . BACH'ın adını gururla taşıyan harika bir müzik festivali için, Cuma günü geldim ve aynı günün akşamı, kendimi BACH'ın kilisesinde, Mendessohn'un "ELİAS" oratoryosunda buldum. Şef Leon Botstein yönetiminde Kudüs Senfoni Orkestrası ve Berlin Ersnt Senff Korosu, olağanüstü bir konser verdiler BACH'ın Thomas Kilisesi'nde. Ben de en sevdiğim yerden seyrettim yine. Sağ yamacımda koro, orkestra ve kilisenin kendi meşhur THOMANER çocuk korosunun iki üyesi vardı. Çocuklarla ahbap olup, bir de imzalarını aldım:)) Gelecekte ünlenecekler bu ufaklıklar eminim. En sevdiğim olay ise, kilisenin KANTOR'uyla selamlaşmamız oldu. Adam galiba artık tanıyor beni:)) İki sene önce, bir başka konserden sonra, gaza gelip, adamı kucaklamaya kalkmıştım da...
Dün akşam ise, Lepzig kentinin ünlü GEWANDHAUS orkestrasını, şef Andre Previn yönetiminde, Mozart'ın 29. , 39. , ve 40. senfonilerinde dinledim. Zevkten dört köşe olmuş, ağzım kulaklarımda izledim her saniyesini nefessiz. Bir de yanımda ennnn sevdiğim, portakallı çikolatalarım vardı ki, o da bambaşka bir hikaye:))
Bugünkü konserlerden şu ana kadar en sevdiğim, yine Thomas Kilisesi içinde izlediğim, Bach ve Mendelssohn'un motetlerinden oluşan konserdi. İşin en güzel yanı, herkese bir de fotokopi ile, söylenecek parçaların sözlerini dağıttılar ve bütün kilise eşlik ettik. Hayatımın en güzel ve unutulması imkansız konserlerinden biri oldu.
Gewandhaus'un orgcusu Michael Schönheit tarafından verilen org resitali ise az önce bitti ve biraz dinlenmek için odama geldim. Org konserleri hakkında galiba aynı ulvi duygular içinde olamıyorum. Üçüncü parçadan sonra, fazla gelmeye başlıyor o kocaman sesli müzik. Oysa, BACH'ın ilk gözağrısı olmuş org her zaman. Ama galiba BACH'ın hatırına bile, onbeş dakikadan fazla dayanamıyorum. E ne yapalım? Herşeye bayılacağım diye bir kaide yok ya!
Yaklaşık bir saat sonra Nikolai Kilisesi'nde, bir başka güzel konser bekliyor beni: BACH'ın ve Mendelssohn'un koral parçalarından bazılarının seslendirileceği bu konserden, org resitaline nazaran daha fazla keyif alacağımı şimdiden söyleyebilirim.
Tam bir müzik maratonu yapıyorum. İstanbul Festivali'ne katılamıyorum belki ama, burada da pek çok güzel etkinlik, ruhumu yıkayıp arıttı....
Bu arada bol bol CD aldım. Allah biliyor da vermiyor işte: Eğer daha fazla param olsa, bütün mal varlığımı CD / KİTAP dükkanlarında bırakıp çıkarım. Ama ne kayıtlar var!!! Deli olmak işten değil! Bir de en sevdiğim Alman Romantik Dönem ressamı olan Caspar David Friedrich'in harika bir kitabını edindim Lepzig Güzel Sanatlar Müzesi'nden. Kısacası kısa zamanda yine harika işler çıkardım ortaya ve yarın dönüyorum. Sabah önce Dresden'e uğrayacağım ve ardından ver elini Berlin havalimanı... İskandinavya öncesi sadece bir günüm var evde ama olsun. İnsan bazen bir güne bir ömür sığdırabilyor: Eleni Atatürk'e yazdığı mektubunda öyle demiş..."BÜTÜN ÖMÜR BİR GÜNDE" ...
Şimdilik hoşçakalın, belki akşam yeniden iki satır karalayabilirim. Olmazsa, kusura bakmayın:))

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bir İstanbul Sürprizi

İstanbul'u seviyorum çünkü çok sürprizli bir kent. Son numarası ise şu oldu:
Yer Beşiktaş Dentur iskelesi... Hava çok sıcak ve ben sürekli maruz kaldığım iklim değişiklikleri nedeniyle tam anlamıyla sersemlemiş haldeyim. Hafif de uykuluyum üstelik. Kalabalık teknemiz iskeleye yanaşıyor veeee bir müzik...Ortamla en ufak alakası olmayan bir müzik ama... Kulaklarıma inanamıyorum ve yorgunluk sebebiyle hayal gördüğümü düşünüyorum zira çalan BACH'ın meşhur Badinerie'i... Arada da bir takım konuşmalar...Olabildiğince müzikal hale getirilmiş bir kadın sesi bir şeyler söylüyor. Dinliyorum: Boğaz Turu reklamı!!! Kadın sesi turun duraklarını sıralıyor. Kimsenin dinlediği pek yok aslında... Herkes koşar adım bir yerlere seğirtiyor. Ben ise o kalabalığın içinde sadece BACH'ımı duyuyorum gülerek ve kalabalık dağılıyor. Hey gidi koca BACH, diyorum kendi kendime... Acaba aklına gelir miydi bir gün cep telefonlarına melodi ve Boğaz Turu reklamına fon müziği olacağın???

8 Haziran 2009 Pazartesi

Düşünen Kadın VI / Balkanlar Sonrası


Evimdeyim ama kalbim Rumeli'de kaldı. Gerçekten... Biliyorum biraz klişe oldu ilk cümle ama kimin umrunda?



Geçen akşam, Üsküp'ün en eski Osmanlı hanlarından birinin avlusunda, pırıl pırıl parlayan ay ışığı altında oturmuş bağlama eşliğinde söylenen Rumeli türkülerini dinlerken, yanımdaki Makedonyalı bir Türk dostum bana aynen şöyle dedi: Türkiye'de Türk olmak kolay ama buralarda Türk olmak kolay değil! Hoş, artık -bana kalırsa- Türkiye'de bile bunu istediğimiz gibi söyleyemez hale geldik ya, neyse...Hatta göğsünü gere gere Türküm dediğinde suratına tuhaf tuhaf bakan "aydın" insanlar yok değil ya, neyse... Türklüğümüzden -neredeyse- utanır hale getirmeye çalışıyorlar ama BEN bu tongaya basmam. Neyse, şimdi bu derin mevzuya dalmayayım! Vardar Ovası, Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar, Alişimin Kaşları Kara gibi güzel türkülere avaz avaz eşlik ederken, kalbimin ve beynimin bir yanıyla, acaba burada yaşayan ve yüreği Türkiye için çarpan Türkler hakkında, Türkiye'de yaşayan ama burada olup bitenlerden habersiz insanların farkındalığını arttırmak için ne yapabileceğimi düşünüyordum. Neredeyse yüzde yüz emin olduğum bir şey var: Türkiye'de yaşayan 70 milyonun belki beşyüz bini Üsküp ve Manastır kentlerinin, İstanbul'dan bile önce Osmanlı toprağı olduğunu biliyordur. Gerisinin haberi bile yoktur. Beşyüz bin diyerek biraz iyimser davradığımın da farkındayım... Yani Balkan savaşları sonunda Üsküp'ü kaybetmek, Osmanlı için İstanbul'u Edirne'yi kaybetmekten farklı olmamıştı. Mesela Üsküp'lü Yahya Kemal, okumak için gittiği Fransa'dan, tahsilini bitirip eve dönmeye kalktığında, Üsküp artık "bizim" değildir. Sadece bir yıl içinde bütün Rumeli topraklarımızı kaybetmişiz. Hatta bütün o toprakları o kadar çabucak kaybetmişiz ki, Avrupa bile inanamamış olan bitene... İşin içinde beceriksizlik var, gaflet var, ihanet var, parasızlık ve açlık var...Ordu aç kalmış... Ordu darmadağın...Bir kaynakta aynen şöyle yazıyor: Türklerin kaçışı, Bulgarların ilerleyişinden hızlıydı. Bunları tarih kitaplarımızda bu şekilde okumuyoruz. Anlı şanlı zafer sayfalarımız var ama mağlubiyetlerimiz sadece iki satır! Sonuçta Avrupa' daki bütün topraklarımızı ve hatta Edirne'yi bile kaybetmişiz de geri almışız sonra bir şekilde. Yani, 1364 Sırpsındığı Savaşı'ndan beri Avrupa'nın yapmaya çalıştığı şey, gerçekleşmiş: Türkler'in Avrupa'dan kovulması!!! Şimdi bizim gafil ve cahil yöneticilerimiz hala Avrupa'ya girmek için uğraşıyorlar ya, unutsunlar, zira bunu rüyalarında bile göremezler! Avrupa 1364'den beri Türkleri Avrupa'dan kovmaya uğraşmış, Haçlı orduları toplayıp ittifaklar kurmuşlar ve Türklere karşı direnmişler, savaşmışlar ve başlarda yenilmişler ama sonunda da yenmeye başlamışlar. Zaten sonrası çorap söküğü gibi gelmiş ve bütü o güzelim topraklar uçup gidivermiş. Neyse diyeceğim o ki, bizim Avrupa Birliği denilen o tuhaf birliğe alınmamız eşyanın tabiatına ters düşüyor. Ve lütfen kimse bana şunu söylemesin: Ama AB'nin bize ihtiyacı var. YOK!!! Çünkü zaten istediği herşeyi bizden fazla fazla alıyor ve daha da alacak. Ya da: Nasıl olsa Hristiyan Klubü damgası yememek için illa ki Müslüman bir ülkeyi alacaklar mutlaka ve o da biz olacağız... Neden alsınlar ki adamlar? Başından beri Müslümanlara karşı savaşmışlar, şimdi mi değişecek sosyal genetik kodları? Saçma! Hem de çoookkkk!!! Varsa fikriniz söyleyin lütfen...


Neyse, anlatmaya çalıştığım şey şu: Balkanlar'a yaptığım bu son seyahat, pek çok düşünceye sevketti beni. En önemli konu ise, Türkiye'de "dinci" olmayan kesimin bu konudaki duyarlılığının arttırılması bence. Orada yani Balkanlar'da bazı organizasyonlar var. Hepiniz bunların bazılarının kimler olduklarını rahatlıkla tahmin edebilirsiniz. Dolayısıyla önemli olan "bizim" gibilerinin de konuya ilgi duymalarını ama bu ilginin "Elveda Rumeli" dizisini izlemekten öteye geçmesini sağlamak. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir.


Gelelim Harem manzaralarına... Sanırım blogda yeni bir bölüm açmam gerekecek "Harem Manzaraları" adında:)) Bu akşam doğan ayı gören oldu mu içinizde? O sırada İstiklal Caddesi'ndeki Midpoint'teydim ve bir anda karşıdan bir turuncu top yükseldi. Koccamaaann bir kızıl ay!!! Hem de tam nerede dersiniz? Benim evin tam üstünde!!! Eh, dedim kendi kendime, "Haneme ay doğdu" ve bunu hayırlı bir işaret olarak algılayıp, gülümsedim... Mal di Luna çekenlere diyecek sözüm yok ama ben bu dolunayı sevdim. Üsküp'te başladı ve İstanbul' da sürüyor...



5 Haziran 2009 Cuma

Balkanlar / 3 Makedonya

Ne kadar guzel ve ne kadar bizim yerler buralari anlatamam sizlere... Uskup'teyim su anda ve butun gun gozlerimde yaslarla dolandim durdum hep. Sabah dunya guzeli Ohrid Golu'nden hareket ettim ve once Manastir olarak bildigimiz Bitola kentine ugradim. Bitola Mitola degil, resmen bizim manastir orasi. Neden mi? Mustafa Kemal'in teen-ager gunlerini gecirdigi yer oldugu icin, oradaki Askeri Idadi'de okudugu icin veeee bence herseyden daha da onemlisi ilk defa orada asik oldugu icin! Gorkemli okul binasi bugun icinde iki degisik muzeyi barindiriyor. Bunlardan biri, Manastir ve cevresinde yapilan kazilardan toparlanmis arkeolojik eserlerin sergilendigi Tarih Muzesi... Toprak altindan cikartilmis tarih oncesi caglara ait tarim araclari, canak comlek ve metal aletlerle, klasik donem heykelleri ozellikle dikkat cekiyor. Belki kendi capinda onemli olabilir ama benim icin esas onemli kisim orasi degildi. Ben, ikinci katta yer alan Ataturk Ani Odasi' na kostum heyecanla. Merdivenleri ikiser ikiser cikarken aklimda hep genc Mustafa Kemal vardi. O da ayni merdivenlerden inip cikmisti; belki arkadaslariyla gule oynaya, belki haylazca, belki de dusunceli... Ayni kapilarin tokmaklarini cevirmisti ve ayni trabzanlara dokunmustu. Ikinci kattaki siniflardan biri, muzeye donusturulmus. Ataturk hakkinda bilgi ve belgelerle, cesitli kitaplar, madalyalar, giysiler ve bolca da fotograf iceriyor. O'nun kim oldugunu anlatabilmek icin uc bes fotograf yetmez tabii ki ama yine de bildiklerimi yeniden hatirlamak icimi bir tuhaf etti. Muzenin hemen girisinde Mustafa Kemal'in ilk aski Eleni'nin, O'na yazdigi mektubun tercumesi vardi. Agla agla gozlerim sisti... Off OFFFFFFF... Kizin babasi cok zengin, oglan hem fakir hem Musluman... Olacak is degildir tabii ki ve neticede bu ask da harcanir gider. Eleni hayati boyunca baska hic kimseyi sevmez, kimseyle evlenmez ve tahminimce omru boyunca sevdigi TEK adami takip edip durur uzaktan da olsa!
Kisitli vaktimde daha fazla detaya giremeyecegim ama eve donunce Balkanlar'da ve ozellikle de Makedonya'da gorduklerimi ve belki de gorduklerimden ziyade, bana hissettirdiklerini daha etraflica anlatacagim. Sadece sunu soyleyebilirim: Burasi yani Rumeli, en az Istanbul kadar TURK! Osmanli en guzel eserlerini burada vermis, camiler, kopruler, sadirvanlar ve hamamlar kurmus. Modern Turkiye'ye giden yol burada acilmis. Daha Istanbul'un lafi bile yokken, fetihten 60 yil once Uskup bizimmis! Fakat ne yazik ki, 500 yildan fazla bizim olan topraklar sadece bir yil icinde elimizden kayip gidivermis. Insanin ici o kadar aciyor ki bunlari dusununce, aglamamak elde degil! Tarihimizi yeniden okumamiz ve uzerinde yeniden dusunmemiz lazim. Balkan Savaslari deyip gecistirdigimiz o donem, en az Kurtulus Savasimiz kadar okunmali ve ogrenilmeli. Bizim olan topraklar nasil ve neden sadece bir yilda kaybedildi, irdelenmeli! Berbat politikacilarin eline kalindiginda, devlet yonetimi sersemlere birakildiginda, degil ''Uskup, Manastir, Prizren'', Istanbul, Ankara, Diyarbakir bile kaybedilir Alimallah!!! Gecmisten ders almak, ayni hatalara dusmemek ve memleket topraklarini bir hic yuzunden kaybetmemek icin her vatan evladinin Rumeli'ye gelmesi lazim. En az iki kere hem de!

2 Haziran 2009 Salı

Balkanlar / 2... Karadag & Arnavutluk

Arnavutluk' tan sevgiler...
Su anda Iskodra'dayim, harika bir aksam yemeginden az once dondum ve yediklerimi az da olsa eritebilmek icin otelimin 'business center" inda oturup iki satir bir seyler karalamak istedim.
Dun Karadag'in deniz kiyisindaki en meshur yerlerden biri olan Budva'daydim. Biraz Dubrovnik'i andiran pek keyifli bir sehir! Yine de acik konusmam gerekirse, Hirvatistan'daki lezzeti bulamadigimi soylemem lazim. Ama bu tamamen benimle ilgili bir sey zira hepinizin bildigi gibi Hirvatistan denince, tarafsiz kalamayacagim asikar! Seviyorum o kulturu ve Hirvatlari!!! Neyse yine de Karadag'a da haksizlik etmemem lazim! Avrupa'nin en yeni cumhuriyetlerinden biri olmalarina ragmen, hizla gelisim gosteriyorlar. Turizm ulke ekonomisi icin en onemli kaynaklardan biri haline gelmis. Fakaaaatttt...Tabii ki madalyonun iki yuzu var! Birinci yuzu iyi olani: Binlerce kisi, yeni acilan otellerde, acentelerde, otobuslerde is buluyor ve bu da ulkeye ciddi bir arti olarak yaziliyor. Hep derler ya bir turist en az 10 kisi icin is olanagi demektir diye, iste bizimkisi de bu hesap! Fakat bir de ikinci yuzu var ayni madalyonun: Dag tas otele kesiyor! Yani en olmayacak egimlerde bile deli gibi oteller yapiliyor ve bence doga katlediliyor. Soylendigi uzere, bu yapilan otellerin cogu Rus ya da Singapur kokenli sirketlermis. Bunun uzun vadede en fazla faydayi kime getirecegi konusunda derin dusuncelerim ve biraz da kaygilarim var ne ayzik ki! Bence , hani o araba lastigi reklamindaki soz gibi, kontrolsuz turizm, turizm degildir! Bir memleketin canina okumak istiyorsan, oraya iki uc tane muhteris turizmci koy, yeter! Velhasil, gorduklerimden pek de memnun olmadigimi anlamissinizdir...Yine de Karadag'in muthis yerleri de yok degil hani! Mesela bu sabah gezdigim Kotor! Inanilmazzzz bir yer! Guney Avrupa'nin en derin fiyordunda yer alan Kotor sehri, bence dun gezdigim Budva'dan cok daha etkileyici bir yerdi. Budva biraz fazla turistik olmus, aslinda Kotor da turistik bir yer ama yine de ikisi arasindaki fark, gozle gorunur derecede belirgin! Venedik tarzi binalari, alci tasindan yapilmis saraylari ve katedralleri, bir yanda ortodoks ote yanda katolik kiliseleri ile bence Adriyatik sahilinin en guzel yerlerinden biri Kotor... Gorulmeli!
Ogleden sonra ise sinirdan gecip Arnavutluk'a girdim. Sinir islemleri epeyce surdu ama ben o sirada en yakindaki kahvehanede enfes bir " macchiato" yudumlamakta oldugum icin, beklemeden sikayetci degildim. Iskodra'ya varir varmaz, havanin da guzelliginden yararlanarak, hemen Iskodra Kalesi'ne ciktim. Bugune dek gordugum en buyuk kalelerden biri! Bir yanda bereketli ova, diger yanda Balkanlar'in en buyuk golu olan Iskodra golu ve hepsinden daha da uzakta Adriyatik Denizi! Manzara harikaydi kisacasi! Golden beslenerek denize akan Bojana nehri de, obek obek sazliklariyla, Koycegiz Dalyan'a benziyordu. Ben bayildim ve Arnavutluk'u nedense simdiden sevdim; esas yarin gezecegiz her yani. Yarin ilk is olarak Iskodra'da yapacagimiz kucuk bir yuruyusun ardindan, Kruja Kalesi'ne cikacagiz. Burasi, en guclu zamaninda Osmanli'ya kok sokturmus Iskender Bey adindaki halk kahramaninin kalesiymis. Heyecanla bekliyorum.
Aksam yemegimizi Iskodra'daki eski bir ciftlik evinde yedik. Bir kismi ufak bir muze olarak korunmus sevimli bir yerdi burasi. Menumuz pek zengindi: Ateste pisirilmis harika etler yedik. Gitti benim rejim!

Neyse, simdi coook uykum geldi, gidip yatayim...
Yarin istikamet Kruja uzerinden baskent Tiran!
Gorusmek uzere...