26 Nisan 2008 Cumartesi

Machu Picchu Notları


Bugün Machu Picchu bizi çok iyi ağırladı. Uzun zamandır yaptığım en güzel Machu Picchu gezisi oldu dersem hiç de abartmış sayılmam.

Sabah trenle Aguas Calientes istasyonuna iner inmez, peronda, burada kalacağımız otelin personeliyle buluştuk. El çantalarımızı onlara verdik ve ardından da hemen bizi esrarengiz İnka şehrine çıkaracak olan otobüse atladık. Niyetimiz kalabalık ve sıcak bastırmadan gezimizi yapıp, Machu Picchu' nun tadını çıkarmaktı. Otobüsümüz kıvrıla kıvrıla yükselen bir toprak yoldan olağanüstü manzaralar eşliğinde bizi yukarıya çıkardı. Kontrol kapısında bilet dağıtımı işi de bitince, sıra geldi gezinin kendisine...

Bacaklarımıza ve nefesimize kuvvet diyerek başladık yavaş yavaş tırmanmaya. Oflaya puflaya, dura kalka, "Daha gelmedik mi İlknur Hanım?" sorularına "Az kaldı, şurayı dönünce geldik" yalanları uydura uydura tırmanışımızı tamamladık. Geldiğimiz noktadaki manzara öylesine harikaydı ki, herkes tırmanışın her adımına değdiği konusunda hemfikir oldu. Gerçekten de ulaştığımız nokta, o kitaplarda ve kartpostallarda gördüğümüz klasik Machu Picchu fotoğraflarının çekildiği yerdi. Yani "Olmazsa Olmaz" noktalardan biri! Üstelik bugün hava öylesine güzeldi ki, bulutlar sadece zirveleri kaplamış ama pırıl pırıl parlayan güneşimizi engellememişlerdi. Ben ki fotoğraf çekmeyi sevmem, elimde iyi bir makina olmadığı için hayıflanmadım değil...

Machu Picchu' nun her köşesini kapsayan gezimiz tam 3,5 saat sürdü ve sonlara doğru yorgunluk bastırsa bile, kimse gık bile demedi. Saat 12.30da turumuz bittiğinde, hepimiz kurtlar gibi acıkmış, susamış, terlemiş, yorulmuş ama çok mutluyduk...Kendimizi şımartmak ve ödüllendirmek için hemen Machu Picchu Sanctuary Lodge' un zengin açık büfesine daldık.

Öğleden sonra ise kimimiz yeniden şehre döndü, kimimiz Aguas Calientes' teki otelimize gidip, dinlenmeye çekildi, kimimiz de Machu Picchu' dan aşağı yürüdü. Ben ne mi yaptım??? Tabii ki, buraya her gelişte yaptığım için artık klasikleşen bir rutinimi: Herkes gidip de yukarıda yalnız kalınca, manzaraya hakim bir köşede otların üstüne yayılıp, Beethoven 7. Senfoni' yi dinledim. Özellikle 2. bölümü, buraya çok uyuyor:))

Şimdi biraz Machu Pichu notları vereyim sizlere:


  • Sabah Machu Picchu' ya ne kadar erken girerseniz o kadar iyi. Özellikle günübirlik gezenler gelmeden sabahın erken saatlerinde kalıntılar arasında dolaşmak, dünyanın en büyük keyiflerinden biri.

  • DİKKAT! Biletleri girişte alamazsınız. Aguas Calientes kasabasının merkezindeki Tourist İnformation bürosundan almanız gerekiyor. Çalışma saatleri ise 05.00-22.00.

  • Gezerken yanınızda mutlaka şapka, güneş kremi, rüzgarlık ve su olsun. Güneş çıktığında çok yakıcı oluyor, hava bulutlanıp bir de üstüne rüzgar çıkarsa bu sefer de üşütüyor. Üstelik yağmur ormanlarının da başlangıcı olduğu için, kısa süreli sağanaklar da işin sürprizi. Ama ardından hemen güneş açtığı için gökkuşakları Machu Picchu' nun neredeyse bir parçası gibiler.

  • Ayakkabılarınızın topuksuz ve kapalı yürüyüşe uygun ayakkabılar olması gerektiğini bilmem söylememe gerek var mı?

  • Uzun ve kısa olmak üzere iki gezi rotası var. Bence o kadar yol gitmişken uzun tur yapın çünkü göreceğiniz manzaralar gerçekten buna değecektir.

  • Acıkırsanız, girişte güzel bir açık hava kafeteryası var. Tazecik sandöviçler, pastalar, meyve suları ve başka içecekler satılıyor. Daha zengin bir şeyler isterseniz ise, Machu Picchu Sanctuary Lodge' un işlettiği öğle yemeği büfesi var. Fakat bunun da tek sıkıntısı, bütün turist gruplarının orada yemek alıyor olması. Hem kalabalık hem de çok gürültülü oluyor. Biz de grup olduğumuz için orada yemek aldık. Büfe inanılmaz güzeldi ve herkes bayıldı ama eğer yalnız geziyorsanız size önerim, hemen yandaki otelin içindeki çok daha sakin olan alacart restorandır. Ya da en azından kahvenizi orada için...Cappuccino' su hiç de fena değildi. Üstelik barda iki de bilgisayar var, internete girebilirsiniz.

  • Eğer şansınız ve bütçeniz varsa, Machu Picchu Sanctuary Lodge' da kalın. Şansınız varsa derken oda bulma anlamında söylüyorum. Otel Orient Express tarafından işletilmeye başladığından beri neredeyse her mevsim dolu. Yer bulmak gerçekten çok zor. Bütçeniz varsa derken de otelin pek de ucuz olmadığını söylediğimi tahmin edebilirsiniz ama eğer ben yalnız gelsem ne yapar ne eder, bir geceyi orada geçirip, sabah kimsecikler yokken Machu Picchu' ya girerdim. Sabah sisi daha henüz kalkmamışken, kalıntılar arasında yürümek insanı bambaşka bir dünyaya ve zamana götürüyor.
  • Aguas Calientes' te kalacaksanız, o zaman da SUMAQ HOTEL tartışmasız en iyi seçenek. Yepyeni ve pırıl pırıl... Nehir manzaralı oda isteyin mutlaka. Bir başka süper seçenek ise Machu Picchu Pueblo. Onun da harika bir bahçesi var. En azından bir kahve içmeye uğrayın mutlaka.

Size beylik tarih bilgileri yazmadım zira istediğiniz her türlü bilgiye kolaylıkla internette ulaşabilirsiniz. Yarın trenle yeniden Ollanta üzerinden Cusco'ya dönüyoruz. gezimizin temposu elverdikçe, yeni notları ekleyeceğim.

Machu Picchu Treni Notları


Uyandırma çaldığında henüz hava kapkaranlıktı. Günün ilk ışıklarıyla yollara düşüp, Ollanta tren istasyonuna ulaştık. Trenlerde sebebini tam anlayamadığım bir karışıklık olmuş ve bundan dolayı hemen hemen bütün tren saatleri birbirine girmiş. Allahtan biz ilk trenle gidenlerdeniz de fazla etkilenmedik.
Bu satırları yazarken Ollanta’dan saat 06.40da hareket eden trenin içindeyim. Trenimiz dağlarin arasından, çılgın gibi akan Vilcanota(Urubamba) nehrinin yatağını izleyerek Aguas Calientes istasyonuna doğru yola devam ediyor. Fonda güzel bir müzik var. Az önce özenli bir kahvaltı servisi yapıldı. Sıcak içeceklerle birlikte...Helal olsun diyor insan...Kahvaltı kutusunun üzerine yapıştırılmış minik taze çiçekler herkesin takdirini kazandı. Uygarlık detaylarda gizlidir bence de.. Derin bir vadinin tabanındayız ve dağlar etrafımızı tamamen sarmış durumda. Bulutlar resmen vadiye inmiş durumda ve manzaralar inanılmaz. Herşeyin en tepesinde zirveleri karla kaplı And Dağları. Bulutlar gerçekten ağaçların arasında kadar sızmış ve biz de bu bulutları yara yara gidiyoruz. Trenimizin tavanının yarısı camla kaplı olduğu için, dağların zirvelerini, bulutları ve kayalık vadi yamaçlarını rahatlıkla seyredebiliyoruz. Herkesin keyfi yerinde.
İşte size bazı notlar:
Machu Picchu’ ya gitmenin en güzel yolu işte bu tren. Rahat ve manzarası bol. İsteyen Cusco’ dan da binebilir trene ama turist grupları genellikle Ollanta’ dan biniyorlar ve oradan Machu Picchu Aguas Calientes istasyonuna bir buçuk saat sürüyor yolculuk.
Trende sabah saatlerinde kahvaltı veriliyor: İçinde iki adet sandöviç, bir küçük tartölet ve yanında servis edilen çay/kahve/koka çayı ya da başka soğuk içecek. Nasıl iyi geliyorrrr....
· Vakti olup da formda olanlar meşhur İnka Yolu’ nu yürüyebilirler. Ollanta‘ dan yola çıkıp, yolun başında kontrol noktasından geçtikten sonra üç gece dört gün süren macera gerçekten unutulmaz ama çok iyi organize olmak gerekiyor. Bu organizasyonunuzu iyi olduğundan emin olduğunuz bir yerel acentaya bırakmak en iyisi yoksa yol boyu aç, susuz ve çadırsız kalma ihtimali var. Bir de gerçekten formda olduğunuzdan emin olun zira yokuşlar gözlerinizden yaş getiriyor...Yükseklik de cabası!
· Trende satış da var: Sabah trenlerinde kitap, DVD, tişört, şapka ve hatta fotoğrafçı yeleği satılıyor ama esas şamata öğleden sonraki dönüş trenlerinde yaşanıyor zira trenin hostesleri önce bir defile yapıyorlar ve sonra da alpaka ve lama yününden yapılmış kazakları, pançoları ve ceketleri satıyorlar. Defile kısmının ne kadar eğlenceli olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Millet gülmekten kriz geçiriyor... Bizimkilerin bundan haberi yok henüz. Söylemeyeceğim ki sürpriz bozulmasın!
· Trene büyük valizler alınmadığı için, küçük bir sırt çantası ve bir el çantasına sığmak zorundasınız. Zaten genellikle tek bir gece kalındığı için bu herhangi bir sorun yaratmıyor.
Bunlar şimdilik trenden yazdığım notlar. Macchu Picchu notlarını ise daha sonra eklerim. Yaklaşık yarım saat sonra Aguas Calientes istasyonuna varmış olacağız. Bitki örtüsü değişti ve ağaçlar daha yeşil, daha büyük yapraklı hale dönüştü. Amazon havzası buradan başlıyor yavaş yavaş. Umarım hava şimdiki gibi parlak ve ılık olur. O zaman işte doyum olmaz Machu Picchu’ ya...

23 Nisan 2008 Çarşamba

Lima Notlari

Dünyanın en güzel şehri olmadığı kesin ama yine de benim için özel bir çekiciliği var bu kentin. Okyanusa kavuşan çorak bir çöl kıyısında 1535 yılında kurulmuş Lima. Genç bir kent... İklimi bir garip. Çöl desek tam çöl değil, ılıman Pasifik iklimi desek, bunu için de fazla çöl! Bodur, küçük yapraklı tipik çöl bitkileri, akasyalar ve dev kaktüslerle tezat oluşturan zeytin ağaçlarıyla palmiyeler iklimin karmaşıklığı hakkında ilk kanıtları seriyorlar göz önüne.
Lima her geldiğimde sanki biraz daha büyüyor. Belki de benim hayal gücüm biraz fazla işliyor ama açıkçası sanmıyorum. 28 milyonluk Peru'nun yaklaşık 8 milyonu burada yaşıyor. Dünyanın gelişmekte olan ülkelerinin başkentlerinde yaşanan klasik sorunlar, tabii ki burada da eksik değil. Trafik, hava kirliliği, altyapı eksikliği, yetersiz toplu taşıma, işsizlik...Ama bütün bunları okyanusa nazır bir parkta gezip, Pasifik okyanusunun dalgalarıyla oynaşan sörfçüleri seyrederken unutuveriyorsunuz.
İşte bugünden notlar:
  • Sabah ve akşamüstü saatlerinde hava oldukça serin. Sabahın erken saatlerinde sis var. Öğlene doğru açıyor hava ve ısınıyor.
  • Ağaçlar çiçek dolu! Tam mevsimi! Renkler inanılmaz! Turuncu, pembe, beyaz ve hatta mor renkli çiçekler şehrin bütün ağaçlarını gelin gibi süslemiş.
  • En son yağmur geçen sene üç dört damla olarak bir bulut geçişi sırasında görülmüş. O derece kurak!
  • En son gerçek yağmuru ise anne babalar çocuklarına adeta uzak bir efsaneymiş gibi anlatıyorlar. Üstelik tarih vererek: 15 Ocak 1970!!!
  • Eski Lima'nın tipik ahşap, kapalı balkonları restore ediliyorlar. Bu kapalı balkonlar bizim Türk evlerinin cumbalarına benziyor. İspanyollar Avrupa'nın barok ve neoklasiğiyle, Endülüs'te Toledo'da gördüğümüz bu cumbaları da getirmişler beraberlerinde. Üstelik bu büyük ölçekli restorasyon projesinin bir de sloganı var: Bir balkon da sen evlat edin! Bağış yapıyorsunuz ve bir balkonu evlat edinmiş oluyorsunuz. Fikir güzel, eski kente canlılık getirmiş.
  • Kentin parkları ve bahçeleri gün geçtikçe çoğalıyor. Belediye çalışıyor yani:))) San İsidro ve Miraflores ilçelerindeki hemen hemen tüm kavşaklarda, akşam saatlerinde ışıklandırılan küçük ama sevimli parklar oluşturulmuş. Bu yeni! Genç aşıkların bu parklarda elele gezerlerken, etraflarından homurtuyla akan trafiği hiç farketmediklerini hissediyorsunuz.

Evet ilk gün notları böyle şimdilik. Yarın istikamet CUSCO, İnkalar'ın kutsal başkenti! Orada daha serin bir hava bekliyor bizleri. Okyanus kıyısındaki çölden, And Dağları'nın yeşil eteklerine geçiyoruz sabah uçağıyla. Oradan da en kısa zamanda yazarım...

Şimdilik hoşçakalın...

22 Nisan 2008 Salı

Peru'ya Giderken

Dün bütün gün uzuuuuuun bir gündüz uçuşuyla, Madrid üzerinden Peru'nun başkenti Lima'ya ulaştım. Grubum ben hariç 28 kişiden oluşuyor. Bu sefer çoğuyla ilk kez seyahat edeceğiz. Umarım herşey yolunda gider...
Uçuş gündüz olduğu için bütün birikmiş kitap eklerimi okuma ve ayıklama fırsatı verdi. Bir sürü not aldım yeni çıkanlarla ilgili. Uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yaptım: Bol bol müzik dinledim. Nedense son zamanlarda, buna fırsat bile bulamıyordum ama bu uçuşta, şeytanın bacağını kırdım:)))
Bugün programda Lima var. Şehrin eski merkezinden başlayıp, müzelerine uzanan bir program bekliyor bizleri. Ama esas tur yarın Cusco'ya indiğimizde başlayacak. Deniz seviyesinden 3350 metreye çıkıp da yükseklikle tanışınca, bakalım neler yaşanacak?
Her gün ufak tefek notlar iletmeyi umuyorum. Biliyorum ki önceki turlar için de aynı sözü vermiştim ama olmadı. Belki bu sefer becerebilirim. Maillerinizi alıyorum ve teşekkür ederim.
Akşam tur dönüşü, bugünün notlarını yazmaya çalışırım. Olmazsa da en kısa zamanda bir güncelleme yaparım.
Bana şans dileyin!

19 Nisan 2008 Cumartesi

Elimde Bir Erguvan Dalı


Sevgilim,

Yokluğunda oturdum gecenin karşısına

Sevişmelerinin buğusuna bakar gibi

Sabahlara kadar yıldızlara baktım!

Gidilmemiş denizlerin köpüğünde akar gibi

Güzel gözlerine bakar gibi yıldızlara baktım...

Terk edilmiş sahillerde

Yürüdüm yıldızların içine

Ve gözlerinin şiirini usulca yazdım

Ama sensiz geceye inat

Hasretinin şarkısını avaz avaz bağırdım

Elime bir erguvan dalı aldım

Bir ayağımı denize saldım

Tüm soğukluk ürpertirken bedenimi

Yokluğunu kırık ezgilerin senfonisi sandım

Ve gecenin büyüsünde yapayalnız kaldım...

Şimdi adımlarım lacivert bir gecede

Elimde bir erguvan dalı

Gökyüzündeki yıldızlar gibi tatlı…

Aslında yeryüzünde hiçbir şey

Ne senin kadar tatlı, ne senin kadar anlamlı…
Ömer Faruk Girgin

5 Nisan 2008 Cumartesi

Bach'ın İzinde Almanya







Neredeyse bir haftadır Almanya' dayım ve bir saat boş vakit bulup da blogu güncelleyecek fırsatım olmadı. Turumuzun çok yoğun olması, hemen her akşam bir etkinliğe katılmamız, gün içinde benim kendimi kaybederek sabahtan akşama kadar konuşup akşam saatlerinde bitap düşmem ve bayılıp uyumam sebebiyle bugüne dek hiç bir şey yazamadım. Ama kısaca bir özet geçmek gerekirse, şunu söyleyebilirim: Tur harika, Almanya güzel ve gruptaki insanlar daha da güzel. FEST tarihinde bir ilk yaşanıyor bu turda...İlk defa bir grup benimle birlikte 35 kişi...Bilenler bilir, bizim en kalabalık turumuz, en fazla 32 kişi olarak kapanır. Ama bu turda, o kadar çok insan bekleme listesinde ki, bu seferlik 35 kişi olarak yollara düştük.



Grubumuzun yaklaşık yarısı, daha önce benimle yolculuk etmiş kişilerden oluşuyor. O yüzden ben kendimi neredeyse aile ortamında hissediyorum. Ama bir de şu tarafı var işin: Bu insanlar bana güvenerek yola çıktıklarından, onlara mahcup olmamak için kendimi uçan kuştan sorumlu hissediyorum ve bu da beni ekstra yoruyor. Zira kafam her saniye, durmadan çalışıyor. Hep iki, üç adım sonrasını hesaplıyorum ve bazen kendimi satranç oynuyormuşum gibi hissetmeme yol açıyor bu durum. Şikayetçi değilim çünkü yüzlerde okuduğum memnuniyet, herşeye değiyor.



Gelelim genel tabloya...



İlk durak Berlin oldu ve her gün harika müzeleri dolaşıp, akşamları da opera ve konserlere koşturduk. Gün içinde nefessiz gezip duran bizler, akşamüzerleri otele aceleyle dönüp, sanki o kadar yorulan biz değilmişiz gibi, şıkır şıkır giyinip, opera ve konser salonlarına taşındık her akşam.



Bu sene izlediğimiz eserler arasında, Donizetti'nin Aşk İksiri, Wagner' in Tannhauser' ı ve Puccini'nin Tosca' sı vardı. Bunlar işin Berlin ayağındaydı. Dresden'deki Semperoper' in muhteşem binasında ise, Giselle ve Bach' ın 1. Piyano Konçerto'su üzerine oluşturulmuş "A Million Kisses To My Skin" isimli bale gösterilerini izledik.



Konserlerde ise, Berlin Filarmoni' nin efsanevi salonunda, Federal Gençlik Orkestrası' ndan Brahms 'ın 3. Senfoni' sini dinlemek çok güzel oldu. Gençlerden yükselen heyecan, hepimizi etkiledi.



Benim favori konser hatıram ise, Leipzig Gewandhaus Orkestrası' nın, kuzeyli bestecilere ayrılmış konserinde çalınan, Sibelius 2. Senfoni oldu. MUHTEŞEMMMMDİ!!!



Şehirler içinde ise benim favorim yine Weimar oldu. Geçen sene burada kalamamıştık ama bu sene kaldık ve çok da güzel oldu. O kadar harika bir yer ki, inanın şehirde yürürken bülbülleri dinliyorsunuz. Olmaz böyle bir şey yaa... Parklar, bahçeler, Goethe ve Schiller' in kıymetli anıları...Ben mutlaka Weimar' da en az iki gece kalmalıyım... Her seferinde doyamadan ayrılıyorum. Aslında benzer duyguyu Bach' ın doğum yeri Eisenach' ta da yaşıyorum. Mutlaka orada da kalıp, Wartburg Şatosu' nu görmeliyim.



Bir hafta boyunca, Bach' ın hayatını adım adım izledik, bol bol müziklerini dinledik ve bu akşam da Erfurt' a geldik sonunda. Yarın dönüşe geçiyoruz. Sabah önce Erfurt' ta rehberli bir gezi yapacağız ve ardından Frankfurt' a devam edeceğiz. Akşam uçağıyla İstanbul' a dönüyoruz.



Ertesi gün ise ben Bosna Hersek ve Hırvatistan'ı içeren bir tura devam edeceğim hemen. Oradaki akşam tempomuz daha sakin olacağı için, belki daha rahat ve sık güncelleme yapabilirim.