23 Ekim 2008 Perşembe

Viyana ve Salzburg' da Müzik Dolu Günler


Cumartesi günü sabah çok erken saatte yola çıkıp, müziğin ve ışığın başkenti Viyana'ya gideceğim. Beraberimde otuza yakın müziksever olacak ve Viyana akşamlarımız birbirinden güzel eserlerle dolup, yüreklerimiz zenginleşecek. Hazırlıklarımı tamamlarken, geçen seneki turdan sonra yazdığım bir yazı geçti elime. Umarım bu seneki turun dönüşünde de en az bu kadar keyifli bir yazı çıkar ortaya...

Viyana ve Salzburg’da Müzik Dolu Günler


Avrupa başkentleri içinde, aristokrat havası, pırıltılı mimarisi, ağırbaşlı sarayları ve asi sanat akımlarıyla dikkat çeken Viyana, Ekim ayının sonunda, buz gibi soğuk havasına rağmen, sıcacık kalbiyle ağırladı bizleri. Sonbahar aylarının o gri ve kasvetli günlerine inat üzerine adeta altın tozu serpilmiş gibi duran kent, olağanüstü resim müzeleri, sarayları ve mis gibi kokan kafeleri ile içimizi açtı.
Fest Travel’in öncülük ettiği kültür ve sanat turlarının yeni halkası olan klasik müzik odaklı gezimizin amacı, gündüzleri şehrin önemli müzelerini gezip, akşamları da kendimizi müziğin büyülü notalarına bırakmaktı. Nitekim haftalar hatta aylar önceden yapılan detaylı araştırmalar ve titiz organizasyon sayesinde, hem Viyana Devlet Operası hem de Theater an der Wien ‘de sahnelenen müthiş prodüksiyonları kendimizden geçercesine izledik.
Aslında kente iner inmez yaptığımız yürüyüşlü şehir turu sırasında, Graben’de karşımıza çıkan şehir bandosu tarafından, Viyana Filarmoni’nin efsanevi Yılbaşı konserlerinde mutlaka çalınan ve dinleyicilerin de el çırparak eşlik ettikleri meşhur Radetzky Marşı’yla karşılanmamız, sanki bu gezinin nasıl geçeceğine dair önemli ipuçları içeriyordu. Bizler de bu ilk dakika sürprizinden son derece hoşnut bir şekilde, gezimize küçük bir ara verip bandoya eşlik ettik.
Viyana’daki opera akşamlarımızın ilk durağı, Viyana Devlet Operası “Staatsoper” oldu. Staatsoper binası, insanı ilk görüşte etkileyen ışıltılı salonları, mermerden yapılmış geniş tören merdivenleri ve pırıl pırıl kristal avizeleri ile gözleri kamaştıran bir yapı. Ana fuaye meşhur operalardan sahneler içeren freskler ve büyük opera bestecilerinin büstleriyle donanmış. “Mermer Salon” olarak adlandırılan mekan, 50’li yılların dekorasyon anlayışıyla neoklasik tarzın hoş bir sentezini yansıtıyor. Diğer yanda bulunan “Mahler Salonu” ise, büyük bestecinin saray operasını ilk defa yönettiği tarihin 100. yıldönümü olan 1997’de bu şekilde adlandırılmaya başlanmış. O zaman dek, “Gobelin Salonu” olarak adlandırılan bu salonun duvarlarında, yirmi sanatçının 6 yılda 13.000 renk kullanarak yarattıkları duvar halıları bulunmakta. 1869 yılında inşa edilmiş olan bu muhteşem opera binası, 2. Dünya Savaşı’nın sonlarında, 12 Mart 1945’de, hemen hemen bütünüyle tahrip olmuş ama savaş sonrasında hemen, orijinaline sadık kalınarak yeniden inşa edilmiş. İşte biz de bu görkemli binada, Puccini’nin “La Boheme”i ile başladık opera maratonumuza. İlk kez 1 Şubat 1896’da Torino’da sahnelenen bu opera, ülkemizde 1948’de Ankara Devlet Operası’nda buluşuyor seyirciyle. Dikişçi kız Mimi’yle şair Rodolfo’nun hüzünlü aşkını anlatan Puccini’nin bu etkileyici eseri, Franco Zeffirelli’nin sahnede yarattığı, üç boyutlu tablo tadındaki dekorlarla hepimizi ağlattı. Hele üçüncü perdenin açılışındaki kış sahnesi, yağan kar ve hareketli orman manzaralarıyla, insanın nefesini kesecek güzellikteydi.
Viyana’daki sanat dolu günlerimiz, Sanat Tarihi Müzesi’ ndeki klasik tabloları, dünyanın en önemli özel müzelerinden biri olan Leopold Museum’daki Egon Schiele ve Gustav Klimt’in eserlerini, Efes Müzesi’ndeki Anadolu kokusunu, Belvedere Sarayı’nda Türk izlerini takip ederek geçerken, arada kendimizi nefis pastalar, sıcacık “apfelstrudel” ler ve mis kokulu kahvelerle şımartmayı da ihmal etmedik tabii ki. Cafe Central’de Viyana usulü Schnitzel’in, Sacher’de otelin kendi adını taşıyan pastanın tadılması gibi gastronomik etkinlikler de turumuzun doğal parçası kabul edilip, tüm katılımcılar tarafından coşkuyla karşılandı.
Viyana’daki bu gezimizde gerçekten çok şanslıydık. Zira, sadece Viyana’nın kendi köklü kurumlarının sanatçılarını değil, aynı zamanda orada turnede bulunan çok ünlü konuklarını da tanıma fırsatını buluyorduk. Nitekim, Viyana’nın yeni opera salonu olarak adlandırılan ve klasik eserleri günümüz ortamına taşıyarak sahneleyen Theater an der Wien’deki her iki gecemizde de, St. Petersburg kentinin meşhur Mariinsky Theater’ının değerli sanatçılarını, zamanımızın önemli müzik adamlarından Valery Gergiev’in bageti altında dinledik. İlk gece Rus edebiyatının devi Dosdoyevski’nin büyük eseri Kumarbaz’ın Prokofief tarafından notalara dökülmüş şekliyle sarsılırken, ikinci gecemizde Çaykovski’nin Yevgeni Onegin’i, içimizi titretti. Her iki temsilde de salonu hıncahınç dolduran kitle aynı düşünceyi paylaşmış olacak ki, salondaki alkışlar uzun süre dinmedi. Valery Gergiev’in mutluluğu gözlerinden okunuyordu bu alkışlar sırasında. Müzik direktörlüğünü yaptığı bu seçkin topluluğun, zor beğenen Viyanalılar tarafından bu kadar takdir görmesi, onun en büyük kıvancıydı doğal olarak...
Viyana günlerimizin önemli bir etkinliği de, Albertina Müzesi’nin yenilenen sergi salonlarında açılan, Batliner Koleksiyonu sergisi oldu. “Monet’den Picasso’ya” başlığıyla sergilenen bu koleksiyon, zenginliği ile hepimizi şaşırttı. Bu müze aslında yılladır sanat tarihi konusunda her yaştan öğrenci ve araştırmacının, bilimsel çalışmalar yaptığı bir kurum. Arşivlerinde Da Vinci’den Dürer’e bir çok büyük ustanın eserini barındırmakta. Ayrıca Habsburg İmparatorluk Sarayı’nın bir parçası olarak da zaten yıllardır milyonlarca kişinin ziyaret ettiği yerlerin başında gelmekte. Dolayısıyla böyle büyük bir koleksiyonun artık burada sergilenecek olması, bütün Viyanalılar için önemli bir olaydı. Nitekim, biz sergiyi gezmeye gittiğimizde, yabancı turistlerden ziyade, yerli ziyaretçilerin çokluğu dikkatimizi çekti. Liechtenstein asıllı bir sanatsever olan Herbert Batliner, Avrupa’daki bir çok sanat kurumuna ve Salzburg Festivali gibi büyük ve prestijli kültür organizasyonlarına bağışlarda bulunmuş, değerli bir insan. Eşi Rita ile birlikte en büyük tutkusu, sanat eserleri toplamak olan Batliner, yıllar içinde müthiş bir koleksiyona sahip olmuş. Bu olağanüstü eserleri, Fransa ya da Amerika’daki alışıldık sanat kurumları ya da müzelere vermek yerine, şaşırtıcı bir kararla, Avusturya’nın Albertina Müzesi’ne bağışlama kararı almış. Bu kararın Avusturyalıları ne kadar sevindirdiği ve gururlandırdığını, sergiyi gezerken gördük. Viyana’nın büyük kazanımı olarak değerlendirilen bu sıradışı koleksiyonda, Fransız İzlenimciliği’nden başlayarak, Ard-İzlenimcilik, Fovizm, Kübizm, Gerçeküstücülük ve Soyut Dışavurumculuk akımlarında her biri bir başyapıt sayılabilecek nitelikte çok sayıda eser bulunmakta.
Viyana’daki son opera gecemizde, isimleri Viyana ile özdeşleşmiş Strauss ailesinin bir ferdi olan Richard Strauss’un Güllü Şövalye’sini, Staatsoper’de izledik. İlk olarak 26 Ocak 1911’de Dresden’de sahnelenen bu neşeli opera, arya ve valslerle süslenmiş sahneleriyle büyük başarı kazanmış ve bestecinin en sevilen eseri olarak kabul edilmiş. 24 Ekim akşamı da sahneyi dolduran kadro gerçekten inanılmazdı. Werdenberg Prensesi rolünde Soile İsokoski, Baron Ochs von Lerchenau rolünde Kurt Rydl ve Kont Octaviano rolünde ise günümüzün en popüler seslerinden, Letonyalı mezzosporano Elina Garança! Performansları nefes kesiciydi... Kelimelerin yetersiz kaldığı yerde devreye giren alkışlar dinmek bilmedi. Perde defalarca açıldı ve sanatçılar defalarca coşkulu kalabalığı selamladılar. Bizler de bu kadrodan Elina Garança’yı ülkemizde, İstanbul Müzik Festivali’nde ağırlayacak olmanın mutluluğu ile ayrıldık Staatsoper’den.
Avrupa’nın bu seçkin başkentinde geçirdiğimiz o birkaç gün bizim için gerçekten kelimenin tam anlamıyla bir sanat maratonu oldu. Viyana’da o günlerde bizler kadar şanslı kaç kişi vardı bilemiyorum ama biz gece gündüz etkinlikten etkinliğe koşmuş ve bedenimizi yorarken ruhumuzu beslemiştik. Sırada gezimizin ikinci durağı Salzburg vardı ve Viyana’ya veda etme zamanı gelmişti.
Salzburg, Mozart’ın doğum yeri olmasının coşkusunu her köşede hissettiğiniz olağanüstü bir kent. İtalyan baroğunun en güzel örneklerinden biri sayılan şehre Alpler’in Roma’sı da derler. Eski Şehir “Alstadt” kuleleri ve kubbeleriyle adeta bir mücevher kutusuna benzer. Parklar, bahçeler, saraylar ve kiliseler arka fonu oluştururken, müzik kentin ana teması sayılır. Şehrin, dünyanın en prestijli müzik festivallerinden birine ev sahipliği yapıyor olması tabii ki en büyük gurur kaynağı. Temmuz sonu ile Ağustos ayını kapsayan dönemde, her sene, müzik dünyasının devleri burada buluşur ve kentin her taşı müzikle çınlar. Muhteşem bir dönemdir bu gerçekten ve klasik müzik seven herkes hayatında en azından bir kere bu büyük buluşmaya tanık olmayı hayal eder.
Turumuz sırasında hem Salzburg’u hem de yakın çevresini gezme fırsatını bulduk. Kentin daracık ortaçağ sokaklarında dolaşmaktan yorgun düşünce, Mozart’ın hatırasına saygı olarak, yakın dostu Tomaselli’nin 1705 yılından beri işletilen kahvehanesine girip soluklandık. Sonraki günlerde, özellikle göller bölgesi Salzkammergut, muhteşem doğa manzaralarıyla hepimizi büyüledi. Etraftaki karlı tepeler masmavi göllere yansırken, kulağımızda çınlayan Mozart’ın neşeli melodileri bu görüntülerle harika bir uyum içindeydiler. Akşam konserlerimiz, Salzburg’un önemli müzik kurumu Mozarteum’un genç yeteneklerini tanımamız için bulunmaz bir fırsattı. Konser mekanları olarak seçilmiş saray ve şatolar, Viyana’nın görkemli opera salonlarından farklı olmalarına rağmen en az onlar kadar etkileyiciydiler ve müziğin o başka hiçbir şeyde bulunmayan büyüsüyle, iyice de unutulmaz oldular bizler için.
Müzikle dolu 9 günün sonunda artık Türkiye’ye dönme zamanımız gelmişti. Yorgun düşmüştük tabii ki ama çok mutluyduk. Sonbaharın en güzel renkleri eşliğinde Viyana Schwechat havalimanına doğru yol alırken, bu tür gezilerin çoğalmasını dileyerek, 2008 Mart’ında Almanya’da yapacağımız “Bach’ın İzinde” müzik gezisinde buluşmak üzere sözleştik.

21 Ekim 2008 Salı

Salzburg Güzellemesi





Dünyanın en güzel on şehrinden biridir Salzburg...
İnsanı büyüler, kendine aşık eder.
Her köşesi müzik kokar.
Mozart burada doğmuştur. Daracık ortaçağ sokaklarında kaybolmak ister insan.



Ya da Getreidegasse'deki neşeli kalabalıklara karışıp, alışveriş yapmak...
Büyük Salzburg Dom'unda gezinmek...


Mozart'ın doğduğu evi ziyaret etmek...

Mozart çikolatalarından almak, kutu kutu...

Cafe Tomaselli'de oturup güzel bir kahve eşliğinde sohbet etmek... Sonbahara yeniden aşık olmak...

İşte Salzburg bunları yaptırır insana...

Cumartesi gidiyorum... Kente yeniden aşık olacağım, daracık ortaçağ sokaklarında kaybolmak isteyeceğim, neşeli kalabalıklara karışacağım, Dom'da gezineceğim, Mozart'ın doğduğu evi ziyaret edeceğim, Mozart çikolatalarından alacağım, Tomaselli'de kahve içeceğim ve sonbahara aşık olacağım yeniden...

Ama...En çok sevdiğim şey şu olacak:

Sonbaharın renklerini ve kokusunu içime çekerek Salzach kıyısında yürümek... Kimbilir belki birazcık da yağmur yağar ve bir şemsiyenin altında şu banklarda oturuveririm:))

20 Ekim 2008 Pazartesi

Düşünen Kadın V / Tuhaf Günler


Tuhaf Günler yaşıyoruz.

Birbirinden acayip olaylar, vurkaçlar, ekonomik krizler, %18,5a varan işsizlik, alçak terörist baskınlar, her gün toprağa verdiğimiz fidan boylu kınalı kuzular, birbirine meydan okuyan siyasiler, arpa boyu bile gidilemeyen yollar...Off Tanrım! Burası benim ülkem işte... Nereye kaçsam? Kime sığınsam? Gidebileceğim hiçbir yerim yok ve sığınacak kimseyi de göremiyorum etrafımda.

Kafamı boşaltmak için kitap okumaya çalışıyorum. Günlerdir gazete ve TV seyretmedim. Sanat'a sığınmak istiyorum ama içimden gelmiyor. Müziğin bile ışığı söndü...Karamsarım...

Lütfi Kırdar'da "Contemporary Art" sergisi var. Geçen senekinde harika işler görmüştüm ama bu sene içimden gelmiyor...

Emirgan'da Dali...

Heryerde harika konserler...Müzikaller...Bunlar bir yanda. Kimin gönlü var bunlara?

Öte yanda....Kayıplar...Dağlarca'yı yitirdik. Nail Çakırhan'dan sonra devrilen bir çınar daha.

Bir de üstelik saçmanın saçması Ergenekon Davası...Bugün başlayacaktı, şu anda TV'ye bakıyorum, başlamasıyla ertelenmesi bir oldu. Hem de nasıl bir gerekçeyle? Duruşmanın yapılacağı salon küçük gelmiş! Kargalar bile güler...İşin suyu çıksın diye yapılan tuhaflıklara bir de bu eklendi...Nurseli İdiz, Sisi ve muhtemel tutuklu Fatih Ürek! Sulandırma çabalarının en göze batanlarıydı doğal olarak. Kimse ciddiye almasın, olayın magazinel boyutu gerçeklerin önüne geçsin diye yapılan inanılmaz delilikler... Kimbilir arka planda neler döndü o sıralarda. Bakalım bugün başlanacak mı? Hah, şimdi belli oldu, devam edilecekmiş... Hayırlısı...

Diyarbakır kaynıyor. Sanki bizim topraklarımız değil artık...Başbakan, bugün komşu bir ülkeyi ziyarete gider gibi gidiyor oraya ve Dicle Üniversitesi'nin açılışını yapacakmış. Oysa Diyarbakır başta olmak üzere tüm doğu gerilmiş durumda; kent merkezinde çöpler toplanmamış, esnaf kepenk kapatma eyleminde...Sebep: Öcalan'a kötü muamele gerekçesi... Yaramızı kaşıyorlar... Bölündük... Kamplara ayrıldık. Bundan en fazla 30 sene sonra bildiğimiz Türkiye'nin kalmayacağı neredeyse kesinleşti.

HAMDOLSUN edebiyatı ile %47 almış bir hükümet başta... Herşey SÜPPEERRRRR...Ben körüm, görmüyorum. Kabahat bende...Benim gibilerde...Yoksa koca başbakan yalan söyler mi? Demek ki herşey yolunda...

Frankfurt Kitap Fuarı bitti. Gazetelere bakıyorum; kimine göre bir başarı öyküsü, kimine göre pespayelik tablosu. Kime inanalım? Kendi gözlerimle görmedim ki? Orhan Pamuk'a yine gıcık olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Konuşmasında son derece haklı noktalara değinmesine rağmen, sürekli bir ezilmiş-itilmiş-kakılmış kahraman edasıyla ortalarda dolanmasını ve acı çeken memleketimi ona buna şikayet etmesini son derece yakışıksız buluyorum. Onun gibi NOBEL almış, tescilli bir yazardan başka şeyler beklerim, beklerdim...

Offff... Aklımda Dağlarca'nın sevgi sözcüklerinden birazını aktarmak vardı ama bakın neler oldu. Bir dokun, bin ahhh işit.

Geçen Cumartesi, şehrin gerginliğinden kaçmak için şahane bir fırsat yakaladım: FEST'in Kınalı ve Burgaz'ı kapsayan harika bir gezisine katıldım. Rüzgarlı ve puslu bir günde adaların en tepelerinde yer alan manastırlara tırmandık. Henüz tam iyileşmemiş olan dizim, isyan etmedi değil ama ruhum öylesine arındı ki, anlatamam. Adalar, başka diyarlar... Mutluluk veriyorlar bana. Bütün bu tuhaflıklara rağmen, içim orada huzur buluyor, nabız atışlarımın yavaşladığını hissediyorum.
Bari sonsözü Dağlarca'ya bırakayım da içimiz açılsın.

Bugün toprağa verdiğimiz büyük şairin ebedi yatağı ışıklarla çevrelensin, melekler yol göstersin sonsuzluğa yolculuğunda...


Havaya da yalıma da ağaca da benzer ama

En çok suya benzer

Sevgimiz.


Morluğun acısı var sonu yok

Karışır yaşamımıza

Kendiliğinden.


Herkes ölünce toprak olurmuş

Hayır hayır

Bizim su olacağımız besbelli.



19 Ekim 2008 Pazar

Harika Fotoğraflar


Geçen ay yaptığım Nepal-Tibet-Bhutan turunda birbirinden güzel fotoğraflar çeken çok sevgili dostlar vardı. Turlarda fotoğraf çekmeye fırsat bulamıyorum ve bazen bu duruma çok üzülüyorum ama ne yapayım? Hem bir şeyler anlatıp, hem herşeyin kontrolümde kalması için koşturup, hem de fotoğraf çekemiyorum. Aslında zaten çok da sevmem fotoğraf çekmeyi ama gerçekten isterdim güzel kareler yakalamayı. Kadir Cinoğlu yakalamış ve onları görmek isterseniz şuraya tıklamanız yeter:
Gerçekten çok hoş ifadeler var...
Sevgili Kadir, ellerine sağlık:)))

O tek değil tabii...Esvet Ersoy da Picasa'da bazı güzellikleri sergilemiş. İşte adresi:


Esvet'in de ellerine sağlık...

Hazır fotoğraf demişken, bu muhteşem grubun iki toplu fotoğrafını da ekleyelim. İkisi de Kadir tarafından çekilmişti:
Potala Sarayı önünde bir grup gezginiz...Az önce yukarıdaydık:)))
5036 metrede zirve yaptık...Mutluyuz...Çok eğleniyoruz...

16 Ekim 2008 Perşembe

Viyana

Viyana Devlet Operası "Staatsoper" binası Staatsoper
Staatsoper perdesi, zaman zaman çağdaş sanatçıların eserleriyle renkleniyor



Valery Gergiev ve Mariinsky Theater sanatçıları çoşkulu kalabalığı selamlıyorlar.


Yarın Tepebaşı'ndaki Turkcell Salonu'nda, klasik müzik turlarımızı konu alan bir konuşmam var. Bütün gün görselleri bir araya getirip, güzel bir digital sunum hazırladım. Haftaya Viyana ve Salzburg'u kapsayan, müzik dolu bir tura gidiyorum. Viyana'da sahnelenecek muhteşem operaları görmek için, gerçekten sabırsızlanıyorum. Dün FEST'in kendi toplantı salonunda, tura katılacak yolcularımızın bir bölümüyle, hazırlık toplantısını da yaptık. Grubun yarısını tanıyorum zaten, hepsi can insanlar, dostlar... İşte bu işlerin peşinde koşturup, uğraşırken, aklıma geçen senelerde yazdığım Viyana yazısı geldi. İşte burada:
Işık ve Müziğin Dansı Viyana

Bir yere gitmeden önce, o yer hakkında okuduklarımızla, çalıştıklarımızla az ya da çok bir fikrimiz oluşur. Benim de Viyana’ya gitmeden evvel, okulda öğrenmiş olduklarımızın dışında, genel bir fikrim vardı. Daha önce gidip Viyana’yı görmüş olanlar, bana buranın inanılmayacak derecede aristokrat havalı, geleneklerine bağlı bir kent olduğunu söylemişlerdi. Sokaklarında dolanırken, yüzyıl başında yapılmış vitrinlerin göz aldıklarını ve her yerde hakim rengin altın rengi olduğunu anlatmışlardı. Bunları bilmemin, Viyana’ya gittiğimde şaşırmayacağım anlamına gelmediğini Viyana’ya adım attığım anda anladım.
Ben turizm sayesinde dünyanın en ücra köşelerine kadar gitme fırsatı buldum ama burnumun dibindeki Avrupa’yı çok sınırlı gezme firsatım oldu bugüne dek. Belki de o insana has, yakınındakinin farkında olmama haliydi bu durum ama her ne idiyse, artık geçti. Viyana ve Salzburg beni o kadar derinden etkiledi ki, artık burnumun dibindeki Avrupa ile daha fazla ilgilenmeye karar verdim.
Viyana, müziğin başkenti...Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’ nun merkezi... Yılbaşı konserini televizyonda izlemeyi heyecanla beklediğim efsanevi Viyana Filarmoni’ nin yuvası... Klimt’ in, Schiele’nin, Moser’ in, Otto Wagner’ in oyun alanı... Habsburg Hanedanı’ nın, geniş imparatorluk coğrafyasından topladıklarıyla zenginleşmiş, gezmeye doyulmayan müzeler...Osmanlı’nın fethetmeye çalışıp da bir türlü başaramadığı, en kuvvetli zamanında Muhteşem Süleyman’a kök söktüren dirençli kale... Ve tabii ki hepimizin duyduğu anda, tempo tutarak eşlik ettiği Strauss’un Mavi Tuna’sı...Aslında bu liste böyle uzar gider ama tek bir yazıda anlatmaya karar verilince, insan nereden başlayacağını bilemiyor.
Öyleyse kendimce en çok sevdiklerim listesi yapayım...
Sokaklarını sevdim ben Viyana’nın... Herhangi bir amacı olmadan, sadece yürümüş olmak için yürümeyi sevenler için Viyana bir cennet. Üzerine altın tozu serpilmiş kremalı düğün pastalarına benzeyen barok kiliseler, antik yunan tapınaklarını andıran neoklasik yapılar, hepsini elinin tersiyle iten ama altın rengini her şeye rağmen koruyan Secession tarzı ve Viyana’nın Art Nouveau’ su Jugendstil... Eski kentin merkezine doğru inildiğinde işte bu karışım eşlik eder gezginlere...Graben’de ve Aziz Stefan Kilisesi’ ne açılan meydanda durup etrafınıza baktığınızda, bunların birlikte yarattıkları karışım gerçekten çok hoştur. Ancak bütün bu şaşalı geçmişin yanıbaşında Hollein’ın manifestosu Haas Haus, “asla sürmez” denen birlikteliklerin bile sürebileceğini kanıtlarcasına, her türlü eleştiri, yergi ve övgüyü göğüsleyerek dimdik ayakta durmaktadır. Viyana budur aslında...Geleneksel ama aynı zamanda yenilikçi, alışıldık ama deneysel...Böyle olmasa ne Klimt çıkardı buradan, ne Freud ne de diğerleri...
Kafelerini sevdim Viyana’nın...Kimileri yüzyıllardır aynı yerde hizmet veren, bir çok yazarı, şairi, düşünürü ve müzik adamını ağırlamış o meşhur kafelerini...Sokaklarda yürümekten yorulunca soluklanmak için; şehir merkezinin kalabalığından bunalıp, kafa dinlemek için; şöyle sakince oturup iki satır bir şeyler okuyup yazmak için; tiyatro ya da konser öncesi hafif bir şeyler atıştırmak için; ya da bir iki arkadaşla buluşup bir fincan melange eşliğinde elmalı pay yiyip, hafta sonu planları yapmak için ideal yerlerdir kafeler. Gezginler için de Hawelka’da gece geç saatlerde bir kahve içilmeden, Central’de ya da Landtmann’da bir şeyler atıştırılmadan biten Viyana gezisi, tam amacına ulaşmış sayılmaz. Yüzyıllardır, Viyana hayatının değişmez parçaları olmuşlardır bu kafeler ve her birinin kendine has bir havası vardır. Burgtheater’ın yanındaki Landtmann tiyatroseverler, tiyatronun oyuncuları, gazeteciler ve politikacıları ağırlarken, Sigmund Freud’un değişmez uğrak yeriymiş. Bugün hala “rahat ama resmi bir havası” olduğunu yazar kitaplar...Doğrudur! Central eskiden yazarların ve düşünürlerin buluşma yeriyken bugün, adeta gotik bir kiliseye benzeyen iç yapısıyla, her gezginin mutlaka en az bir kere uğradığı mabed haline gelmiştir. Üstelik schnitzel’ i de çok lezzetlidir. Öğrenciler bohem havasıyla Hawelka’yı tercih ederler ama eğer illa da pasta istiyorum diyorsanız mutlaka Demel’e uğramanız gerekir. Muhteşem bir pastane, her biri sanat eseri gibi hazırlanmış çeşit çeşit pastalar...kiloları dert etmeye gerek yok, nasıl olsa bu şehirde her yere yürüyerek gideceksiniz...Mutlaka tadılması gerekenler listesinin başında Sacher’in meşhur çikolata kaplı, yanında kremayla servis edilen pastasını not düşmek şarttır.


Cafe Central


Müzelere gelince...Eğer benim gibi müzelerde günlerce gezebilecek yapıdaysanız, Viyana tam size göre bir şehir demektir. Her yıl bir buçuk milyondan fazla ziyaretçinin gezdiği Sanat Tarihi Müzesi Kunsthistorisches Museum, Habsburg Hanedanı’nın yüzyıllar boyunca biriktirdikleri şaheserleri segilemek amacıyla inşa edilmiş görkemli bir binanın içinde yer alır. Zemin katında Yunan, Roma, Mısır ve Yakın Doğu koleksiyonları, Avrupa heykel ve uygulamalı sanatlar bölümleri, ikinci katında ise nümizmatik bölümü vardır. Ancak, müzeye gelenlerin çok büyük bir kısmı, henüz ayaklar bedeni rahat rahat taşıyabiliyorken, doğruca birinci kata yönelip, olağanüstü resim koleksiyonları içinde kendilerini kaybederler. Bruegel’ ler, Arcimboldo’ lar, Velazquez’ ler, Rubens’ ler, Rembrandt’ lar ve tabii Vermeer’ in meşhur “Sanatçının Stüdyosu” , gezginleri kendine aşık eder.
Yine çok sevilen bir müze olan Belvedere Sarayı, Gustav Klimt’ in en bilinen eseri “Der Küss” Öpüş’ü barındırmanın yanı sıra, Osmanlılar’a karşı sürdürülen savunmanın mimarı Savoy Prensi Eugene’ nin zevkini yansıtan bahçeleriyle de bir o kadar meşhurdur.
Viyana’da bir çok türlü türlü müze olmasına rağmen benim en sevdiğim yapı ise, Klimt’in eseri meşhur Beethoven Frizi ’ne ev sahipliği yapan Secession Binası ’dır. Bugüne dek gördüğüm sanat eserleri arasında beni en çok etkileyen 10 eser listesi yapmam gerekse, bu friz ilk üçe girer...Aslında başlangıçta müze olarak planlanmamış bu bina...Bir sanat salonu...Ve Jugenstil hareketinin de sembol yapısı...Hareketin lideri Klimt’in yapmış olduğu olağanüstü friz de bu binanın alt katında yer alıyor. Beethoven’ın görkemli 9. Senfonisinden ilham alınarak yaratılan bu friz, gerçek mutluluğa ancak sanat ve saf aşkla ulaşılabileceğini anlatıyor izleyenlere. Her bakışta senfoninin bölümleri çınlıyor kulaklarda...Belki de ben hayal ediyorum böyle olduğunu...


Secession Binası

14 Ekim 2008 Salı

Boğaz Turu, Emirgan ve Kitaplar



İki gündür ne kadar da güzel hava, değil mi? Neredeyse bahar geri geldi diyeceğim:)) Güneşin ışınları açılı gelmeye başlayınca, renkler daha sıcak ve daha insancıl oluyor. Gün batımlarında gökyüzünün ve bulutların aldığı renkler de cabası! Yazın bu kadar güzel gökyüzü göremeyiz hiç. Hepsi ama hepsi güneşin dünyaya düşüş açısıyla ilgili tabii ama işin içinde büyülü güçler varmış gibi hayal etmek benim daha çok hoşuma gidiyor.
Bugün Emirgan'daydım; Boğaz turu yaptıktan sonra, birkaç ay önce açılmış olan Sütiş'te oturup, sıcacık çorba ve ayıptır söylemesi :)), tavuklu pilav yiyerek sonbaharın güzel renklerini içime çektim. Boğaz'da erguvan zamanı başkadır tabii ama bugün de hiç fena değildi açıkçası.
Sabah boğaz vapuruna binmek, Camel Trophy etapları gibi meşakkatli oldu. Kalabalık bir iskele, o iskelede birbirinin üstüne abanmış kimbilir kaçyüz kişi, onların arasından alan bulup vapurun içine sızmak ve oturacak bir yer bulabilmek... Gayet medeni görünümlü turistlerin, vapur yanaşır yanaşmaz nasıl bir anda ruh değiştirip, yer kapabilmek telaşıyla birbirlerini itekleyip ezdiklerini görseydiniz, korkardınız. Korkmadım ama İstanbullu olmanın gücünü kullanıp, hünerlerimi sergileyerek, kendime ve beraberimdeki dostlarıma iyi yerler kaptım.
.................................................................

Kitaplarla haşır neşir durumdayım. Dün Kadıköy'deki sahaflardan iki Enis Batur kitabı daha edindim: YOLCU ve GÖNDEREN: ENİS BATUR. ADA DEFTERLERİ henüz bitmedi ama az kaldı ve bu iki kitabın sayfalarını şöyle bir karıştırınca, beni yine çok keyifli bir okuma sürecinin beklediğini farkettim hemen. YOLCU'nun başında, hemen gözümü alan bir alıntıyı buraya aktarayım:





Genellikle insanın kendini bilmesinin çok önemli olduğu düşünülür; kendini bilmesi de, yalnız kişilik özelliklerini, kendisini başka kimselerden ayıran şeyleri değil, insan olarak kendi doğasını bilmesidir. Kendini bilmek, ilkin, insan olmanın ne demek olduğunu bilmektir; ikincisi, olduğunuz türden bir insan olmanın ne demek olduğunu bilmektir; üçüncüsü, başka bir kimse değil de siz olmanın ne demek olduğunu bilmektir. Kendini bilmek, ne yapabileceğini bilmektir; hiç kimse de ne yapabileceğini denemeden bilemeyeceği için, insanın yapabilecekleri konusunda tek ipucu, yapmış olduklarıdır. R.G. Collingwood





Diğer bir kitap ise, Ferit Edgü' den YENİ DERS NOTLARI. 1980-1990 yılları arasında tutulmuş küçük notlar. Kimi bir paragraf, kimi bir cümlecik, kimi bir dörtlük, kimi de bir şiir şeklinde pek çok harika yazı bir arada. İşte oradan da bir iki alıntı:



Yaşamdan korkma.

Ölümden de.

Ne birinden kurtulabilirsin

ne de öbüründen.



Kendi kendinle barışık olmak

çevrenle, toplumla, dünyayla

barışık olmaktan yeğdir.


Bir saptama (yalnızlıkta):

Özlenen biri yoksa, yalnızlık da yok.



Lady Montagu'nun DOĞU MEKTUPLARI'nı buldum. Aralık ayında yapacağım İstanbul'un Kadınları turunda işime yarayacak pek çok detay bulacağımı biliyorum. 1717-1718 yıllarında, Türkiye ve özellikle de İstanbul hakkındaki gözlemlerini içeren harika mektuplar. Daha sayfaları çevirirken, ilginç şeyler görmedim değil...



Bir de hediye: A'DAN X'E John Berger Tarafından Kurtarılmış Mektuplar. İlk göze çarpan detay, başlangıçtaki Shakespeare 116. Sone... Daha içine dalmadan, hedefe tam isabet ettirdi!











12 Ekim 2008 Pazar

Akyaka...Nail Çakırhan...


Sabah aldım haberi: Nail Çakırhan ölmüş...
Akyaka'da tanımıştım onu ve sevgili eşi Halet Çambel'i. Birbirlerine tutkun bir halleri vardı ve bayılmıştım onlara. Şimdi yitirdiğim bir ruh hali içinde, "İşte yaşlandığımda onlar gibi olmak istiyorum" demiştim. Allah rahmet eylesin ve Halet Hanım'a da sabır versin. Yalnız kaldı artık, eşi yok ...

Aklıma bir kaç sene önce Akyaka hakkında yazdığım ve The Gate'de yayınlanan yazım geldi. Buraya ekleyelim bakalım:


Gökova'nın Mücevheri Akyaka

Senede bir kaç defa İstanbul'dan Marmaris'e yelken yapmaya giderim. Büyük şehrin beton gökdelenlerinden kaçıp, denizin sadece yeşil tepelerle sınırlandığı cennete gitmek, dünyanın en büyük keyiflerinden biridir benim için. Oldum olası uzun otobüs yolculuklarını sevmişimdir ama Marmaris'e giderken yaptığım yolculukların tadı bir başkadır. Selçuk civarında verilen son moladan sonra, Menderes ovasının kıyısını sıyırıp Aydın'dan Muğla'ya doğru saparız. Buradan itibaren içimi bir kıpırtı sarar. Muğla'da indi-bindi yapılırken geçirdiğimiz o bir iki dakika bile gözüme fazla gelmeye başlar. Buradan tatlı tatlı tırmanır yol Sakar Tepesi'ne doğru ve sonunda, İstanbul'dan beri hayalini kurduğum dünyanın en güzel manzarası bir anda yayılıverir gözlerimin önüne.
Yılın dokuz ayı güneşli Tam altımızda yemyeşil bir ova, ovayı enine dümdüz kesen koyu yeşil bir hat, açıklı koyulu, ekili sürülü tarlalar, yazın başına kadar zirveleri karlı dağlar ve hepsinin sonunda masmavi bir körfez. Canım Gökova'm! Virajlardan kıvrıla kıvrıla ovaya doğru inerken bir yandan çayımı yudumlarım diğer yandan da manzaranın her karesini zihnime kazırım. Ovaya indiğimizde ise otobüsümüz okaliptüs ağaçlarıyla gölgelenen eski Marmaris yoluna paralel bir şekilde yoluna devam eder ve Gökova'nın muhteşem görüntüsü yavaş yavaş kaybolur ardımızda. Bu geçiş birkaç dakika sürer sadece ama ben bu kısacık süre içinde dahi pirimiz Sadun Boro'ya hak vermeden edemem. O değil mi yedi düvelde yelken basıp sonra da "En güzeli burası" deyip Gökova'ya yerleşen! İşte tam da Sakar Tepesi'nin bitip yolun Marmaris'e doğru uzandığı noktada sağa doğru devam eden yolun hemen başında bir levha dikkati çeker: Akyaka. Sırtını dağlara yaslamış, çam ormanlarına sakladığı güzelliklerini yavaş yavaş sunan Akyaka ovaların, dağların ve denizin mükemmel birlikteliğini anlatır. Thomas Hardy'nin ölümsüz eseri 'Çılgın Kalabalıktan Uzak' konu olarak olmasa da ismen Akyaka'yı en iyi anlatabilecek başlıktır bence. Burası, kafa şişiren müziklerden bunalanların, sokaklarda omuz omuza yürümekten kaçanların, metrekareye beş kişinin düştüğü güneşlenme iskelelerinden hoşlanmayıp da denizin ve rüzgarın sesini çam ağaçlarından dinlemeyi sevenlerin geldikleri bir yeryüzü cennetidir. Yılın dokuz ayının güneşli geçtiğini anlatır hep Akyakalılar. Kışın bile, yağmur yağsa da ardından hemen güneş açarmış. Hatta derler ki, bazen tavla oynarlarken, yağmur yağdığı için içeride başlayan oyun, iki oyun sonra, yağmur durup da güneş açınca mutlaka dışarıda bitermiş. Bir de oralarda Deli Memed denilen serin bir rüzgardan bahsederler. En geç iki haftada bir başlayıp öyle bir esermiş ki, hem havayı serinletir hem de bazen ortalığı birbirine katarmış.

Roma'dan Osmanlı'ya Bugünkü Akyaka'nın yerinde çok eskilerde, adını Karia dilinden alan İdima kenti varmış. Tam olarak kuruluş tarihi bilinmese de Anadolu'nun genel kronolojik tarihini takip eden olayların etkisi bu sakin şehre kadar gelmiş. MÖ 546'da bütün yöre Pers orduları tarafından işgal edilmiş. Ancak tarihi kaynaklara göre bu işgal İdima'nın ne dilinde ne de yerleşik kültüründe kalıcı bir iz bırakmış. Tüm bölge MÖ 484-405 yılları arasında Atina önderliğindeki Delos Birliği tarafından yönetilmiş ancak İdima bu birlikten MÖ 440 yılında ayrılmış. Kendi parasını basmış ve yörenin geleneklerine uygun şekilde bu paranın bir yüzünü çoban tanrı Pan ile süslemiş. MÖ 200 yılları civarında Rodos'a bağlanmış ve I. yüzyıl sonlarında Roma kenti olmuş. Bizans dönemi hakkında çok fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 13. yüzyıl sonunda Türkler bölgeye hakim olmuş ve Menteşe Beyliği'ne bağlanmış bütün Gökova. Bugün şehrin tarihine ışık tutan kalıntılar arasında MÖ 4. yüzyıla tarihlenen kaya mezarlarıyla, aynı döneme ait sarnıç ve duvar kalıntıları var. Ortaçağ kalesinin kalıntıları ise Bizans devrinde de buranın önemli bir yerleşim noktası olduğunu ispat eder. İnişdibi Mahallesi'nde 1922 yılında ortaya çıkarılan mozaikler ise Roma devrinde yapılmış.
Ula tarzı mimari Akyaka'yı bu kadar özel kılan en büyük etken, doğasının eşsiz güzelliğinin yanı sıra o güzelliği tamamlayan Ula tarzı mimarisidir. Ula doğumlu Nail Çakırhan'ın, 80'li yılların başında burada yaptırdığı, zarif işlemelerle bezeli ahşap balkonlu, iki katlı harika evi öylesine beğenildi ki, 1983 yılının meşhur Ağa Han Mimarlık Ödülü'ne layık görüldü. 1998 yılında da bu müze-ev bir kültür ve sanat merkezi olarak hizmete girdi. Bunun ardından orada yaptırılan evler, pansiyonlar hatta büyücek oteller dahi aynı tarzı benimsedi. Akyaka'nın bir de büyük şehirlerden buraya gelip yerleşenlerle, yerli halkın el ele vererek kurdukları harika bir derneği var. 1991 yılında kurulan Gökova-Akyaka'yı Sevenler Derneği, aslen Alman vatandaşı olan Heike Thol Schmitz başkanlığında, hem doğal hayatın hem de tarihi ve mimari değerlerin korunması konularında, çok ciddi ve kapsamlı çalışmalar yapıyor.

Leziz balıklar, enfes koylar Akyaka'nın kendi plajı, şehir merkezinden fazla uzaklaşmak istemeyenlere hasır şemsiyeler ya da palmiyeler altında dinlenme fırsatı verirken, Azmak Suyu da bütün Türkiye'nin belki de en lezzetli balıklarının sunulduğu balık lokantalarıyla ağzının tadını bilenleri mutlu eder. Dilerseniz derede kanoyla gezip tatlı su balıklarını seyredebilir ya da bir lokantada yemek yersiniz. Buralara kadar gelip de Gökova'da bir tekne turuna katılmamak olmaz. Nitekim Akbük, İngiliz Limanı, Okluk Koyu ve tabii ki Kleopatra Adası olarak da bilinen, inci tanesine benzeyen kumuyla meşhur Cedriai adasını gezerken zaman dursun istiyor insan. Lacivertle mavinin her tonu yeşilin en güzeliyle birleştiğinde ortaya çıkan manzara, artık kalmadığını sanıp da arkasından ağıtlar yaktığımız eski zaman karelerini andırıyor. Aslında haksız da değiliz ağıtlar yakmaya, zira elimizde kalanların belki de en sonuncusu burası. Üstelik tam da kalbine kocaman bir hançer gibi saplanmış termik santral bacasıyla, Gökova da ağıtlarımıza eşlik ediyor. Akyaka tarihiyle, doğasıyla, mimarisi ve insanıyla olağandışı bir birliktelik yakalamış, gerçek bir cennettir. Konuğu olup da büyüsüne kapılmamış kimseye rastlamadım henüz. Bir ara siz de uğrayın... Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

10 Ekim 2008 Cuma

Düşünen Kadın IV / Bir Şiirin Düşündürdükleri


Kimdi kimdi kalan

Giden mi suçludur herzaman?

Ne zaman başlar ayrılıklar

Dostluklar biter ne zaman


Her geçen gün bir parça daha

Aldı götürdü bizden

Aynı kalmıyordu hiçbir şey

Değişiyordu herşey kendiliğinden


Artık çözülmüştü ellerimiz

Artık bölünmüştü yüreğimiz

Birimiz söylemeliydi bunu

Ötekini incitmeden


Kimdi giden kimdi kalan

Aslında giden değil

Kalandır terkeden

Giden de bu yüzden gitmiştir zaten




Bir kaç gündür zihnimin dip köşelerinde dönüp dolaşan bu satırları, sonunda arayıp buldum. Doğru yaa! Murathan Mungan yazmıştı...

Geçen gün, Tibet'in o ruhsallığı içinde, bir grup dostla bu konuda yoğunlaşmıştık. Gitmek, gitmenin zorlukları, anlaşılamamak, yanlış anlaşılmak, söylemek istediklerini bir türlü söyleyememek, söylesen de anlatamamak, sözlerinin boşlukta yankılanmaya devam etmesine rağmen duvar gibi sert ve duygusuz dinleyenlerle muhatap olmak... Off yaaa. Giden hep suçludur değil mi? Kimse gidene "Neden gittin?" diye sormaz. Giden gitmiştir ve konu kapanmıştır. İşte yukarıdaki şiirin son kıtası herşeyi anlatmaya yetiyor bence...

8 Ekim 2008 Çarşamba

Meditasyon... Yapmak ya da yapmamak...





Dün uzun bir dönüş yolculuğundan sonra nihayet eve vardığımda, çok yorgun ama yine de çoook mutluydum. Zorlu bir gezi daha ardımda kalmış, ben FEST'e ve bana güvenen 30 kişiyi, dünyanın en az gidilen bölgelerine götürüp, gezdirip, sağ salim geri getirmiştim, 15 gün sonra...Az buz değil! Yarım ay! Senenin 1/24'ü... Zamanın kıymetini bilenlere, yarım yıl gibi...Bazen insan en sevdikleriyle geçiremiyor bu kadar uzun zamanı...


Neler neler gördük! "Bizim" zaman boyutumuzun geçerli olmadığı tapınaklar, manastırlar ve bozkırlardan geçtik. Kapısından içeri adım attığınızda, içine, hem yüzyıllardır edilen duaların uçuran enerjisi hem de her yanda yakılan yak kandillerinin geniz yakan kokusu sinmiş, gözyaşartan benzersiz tapınaklar gördük. Uçurumlar, kayalıklar, derin vadiler, kutsal göller, karla kaplı zirveler, beklenmedik anlarda karşımıza çıkan ıssız köyler, dağlardan neredeyse yuvarlanarak inen koyun sürüleri, 4000 metrenin üzerinde olduğumuzu hatırlatan yaklar ve onların güneşten kararmış suratları ama pırıl pırıl gözleriyle tuhaf şapkalı çobanları... Galiba ben Tibet'çiyim... Pagan yönüm orada ortaya çıkıyor. Dağları, bulutları, turkuvaz gökyüzünü ve bütün bunların durgun göllere yansımasını seyrederken kendimi kaybediyorum, kendimden geçiyorum.


Bu turda, gün içindeki anlatımlarımı yaparken, söz haliyle dönüp dolaşıp meditasyona geliyordu. Meditasyon nedir? Nasıl yapılır? Nereye gidip, kimden öğrenmek gerekir? Ben yapıyor muyum? Neler hissediliyor? İşte bütün bu sorular benim Asya'nın mistik bölgelerine yaptığım seyehetlerde, ylcularımın bana sordukları şeylerin başında geliyor. Tabii ben bu konularda ahkam kesecek kadar "otorite" sahibi değilim. Sonuçta ben ne bir guruyum, ne bir üstad... Ben bu coğrafyaları iyi bilen, buralarda uzun vakit geçirmiş ve seneler önce, daha Türkiye'de bu tip felsefelerin esamesi bile okunmazken, ya da daha doğrusu sadece çok çok küçük topluluklar tarafından bilinirken, ben topladığım kitapları okumuş, araştırmış ve hatta Varanasi Hindu Üniversitesi'nde konu hakkında açılan derslere katılmıştım. Yani ben, insanların şu anda geniş kitleler halinde üzerinde yürüdükleri otobandan, tek başıma, otoban henüz patika halindeyken yürümüştüm. Bir kaç adım öndeyim birçoğundan. Bunun farkındayım...


Peki meditasyon nedir?


Bir kere meditasyon ne değildir oradan başlayayım: Meditasyon transa geçmek değildir. Kendini kaybediş değildir. Etrafındaki hiçbir şeyin farkında olmamak değildir. Uçup gitmek değildir. Belki bütün bunları yaşayan da vardır ama meditasyon "sadece" bunlar değildir. Meditasyon kafa boşaltmak değildir. Hipnoz değildir. Kendi kendine telkin değildir. Uykuya dalmak değildir.


E peki o zaman nedir?


Ben size kendi deneyimlerimden yola çıkarak "olayı" anlatmaya çalışacağım.


Meditasyon aslında kimileri tarafından "derin düşünme" olarak açıklanır. Sanırım bunun sebebi kelimenin latince kökeninin bu anlama gelen "meditare" olmasıdır. Oysa bazıları bana şunu sorar: Hani düşüncelerimizi boşaltmamız gerekiyordu? O zaman nedir bu derin düşünme? İnsanlar haklı. Kimileri çıkıp kafanızı boşaltın diyor, kimileri de çıkıp derin düşünün diye tutturuyor. Perhiz ve lahana turşusu ilişkisi gibi oluyor biraz bu şekliyle bakıldığında. İnsanların kafası karışıyor. Oysa ortada kafa karıştıracak en ufak şey bile yok. Sadece kavram kargaşası...Laf salatası... Doğuda, yani meditasyonun öz topraklarında kimse meditasyon kelimesini kullanmıyor ki...Herbirinin verdiği isim farklı. Yapılan şey aynı... Dur, otur, kapa gözünü, dön içine bak. Kolay gibi geliyor yazıp okurken ama bir de yapmayı deneyin bakalım. İşte o kısmı o kadar kolay değil. Neden mi? Bir kere hepimiz habire birşeyler yapmaya kodlanmışız. Hiçbir şey yapmadan oturmanın ne demek oduğunu unutmuşuz. Elimizdeki işle uğraşırken bile gözümüz, kulağımız başla işlerde. Yemek yerken televizyon seyrediyoruz, eve gelir gelmez ses olsun diye müziği ya da haber kanallarını açıyoruz, kitap okurken bile fonda "basso continuo" başka şeyler, tuvalete en doğal bedensel işlevimizi yerine getirmeye giderken bile elimizde gazete ya da dergi... Aman haa! Kendi iç sesinle kalma sakın! Kendi kendine kalma! Doldur sessizliği başka şeylerle, başka gürültülerle, bakma içine sakın, ne göreceğini bilmiyorsun ya, o zaman bakma, görmezlikten gel. Hangimiz yaptığımız işle uğraşırken sadece o işe konsantre oluyoruz ki? Hadi onu bıraktım, hangimiz içinde yaşadığımız anın farkında olarak geçiriyoruz anlarımızı? Aklımız ya artık bitmiş olan geçmişte, ya da gelip gelmeyeceği bilinmeyen gelecekte. Oysa farkında değiliz ki sahip olduğumuz yegane gerçeklik içinde yaşadığımız şu anda, şimdi! Ömürlerimizi bu şekilde tüketip, tek gerçekten sahip olduğumuz şimdimizi kaybediyoruz, kaçırıyoruz. Meditasyon şimdidir. Şu andır...Bunu hatırlatır, bilip de unutmuş olan insana, öğretir bilmeyene.


Biliyorum, tamam anladık da, nasıl yapılır bu şey diyorsunuzdur? Bence zaten sorunun kendisi son derece saçma. Ama soruyu soranın kabahatı değil ki bu! Herşeyi 2x2=4 şeklinde formüle eden bir yaşam tazının ortasında kıvranıp duran cahil ruhlarız bizler. İstiyoruz ki, herşeyin ama herşeyin bir formülü, bir yazılı kullanım kılavuzu, bir İkea montaj tablosu, çıt deyince çevrilen bir anahtarı olsun. Sadece otur ve kendinle kal dediğim zaman, insanlar boş gözlerle bakıyorlar, sanki dünyanın en olmadık şeyini söylemişim gibi... Aslında benden isteneni biliyorum: Lotus pozisyonunda otur, nefesini say, kutsal mantranı içinden tekrarla, bir ışık hüzmesi olduğunu ve göklere doğru daha büyük bir ışığa doğru uçtuğunu hayal et, mum alevine bak, Guru Bilmemkim' in fotoğrafında sana dikili gözlerine bak, akan enerjiyi hisset...İnsanlar benden bunu istiyorlar, bunu dememi istiyorlar, belki de bunları duyup, "amaaaan canım ne saçma şeyler" ya da "ben zaten bunları yapamam ki" deyip kaçmanın fırsatını kolluyorlar. Oysa meditasyon bunların hiçbiri değil! Siz bakmayın bir sürü meditasyon derneği, kursu, ashram kılıklı yerlerin okudukları martavallara... Sadece DURUN ve OTURUN!


Ben seneler önce Transandantal Meditasyon (TM)ile tanıştım. Sağolsun, çok sevdiğim rehber arkadaşlarımdan biri bana bunu ilk kez anlatmıştı. O zamanki cahilliğimle bunun ne olduğunu ya da olmadığını tam kavrayamamıştım ama yine de içimde bir merak uyanmıştı. Sonra aradan seneler geçti ve ben Hindistan'a gittim, Nepal'e gittim. Sonraları konuyla ilgili okumalar yapmaya başladım. Himalaya havzasındaki değişik yöntemleri tanıdım. TM tekniğini almak için İstanbul Taksim'deki merkeze gittim. Çok iyi bir öğretmenden tekniği ve mantramı aldım. Sonraları Raja Yoga tekniğiyle tanıştım, kardeşimin kaybını atlatmamda çok faydasını gördüm bu ikinci tekniğin. Sonra O teknik benim, bu teknik senin öğrenmeye başladım ama bütün bu öğrenme süreci içinde şunu farkettim: Bütün teknikler, en iyinin kendisi olduğu iddiasındalar. Bu bile bir yarışa döndürülmüş bir şekilde. Bazıları, bazı merkezler tam bir para tuzağı...Bazı merkezlerde insanlara abuk sabuk şeyler söylenip, insancıklar korkutuluyor. Aman haa, yanlış mantra insanı intihara bile sürükler falan gibi inanılmaz derecede kötü, olayın ruhuna tamamen ters şeylerle insanlar etki altında bırakılıp, içeriye bağlanmak isteniyor. Hepsini bıraktım tabii ki...


Şimdi vardığım nokta şu:


TM tekniği benim için en pratik meditasyon şeklidir. Oradan öğrendiğim teknik, ihtiyaç halinde bana müthiş faydalı oluyor. Onların önerdikleri şekliyle günde iki kere sabah akşam yirmişer dakika uygulasam eminim çok daha fazla faydası olur. O zaman belki "ihtiyaç hali" bile doğmayacak ama bende o kadar iç disiplini nerdeeee?


Peki nasıl oluyor?


Rahat bir koltuğa ya da sandalyeye oturuyorum. Özel bir pozisyon almaya çalışıp, vücuduma kramplar sokmuyorum... Eğer geçen günlerdeki gibi güzel bir tapınaktaysam, sırtımı bir sütuna dayayıp, bağdaş kuruyorum. Sonra yavaşça gözlerimi kapatmaya çalışıyorum. Hemen kapanmıyorlar ama yine de deniyorum. Sonunda kapanıyorlar. Sonra TM merkezi tarafından verilmiş olan mantramı aklıma getirip, içimden tekrarlamaya başlıyorum. Bu anahtar gibi bir şey işte... İçimden bu mantrayı tekrarlarken, aklıma yavaş yavaş başka düşünceler gelmeye başlıyor. Son derece dünyevi şeyler üstelik: Ütüyü prizden çekmiş miydim, yarın kredi kartı ödememin son günü, dip boyam geldi, son zamanlarda kilo aldım, akşama ne pişirsem v.s... Sonra bu düşüncelerin aklınıza üşüştüğünü farkettiğiniz anda tekrar mantranızı tekrarlamaya dönüyorsunuz. Bir süre sonra yeniden düşünceler beliriyor ve siz mantranızı bir kaybedip bir buluyorsunuz bütün bu karmaşa içinde. Fakat bütün bunlar olurken aslında ne yapıyorsunuz? Hiçbir şey yapmadan sadece oturuyorsunuz...


Hayatınızda hiç, hiçbir şey yapmadan, sadece kendi kendinizle, 20 dakika oturdunuz mu? O kadar muhteşem bir şey ki! Bütün bu anlattığım düşünce-mantra çekişmesi içinde bile, nefes alışınız yavaşlıyor, omuzlarınızdaki gerginlik gidiyor, hele hele biraz ileri gidebilmişseniz o zaman yenileniyor, tazeleniyorsunuz. Geçen hafta tur sırasında, yüksekliğin de etkisiyle hem çok yorgun hem de uyusuz geceler geçirdim . Gün ortasında, bir tapınakta yaptığım 15 dakikalık oturmalar bile bana enerjimi tazeleme fırsatı verdi, günün geri kalanını aynı tempoda tamamlayabildim bu sayede...


Tabii bir de işin ruhsal boyutu var... Bütün bu kendi kendinizle başbaşa kalmalarınız, zaman içinde düzenli hale gelebilirse, o zaman ulaşabildiğiniz şeyler bambaşka. Ama sakın bu hale öyle pat diye ulaşabileceğinizi zannetmeyin. Meditasyon anlarında, kendinizi beden ve onun içindeki bilinçli varlık olarak algılıyorsunuz. Yani normal şartlarda farkında olmadığımız beden/ruh ilişkisini farkediyorsunuz. Bedeninizin, ruh olarak adlandırılan, aslında sizin özünüz olan bilinçli varlığınız tarafından, kabuk olarak kullanıldığını farkediyorsunuz. Bu hem korkutucu bir an hem de olağanüstü huzur verici bir deneyim. Ben ilk kez kendimi zarf/mazruf ilişkisi içinde hissettiğim zaman kalbim duracak sanmıştım. Hayatımda ilk kez, kendimi bedenimden ayrı şekilde deneyimlemiştim.


Genellikle kendimizi, aynalarda gördüğümüz bedenle tanımlarız. Biz O'yuzdur. Ama meditasyon sırasında, bunun aslında hiç de sadece öyle olmadığını farkettiğiniz anlar vardır. Siz aslında o bedenin içindekisinizdir. Ruhsunuzdur. Dünyevi bedeni şimdilik bir zırh, bir kabuk, bir giysi olarak kullanansınızdır. Zamanı gelince de, tıpkı eskimiş, yıpranmış bir elbiseyi bir kenara birakır gibi, o BEN diye tanımladığınız bedeni terkedip, yenisine gideceksinizdir. Bunu farkettiğiniz AN, hayatınızın en korkutucu anı olabilir. Ben kendi yorgun bedenimi, kuşbakışı, karanlıkta bir sandalyede otururken gördüğüm bir akşam meditasyonu sırasında bu korkuyu yaşamış ama aslında RUH olduğumu farkedince, içime yayılan sıcaklığı ve mutluluğu sonra anlatacak kelime bulamamıştım. Evet...Bedenimizi, ya da bir ömür boyu kendimiz sandığımız kabuğu, bedensel gözlerimiz sayesinde hep belli açılardan görmeye alışkınızdır. Aynadaki yansımalardan, sağdan soldan, çekilen fotoğraflardan... Ama hangimiz bedenini kendi gözleriyle yukarıdan, kuşbakışı seyretmiştir ki? Buna alışkın değiliz işte! İşte o sırada bedenden azad olan ruh, kendi saf bilinciyle, bambaşka algı açılarıyla önümüze serer dünyayı... İnsan ilk defa bambaşka açılar, boyutlar ve durumlar olduğunu farkeder. Ya korkar ve bu kapıları bir daha açılmamak üzere kapar ya da kendi özüyle tanışıp, onunla daha yakın/başbaşa zamanlar geçirmek için bu yolda ilerler. İşte meditasyon size bu algı kapılarını açar. Bu kapıları açık ya da kapalı tutmak sadece sizin seçiminizdir artık. Bu farkındalığı başka yollarla da bulabilirsiniz. Önemli olan ŞİMDİ'nin içinde yaşayabilin.


Tibet dönüşünde, saat farkından dolayı saat 04.30da uyanırsanız, işte böyle deriiiiin konulara girer kalırsınız. Aslında yazılacak, söylenecek o kadar çok şey var ki! İnsanlar koca koca kitaplar yazıyorlar bunun için, hafta sonu seminerlerine gidiyorlar, olmadı dünyanın bir ucuna, çuval dolusu paralar dökerek o ashram senin bu manastır benim gezip duruyorlar...Gerek yok bunlara...Durun, gözlerinizi kapatın ve OTURUN! Hiçbir şey yapmadan OTURUN! ÖZ'ünüzle tanışacaksınız...

2 Ekim 2008 Perşembe

Nihayet Tibet!


Uçağımız Lhasa'ya indiğinde, bizi inanılmayacak derecede parlak bir güneş ve bir o kadar da beklenmedik bir sıcak karşıladı. Gökyüzü benim o bayıldığım turkuvaz rengindeydi ve bembeyaz kümülüsler, yumak olmuş birbirlerinin ardından uçuşuyorlardı. Havalimanının otoparkından çıkıp da rotayı Tsedang'a çevirdiğimizde, sol yanımızda akan Brahmaputra, onun iki kıyısındaki üzerlerine sonbahar renklerini geçirmiş kavak ve söğütler, Tibet'e hoşgeldin diyorlardı bana... Tepemizden geçen bulutların gölgeleri çorak tepelerin üzerine düşerken, soyut resimler oluşturuyorlardı, her saniye değişen.
Uçakta gelirken de Himalayalar'ın bulutları delen karlı zirvelerini seyretmiştim tüm uçuş boyunca. Everest bugün çok açıktı şansımıza... Resmen burnumun dibinde gördüm! Haaa, bu arada Everest dedim de aklıma geldi: Dün akşam Kathmandu'daki akşam yemeğimiz sırasında çok ama çok özel biriyle tanıştım: Tunç Fındık! Türkiyemizin en başarılı dağcılarından! İki kere solo Everest zirvesi var. Başka bir sürü zirve daha var ardında. Merak edenler için işte kişisel sitesi: http://www.tuncfindik.com/ . Medyatik biri olmadığı için, diğer bazı gözönünde olan sporcularımız kadar fazla bilinmiyor olabilir ama benim tanıdığım Tunç zaten bunlara önem veren biri gibi durmuyordu. İşte benim ancak uçakla yanından geçtiğim zirveye, o yürüye yürüye çıkmıştı. Hem de sadece bir değil, iki kere! İnsan herhalde böyle bir şeyin ardından, dünyaya farklı bir gözle bakar değil mi? "Sıradan Ölümlüler" düzleminden çok çok yukarılardadır artık o! Ben o düzleme "Tanrısal Kat" diyorum... İşte dün akşam o kata ulaşmayı başarmış müthiş bir insanla tanıştım ve hayatımda ilk defa görmüş olmama rağmen, boynuna sarılıp, neredeyse ağladım. Herhalde manyak olduğumu düşünmüştür ama ne gam! Ben böyleyim işte! Üstelik her zaman benim Tanrıçam'a tırmanmış biriyle karşılaşmıyorum! Everest batılıların verdiği isim. Buralardaki isimleri bambaşka...Nepal'da Sagarmatha, Tibet'te Chomolungma...İkisi de "Dünyanın Ana Tanrıçası" demek. O benim de Tanrıçam!


Everest ya da Sagarmatha/Chomolungma


Tunç Fındık



Yarın Tsedang'da Yarlung Vadi bölgesinin en eski tapınaklarından biri olan Tradruk'a gideceğiz. İnanışa göre, Tibet'in erken dönem krallarından kralı Songsten Gampo, Tibet'in gizemli kaya cadısının, sol omzuna denk gelen noktaya inşa ettirmiş bu tapınağı. "Geomantic" tapınaklar deniyor bu tip yerlere...Türünün Tibet'teki ilk örneği...Ardından Yumbu Lagang ziyareti gelecek ve burada da Tibet'in ilk kralı Nyatri Tsenpo'nun yaptırmış olduğu ve sonra defalarca yenilenmiş kale-sarayı gezeceğiz. Fotoğraflarını gördüm. Heyecanla bekliyorum. Bunlar benim için de ilk olacak!




Tradruk Tapınağı'nın giriği ve içindeki heykellerden biri...





Yumbu Lagang'dan bir görünüm






Bu ziyaretlerden sonra istikamet Lhasa...Umarım hava bugünkü gibi parlak olur.




1 Ekim 2008 Çarşamba

Tibet'e Dogru


Yarin 11.45 ucagiyla Kathmandu'dan Tibet'in baskenti Lhasa'ya hareket edecegiz. Bhutan kismindan sonra, arada Nepal'de gecen birkac gun gercekten cok keyifli oldu. Pokhara'da Annapurna'larin en gorkemli zirvelerinden Macchapucchre, yagislardan sonra, bulutlarin arasindan siyrilip oyle guzel gosterdi ki yuzunu, gercekten hepimiz buyulendik. Oradan sonra gittigimiz Dhulikel, piril piril bir dag manzarasiyla, uzun zamandir en net gorulen Everest'i sundu bizlere. Bu sabah gun dogmadan ayaklanip, kaldigimiz otelin hemen yakinindaki manzara tepesine yuruduk. Gunesin ilk isiklari zirvelere duserken, mordan sariya dek, inanilmaz bir renk skalasi vardi dogada. Acik konusmak gerekirse, ben de bu kadar net ve temiz olarak cok defa gormedim daglari...Sansimiz yerindeydi yani...Ahh Kutsal Himalayalar! Ahh o tanrisal zirveler!

Yarin ise, turkuvaz gokyuzuyle Tibet bekliyor bizleri. Bulutlar tepemizden ucarken, neredeyse gecislerini duyacagiz. Kartallarin kanat sesleri, tapinaklarin can seslerine karisacak. Rahipler ilahilerini soylerken, tutsuler yakacagiz. Dunyanin Dami'nda 5010 metreye cikacagiz. Hem yukseklikten, hem etrafimizdaki saf guzelliklerden dolayi sarhos olacagiz. Dunyanin en uzak koselerinden birinde, bu anlari yasadigimiz icin Tanrilara sukredecegiz...