29 Kasım 2008 Cumartesi

Cumartesi Yalnızlığı, Demli Çay ve Can Baba




Kimi zaman yalnız kaldığımda, tatlı bir müzik eşliğinde, şiire veririm kendimi. Bir de güzel çay demlerim keyfime göre, iki üç bardak yuvarlarım peşpeşe. Benim "içkim" de budur, bilenler bilir. Sarhoş olmak için alkole ihtiyacım olmaz pek. Bir "can" dost, iki kelam güzel sohbet, hiçbiri yoksa bir güzel kitap ve fonda "benim" müziklerim... Zaten kopar giderim.
Bu akşam da bunu yaptım ve biraz oradan biraz buradan karıştırıp durdum sayfaları. Tabii ki Can Baba, her zaman olduğu gibi, tam isabet ettirdi kalbimin orta yerine. Ahhhh!!! Ne çok isterdim şimdi Eski Datça' da Can Evi'nde olmayı...Ne çok isterdim köyün kahvesinde oturup, bir şeyler çiziktirip, iki de demli çay içmeyi. Kaç sene oldu ki acaba gitmeyeli? En son galiba 2002 baharında gitmiştim, belki de 2003'tü... Her neydiyse, epeyi olmuş yaa.
Hatırlıyorum da yine bir başımaydım oralarda. Yüreğime dar gelmişti hayat ve kendimi dağlara vurmuştum. Mevsimlerden bahar, aylardan Nisan'dı. Datça Yarımadası'nın tüm çiçekleri açmış, etraf sapsarı katırtırnaklarıyla dolmuştu. Önce bir delilik yapıp, karayolundan Knidos'a gitmiştim. Kullandığım araba kiralıktı ve debriyajı sorunluydu, hatırlıyorum. Knidos'a giden daracık toprak yolda, virajları alırken, karşıdan kimse gelmesin diye dua ediyordum. Sezon dışı bir zaman olduğu için, pek fazla kimsenin oralarda olacağını sanmıyordum ama yine de yaptığımın pek de akıllıca bir iş olmadığını, o virajları alırken farketmiştim. Arabanın burnu dönüşü tamamlarken, arkası uçurumun üzerinden hala dönüyordu. Knidos'a vardığımda, deli rüzgar ve iki deli köpek karşılamıştı beni. İn cin top oynuyordu etrafta. Köpekler o kadar korkutucu havlıyorlardı ki, bir süre arabadan inememiştim ama inmem de gerekiyordu. Deniz fenerine gitmem lazımdı zira. Bütün o yolu sırf o fenere gitmek için yapmıştım. Tüm cesaretimi toplayıp arabadan inmiş, köpeklerin havlamalarına karşılık olarak tatlı tatlı konuşup, gözlerinin içine bakarak onlardan beni korumalarını rica etmiştim. Anlamış olacaklardı ki, deniz fenerine doğru yürürken, yanıbaşımda, kuyruklarını sallayarak, hoplaya zıplaya bana yol göstermişlerdi. Hayatımın en unutulmaz dakikalarından bazılarını orada, Ege ile Akdeniz'in buluştuğu o kutsal noktada yaşamıştım. Dopdolu rüzgar içimdeki gamı kasaveti dağıtmış, denizin dalgaları yıkamıştı yüreğimi... Orada, o kimsesizliğin ortasında, uluyan rüzgar ve kükreyen denize haykırmıştım kayıplarımın acısını... Şehirde asla yapamayacağım şekilde, bağıra bağıra ağlamıştım ve sonunda yorgun düşmüştüm. Köpekler bile şaşırıp kalmışlardı sanki... Sonra arabaya dönüp, köpeklerimle vedalaşıp, o ıssız yoldan gerisin geriye, geceyi geçirecek bir yer bulabilme ümidiyle Datça'ya çevirmiştim rotamı.
İşte o ruh halinde, yalnız ama "gerçekten" yapayalnız, Eski Datça' ya girmiştim ve Can Evi bana ilaç olmuştu. Köyün kahvesinde oturup, yarenlik etmiştim sahibiyle... Dereden tepeden, geçmişten ve gelecekten konuşmuştuk. Bahar güneşinin son ışıkları köyün meydanını yıkarken, salkım söğütlerin taze yeşillerinin üzerindeki su damlacıkları, minicik gökkuşakları yaratmışlardı. Meğer benim oraya, o sakin ve sıcacık kahveye gelmemden yaklaşık iki saat kadar önce, durup dururken ortaya çıkıveren bir yağmur bulutu, köyün üzerinden geçerken, bir anda gözyaşlarını koyvermiş... Tam da benim deniz fenerinde ağladığım zamanda... Diyemedim ki onlar benim uzun zamandır içimde biriktirdiğim gözyaşlarımdı! Sadece gülümsemiş ve kendime bir çay daha ısmarlamıştım...


İşte şimdi o çayın hatırasına bir Can Baba şiiri...




Çaya Kaç Şeker?

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.


Yaşlanmak hoş değil öyle duvarlara baka, baka.


Bir dost göz arayışıyla.


Saat tıkırtısıyla…


Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla.


Ama; ‘’Günün aydın, akşamın iyi olsun'’diyen biri olmalı.


Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.


Yoksa, zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya.


Ama; ‘’ Çaya kaç şeker alırsın ? ‘’


Diye bir ses sormalı ya ara sıra…

28 Kasım 2008 Cuma

Cem Mumcu yazmış...Sevdimmmm...


"Sana yazsam okuyabilecek misin? Zihnin, binlercesiyle doluyken, benim sesimi içine alabilecek bir sessizlikte, bir an olsun durabilecek mi? İçimi görebilecek misin? Sana eksik olduğunu sürekli hatırlatan ama eksiğinin aslında ne olduğunu unutturan bu sahte cümbüşün ortasında, sahici bir ses ayırt edebilecek misin? Bazen o kadar derinden gelirken sesin, niye sonra yüzeye çıkıyorsun? Uzak kalıyorsun, küçük, cılız kalıyorsun. Belki korkuyorsun. Benden mi? Ya da diğerlerinden mi? Burada benimle olanın 'adı' yok biliyorsun. Üstüne düşecek çiy tanesinin soğukluğundan sorumluyum, bakışının kırılmasından, dudaklarına değen parmak uçlarından sorumluyum. Sense hâlâ tarifler yapıyorsun. Yapmasan keşke. Yapmasan... Bense gülüyorum, acıyla gülümsüyorum. Fark eder mi ki kim kime aşık? Kim kime dolaşık? Bu karmakarışık sarmaşık... Kökü bende, dalları sende, suyu bende, yaprakları sende... İstersen kesersin bıçak gibi bir sözünle...


YALANA KANACAKSIN ...

Ama sen yine yalanlara kanacaksın. Bunu sırf korkundan yapacaksın. Sana korkmayı, sana savunmayı, sana kaçmayı, sana saklanmayı, sana hesabı, sana tedbiri salık verecekler çünkü biteviye. Bütün bunlar için daha fazla kendinden uzaklaşman, daha fazla yalnızlaşman gerekecek. O zaman daha da fazla bana ihtiyaç duyacaksın ama benim ben olduğuma hiç ikna olmayacaksın. Hep tamlığı arayacaksın yine. İnanmadan, emin olmadan arayıp duracaksın. Onu senin, bizzat 'kendi'nin, hemen şimdi yapmaktan başka şansın yokken, arayıp bulacağını umut edeceksin. Kaybetmekten korktukça, kaybetmekten korktuğun şeyler edineceksin. Hep daha çok kaybedecek şeyin olacak sahip oldukça. Daha da güçsüzleşeceksin... Sen bendeki eksiğine, ben sendeki noksanıma bu kadar muhtaçken ve bu bizi aç, bu bizi arzulu, bu bizi coşkulu kılarken; sen sonsuz bir tokluğa mahkum ederken bizi, yeniden aç olmayı özleyeceğiz. Ve sen başka bir eksiğin, ben başka bir noksanın peşine düşeceğiz belki de.."

Yorumsuz...


Dilediğimiz şeylere hiçbir zaman, onlara sahip olduğumuzu hayal ederkenki halimizden daha uzak değilizdir...

26 Kasım 2008 Çarşamba

Ben de MİMLENDİM, İşte Cevaplar...


Zeynep sormuş, ona da AYDAN ATLAYAN KEDİ sormuş: En sevdiğiniz 10 yer; ülke, semt, şehir, oda ya da en sevdiğiniz herhangi 10... Üstelik cevap da isteniyor, resimli... Zeyneeeeep, selaaaaammmm...İşte cevaplar:

1- Ennnn sevdiğim yer, şu son yıllarda tartışmasız olarak SALZBURG...Sokaklarında kendimi kaybettiğim, parklarında ağaçların altında saatlerce dolandığım ve Salzach kıyısında bir bankın üzerinde hayallere daldığım... Büyülendiğim, aşık olduğum şehir...


2- Tibet Yamdrok Gölü kıyısı... Her gidişte aklımı kaybediyorum. Bulutlar başımın üzerinden uçuşurken, seslerini duyabildiğimi iddia ediyorum. Tibet'in her köşesi benim için inanılmaz ama kutsal Yamdrok var ya, orası bambaşka...

3- Bhutan'daki Takstang Manastırı... Yani Kaplan Yuvası Manastırı...Çocukluk hayalim... Bıraksınlar günlerce kalabilirim o tepede...Tütsü kokuları ve çan sesleri arasında, kafamı kazıtır, inmem bir daha aşağıya...
4- Büyük Menderes Deltası ve Eski Doğanbey Köyü... Herhalde bu yaşamda, orada seneler önce satın aldığım ev yıkıntımı "gerçek" bir eve dönüştüremeyeceğim. Param olamayacak o kadar galiba ama belki bir sonraki yaşamda başarabilirim...Aslında dünya üzerinde gömülmeyi istediğim tek yer. Biraz hüzünlü gelse de bu böyle. Yaşarken olmadı bari sonrasında orada olayım:))

5- Afrodisias tabii ki... Özellikle bahar aylarında çiçeklerin, gelinciklerin açtığı mevsimde orada olmak, dünyadaki en büyük keyif olsa gerek. Hele agora'daki ağacımın altında, koca taşın üzerine uzanıp, müzik dinlemek var ya, ömre ömür katar! 6- Heybeli Ada... İstanbul'daki cennetim... Kafam bozuk olduğunda, hayat ağırlaştığında, azıcık nefes almak istediğimde, bir vapur ve ver elini Heybeli... Mesela dün ders çalışmaya oraya gittim.
7- Everest! Ya da Nepallilerin dediği şekliyle Sagarmatha veya Tibetlilerin verdikleri ismiyle Chomolungma yani DÜNYANIN ANA TANRIÇASI... Zirvesine ayak basmadım ama çevresinde defalarca uçtum, üzerinden geçtim, etrafında dolandım ve eteklerinde yürüdüm günlerce. Hikayeler anlattım hakkında, rüyalarımda gördüm. Zirve yapmamış olsam bile hakkım yok mu birazcık da BENİM demeye?
8- İzlanda! Bu seneki en büyük keşfim! Koparttı beni...Tabiatın kollarını hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim varlığımda!

9- Viyana Secession Binası ve içindeki Gustav Klimt tarafından yapılmış Beethoven Frizi... Her sene, gruplarımla gittiğimde, kendimden geçercesine, taparcasına anlattığım yer...


10- BACH'ın 27 sene çalıştığı ve şimdi de mezarının bulunduğu Leipzig Thomas Kilisesi...Her gidişte mutlaka ama mutlaka, altarın sol yanındaki banka oturup, BACH'ın mezarına bir çiçek bıraktıktan sonra, ipod'umda BWV1068 ARİA'yı dinlerim.

Aslında benim liste uzar gider. Daha Nepal'deki Dhulikel köyümden, Peru Macchu Picchu'daki Beethoven 7. senfoni dinleme keyfimden, Viyana Kuntshistorsches Museum'daki Brueghel tablolarımdan, Musee D'Orsay'deki Pazar keyfimden, Dresden'deki Vermeer'lerimden, Amsterdam'daki Van Gogh'larımdan, Berlin Filarmoni Binası'ndan, Norveç'teki Geiranger Fiyordu' mdan, Haziran başındaki Süphan'ın karlı manzarasını yansıtan Van Gölü' mden, Eyüp'teki Zal Mahmut Paşa külliyesinden, Büyük Valide Han'dan, Marmaris Selimiye köyünden, Hasan Dağı'mın Aksaray'dan görünen halinden, Eski Foça'daki Can Evi'nden, Myanmar'daki İnle Gölü'mden, Titicaca Gölü'ndeki Taquile Adası' ndan bahis bile açamadım. Tabii bir de buralarda yaptığım kişisel rütüellerim var... Sanırım bir sonraki yazının konusu belli oldu bile. Umarım Zeynep'i mutlu etmişimdir...

Ahh işteee... Şu anda da tam o ritüellerden biri gerçekleşmekte: Ben odamda yazıyorum ve radyoda Claire de Lune çalıyor... Dışarıda ise sıkı bir yağmur... Pencereyi aralayıp, günün ilk ve tek keyif cigarasını tüttürmenin tam sırası değil de nedir, söyler misiniz?

Sırada kim mimlenecek acaba?

Ben isterim ki Yasemin ve Diren devam etsinler...

25 Kasım 2008 Salı

Ders Heybeli'de Çalışılır


Sabah uyanıp da havanın durumunu görünce, içime bir kıpırtı çöreklendi. Çayımı demledim, sakin sessiz kahvaltımı yaptım ve sonra kitabımı defterimi hazırlayıp ders çalışmaya hazırlandım ama ne yazık ki bir türlü başaramadım. Kafam bir türlü toparlanmak istemiyordu. 21 Aralık'ta yapacağım çok önemli bir tur var: İstanbul'un Kadınları ve Kadın Eserleri... Anlatacak o kadar çok şey var ki, çok sıkı çalışmak gerekiyor doğal olarak. Ben de Bhutan'dan geldiğimden beri bu konuya odaklandım. Aslında bugüne dek pek de fena gitmedim ama kimi günler işte tam da böyle oluveriyor insan. Bir türlü oturamıyor oturduğu yerde ve gönlünün telaşı beynini ele geçirdiğinde, ders mers hak getire!!! Baktım ki evin içinde duramayacağım, kendimi en sevdiğim İstanbul köşesine attım: Heybeli!




Bostancı'dan kalkan Büyükada isimli vapura binip, arkadaki açık bölümde kafama uygun bir yere çöreklendim.



Eski Bostancı iskelesine selam ettik.


Benim için nedense hep koşturmacalı iş hayatına taşıdığı insanlarla özdeşleşmiş olan deniz otobüslerinden biri yandaki iskeleye yanaşırken, yavaş yavaş ayrıldık iskeleden. Şehir ve onun gürültülü hayhuyu dümen suyumuzda kalmaya başladı.

Dalgakıran'ın başındaki bayrağı selamlayarak rotamızı adalara çevirdik.


Heybeli karşıdan parlayan güneşin ışıkları arasında, bir masal diyarı gibi duruyordu.



Yaklaştıkça, masal yerini gerçekliğe bıraktı ve sevgili adamın yüzü daha fazla görünür oldu.





Vapurum önce Büyükada'ya yanaştığında iskelede duran gemi beni gülümsetti: Paşabahçe! İstanbul'un en güzel gemilerinden biri. Kardeşleri de var, biri Fenerbahçe...Enis Batur da bu gemiyi pek sever, biliyorum kitaplarından. İçimden Enis Batur'a bir selam yolladım ve iskelede başlayan hareketi seyretmeye koyuldum. Vapurdaki adalıların konuşmalarına göre, yeni kaptanların yanaşmaları pek zor oluyormuş. Bunu ben de farketmiştim zaten ve daha önceki ada yazılarımdan birinde de dile getirmiştim. Beni en çok korkutan şeylerden biri, palamar halatlarının gemi fazla açıldığında gerilerek, kopmasıdır. Eskiden kenevir türü bitkisel liflerden yapılmış palamarlar kullanılıyordu ama son yıllarda, İDO olduğundan beri, plastik türevi halatlar kullanılıyor ve onlar da gemi baş açtıkça gerilip uzuyorlar ve birkaç kez, korkunç bir gürültüyle koptuklarına şahit oldum. Kopan halatın bir ucu kırbaç gibi oluyor ve yakınında bulunanlar için tehlike yaratabiliyor. Oysa eski halatlarda bu olmazdı hiç... Sanırım yenilemek isterken, cahilce bir iş yapıldı yine. Kaş yapayım derken çıkartılan gözler gibi bir durum var ortada!



Büyükada'da yolcular indi ve şehre devam edecek yeni yolcular bindi...

ve biz sonunda Heybeli'ye yanaştık...

Her zamanki gibi yine Denizatı'nda oturdum. Önce az şekerli bir kahve söyledim kendime ve bir keyif cigarası tüttürdüm. İstanbul'un en iyi az şekerlisini burada yaptıklarını daha önce de söylemiştim. Sonra defterimi ve kitaplarımı açıp, dün gece işaretlediğim yerleri defterime geçirdim. Kulağımda hafiften müziğim: Chopin Nocturne'ler...Yeni geldiler...Ekledim hemen:)) Kimi an gülümseyerek, kimi an hüzünlenerek dinledim hepsini ve ders çalışırken yalnızlığıma ilaç oldular. Açlığımı karışık tostla bastırdım; çay ve tatlı rüzgar arkadaş oldular bana. Kimseyle konuşmadan, sadece yazdım, yazdım, yazdım... Sanki kendimden kaçar gibi, dünyadan kaçar gibi, şehirden kaçıp adaya sığındım ve evde başaramadığımı orada başardım. Kafamı toparlamak!

Akşamın ilk karanlığı çöküp de ilk ışıklar yanar ve günün en sevdiğim saatleri başlarken, geri dönüşe geçtim. Hava açıkta oturamayacağım kadar soğumuştu artık ve içeride oturup, insanları seyretmeye koyuldum. Çoğunluğun yüzünde yorgun ve biraz da bungun bir ifade vardı. En arkadaki gözden ırak sırada iki sevgili, birbirlerine iyice sokularak oturmuş, fısır fısır konuşuyorlardı. Bana en yakın sırada bir genç anne (muhtemelen benden en az 15 yaş daha genç) iki haşarı çocuğuna söz geçirebilmek için, yüksek perdeden tehditler savuruyordu. Çocukların dinlediği yoktu tabii ki... Arka sırada oturan dört kişilik bir "amcalar grubu", o gün içinde yapmış oldukları kıran kırana tavla partilerinin yorumunu ve muhasebesini yapıyorlardı. Bir nevi Süper Maraton- Telegol programı gibiydiler. Hani her Pazar-Pazartesi akşamı, TV'nin bütün kanallarında saatlerce sürdürülen. Kim demiş, maçlar 90 dakikadır diye! Bizim amcalar da, bugün kimin daha "ballı" olduğuna karar vermeye çalışıyorlardı. Neticeye varamadan yolculuk bitti ve Bostancı'ya ulaştık.

Ada yine ruhuma iyi geldi, kafamı boşalttı ve yaşam daha kolay göründü herşeye rağmen. Keşke her gün "ada günü" gibi olsa!

23 Kasım 2008 Pazar

Heybeli Güzellemesi




Bayılırım Heybeli'ye. İstanbul'un yanıbaşında kendi içinde bir dünyadır orası. Kendine ait yazılmamış kuralları, sakin insanları ve sevimli mahalleleri ile bağlar insanı...



Çarşısını severim...









Şu fırının ekmekleri pek güzeldir. Çavdarlısı özellikle...Bir de camında Francola yazmasa diyeceğim ama o da işin eğlencesi...Her önünden geçtiğimde gülümsetiyor...







Sabahları poğaça veya akşamüstü çayına kurabiye alınacaksa, tek adres Meltem pastanesi bence...








Balıkçı barınağındaki tekneleri seyretmek bile bir keyif...






Martılar danseder gökyüzünde...









Duvarlarında şairler vardır...





Ya da modern filozoflar...








Sonbaharda bile çiçekler açar ...



Çocukluğumdakiler gibi büyülü, gizli bahçeleri vardır hala...
Velhasıl güzeldir Heybeli...

Biz Heybeli'deee...

Sabah erkenden uyandığımda, penceremden içeri sızan tatlı bir günışığı, havanın dünkü "tuhaf" lodostan sonra, normale döndüğünü gösteriyordu. Çayımı demleyip, köşedeki bakkaldan taze ekmek almaya çıktığımda yüzüme çarpan serinlik, tam da sevdiğim kıvamdaydı. Temiz, sert ve pırıl pırıl güneşli... Diren'le, memleket meselelerinden girip kadın-erkek ilişkilerinden çıktığımız uzuuuun pazar kahvaltısı ardından, içimdeki dürtüye karşı koyamayıp, baklayı çıkardım sonunda ağzımdan: Adaya gidelim! Sevinçle karşıladı. Hemen Saadet'i de kandırıp saat 13.00 vapuru için Bostancı iskele buluşmak üzere sözleştik.


Vapurun içi neredeyse ağzına dek doluydu. Güneşi gören kendini adaya atmaya niyetlenmişti belli ki... Çoğunluğun Büyükada'ya gideceğini umarak, vapurun kıç tarafında korunaklı bir banka oturduk. Sohbet, hoşbeş derken Heybelimize gelivermiştik bile.

Önce biraz yürümeye karar verdik. Sağa sola selam ederek adım attığımız adamızda, güzel evlerin bulunduğu sokaklardan geçip, rotayı Değirmen'e çevirdik. Önce yol boyunca dizilmiş spor aletleriyle oyalandık biraz. "İstanbul'un en güzel manzaralı spor kompleksi" adını verdik oraya.







İstanbul'un en güzel manzaralı spor kompleksinden kareler



Değirmene giden yolda her taraf o kadar yeşil, o kadar tazeydi ki anlatamam. Yagmurdan sonra sanki bir günde fışkırmış herşey topraktan... Saadet gözlerini yemyeşil ebegümeci kümelerine dikip, "Ahh bunlarla ne güzel ekşili bulgur pilavı olur" deyip deyip dolandı ortalıkta. Bir sonraki ada seferimizde, herhalde salacağız onu çayıra. Sonunda ekşili pilav var ne de olsa!
Değirmen'in önündeki kayalıklarda, dünkü fırtınadan kalan son dalgalarla oynaştık azıcık.













Değirmenden manzaralar...Kayalıklarda sohbet, inceleme, soluklanma ve derin düşüncelere dalma...




Adanın sevimli sokaklarını dolanıp, çarşısında gezindik. Yürüyüşümüzün sonunda karnımız iyice acıkmış şekilde, kendimizi Denizatı'na attık. Önce adaçayı, sonra karışık tost-ama ne tost!- ardından bir tur daha demli çay ve koyu sohbet. En önemli konu, yaklaşan yerel seçimlerde kime oy verileceği ve desteklenen adayın kazanabilmesi için yapılması gereken örgütlü faaliyetler... Heybeli'nin aydın kadınları, adalıların desteklediği kişinin parti merkezi tarafından da aday gösterilmesini sağlamak üzere imza kampanyaları düzenliyorlar. Kapı kapı dolaşıp, durumu anlatıyorlar ve imza almadan bırakmıyorlar işin ucunu. Umarım bu çabalarının meyvesini alırlar.
Akşamın karanlığı çöktüğünde iyice soğuyan adayı bırakıp evimize dönerken, yine keyifli bir Heybeli günü geçirmiş olmanın rahatlığı vardı üzerimizde. Ne de olsa ada! Hayat başka bir ritmle yaşanıyor orada ve bu insana iyi geliyor kim ne derse desin! Ada dönüşü mutlu yüzler