26 Eylül 2008 Cuma

Bhutan'dan Selamlar

Iki gun once yola ciktik ve uzuuun bir yolculuktan sonra, dun aksam Bhutan'in tek havalimaninin bulundugu Paro'ya indik. Benimle birlikte 32 kisiyiz. Buralari icin oldukca kalabalik bir sayi ama yerel acentamiz ve bizim FEST"in titizlikle hazirlamis olduklari detayli detayli tur programi sayesinde, keyifli bir gezi yapiyoruz.


Dun aksam Paro'ya indigimizde hava hafif kapamaya baslamisti. Yagmur yuklu bulutlar, vadinin uzerine cokmuslerdi bile. Bu sabah uyandigimizda ise, bu kalin bulutlarin hafifce aralandiklarini ve arada da, parlak bir gunesin yuzunu gosterdigine tanik olduk. Paro'daki gezimiz Ulusal Muze ile basladi. Kendimi kaybedip, 1,5 saate yakin anlattim orada. Ardindan Paro Dzong"a gittik ve bolgenin hem dini hem de idari merkezini bunyesinde toplayan bu 17. yuzyil yapisini guzelce gezdik. Biraz da carsida vakit gecirdikten sonra, baskent Thimpu'ya dogru yola koyulduk. Eski yolu gecen sene duzeltip genisletmeye baslamislardi: Bitmis! Bir saatten az surdu yolculugumuz.


Gelir gelmez once ogle yemegine girdik, bir kucuk acik bufe...Yetmezmis gibi, benim sevdigimi bildiklerinden, HEMATADSI de gelmez mi bana ozel? Peynis sosunda pisirilmis sivri/kirmizi biber...Nasil aci! Nasil lezzetli! Burnumdan ve gozlerimden yaslar gele gele yedim tabii ki...



Ama bence gunun en guzel ani, ulkenin en buyuk DZONG"u olan Tashicodzong'daki aksamustu gezisiydi. Gun yavas yavas tepelerin ardindan solarken, sessiz avlulara merakla suzulduk. Manastirin ana toplanti/dua salonuna girdik ve grubu rahiplerin dua ederken kullandiklari siralara oturttum. Yaklasik bir saat Budizm ve Bhutan'daki yorumu hakkinda konustum. Herkes ilgiyle dinleyince, vaktin nasil gectigini unutmusum. Tapinaktan ciktigimizda, hava iyice kararmisti. Ayakkabilarimizi giyerken, bir yasli rahip elinde koca bir kamciyla gelip, yerleri dovmeye basladi. Meger, gun icinde oralarda birikmis kotulukleri, saf olmayan dusunce ve kisileri uzaklastiriyormus... Tapinagin ve manastirin kapilarinin kapanmasindan once yapilan son bir rituel! Ustumuze alindik tabii, onu kamcisiyla basbasa biraktik. Manastirin arka avlularindan rahiplerin aksam dualari yukselir ve kapilar agir agir kapanirken, otelimize dogru yola koyulduk...

23 Eylül 2008 Salı

Asya Yolcusu

Yarın yola çıkıyorum. İstikamet Nepal-Butan-Tibet...İki hafta buralarda olmayacağım ve gittiğim yerlerde de vaktim olup da bloga eklemeler yapabilecek miyim açıkçası bilemiyorum zira programım çok çok yoğun. Üstelik Butan' da internet bağlantısı o kadar da kolay bulunmuyor. Ne de olsa dünyanın en kapalı kutularından biri... Nepal' de daha kolay olacak biliyorum ve Tibet'te de kaldığımız otellerden birinde oldukça iyi işleyen bir internet sistemi var. Fakat dedim ya, önemli olan vakit bulabilmem! Neyse...Elimden geleni yapmaya çalışacağım.
Katar Havayolları'nın uçağı bizi Doha üzerinden Kathmandu'ya götürecek. Ardından Butan'ın tek havalimanı Paro'ya ulaşacağız. Tabii bunlar, okunduğu kadar kolay değil. Sanırım Paro'ya indiğimizde yeri göğü bilemez halde olacağız. Olsun! Önemli olan sağ salim varmamız... Seyahatin ilk bölümü Butan'da geçecek. Orta bölümünde Nepal yer alıyor ve son durak ise Tibet... Muhteşemmmmm...
Yine dünyamı valizime yerleştirdim. Kitaplarım ve müziğim yanımda. Her zamanki gibi, valizime koyamadıklarımı kalbimde götürüyorum.
Size geçen seneki Tibet turundan bazı kareler göstereyim. İşte bazı dostlarım ve ben:


Bu dostum Bibhu... Nepal'li acentacımız. Bütün tur boyunca koruyucu meleğimiz olarak bizimle geliyor. Resmen kardeş gibi olduk artık...Bu ise Yamdrok gölü kıyısındaki Yak çobanı Nima. Her sene kendisiyle sohbet eder, gelenekselleşmiş fotoğrafımızı çektiririz. Bu da Gyantse Kumbum Manastırı' ndaki rahiplerden şakacı Lama Gyurme..."Yine mi sen geldin?" bakışını görebiliyorsunuz... Manastırın önemli rahiplerinden biridir. Çömezleri, onun astral seyahatle dünyayı gezebildiğini söylüyorlar.

İşte bu dostları yeniden görebilmek umuduyla yarın yollara düşüyorum. En kısa zamanda yeniden burada buluşuruz. Şimdilik hoşçakalın...

21 Eylül 2008 Pazar

Düşünen Kadın III

Bugün takvimlere göre, yaz bitti ve sonbahar başladı. 21 Eylül...Geceyle gündüzü eşitledik, artık önümüzde hüzünlü, gözleri yaşlı bir güz mevsimi uzanıyor. Yine de sonbaharı severim. Ama ben zaten hangi mevsimi sevmem ki? Hepsinin ayrı bir güzelliği vardır, değil mi?
...............................................................

Artık ada günlerimiz bitti ve şehre döndük. Dün harika bir FENER-BALAT turu yaptım. Peşimdeki 40 kişiyle birlikte, Ayvansaray'dan başlayıp, Cibali' ye kadar, sokak sokak gezdik. Dilim kocaman oldu konuşmaktan ama değdi doğrusu! İstanbul o kadar büyük ki, her köşesini tanımak, bilmek neredeyse imkansız ki ben yine de ortalamanın üstünde bir profil çiziyorum açıkçası. Rehberlik mesleğinin getirdiği bazı avantajlar sayesinde, yaşadığım kenti daha fazla gezip, araştırma şansım oluyor. Açık konuşmak gerekirse, alışılageldik rehberlik düzeninde yani yabancı klasik gruplara rehberlik yaparken, İstanbul'u bu denli iyi tanımıyordum. FEST' le birlikte Türk gruplarına da, kültür turlarında rehberlik yapmaya başlayalı, hem İstanbul'u hem de dünyayı daha "iyi" tanır oldum. Yabancılık çekmiyorum artık hiçbir yerde. İki gün sonra yollara düşüp Butan ve Tibet'e gideceğim ama bu artık benim için Eminönü' ne geçmek gibi bir şeye dönüştü...Ne şanslıyım!!! Çocukken hayalini kurduğum yegane şey buydu işte...
...............................................................
Bu arada okumalarım devam ediyor. Enis Batur kitapları baş köşede haliyle. Ada Defterleri, son haftalardaki ada yaşantımla neredeyse birebir örtüştü. Suya Seng' deki denemeler içinde çok çok güzel ve aydınlatıcı parçalar yakalıyorum. Altı çizilerek ve not alarak okunacak kitaplardan.
................................................................

Bugünün tartışma konusu mutluluk oldu: Galiba Adam Fawer' ın Türkiye'de 30 baskıdan fazla yapmış olan kitabı Olasılıksız'ın da etkisiyle, Şebo attı ortaya bir konu, sabah başladık konuşmaya, gece saat 23.00 oldu, hala tartışıyorduk. Neyse, ortaya çıkan sonuç aşağı yuları şu oldu: Mutluluk, en az mutsuzluk halidir... Yola şuradan çıkıyoruz: Ortada zaten genel bir mutsuzluk hali var. Herkes ama kim olursa olsun herkes, sürekli bir şeylerden yakınıyor, birilerine kızıyor, hayal kırıklıklarına uğruyor, canı acıyor, hastalanıyor, yani hiç kimsenin durumu dört başı mamur değil. Demek ki genel bir mutsuzluk zaten mevcut! İşte bütün bu ahval ve şerait içinde, her kim ki en az mutsuzluk yaratan şartlarla çevrilidir, o kişi mutludur... Kısacası, hiç kimse yüzde yüz mutlu değildir. Salt mutluluk yoktur... Aşk ki insanın ayaklarını yerden en çok kesendir, o bile pamuklara sarıp sarmalamaz kimseyi...Zaten Aragon ne demiş? Mutlu aşk yoktur! Benim aklıma ise mutluluk denince, Livaneli' nin Mutluluk kitabından uyarlanmış sinema filminin bir sahnesi gelir hep...Hani o herşeyini, tüm zenginliklerini, şaşalı hayatını, entelektüel ama sahte gülücüklü kalabalıkları ardında bırakıp da, teknesiyle o koy senin bu liman benim gezen İstanbullu profesörün, bir sabah, gün doğarken, çırılçıplak soyunup, masmavi denize balıklama daldığı sahne var ya, işte o sahne... Mutluluk böyle bir şey olmalı gerçekten... İnsanın çırılçıplak kalıp, maviliklere atlaması... Sahteliklere metelik vermeyip, hayata balıklama dalması... Orhan Pamuk' un Masumiyet Müzesi' nde de vardı bazı mutluluk tarifleri. Mesela: Mutluluk, insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca. Bunu da konuştuk gün boyunca... Bu da fena bir tarif değil açıkçası... Bir de şu cümle vardı ki, tespitin doğruluğuna diyecek yok: Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilmez.
...............................................................

Sonbahar başladı. İşte yapılacaklar:

  • Tibet dönüşü Dali' ye gidilecek. O güne dek kalabalıklar biraz azalır. Sergi 20 Ocak'a dek sürüyormuş.
  • Sahaflardan Enis Batur' un Acı Bilgi' si, Baudalaire'in Paris Kasveti ve Varlık yayınlarının bazı eski kitapları bulunup alınacak.
  • Dağınık halde, bir kısmı orada bir kısmı burada duran bütün kitaplarım, bir kütüphanede toplanacak.
  • Doğumgünüme kadar bütçe ayrılacak ve kendime hediye için seçtiğim Louis Vuitton çanta alınacak...Biliyorum bunu söylemek, memlekette bunca sorun ve yaşam güçlüğü çeken milyonlarca insan varken çok ayıp ama kimse kusura bakmasın, insan bir kere 40 yaşında oluyor ve kendisine hediye vermesi de en doğal hakkı... Bırakın kendimi bari BEN şımartayım yaa:)))
  • Heybeli' de yaz kış oturulacak bir daire/ev bulunacak. Her ne olursa olsun, adaya daha sık gidilecek.
  • Mor renkli bir kasket/şapka alınacak ve böylece "modaya uyulacak". Bin tane mor eşya ve giysimin olduğunu düşünürsek, bu pek de sıradışı sayılmaz aslında.
  • Krep yapmak öğrenilecek. Biliyorum ki hiç de zor değil ama gelin görün ki bunu beceremiyorum bir türlü...
  • Borusan Filarmoni ve İstanbul Devlet Senfoni orkestralarının konserleri başta olmak üzere, şehirdeki müzikal etkinlikler takibe alınacak. İş Sanat' takiler de araba yok diye üşenilip atlanmayacak.
  • Yazı ve resim işlerine daha fazla zaman ayrılacak. Her gün kısa da olsa bir parça yazılacak, bir eskiz ya da bir desen çizilecek.
  • Ufak şeyler dert edilmeyecek, sayfalar çevrilecek, gidenlerin ardından ağlanmayacak, yola koyulunacak ve dünya dönmeye devam edecek.

...............................................................

İşte böyleeeee...

Sonbahar hepimize uğurlu gelsin. Güzel bir mevsim olsun ve hepimiz huzurlu olalım.




19 Eylül 2008 Cuma

Erzincan'dan Le Poete Travaille

Çok sevdiğim yazar Enis Batur'un Suya Seng' inde görüp işaretlemiştim: Le Poete Travaille... Nedir diye soracak olursanız, Erzincan'da yayımlanan bir şiir dergisi...Adı Fransızca ve "Şair Çalışıyor" anlamına geliyor. Şaşırdınız mı? Ben çok ama çok şaşırdım ilk okuduğumda ve yazarın deyimini burada kullanacak olursam, bu yapılan işin "Müslüman Mahellesinde Salyangoz Satmak" la eşdeğer olduğunu düşündüğüm için kendime kızdım. Bir sürü aydın geçinen insanın hatasıma düştüğüm için kızdım, başka şeye değil: Bu işlerin sadece büyük şehirlerin tekelinde olduğunu sanmak! Ne kibir! Eğer siteyi inceleyecek olursanız, ne kadar cüretkar bir işe kalkışılmış olduğunu görüyorsunuz. Erzincan deyince, insanın aklına herşey gelir de, bu isimde ve nitelikte bir şiir dergisi gelmez. Hala yayımlanıyor mu, bunu bilmiyorum ama blog olarak devam ediyor. İşte buyrun: http://lepoetetravaille.blogcu.com .

17 Eylül 2008 Çarşamba

Heybeli

Ali Halil Sözer






Sadi Güneş

Ne güzeller değil mi?

Ada Notları....Ama Benimkiler...









Sabah erken uyanıyorum. Elimi yuzumu yıkadıktan sonra, sahile iniyorum. Meltem Pastanesi'nden sıcacık poğaça alıyorum: Peynirli ya da patatesli...Güzeeeelll. Köşedeki bayiden Cumhuriyet' imi alıyorum. Sonra iskeleye yakın noktadaki Denizatı' na oturuyorum. Çayı çooook güzel. Hele bir az şekerli kahve yapıyorlar ki, bence şimdiye kadar benimkinin dışında en iyisi! Öğleden sonrası keyfi için, o az şekerliye dadandım resmen. İkinci bardak demli çayımı hızla içip, artık yanaşıp yolcu indirmeye başlamış vapura doğru hızlı adımlarla seğirtiyorum. Şehre gidiyorum, yapılacak bir ton iş var, bir de özel görüşme. Çok komik çünkü ben şehre giderken, Adalılar "İstanbul'a İniyorlar". Sanki Ada başka bir şehirmiş gibi...Ama aslında öyle. Burası değil başka bir şehir, başka bir dünya! Sadece onlar mı? Can Dostum Pürlen'in büyükbabası da, Kuzguncuk'tan karşıya geçerken, İstanbul' a inerdi hep... Doğal tabii! İstanbul hep Avrupa yakasında olmuş, Asya yakası hep uzak, hep sayfiye, hep şehir dışı olmuş "gerçek" İstanbullular için... Bugün sakin bir gündü ama başka günlerde şehirde işleri tamamlamak için oradan oraya koştururken, adaya dönecek olmayı bilmek beni huzurlu kılıyor. Kafamın arka planında hep ada vapuruna binip, "çılgın kalabalıktan uzak" lara gidecek olmanın hayali oluyor. Adada olma durumu, vapura adım attığım andan itibaren başlıyor. Bir anda gevşiyorum, nefes alışverişim bile değişiyor. Herkes de acaba bu şekilde mi hissediyor, bunu bilemiyorum ama benim için böyle.









Adaya yanaşma sürecini de seviyorum. Kaptanın hünerine ve denizin, rüzgarın durumuna göre değişebiliyor her yanaşma süresi. Kimi zaman şıp diye yanaşıveriyor gemi ama kimi zaman da bir ileri bir geri, bir türlü tutturamıyorlar hedefi. Ya tornistanı fazla kaçıyor, ya koltuk halatı kasıp geminin kıçı açılıyor, kimi zaman da yanaşma hızı yanlış hesap edilip, güm diye çarpılıyor iskeleye...Bir çatırtı eşliğinde, sarsılıyoruz o zaman. Boş bulunup, yuvarlanıyordum bugün az kalsın. İyice kuvvetlenen karayelin gemiyi bastırmasından anlamalıydım ama aklım bir değil beş karış havadaydı. Hermes'in kanatlarını benim bileklerime takmışlardı adeta...Bir nevi uçuşta olma hali...Ama her uçuş bu kadar sevimli olmuyor, ne kadar yükseleceğini bilmek gerek. Sonuçta İkarus gibi çakılmak da var...Bir dostum bu benzetmeyi çok severek kullanır ama yine de güneşe uçmaktan alıkoyamaz kendini. Ben de onunla uçarım zaten... Hep uçarım! Eminim okurken gülümsüyordur şimdi:))) Üstelik Nietzsche ne demiş: Uçmayı Seviyorsan, Düşmeyi de Bileceksin...Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin...Neyse, denizden çıkıp gökyüzüne fırladık. Bence adaya dönelim...






Adaya yanaşıyoruz ve ben ilk iş olarak yine Denizatı'na oturup, gazetemin kalan parçalarını, dergimi ya da kitabımı okuyorum, az şekerli eşliğinde tabii. Denizi seyrediyorum. Her gün başka bir hali oluyor denizin. E tabii bu da çok doğal! Dün güneyli rüzgarlar hakimken, adanın İstanbul'a bakan tarafı, "adanın gölgesinde" kaldığı için, dümdüzdü. Bugün karayel bastırdı ve tüm renk skalasını değiştirdi dünyanın. Bugün griler, kurşuniler, beyazlar ve koyu lacivertler hakim tabloya. Oysa dün mavinin her tonu ve altın rengi bir günışığı vardı her tarafta. Olsun! Bunu da o kadar çok özlemişim ki... Kahvemi içerken, bir de yağmur bastırıyor inceden. Öyle güzel yağıyor ki, nazlı nazlı... Tepemde korunak sağlayan bir branda gerili olduğu için rahat rahat hem denizi seyrediyorum, hem yağmuru dinliyorum, hem de rüzgarın taşıdığı deniz tuzu ile yağmur damlalarını yüzümde hissediyorum. Ürperiyorum ve çantamdan eksik olmayan şalıma sarınıyorum. Sonbahar çok güzel... Adada daha da güzel.



Yagmur azıcık hafifleyince, köşedeki dostları selamlamaya yöneliyorum. Biraz sohbet, bir kahve de orada derken, günün en tatlı saatleri başlıyor. Evlerin içlerinde, akşam hazırlıklarının yapıldığını hissettiren ışıklar yanmaya başlıyor tek tük. Vapurlar peşpeşe, İstanbul'dan dönenleri bırakıyor kıyıya, sonra süzülüyorlar diğer adalara doğru. İnsanlar evlerine yönelirken, çarşıdan taze pide alıyorlar. Litrelik kola, kıvırcık salata ve bir demet taze soğan... Elleri kolları dolu, yanlarındaki vapur arkadaşlarıyla beraber, esnafa selam ederek gidiyorlar yuvalarına. Ben de "Artık eve gitmenin zamanıdır" deyip, taze pide ve ay çöreği alıp eve yollanıyorum.



Bir akşam daha iniyor adaya ve işte tam o dakikalarda içime ince bir sızı düşüyor. Hoşgeldin Hüzün! Hermes'in kanatlarını çıkarıyorum ayak bileklerimden, kurşun ağırlığı çökmüş, iki küçük kanat yetmez artık beni uçurmaya... Eve giriyorum, ışıkları yakıyorum ve işte buradayım...

16 Eylül 2008 Salı

Ada Defterleri ve İslomania


Bugün harika bir sürpriz eşliğinde, Enis Batur' un Ada Defterleri' ne sahip oldum. Aslında kitabın elime geçiş şeklini bile anlatmak, başlı başına bir kitap konusu olabilir ama onu yeri burası değil. Henüz kitabı okumadım ama benim eski yazılarımdan biri geldi aklıma. Hemen ekleyelim öyleyse.

“İslomania” ve Benim Adalarım


Adaları oldum olası sevmişimdir. Kendimi daha bir gevşemiş, daha esnek, daha kaygısız ve daha özgür hissetmişimdir adalarda... Tatlı bir sarhoşluk, bir iyimserlik ve yüzümden silinmeyen bir gülümseme hep eşlik etmiştir adalarda geçirdiğim saatlere. Dünyanın geri kalanından uzakta olma hali, dört tarafımın denizlerle sarmalanmış hali beni hep sükunete sevk etmiştir. Meğer bu durumun bir de özel adı varmış: İslomania!!! Ada sarhoşluğu!!!
Adaların kendine has bir yaşam ritmi vardır. Bizim Bozcaada’dan tutun da Endonezya’nın en ücra adasına kadar hepsinin kendine has bir müziği, bir rengi, bir kokusu ve tadı vardır. Her biri ayrı bir dünyadır ve birbirine benzemez...Kendi Mikro-Evren’ lerini yaratırlar...
Mesela Ege adalarını düşününce insan buna daha çok inanıyor. Canım ne de olsa hepsi Yunan adası diyenlere, önce gidin ondan sonra konuşun derim ben hep. Evet, belki temelde hepsi aynıdır ama hayır, hepsi birbirinden farklıdır. Beyaza boyanmış evler, çorak tepeler, öğle güneşi altında kavrulan boş sokaklar ve akşamüzeri imbatla serinleyen kahvehaneler...Belki akla ilk gelen ortak özellikler bunlardır ama her ada yine de farklı bir karakteri yansıtır. Santorini bir tabiat şaheseridir, suya gömülmüş o dev kraterin içinde tekneyle yolculuk edip, denizden dimdik yükselen yarımay biçimli kıyılara bakıldığında insanın sırtı ürperir. Nasıl bir tabiat felaketi bu adayı bu şekilde sulara gömmüş olabilir diye düşünmekten alamaz kendini insan. Girit tamamen faklıdır. Orası Minoslu atalarının mirasını günümüzde de yaşatan, uzun boylu, uzun yaşamlı insanların toprağıdır. Vahşi vadilerle bölünmüş sarp coğrafyası ilkbaharda yemyeşildir, gelincikler ve daha binbir türlü çiçek açar yamaçlarda ve deniz, tuzunu rüzgarıyla birlikte bu derin vadilerin içlerine kadar gönderir. Dağlarda otlar toplanır pişirilir, kıyılarda ise denizden babanız bile çıksa, sızma zeytinyağı eşliğinde afiyetle gövdeye indirilir. Rodos’ta, kaleden dışarı sızan şövalye ruhunu başka bir Ege adasında bulmanız mümkün değildir. Genellikle Türkiye’den çıkıp da ilk giriş yapılan adalardan biri olan Simi ise küçücük olmasına rağmen, hiçbir Yunan adasına benzemez. Evler neo-klasik tarda ve pastel renklerdedir.
Yine de ada deyince aklıma en çok, en vurucu örnek olan Paskalya Adası gelir hep. Orası beni hep korkutmuş, biraz da ürpertmiştir. Aslında bugün, ulaşılması o kadar da zor değildir, Boeing 737’lerin biri inip, diğeri kalkmaktadır ama yine de anakaraya en uzak iskan gören ada olması bile başlı başına özel bir durumdur. Adadaki değişik platformlarda yer alan o dev heykellerin anlamları hala çözülememiştir. Her gittiğimizde birbirimize sorarız: Neden hepsi gökyüzüne bakıyorlar? Sanki gelmesi umulan, beklenen bir şeyleri gözlüyor gibidirler. Beni en çok etkileyen şey ise adanın vahşi tarihidir. Dünyanın küçük ölçekteki bir özetidir Paskalya Adası. Buraya ilk gelen halk toplulukları, cenneti keşfetmiş olduklarını sanmış ve adaya yerleşmişler. Volkanik toprakların kısıtlı bölümlerinde tarım yapmışlar, ekip dikmişler. Ama en çok balıkçılıkla geçiniyorlarmış. Tarım ve balıkçılık sayesinde, nüfus artmış, adanın diğer taraflarına da yayılmışlar. Oralarda fazla tarım arazisi olmadığı için, ekilir dikilir arazi üzerinde hak sahibi olduğunu iddia edenler arasında ilk anlaşmazlıklar baş göstermeye başlamış. Balıkçılığa ağırlık verilerek durum kontrol altında tutulmaya çalışılmış. Ancak bu sefer de tekneler eskimeye, çürümeye başlamış ve zaten kısıtlı olan ormanlar da bu tekneleri tamir etmek için ya da yeni tekneler yapmak için tüketilmiş. Sonunda ne mi olmuş? Tarım ürünleri yetmediği ve balıkçılık da artık yapılamadığı için önce kıtlık başlamış, sonrasında da yamyamlık geri dönmüş. İnsanlar resmen birbirlerini yemişler açlıktan! Cennet olmuş cehennem! İşte bu örnek bana hep dünyanın geleceğini çağrıştırmış ve biraz da bu yüzden korkutmuştur.
Beni etkileyen bir başka ada ise, Sri Lanka’dır. Her ülkenin bir rengi olsa, Sri Lanka’nınki yeşil olurdu kesinlikle... Hayatımda yeşilin bu kadar çok çeşidini daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Amazon ormanlarında bile! Kıyılar yeşil, ovalar yeşil, dağlar zaten yemyeşil, çay ekili yamaçlar kıvrım kıvrım yeşil, dağlar arasında saklı vadiler derin yeşil... Bu yeşile fon oluşturan gökyüzü ise parlak mavi, topraksa kıpkırmızı! Hepsinin içinde de , beyaza boyanmış, göğe yükselen tapınaklar, dagobalar... İnanılmaz bir manzaradır orada görülen! Başkent Colombo başlı başına bir alemdir! Okyanus kıyısında birkaç kilometre boyunca uzanan meşhur Galle Face kordonunda yapılan yürüyüş, satıcılar, şakalaşan gençler, uçurtma uçuran çocuklar, kikirdeyip göz süzen genç kızlar, ağırbaşlı orta yaşlı çiftler arasında geçer ve eğer bir de gün batımı saatlerinde yapılmışsa, hayatınızın unutulmazları arasına girer hemencecik. Kordonun bitimindeki Galle Face otelinin, deniz kıyısındaki koloniyel bahçesinde yudumlanan meşhur Seylan çayı da Sri Lanka’nın olmazsa olmazlarındandır. Ama kıyı bırakılıp, adanın iç kısımlarına geçilince, yeşil daha da artar. Ada tarihinin parlak dönemlerinde krallar tarafından yaptırılmış, her biri bir göl olan dev su rezervuarları bu sonsuz yeşillik içinde, ayna gibi parlarlar. Bence adanın en ilginç yerlerinden biri, Buda’nın dişinin saklandığı meşhur tapınağın yer aldığı eski başkentlerden Kandy’dir. Buradaki ruhsallık şehrin her köşesine sinmiş gibidir. Neredeyse, dokunularak bile hissedilebilir. Ama bana sorduklarında, benim için en unutulmaz olan yer kesinlikle Nuwara Eliya’daki çay bahçeleri ve orada kaldığımız Çay Fabrikası Oteli’dir. Umarım bu manzarayı yine görebilirim. Gece geç saatte geldiğimiz için, aslında tam olarak anlayamamıştık nerede olduğumuzu. Vadinin dibinde otobüsümüzü bırakıp, minibüslere doluşmuş ve sarsıla sarsıla yükselmeye başlamıştık. Dışarıda parlak bir ay vardı ve etrafımızı gümüşi bir ışıkla sarmalıyordu. Otele vardığımızda hepimizi tatlı bir sürpriz bekliyordu. Otel gerçekten de eski bir çay fabrikasından dönüştürülerek yapılmıştı. İçinde hala eski çay işleme makinaları duruyordu. Ama hepimiz en büyük sürprizi sabah erkenden uyanınca yaşamıştık. 2000 metrenin üzerindeydik, bulutlar altımızdaydı, etrafımızdaki tepelerin çayla kaplı yamaçları bu bulutları delip, çevremizde dans ediyorlardı sabah sisiyle ve bütün bunların da üstünde muhteşem bir güneş parlayarak, her şeyi altın bir ışıkla yıkıyordu... Gözlerimize inanamamıştık ve hepimiz dışarı fırlamıştık mutlulukla! Çocuklar gibiydik, neşeyle bahçelere dalmıştık... Hayatımda bu kadar keyifle kahvaltıya oturan bir grup daha görmemiştim... Herkesin dilinde bir şarkı vardı neredeyse. Herkes kahkaha atıyordu. Unutulmaz olmuştu burası artık...
Adalarımdan bahsederken, Zanzibar’ı da unutmamam lazım... Afrikalı desem değil, Arap desem değil... Umman Sultanlığı, İngiliz koloni yönetimi, kendi kısa süren monarşisi, sonunda bugünkü Tanzanya yönetimi harmanlanmış burada ve ortaya hiç de tutmaz gibi düşünülen bir sentez çıkmış. Ama tutmuş işte! Cazibeli, cilveli, sakin, sırlarını açık etmeyen karanfil kokulu bir ada çıkmış ortaya... Eski baharat yolunun bir durağı ve büyük bir esir pazarı olması sebebiyle herkes arzulamış adayı ama o herkese gelin olduysa da ruhunu vermemiş kimselere. Hepsinden bir şey almış ama kendi “kendisi olarak” kalmış... Bembeyaz kumsalları, yemyeşil hindistan cevizi ağaçlarıyla o tipik tatil cenneti fotoğrafları veren son derece “fotojenik” bir adadır ama Zanzibar bundan çok daha fazladır. Bunu insan gittikten sonra anlıyor. Daracık sokaklarının labirentlerinde yol bulmaya çalışıp, baharat kokulu çıkmazlarda kaybolunca, zamanın durduğu hissi sahip oluyor gezgine... Ne yazık ki, böyle yerler gittikçe azalıyor artık dünyada... Son kalan köşelerden biri burası...
Şimdilik de son olarak, hiç gitmediğim ama gitmek için can attığım, hayal ettiğim adaları yazayım. Crozet ve Kerguelen adaları... Fransız Güneysel ve Antarktika Toprakları yönetim bölgesi içindeki bu özel adalar, yerleşik nüfusu olmayan bir “bilim toprağı”dır. Bu adalarda bir yıl, kimi zaman daha uzun süre görev yapan yüzelli kadar insan yaşar. Bunlar farklı bilim dallarında çalışan araştırmacılar, teknik görevliler, sağlık ve haberleşme personeli olan kişilerdir. Kimi zaman adaya bazı gözüpek yelkenciler de uğrar. Bunlar zaten benim çocukluğumdan beri kahramanlarım olan, “Kükreyen Kırklar” ile “Uluyan Elliler” olarak adlandırılan paralellerde seyir yapmayı becerebilen istisnai denizcilerdir. Peki bu adalarda beni bu kadar çeken şey ne? Bir kere her şeyden önce sosyolog Sn. Ömer Bozkurt’un yazdığı, Tübitak yayınlarından 2004’de çıkmış olan “Her Yere uzak Topraklar” adlı kitabı bu hayalimi pekiştirdi. Eğer bu kitabı okumamış olsaydım, mehtemelen çocukluktaki hayallerim bugüne dek bu kadar canlı ulaşmayacaktı. Oysa ki, o kitabı okuduğumdan ve fotoğrafları gördüğümden beri, artık başka hiçbir ada beni bunlar kadar heyecanlandırmıyor. Aslında manzara pek de hoş sayılmaz. Ömer Bozkurt’un tasviriyle, basık ve kurşuni bir gökyüzü altında dalgaların dövdüğü kayalıklar, ardında sarp ve çıplak yamaçlar. Çok gerilerde karlı kayalık tepeler...İnsansızlığın, ıssızlığın ve el değmemişliğin coğrafyası... Bütün bu cesaret kırıcı olması düşünülebilecek olan tasvirler, bende coşkudan başka bir his uyandırmıyor. Mutlaka gitmem lazım! Kim bilir, belki bu da olur!
Tabii aslında daha bir ton yer var anlatacak, yazacak ama hepsi bir seferde olmamalı. O yüzden geri kalanlarını diğer bir yazıya bırakıyorum. Diğer adalarda buluşmak üzere...


Eveettt, şimdi önümüzdeki günlerde beni güzel bir okuma macerası daha bekliyor. Zaten Bodrum'da da Enis Batur külliyatı ile harika zamanlar geçirdim. Özellikle denemeleri bir harika. Bambaşka yollara atıveriyor sizi ve türlü okumaları da beraberinde getiriyor.
Bu arada, yine çok hoş bir başka detay daha: Adaları bunca seven ben, adında ada geçen kitabı hemen alan ben, adalar hakkında yazı döşenmiş olan ben, sizce şu anda neredeyim? Evet, evet, İstanbul' a döndüm ama şehrin en az "şehir gibi" olduğu yerdeyim... Heybeli' de sonbaharı karşılıyorum son iki gündür. Eh tabii...Bu gece dolunay olduğuna göre de, mehtaba çıkmamak da ayıp olur. Şimdi iskeleye inip, gelenleri karşılamam lazım:)) Adaları çoook seviyorum...

15 Eylül 2008 Pazartesi

Bitez Koyu'nda Yunus

Bu sabah yuzerken cok ilginc bir sey oldu. Son birkaç gündür habire yunuslardan ve kızkardeşimle oynadığımız "yunusçuluk" oyunlarımızdan bahsedip duruyordum ya. Söylemediğim bir şey vardı...Aslında çok özel bir şey ama bugün olanla ilgisi var. O yüzden anlatmakta sakınca görmüyorum. Ben kızkardeşime bir söz vermiştim ama maalesef bu sözümü tutamadım. Yani vakit yetmedi...O, ben bu sözümü yerine getiremeden gitti ve ben de bu üzüntüyle, onun sonsuza dek yatacağı yeri yunuslarla donattım. Hayatta en sevdiği canlılarla bir arada kalsın istedim. Böyle anlatılınca biraz gülünç kaçtığının farkındayım ama kimin umurunda! Neyse... Bu sabah yine herkes uykudayken fırladım yatağımdan ve kendimi cam gibi kıpırtısız denize attım. Kıyıdan epeyce uzakta, teknelerin ve saçma sapan tatil oyuncaklarının (jet ski, muz, parasailing v.s) girişini sınırlayan dubalara dek yüzdüm. O sırada dubalarda yalnız olmadığımı farkettim. İngiliz olduğunu sandığım bir genç adam vardı. Selamlaştık ve bana " Yunusu gördün mü?" dedi. Hayır, görmemiştim. Sessizce etrafa bakınmaya başladık. Sonra o sıkıldı ve gitti, ben de yalnız başıma etrafı seyretmeye başladım. Yunuz munus olamazdı o koyda. O kadar kalabalık, tekne ve başka her türlü şeyle dolu koya neden gelsindi ki yunuslar? O yakınlarda çok daha rahat edebilecekleri başka koylar vardı. Dubalarda biraz soluklandıktan sonra kafamı hafifçe sağa doğru çevirdiğimde, yakınımda sakince yüzen bir yunusun yüzgeçini gördüm. Suyun derinliği yaklaşık 5-6 metreydi sadece. Hafifçe daldım suyun içine ve dibe doğru gitmeye başladım. İkinci dalışımda, yunusla burun buruna geldim. Resmen bakıştık karşılıklı...Kaçmadı ve hiç ürkmedi... Hava almak için yukarı çıktım. O da çıktı... Tekrar daldım, o da daldı... Dipten yanyana yüzdük... O kadar inanılmazdı ki, anlatamam. Evet, eğitimli yunuslarla değişik yerlerde, havuzlarda yüzebilirsiniz ama benim hikayem farklıydı bu sabah. Uyanmıştım, etrafta henüz kimsecikler yokken denize girmiş ve sabah saatlerinin sakinliğinde Bitez Koyu'na girmiş bir yunusla yüzmüştüm... Bu yüzme birkaç dakika sürdü sadece. Ama aklımda her saniye Ayşegül vardı. Sanki çocukluğumuzda yaptığımız gibi onunla yüzüyordum...Ve işte o sırada kafamda bir şimşek çaktı: O yunus belki de Ayşegül'dü:))) İster inanın böyle şeylere, ister hiç inanmayın! Bu hiç umurumda değil! Ama ben bu tip şeylerin olabileceğini düşünenlerdenim. Dünyada milyonlarca insan yeniden bedenlenmenin varolduğuna inanarak yaşıyor, kadim kültürlerin yazılı kaynakları bile bu olayı etraflıca betimliyor, dünyanın neresine gidersem gideyim, bu konuda anlatılan tonlarca hikayeyle karşılaşıyorum. Bu olay hiç mi ihtimal dahilinde olamaz? Bal gibi de olur! Kalbimin bir yanı, en azından bu buluşmanın, O'nun tarafından ayarlandığını söylüyor. İster deli deyin, ister aptalca bulun! Ben buna inanıyorum:)) Yoksa bu kadar "tesadüf" yalnızca "tesadüf" mü?

13 Eylül 2008 Cumartesi

Bodrum Adaboğazı' nda Çocukluk Hatıralarım



İnsan kırk yaşında çocukluğuna dönebilir mi? Hem de sadece onbeş dakika içinde??? Evet, ben döndümmmm...



Bugün öğleden sonra, otelimizin teknesiyle, çocukluk yıllarımın en güzel anılarını barındıran, Adaboğazı koyuna gittik. Evet, gidişimiz sadece onbeş dakika sürdü ama bir anda 30 sene öncesine ışınlandım. Bir anda zaman gerçekten durdu sanki... Tabii ki hiçbir şey aynı değildi ama yine de güzeldi Adaboğazı. Aynı olmamasının sebebi, her yerde karşımıza çıkan kötü yapılaşma illeti değildi...Koyu çevreleyen tepeler hala aynı bomboşluktaydı Allahtan ama esas değişiklik, burada demirlemiş teknelerin sayısındaki artıştı. Koyun ve boğazın her köşesinde irili ufaklı her çeşitten tekne verdı. Oysa biz çocukken buraya gelip de tüm gün boyu demirlediğimizde, Bodrum merkezden kalkan tur tekneleri sabah ve akşamüstü saatlerinde birkaç dakikalığına bu koya uğrar ve sonra hemen giderlerdi. Bütün bir gün boyunca bizden başka hiç kimse olmazdı. Sabahtan akşama kadar koyda demirli kalırdık ve biz, rahmetli kızkardeşim Ayşegül ile, derimiz buruş buruş olana dek sudan çıkmazdık.
O senelerde, okul tatile girer girmez, Bodrum günlerimiz başlardı. Kentin içinde, Balıkçı'nın Pansiyonu'nda kalırdık. Babam hafta içinde İstanbul'da kalır ama hiç üşenmez, o kadar yolu her hafta sonu arabayla gelirdi. Pansiyonun en üst katındaki teras odalarından biri, alışıldık olduğu üzere bize ayrılırdı. Her sabah, denize ve kaleye karşı, mis gibi turunç reçelli kahvaltımızı yapardık. Sonra Mustafa Kaptan gelirdi ve annemle birlikte buz ve erzak almaya giderlerdi. O zaman teknede modern buzdolabı yoktu ve marketten kalıp kalıp buz almak gerekirdi. Bu sırada biz Ayşegül' le denize girer ve eşyalarımızı, pansiyonun önünde bağlı duran tekneye yerleştirirdik. Bütün erzak tamamlandiktan sonra, hareket ederdik. Teknemizin adı Güldan'dı. Bizim değildi tabii ki... Lüks ya da büyük de değildi... Mustafa Kaptan'ın emektar balıkçı teknesiydi...Mustafa Kaptan ise, yakışıklı mı yakışıklı, deniz rengi gözleri ve kırış kırış suratı olan, eski bir sünger avcısıydı. Güldan' ımızla, büyük tur teknelerinin rotasının tamamen dışında, kendi yolumuzu tuttururduk. Teknemizin boyutu ve kaptanımızın her taşı, her kovuğu, her çıkıntıyı milim milim tanıması sayesinde, denizin üstüne uzanmış kayalıklara neredeyse sürtünerek, merasimle giderdik Adaboğazı'na. Bazen Ayşegül geçerdi dümene. Kendisinden büyük dümeni büyük bir ustalıkla idare etmesine her seferinde şaşırırdım. O zamanlar o yedi ben de on yaşındaydım. Mustafa Kaptan, dümeni Ayşegül' e bırakır, bir sigara yakar ve teknenin başına gider, kıç tarafta olan bitenle hiç ilgilenmiyormuş gibi bir havaya bürünürdü. Dedim ya şaşırırdım o küçücük, ufacık tefecik kıza dümeni vermiş olmasına ama şimdi anlıyorum ki aslında herşey onun kontrolündeydi...Arada arkaya bakar ve Ayşegül'e el kol işaretleriyle gitmesi gereken yönü gösterir, sonra yeniden sigarasına dönerdi. Burundan dönüp de, koyun turkuvaz rengi gözüktü mü, her seferinde çıldırırdık sevinçten. Hele bizden önce gelip de demirlemiş tekne de yoksa, o zaman daha da çok sevinirdik. Ama zaten gün içinde orada bizden başka bir Allahın kulu kalmazdı. Koya iyice sokulup da demir attıktan itibaren, öğle yemeğine dek bir daha tekneye çıkmazdık. Ayşegül'le yüzer, kayalıklara sokulur, kıyıya çıkar, deniz kestanesi toplar, dipteki yosunların aralarında kayıp hazineler arar, "korsancılık" oynar, dağ keçilerine su atar, kim daha dibe dalacak, kim daha derinden taş çıkaracak oyunlarına dalar, makas balıklarının peşine düşüp "yunusçuluk" oynar, sonunda da "yemek hazır" alarmıyla tekneye dönerdik. Ayşegül' le en sevdiğimiz yemek "köfte - patates"ti... Köfteyi annem yoğurur, Mustafa Kaptan da küçük piknik tüpünün üstünde kızartırdı. Bir keresinde, çok tatsız bir kaza gelmişti başımıza. Köfteleri kızarttığımız kızgın yağ Ayşegül' ün bacağına dökülmüş, kızcağızın çok canı yanmıştı ama Allahtan Mustafa Kaptan Ayşegül'ü tuttuğu gibi denize fırlatmış, denizin soğuk suyu sayesinde, bacağındaki bütün acı dinmiş, sonrasında da en ufak iz ya da leke bile kalmamıştı.



Koyun kıpırtısız sessizliğini, bizim teknemizden yükselen şarkı ve türküler bozardı. Transistörlü radyomuzun en iyi çektiği kanal Polis Radyosu idi ve Türk Sanat Müziği, Türk Halk Müziği ve Türk Hafif Müziği parçaları birbiri ardına doldururdu koyu... Bangır bangır değildi ama asla...Hafiften, inceden çalardı...Koyumuza gürültülü tur tekneleri geldiğinde, onlara çok kızardık. Onları sevimsiz yabancılar olarak görürdük. Evimize izinsiz birileri girmiş gibi bir ruh haline bürünür, hemen gitmelerini dilerdik. Zaten onlar da o fazla sessiz ve fazla sakin koyda daha uzun kalmazlar, bir sonraki koya doğru, kendi söyledikleri şarkılar ve türküler eşliğinde giderlerdi. En sevdiğim saatler ise, koyumuzda kimseciklerin olmadığı zamanlarda, demlediğimiz çayı, bisküvi eşliğinde içmekti. Ama tekneye falan çıkmazdık...Ayşegül' le suyun içinde yüzer durumda olurduk. Annem çay bardaklarını tekneden uzatırdı ve biz de o güzelim derin sularda yüzerken, bir yandan da çayımızı içerdik.



Bugün de işte o canım koya geri gittim. Geçen seneler boyunca oraya gitmeye cesaret edememiştim. Benim için, kardeşimin ve çocukluğumun en güzel hatıralarıyla dolu, dünyanın en özel köşelerinden olması tabii ki etkiliydi bu tereddütte. Gidip de aynı bulamamak, hatıraların gücüyle başa çıkamamak, beton yığınına dönüşmüş olmasını görmek ihtimali de korkutuyordu beni... Ama burnu dönüp de, o büyülü koyu karşımda görünce, hiç de korktuğum gibi olmadı neyse ki...Çok ağladım tabii ki... Beni çok çabuk terkeden canım kardeşim için ağladım, babam için ağladım, onları kaybeden ve yalnız kalan annemle kendim için ağladım, büyüdüğüm için ağladım, kırk yaşına çok çabuk geldiğim için ağladım, yaşamımın en eğlenceli, en büyülü zamanlarını tüketmiş olduğumu farkettiğim için ağladım ama demir atar atmaz da, balıklama suya dalıp, gözyaşlarımı turkuvaz sularda yıkadım. Makas balıklarıyla yüzdüm. Annemin tekneden uzattığı çayı, suda yüzerken içtim. Kayalıklara gittim. Derinlere dalıp, yosunların arasından yüzdüm. Hala nefesim iyi ve kulaçlarım güçlüymüş, sevindim. Kardeşimin ruhu için yüzdüm, daldım, çay içtim ve hayatımın geri kalanını buralarda geçirmenin yollarını düşünmeye başladım. Belki bu bir döngüdür ve yaşam seneler sonra beni yeniden buraya getirirken, bana birşeyler anlatmaya çalışıyordur.



Yarın gece İstanbul'a döneceğim. Çocukluğumun en güzel zamanlarını, birazcık da olsa yeniden yaşayabilmiş olmanın mutluluğu var içimde. Evet, Ayşegül yoktu yanımda bu sefer, kimseyle de istediğim gibi oyunlar oynayamadım, teknedeki insanlar "yunusçuluk" ya da "korsancılık" oynamayı bilemezlerdi ki... Hay Allahım!!! İnsan sevdiklerinden ayrı düşünce, yaşam ne tatsız tuzsuz oluyor... O yüzden, siz siz olun, sevdikleriniz yanıbaşınızdayken onlarla oynayın... Yaşamın her salisesini onlarla dolu dolu yaşayın. Gidenler bir daha dönmediklerinde, yaşam artık hiç aynı olmuyor. En turkuvaz koylar bile, başkaları için olmasa bile en azından sizin için rengini yitiriyor. Sarılın sevdiklerinize, bastırın göğsünüze ve hiç ayırmayın!!!


















11 Eylül 2008 Perşembe

Tatil Notları - Tatil Okumaları



Ohhh Tatiiiiilllll.....

Ne güzel bir şeymiş yaa...

Sabah erkence uyanmak.

Çarşaf gibi kıpırtısız denize dalarak, uykudan mahmur yüzümü yıkamak.

Denize karşı, gazete okuyarak kahvaltı etmek.

Sonra yine denize koşmak.

Bir çay daha alıp, kumsalda gazetenin geri kalanını okumak.

"Az şekerli"yi, "keyif cigarası" eşliğinde höpürdeterek içmek.

Evden taşınmış "okunacaklar" ın arasından kitap beğenmek.

Sıcak basınca, sadece iki adımda denize atlamak.

Yunus taklidi yaparak, denizin dibindeki yosunların arasından balıklarla birlikte yüzmek.

Her elli kulaçta bir dinlenmek.

Açıktaki dubaların üzerine çıkıp etrafı seyretmek.

Biraz yemek, biraz içmek.

Bol bol okumak.

Denizde, omuz hizasındaki suyun içinde, otelin diğer misafirleriyle memleket kurtarmak.

Güneş batıdaki tepenin ardında kaybolana dek kumsalda oturmak.

Ve hayal kurmak...

Çoook ama çoooooook güzelmiş...

Neyse, Bodrum Bitez'deyim. Adres Manuela Hotel. Sadece Cumhuriyet'e ilan vermesi, benim için iyi bir referanstı. Gelenlerin çoğu da Cumhuriyet okuru zaten. Sabah kahvaltı sırasında, gazetemiz masamızda:))) İnsan daha ne ister ki başka?

Buraya dinlemeye gelirken, evden epeyce "okunacak" malzeme taşımıştım. Şu ana kadar da epeyce ilerledim okumalarımda. Tabii ki Masumiyet Müzesi bitti. 69. bölüm, favorim oldu kesinlikle. Hayat dediğimiz bu "uzun sanılan" zaman sürecinin aslında kısacık "anlar" ve "sıradan" olaylardan ibaret olduğunu hatırlattı bana. Sadece 69. bölümde değil ama bütün kitap boyunca bazı cümlelerin altını çizdim okurken. Keşke başka türlü bitseydi... Ama galiba "mutlu" aşk hikayeleri pek revaçta değil edebiyatçılar arasında. Şiirlerde de öyle... Gerçekten "Mutlu aşk yoktur" mu yoksa??? Ahh Aragon!!!

Bir de epeyce Enis Batur kitabı almıştım yanıma. Courbet'nin ünlü "Dünyanın Başladığı Yer" tablosuyla ilgili ve o konudan hareketle diğer tarihi, sosyolojik ve sanatsal açılımı da beraberinde getiren, harika bir çalışma olan Elma' yı okudum. Çok eğlendim ve bir sürü not aldım okurken. Kitap "yargılanmış" ve "beraat etmiş"... Neden??? Bence, orjinal kapağında "Dünyanın Başladığı Yer" apaçık görüldüğü için:))) Beraat ettikten sonra, kitabı gömleklemişler. "Sakıncalı" resim içeride kalmış, artık bakan kişiye zarar vermiyor yani!!!

Sonra ikinci Enis Batur'a geçtim: Bir Varmış, Bir Okmuş ... "Sözümona Düzmece bir Wilhelm Tell Hikayesi" altbaşlığıyla bulabileceğiniz ilginç bir kitap. Elma' nın devamı gibi oldu benim için. Burada da kutsal kitaplardan alıntılarla, sosyolojik bazı analizlerle, Elma' nın sürekli örtülen kadın cinselliğini temsil ettiğini vurguladık:)))

Bu kitaplardan sonra, bir başka Enis Batur daha sarmaladı beni: GÖVDE'M... İnsan bedeni, uzuvları, tuhaf çözümlemeler, garip tarihi notlar, ilginç saptamalar... HARİKAAA.....Bitmek üzere... Yarın biter...

Bu arada bugünkü Cumhuriyet Kitap Eki' nde sevindirici bir haber: Enis Batur'un yeni kitabı çıkmış...ADA DEFTERLERİ... Pasaport Damgaları' nı da yayınlayan Kırmızı Yayınları' ndan çıkmış. Enis Batur' u severim, adaları da severim... Daha ne olsun??? İstanbul' a gelir gelmez alınacak tabii ki...

Bu arada, bütün bu okumalarım yetmezmiş gibi, bir de çalışacak dersim var: Aralık ayında yapacağım bir tur için, özel bir araştırma konusu...İstanbul' da Kadın... Deli gibi kitap okuyorum ve notlar alıyorum. Valide Sultanlar'dan, İstanbul' dan geçmiş kadın gezginlere, İstanbul' un temaşa hayatındaki kadınlardan, İstanbul' lu olan ya da İstanbul' u yazan kadınlara, İstanbul'daki kadın hareketlerinden, unutulmaz aşklara... Konu ilginç ama çooook geniş. Bir günlük tura bu kadar kadını ve onların hikayelerini nasıl sığdıracağım diye kara kara düşünüyorum şimdiden. Ama bir de becerirsem, nasıl da müthiş olur, değil mi?
Bahsetmek istediğim son kitap ise, İzlanda seyahatimde birlikte olduğum sevgili Gaye Kaymak tarafından hediye edilen, olağandışı bir çalışma: Kurtlarla Koşan Kadınlar, Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler... Yazarı Clarissa P. Estes, Ayrıntı Yayınları... Bugünlerde hem kadınlarla ilgili bir çalışma yapıyorum hem de bu kitap hediye geliyor bana... Tesadüflere inansam, büyük tesadüf derdim ama hayatta tesadüf diye bir şey yoktur. Bu kitap da, harika bir zamanlamayla girdi okuma hayatıma.
Dedim ya, tatil güzel şeymiş...Yüzmek ve okumak! En özlediğim şey! Yarın küçük bir tekne turu da var planlarımda. Zaten birkaç günüm kaldı sadece.Döner dönmez toplantılar ve turlar başlayacak. Bugünleri çooook arayacağım.
Bu arada çok alakasız olacak ama TVde harika bir reklam var bugünlerde. Geçen akşam duştan sonra haberleri beklerken farkettim: "Hayallerinizden ne zaman vazgeçtiniz?" diye soruyor... Aslında bir kredi kartı reklamı ama bir anda bir ışık yandı kafamda. Gerçekten, ne zaman vazgeçtik hayallerimizden? Ne zaman büyüdük? Ne zaman yaşlandık? Ne zaman oldu bütün bunlar? İşte tatil böyle bir şey! İnsan rutininin dışına çıkınca, kafası farklı detayları kaydedip, sorular sordurtuyor... Soruyorum ben de...Ne zaman oldu bütün bunlar?






4 Eylül 2008 Perşembe

Masumiyet Müzesi II

Bu fizik tedaviye gidiş gelişlerin en iyi tarafı bol bol kitap okuma fırsatı yaratmış olması. Hem yolda geçirdiğim zaman, hem de bir buçuk saat süren sıkıcı seanslar sayesinde, epeyce değişik okumalar yaptım. Masumiyet Müzesi tabii ki en önemli parçam (şimdilik). Kitabı ortaladım ve hatta geçtim bile. Hala çok iyi gidiyor diyebilirim. İçinde çok tanıdık gelen o kadar duygu var ki, bazen aklım karışıyor. Boşuna dememişler, edebiyat gerçeğin aynasıdır diye... Bölüm başlıkları bile birbiri ardına okunduklarında, başlıbaşına minimalist bir hikayeye benziyorlar ama içlerinde en sevdiğim ve en veciz bulduğum şu:
  • Mutluluk insanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır yalnızca. (51. Bölüm)

Haksız mıyım???














2 Eylül 2008 Salı

Eylül





Veeee sonunda kavurucu sıcaklar bitti ve güzelim Eylül geldi... Gece uyurken artık üzerime birşeyler alma ihtiyacı hissetmeye başladım. Ne güzelllll...



Geçen gün, vapurda, kafamı gökyüzüne kaldırdığımda bir de ne göreyim? Leylekler! Binlercesi dolana dolana toplaşıp, İstanbulumu selamlıyorlardı. Yavaş yavaş, neredeyse ağır çekimde gibi uzaklaşmalarını seyrederken, gözlerime yaşlar doldu. "İşte bir yaz da böyle geçip gitti" dedim kendi kendime. Evet bir sürü güzel şey yaptım, harika yerler gördüm ama nedense bir "tamamlanmamışlık" hissi hakim yüreğimde. Sonbaharın serinleyen rüzgarları, leylekleri önüne katıp sürüklerken, belki benim bu hissimi de alıp götürürler...



Aslında yaz bitmedi diye avunup duruyorum hala. Bu hafta sonu güneye ineceğim. Doyamadığım denizime gireceğim ve bir türlü elime alamadığım "okunacaklar"ımı, kumsalda bitirip, "tamamlanmamışlık" hissimin azalmasını ümit edeceğim. Sonra zaten yine uzaklara gidip gelmelerim başlayacak ve bu tuhaf ruh halim de mecburen kaybolacak. Rehber olmanın iyi yanı mı desem acaba? Sahnede olmak gibi bir şey... SHOW MUST GO ON! Kendini düşünecek zamanın olmuyor...



Memleket haberleri can sıkıyor. Kafam sürekli bu abuk sabukluklarla meşgul.



Dizim geçmek bilmiyor. Her gün fizik tedavideyim ama nafile... İçim daraldı artık ama tık yok!



Dostlarrrr...Ne yapmalıyım??? Sizce Eylül bunlara çare olur mu?