28 Mart 2008 Cuma

Yola Çıkma Zamanı

Yarından itibaren çok sıkı bir çalışma temposuna giriyorum. Nisan ayında evde geçireceğim zaman hepi topu 4 gün olacak. Önce Almanya’da büyük usta BACH’ı ayak izlerini takip edeceğim, hemen ardından da Bosna Hersek ve Hırvatistan’da hem Osmanlı’yı, hem Roma’yı, hem de eski Yugoslavya’yı arayacağım. Ayın ikinci yarısında ise yolum beni uzaklara, Peru ve Bolivya’ya götürecek. Dönüş ise Mayıs başı...Niyetim, bu seyahatler boyunca yaşanacakları, en güncel olabilecek şekilde buraya aktarmak. Bakalım bunda ne kadar başarılı olacağım...
Dünyamı valizime yerleştirdim bile. Kitaplarım, müziklerim yanımda olacak, taşınamayanları da kalbimde götürüyorum.

Bana şans dileyin...

24 Mart 2008 Pazartesi

Başlıksız

Son birkaç gündür o kadar canım sıkılıyor ki, anlatamam. İçimde hiçbir şey yapmak gelmiyor, ders çalışamıyorum ve evden bile çıkasım yok. Oysa bu hafta sonunda itibaren inanılmaz bir çalışma temposuna gireceğim ve memleketten uzak kalacağım. Bedenim uzak diyarlarda ama kalbim buralarda olacak yine. Kafamda bir sürü düşünce, bir ton soru...Hangi birinden başlasam ki?
Öncelikle aklı çalışan hepimizin sorduğu o klasik soru: Ne olacak bu memleketin hali? Nereye gidiyoruz? İlhan Selçuk, Doğu Perinçek ve Kemal Alemdaroğlu’ nun da aralarında bulunduğu bazı önemli isimlerin başına gelen hadise, herkesi sarstı. Öyle ya da böyle herkes sarsıldı! Ben derinden etkilendim, resmen ruhuma karanlıklar çöktü ve uykularım kaçtı. Ama bu uğursuz olayın, bazı taşları yerinden oynattığını ve belki de orta vadede, vatansever cephede bugüne dek sağlanamamış olan birlikteliği sağlayacağını düşünmek istiyorum.
Evime her sabah Cumhuriyet gazetesi gelir. Zaten sadece Cumhuriyet gelir, başka gazete girmez bile. Hele o dinci ya da onlardan da daha çok nefret ettiğim İkinci Cumhuriyetçi ve Neo-Osmanlı tayfasının yazdığı gazeteler asla giremez. Hatta dinciler bana göre daha dürüst, niyetleri apaçık ortada oysa diğerleri, daha sinsi ve mide bulandırıcılar. Liberallik, demokratlık ve ve daha bir ton süslü kelimenin ardına saklanıp, bölücülük ve “satıcılık” yapmalarına dayanamıyorum. İlhan Selçuk ise Cumhuriyet’ te bir sembol. O kadar bariz ve net bir figür ki, kimse kayıtsız kalamaz ona. Ya çok sever ya da nefret eder. Ortası yoktur. Bazı yazıları öylesine inanılmazdır ki, üzerinden seneler geçseler bile hatırlanır. Bir ton “yazar” geçinen kişinin, sayfalarca yazsa da ifade edemeyeği binlerce şeyi, sadece iki kelime ile anlatabilir. Bir filozoftur, ozandır ve dün Bekir Coşkun’ un yazısında değindiği gibi, bir çınardır. (Hürriyet gazetesini satın almam ama Bekir Coşkun’ u gazetenin internet sitesinden okurum. Eskiden Çölaşan’ ı da bu şekilde takip ederdim). İlhan Selçuk sorgulamanın ardından serbest bırakıldı. Yeterince sevinemedim bile...
İşçi Partisi Başkanı Doğu Perinçek ise, tıpkı İlhan Selçuk gibi, kayıtsız kalınamayacak denli bariz ve net bir kişilik. Yazdıklarını senelerdir Aydınlık Dergisi’ nden takip ederim ve tüm dostlarıma ve arkadaşlarıma da, “eğer sadece büyük medyayı okuyorsanız, haftada bir gün, Pazar günleri de bir Aydınlık Dergisi alın mutlaka ve orada büyük medyada anlatılan olayların diğer yüzünü okuyun” derim. Derginin bazı öngörüleri her ne kadar ilk bakışta Nostradamus kehaneti gibi olanaksız gelse de, sonra bir bakarsınız gerçekleşmiş! İnanılmazdır Aydınlık! Mutlaka okunmalıdır... Senelerdir de bana gülen, beni kör milliyetçilikle kibarca suçlayan, geri kafalı olduğumu iddia eden, “Bu devirde ulus devlet mi kaldı artık” diyerek çağdışı olduğumu ve çağdışı değerleri savunduğumu öne süren kimi “aydın” geçinen bazı “entel” tayfaya “Ulusal Sol” kavramını anlatmaya çabalarken, bana en yardımcı olan şey Perinçek’ in bu yazdıklarıdır. Seversiniz ya da sevmezsiniz ama ben hep şunu derim: Benim istediklerimi ve düşündüklerimi, yüksek sesle söylemeye cesaret edip, bunu parti programına almış TEK politikacı Doğu Perinçek’ tir. Ama o tutuklandı!
Kemal Alemdaroğlu ise başka bir vatansever aydın. Onu da sorgulayıp, serbet bıraktılar. Suçu mu neydi? Kimbilir? Ortada herhangi bir iddianame yok ki! Hal hatır sordular herhalde.
Bu oynanan oyunda amaç belli: Halkın kafası karışsın, bir sis katmanıyla zaten bulanıklaşmış beyinler iyice tütsülensin ve herkes düşünmekten bile korkar hale gelsin. Ama çok iyi bir laf var: Keser döner sap döner, gün olur hesap döner... Bu hesap da dönecek!

19 Mart 2008 Çarşamba

Paris'te Bahar ve Düşündürdükleri



Bu hafta sonu Paris' te çok mutlu biri vardı: BEN! Paris genel olarak insana mutluluk, huzur ve neşe veren bir kent ama bu hafta sonu eminim ki oradaki milyonlarca insanın içinde en ayakları yerden kesilmiş olanı bendim. Havadan mıydı acaba? Yoo, sanmıyorum. Hava buradakinden farklı değildi, hatta daha da soğuk ve yağmurluydu. Bayram seyran falan da değildi üstelik ama ben hayatımın en güzel günlerinde ikisini geçirdim orada. Belki de yalnız olmak iyi geldi, yanımda ve ardımda kimse olmadan, kimse soru sormadan, kimseye bir şeyler anlatmadan, sadece kendimle başbaşa olarak uzuuuuunnnnn yürüyüşler, kafelerde soluklanıp yazı yazmalar, her gece konserler ki bu konuya ayrıca değineceğim, bir tam günü tam da hayal ettiğim gibi sabahtan akşama Musee D'Orsay' de geçirmeler... Herhalde buydu! Kendimle olmak!

Kıskançlığımdan çatladım Paris' te... Her yer binlerce turist kaynıyordu. Dünya Paris'e akmıştı sanki. Pazar sabahı Musee D'Orsay' in önünde uzayan kuyruğu burada tarif etmem mümkün değil, hele Louvre' u hiç anlatmayayım. Cumartesi gecesi Quartier Latin' de metrekareye düşen turist sayısı o denli yoğundu ki, kaçacak deliği zor buldum. Buna rağmen, o alışıldık turist rotasının dışına çıktığınızda, bir anda şehir kabuk değiştiriyor ve içinize işliyordu. İşledi...

At kestaneleri yavaş yavaş yapraklanmaya başlamıştı, bir aya kalmaz taze yeşil renkleriyle bulvarları donatırlar. Paris Belediyesi' nin etrafı çiçeklendirme merakıyla ancak bizim İstanbul Büyükşehir Belediyesi başa çıkabilir. Her yanı rengarenk mevsim çiçekleriyle süslemişlerdi.

Kafelerin iç bölümlerinde sigara yasağı var artık, dolayısıyla dış masalar gece gündüz dolu. Frambuazlı Makaron yemenizi tavsiye ediyorum. Nerede mi? St. Germain' de Les Deux Magots' da! Üzerinde gül yapraklarıyla servis ediyorlar ve tatlı bir günah kadar baştan çıkarıcı... Sağolasın Enis Batur!

En büyük şansım, gitmeden önce internette yaptığım bir araştırma sonucu bulduğum muhteşem bir konseri yakalamak oldu: Jessye Norman! Büyüleyici soprano, Paris'in ünlü Salle Pleyel' inde Parisliler'e ve benim gibi bir kaç şanslı yabancı klasik müziksevere, hayatları boyunca unutamayacakları bir konser verdi. Klasikten caza uzanan bir program hazırlamıştı ve tema 5 mevsimdi: İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve Asla Bitmeyen Aşk Mevsimi! Konser sona erdiğinde hepimiz çılgınca alkışlıyorduk, öyle ki tam altı defa sahneye geri dönmek zorunda kaldı sanatçı ve bunun üçünde de bizi deliye çeviren parçalara yenilerini ekledi.
O muhteşem gecenin kapanışını, konser salonunun köşesindeki bistroda yaptım ve aldığım broşürlerle konser programlarını incelerken, yanımdaki masada oturan iki yaşlı hanımla derin bir sohbete daldık. Kim demiş ki Fransızlar sevimsiz? Şımarık? Kibirli? Kiminle karşılaştıysam, kibar bir sohbet ve zarif bir gülümseme gördüm hepsinden. Üstelik bence Paris gibi bir kenti olanın, böyle bir kültür birikimi yaratmış, devrimler yapmış bir halkın çocuklarının, hem şımarık, hem kibirli, hem de milliyetçi olmaya sonuna dek hakkı var. En azından ben kendilerine ciddi bir miktar kredi açtım artık. Hoş, Fransız A klavye bilgisayarlar biraz zorladıysa da, şu tektipleşen, aynılaşan, ya da moda tabirle globalleşen dünyada, kendin olmaya, kendin kalmaya çalışmak suç mu? Kültürünü korumak, dilini korumak, Starbucks'a karşı kendi kafeni korumak neden şımarıklık ve kibirlilik olarak algılanıyor? Neden hakim kanı bu şekilde yönlendiriyor insanları? İlla herkes aynı mı giyinmeli, aynı kahveyi içip, aynı tatsız pizzaları mı yemeli, ya da A klavyeyi kullanmak neden bu kadar zor geliyor? Bırak beynin biraz fazla çalışsın, parmakların bir sefer yanlış basar, iki sefer yanlış basar, ama üçüncüsünde onu da öğrenirsin. Ama globalleşen dünya bizi kolaycılığa o kadar alıştırdı ki, hepimiz bunun rehavetiyle yaşar olduk iyice. Uyuşturuluyoruz da farkında değiliz. Paris'teki bu kısa hafta sonu kaçamağım gözlerimi açtı... Fransa bence ülkelerin Don Kişot' u ! Kaçınılmaz sona direniyor, yeldeğirmenlerine karşı savaşıyor. Artık Fransızlar'a kızmayacağım, zaten Sarkozy'e de sempati duymaya başlamıştım!

Bahar'da Paris başkadır derlerdi, gerçekten öyleymiş... Bana çok iyi geldi, darısı her ihtiyacı olanın başına:))

13 Mart 2008 Perşembe

Harabeşehir' de Budist tapınağı


Bugün İtalyanca Rehberler platformuna şu ilginç haber düştü: Harabeşehir'de bir Budist tapınağı bulunmuş...Bugüne dek Anadolu' da Budist inancına ait izler olup olmadığını hep merak ederdim ve şimdi bu haberi okuyunca, kendi kendime düşünüp durduğum meselenin hiç de yersiz olmadığını görünce, açıkçası sevindim. İşte haberin ayrıntıları:

Bitlis'in Ahlat İlçesi'nde sürdürülen arkeolojik kazı çalışmaları sırasında, bir mağara içinde Anadolu'da şimdiye kadar örneğine rastlanmayan Budist inancına ait bulgulara rastlandı. Gazi Üniversitesi Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nakış Karamağaralı, geçen yıl başlatmış oldukları çalışmalar sonucu ilçe genelinde 500'den fazla mağara ev tespit ettiklerini bildirdi. Bu evler arasında yer alan ve Buda inancında kutsal sayılan iki tavus kuşuyla ortasında 'Lotus' olarak isimlendirilen nilüfer çiçeği kabartma motifinin görüldüğü Harabeşehir Mahallesi'ndeki mağarada, gazetecilere açıklamada bulunan Doç Dr. Karamağaralı, bunun Anadolu'da şimdiye kadar görülmüş tek örnek olduğunu belirtti. Budist inancının sembolleri olan bu örnekte, ortada bulunan Lotus'un tahrip edildiğini, eserin ne amaçla ve kimler tarafından yapıldığını bilmediklerini aktaran Doç. Dr. Nakış Karamağaralı, "Çalışmalarımızda öncelikli olarak bu mağaranın süslemesi dikkatimizi çekmişti. Süslemesi bakımından buranın önem arz ettiğini, farklı bir mekan olduğunu düşünüyorduk. Süslemeden yola çıkarak bu süslemenin ne olabileceği, hangi amaçla, hangi dönemde, benzer örneklerinin nerelerde olduğundan yola çıkarak araştırmaya başladık. Bu işlemelerin tamamen Budist etkisi altında olan ve diğer manastırlarda da aynen uygulanmış bir kompozisyon olduğunu gördük. Böylece buradaki Moğol tesiriyle ve Budist inancına bağlı altyapıyla şekillendirince de, buranın bu amaçla kullanılan bir mekan olduğunu düşünmeye başladık. Sağlı sollu iki odadan mağaraya geçiş var. Burası mutfak olabilir veya burada kalan Budist rahiplerinin törenle ilgili hazırlıklarını yaptığı bir mekan olabilir. Son 15 yıla kadar burası halk tarafından kullanıldı ve sonra boşaltıldı. Dolayısıyla son dönemde elektrik çekilmesi, duvarlar örülmesi, bazı yerlerin sıvanması nedeniyle yakın yüzyıla ait bir takım değişiklikler var. Fakat biz bu mağaranın Orta Çağ'da da yan mekanlarıyla beraber dönemine ait olarak böyle bir amaca hizmet ettiğine inanıyoruz" dedi. Eserin gün yüzüne çıkarılması için çok ciddi çalışmanın yapılması gerektiğini, sadece kabartmaların belli olduğunu bildiren Doç. Dr. Karamağaralı, "Biz de dokuya zarar vermeden tebeşirle üstünden geçerek kabartmaların kompozisyonunu belirginleştirdik. Bütün kabartmaların, bezemelerin, estampajları, ölçüleri alındı. Çizimleri yapılıp, belgelendi. Yapılan çalışmaların yapıya zarar vermesi söz konusu olabileceğinden bunları silip kaldıracağız. Sadece tespit yapmak amacıyla böyle bir çalışma yaptık" diye konuştu. Mağaranın içerisinde bulunan kemerin etrafındaki kabartmaların, Budizm'de sonsuzluk ve cennet sembolü olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Karamağaralı, açıklamasını şöyle sürdürdü: "Aslında biz Hıristiyanlık veya Müslümanlık'ta Tavus Kuşu'nun cennet ve sonsuzluk kavramlarıyla ilişkili kullanıldığını biliyoruz. Ancak bu şemayla kemerin iki yanında da Tavus Kuşu ve ortalarında da Lotus şekliyle, özellikle Budist inancına sahip yerlerde ve birçok Budist manastırda da aynı şekilde kullanıldığını biliyoruz. Ahlat'ta bunun bildiğimiz tek örneği var. Daha doğrusu iki örneği var. Biri Harabeşehir dediğimiz mekandaki kaya yerleşim yerinde. Diğeri de Buğatayaka Türbesi'nin içinde. Buradaki sembollerin bilinmeyen nedenlerden dolayı silindiğinden göremiyoruz. Zaten Buğatayaka Türbesi'nde, Budist inancına sahip bir Moğol hükümdarı olduğunu tarihi belgelerden biliyoruz. Dolayısıyla Ahlat'ta Moğol tesiriyle mezar taşları, kümbetler, seramikler, akit tipi timulus tarzı mezarlardaki Moğol tesirlerini birleştirdiğimiz zaman, Buğatayaka Türbesi'nde Budist inancına sahip bir kompozisyon görülmesinin çok garip olmaması gerekiyor. Ben bu bezemeye ve bulgulara dayanarak buranın Budist inancına ait bir mekan olduğunu, belki de tapınak olduğunu düşünüyorum. Budist inancına ait Anadolu'da bilinen tek örnek burası. Burası Anadolu'daki Budist etkilerini ortaya koyma bakımından çok büyük önem arz ediyor. Bu mekandan ve tasvirden sonra Ahlat'ın önemine yeni bir şey daha eklenmiş oluyor".

10 Mart 2008 Pazartesi

Anlar-Borges


Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya
İkincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım
Neşeli olurdum ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.

Daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim birçok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya,
daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve
verimli kılan insanlardan olurdum.
Farkında mısınız bilmem
yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar.
Siz de "an"ı yaşayın.
Hiçbir yere, yanına:
termometre, su, şemsiye ve paraşüt
almadan gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda pabucumu fırlatır, atardım.
Ve sonbahar bitene dek yürürdüm çıplak ayakla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır, çocuklarla oynardım,
bir şansım daha olsaydı eğer.....
Ama işte, 85'imdeyim ve biliyorum...
Ölüyorum....

JORGE LUİS BORGES

9 Mart 2008 Pazar

Shwedagon




Shwedagon






Myanmar’ın kalbinin attığı bu muhteşem yeri anlatmak için, dağarcığımdaki kelimeler yeterli olacak mı bilemiyorum. Aslında böyle bir şeye kalkışmamam belki daha doğru olur ama yine de, tüm iyi niyetimle deneyeceğim. Shwedagon’u biraz olsun anlatabilmem için sizin de bana yardımcı olanız gerekiyor. Bunun için önce içinde bulunduğunuz ortamdan koparmaya çalışın tüm duyularınızı. Gri suratlı binaları görmeyin, kulaklarınızı tırmalayan gürültüleri duymayın, genzinizi yakan is ve dumanı çekmeyin içinize. Bütün bunların yerine tütsü kokularıyla yüklü bir esinti çarpsın yüzünüze. Çıkarın ayakkabılarınızı bir köşecikte, sıyırın çoraplarınızı da yorgun ayaklarınızdan. Serin mermeri hissedin alev alev yanan tabanlarınızda. Tıpkı çocukluğunuzda yaptığınız gibi yalınayak kalın. Kurtulun üzerinizdeki tüm yüklerden ve başlayın saat istikametinde yürümeye. Ama ağır ağır, hiç acele etmeden, her görüntüyü hafızanıza kaydederek.
Bakın biraz ileride solda bordo giysisine bürünmüş bir rahip duaya dalmış. Etrafındaki her şeyle ilişkisini kesmiş, sadece dudağında biteviye bir mırıltı. Yaklaşın ona, dokunun eteğinin kıvrımına, sandal ağacından yapılmış tespihinin püskülüne... Sadece dudakları oynayan bir heykelmiş gibi dursa da, o gerçek!
Az ötesinde, buruş buruş suratı ve kupkuru yanaklarıyla yaşlı bir kadın, yaşadığı zorlu yılların ağırlığıyla bükülmüş yorgun bedenini dimdik tutmaya çalışarak, cılız bacaklarını altına kıvırmış oturuyor. Bir an, sanki ilahi bir dokunuş ona güç vermişcesine kıpırdayıp dizlerinin üstünde doğruluyor, duasına devam ederken ellerini sanki şifa ve gençlik istermiş gibi küçük Buda heykellerine sürüyor.
Hafif bir esinti, yüzünüze dört bir yanda yakılmış tütsülerin kokularını savuruyor. Çekiyorsunuz içinize bu tatlı, keskin, mayhoş karışımlı dumanlı kokuyu. Başınız dönüyor hafifçe. Bugüne kadar tattığınız tüm kokulardan farklı olan bu kokuyu tanımlayamıyorsunuz. Bu koku, her yerin bir kokusu var ya, artık Shwedagon’un kokusu oluyor sizin için.
Shwedagon’un bir de rengi olmalı diye düşünüyorsunuz. Aslında çevrenizde görüp de bir türlü tanımlayamadığınız bir renk cümbüşü, yine o tanımlayamadığınız kokularla birlikte, zaten içinize dolmakta. Farkındasınız...Bütün bu renklerin içinden sadece birini seçmek öylesine zor ki! Shwedagon’un tek bir rengi olamaz diye düşünüyorsunuz. Aralarından bazılari öne çıkmaya başlıyor. Mesela bilge rahiplerin giydikleri bordo kıyafet! Çok güzel, çok sade, çok gösterişten ve zenginlikten uzak... Dünya nimetleri geçicidir; gösteriş mutsuzluğu gizleme çabasıdır; gerçek zenginlik insanın içindedir; kalbini gör, dinle ve ruhunu serbest bırak... O renk size bunları fısıldıyor ve siz ancak şimdi bunları anlayabiliyorsunuz. Öyleyse Shwedagon’un renklerinden biri bordo olmalı diyorsunuz.
Ardından gözlerinizi kaldırıyorsunuz yukarılara. Pagoda’yı seyrediyorsunuz doya doya. Seyrederken gözlerinizi kısmak zorunda kalıyorsunuz. Zira, tüm gövdesi altın kaplı bu muhteşem dev, parlaklığıyla gözlerinizi kamaştırıyor. Gözleriniz sulanıyor. Öylesine güzel, öylesine büyük ve öylesine parlak ki... Sanki güneşi içine çekmiş de, onun ışığıyla parlıyor gibi...Öyleyse, Shwedagon’un bir rengi de altın olsun diyorsunuz.
Bu kokular ve renklerle sarhoş olmuş bir halde gezintinize devam ederken, kulağınıza hafif bir melodi çalınıyor. Bir kadın korosu şarkı söylüyor. Hayır, şarkı değil, bir ilahi bu! Tapınağın hemen her yerine yerleştirilmiş hoparlörlerden yükselen bu güzel seslerin sahiplerini görebilmek için çevrenize bakınıyorsunuz. Göremiyorsunuz... Sanki gerçekten orada değillermiş gibi...Yürümeyi sürdürüyorsunuz. Bu arayış içindeyken, bir anda bir grup rahibeyle karşılaşıyorsunuz. Kıyafetlerinin şeker pembesi tonu, diğer renklerle birlikte kazınıyor beyninize. O kadar güzeller, o kadar naifler ki... Tevazu ve sadelik için güzelim saçlarını ve kaşlarını kazıtmışlar. Fakat , içinize işleyen ilahiyi okuyan seslerin sahipleri, bu şeker pembesi rahibeler de değil... Birkaç ufak adım daha atıyorsunuz ve nihayet karşınıza çıkıyorlar. Zarif yerel giysilerine bürünmüş bir grup kadın, ellerinde ve saçlarında çiçeklerle, tapınağın bir köşesinde topluca yere oturmuş, etraflarına tütsüler yakmış, gözleri kapalı ilahiler okuyorlar. Sesleri adeta gökyüzüne kanat çırpıyor, içinize doluyor. Kimbilir hangi şehirden gelmişler, kimbilir ne kadar zamandır yoldalar, kimbilir neler adıyorlar sevdikleri için? Ne kadar yorgunlar kimbilir? Ama menzile varmış olmanın mutluluğu, üzüm buğusu gibi tütüyor üzerlerinde...
Günbatımına az bir zaman var ama tapınak, ülkenin her yerinden gelen insanlarla dopdolu. Bunların arasında gözünüze bir aile çarpıyor. Genç bir çift, düşe kalka ilk adımlarını atan bebeklerini seyrediyor neşeyle. Bebecik çevresinde uçuşan güvercinleri kovalarken sevinç çığlıkları atıyor ve onun bu mutluluk dolu sesi, okunan ağırbaşlı ilahilere karışıyor. Bütün bunlara, pagodanın tepesinde rüzgarla dalgalanan binlerce minik çanin sesleri de eklenince, ortaya eşi bulunmaz bir senfoni çıkıyor. Ve işte bu senfoni, sizin için artık Shwedagon’un sesi oluyor.
Güneş, kıpkırmızı bir top halinde ufka yaklaşıyor. Yangon’un üzerini hafif bir sis bulutu kaplamış. Bu bulutu gökyüzüne doğru delip geçen irili ufaklı birçok altın başlı pagoda görüyorsunuz. Yine de içlerinde en güzeli ve en görkemlisi Swedagon! Her Burmalı’nın yüreğinde buranın ayrı bir yeri var çünkü Shwedagon sadece dua edilen veya tapınılan bir yer değil. Shwedagon, Burma’nın, İngiliz sömürge yönetimine karşı verdiği savaşta, milli kahraman General Aung San’ın direnişi başlattığı yer. Onun sevgili kızı, Noel Barış Ödülü sahibi Aung San Suu Kyi’nin, ülkeyi demir yumrukla yöneten cunta liderlerinin her türlü engellemelerine rağmen, hakla seslenerek, yüreklerine umut tohumlarını serptiği yer. Bir sembol yani...
Güneş yavaşça batıyor ve esinti biraz daha kuvvetleniyor, ilahiler kesiliyor ama binlerce küçük çanın ve zilin sesi hala kulaklarınızda... Yorgunluğunuz baskın çıkıyor ve bir köşeciğe çöküp oturuyor, başınızı da, her tarafı baklava şeklinde minik aynalarla kaplanmış bir sütuna dayıyorsunuz. Kokular, renkler, sesler şimdi kalbinize yerleşiyorlar. Burayı ömrünüzce asla unutamayacağınızı hissediyorsunuz.
Gökyüzü ağır ağır lacivert giysisine bürünürken, pagodanın ışıklarını yakıyorlar. Gecenin karanlığıyla tam bir tezat oluşturarak parlayan altın kaplı gövde, daha da devleşiyor gözlerinizin önünde ve sanki güneş batmamış da, karanlığın içinden, başka bir biçimde yeniden doğmuş gibi hissediyorsunuz. Tam bu sırada gökyüzü, pagodanın tepesindeki kafeslerden salıverilen binlerce saka kuşuyla doluveriyor. Düzenli uçuş ritimleriyle, pagodanın altın başının çevresinde dönüp duran bir kara bulut gibiler. Ötüşleri ve kanat çırpışları o kadar neşeli ki, az önce yüreğinizi dolduran senfoniye bir bölüm daha ekleniveriyor hemen.
Ülkenin dört bir yanından gelmiş hacıları ve geceyi orada dualarla geçirecek rahipleri tapınakta bırakarak, Yangon’un yetersiz aydınlatılmış caddelerine dönüyorsunuz. Dudağınızda ilahiden bir nakarat, elinizde minik bir çiçek ama kalbinizden bir parça eksik! Dönüp arkanıza bakıyorsunuz ve o eksik parçayı görüyorsunuz. Kanatlanıp sakaların arasına karışmış, pagodanın çevresinde uçuyor.
Yapabileceğiniz bir şey yok! Çaresiz onu orada bırakıyorsunuz...

4 Mart 2008 Salı

Erfurt




Geçen sene, BACH turu için çalışırken, bana en büyük sürprizi, adını hayatımda hiç duymadığım Erfurt kenti yapmıştı. Şehir senelerce eski Doğu Almanya'da yani duvarın ardında kaldığı için, gözlerden ırak bir tempoda yaşıyordu. Ancak, duvarın ardında kalmalarına rağmen, Dresden ve Leipzig gibi kentleri, yine de daha iyi biliyordum. Biliyordum değil de, daha çok duymuşluğum vardı. Yani en azından Leipzig'in gelişmiş bir fuarlar kenti olduğunu, Dresden'in de Elbe kıyısındaki Floransa olarak adlandırıldığını biliyordum. Ama Erfurt benim için tamamen boş bir beyaz sayfaydı. En ufak bir fikrim dahi yoktu...İnsanın hiç bir bilgisi olmayınca, önyargısı ya da beklentisi de olmuyor, dolayısıyla her neyle karşılaşsa, bu onu mutlu edip, şaşırtabiliyor. Sonuçta yolum beni Erfurt'a çıkarınca, saklı kalmış bir hazineyle karşılaştığımı farkettim.
Erfurt bugün yaklaşık 210.000 nüfuslu, canlı bir şehir. Türingen eyaletinin başkenti. İlk olarak Erphersfurt adıyla 742 yılında tarih sahnesine çıkıyor. 1392 yılında Erfurt Üniversitesi kuruluyor ve büyük reformcu Martin Luther 1501-1511 arasında buranın öğrencilerinden oluyor. Napolyon Savaşları'ndan sonra 1806'da şehir I. Fransız İmparatorluğu' na bağlanıyor ve 1945'de, meşhur Amerikalı General George Patton yönetimindeki birlikler tarafından alınıyor. Amerikalılar'dan sonra Ruslar geliyor ve sonunda da şehir Doğu Almanya'ya bırakılıyor.
Almanya'nın birleşmesinden sonra ise Erfurt, yeni bir sayfaya başlamış olmanın heyecanını taşıyor. Çarşıları, geleneksel meydan pazarları, içinden geçen nehir kolları ve onların üzerindeki köpüler ve değirmenleriyle eğlenceli, keyifli bir şehir. Misafirlerini de çok iyi ağırlıyor:))
Diğer fotoğraflar ise aşağıda:)))

2 Mart 2008 Pazar

Leipzig Aziz Thomas Kilisesi











Geçen sene yaptığım BACH'IN İZİNDE turundaki önemli duraklarımızdan biri, BACH' ın hayatının 27 senesini geçirdiği LEİPZİG' deki AZİZ THOMAS KİLİSESİ' ydi. Bu sene de gideceğiz tabii ki...
İlk fotoğraf kilisenin dış görünümü hakkında bir fikir veriyor.
İkinci fotoğrafta BACH' ın, aynı kilisenin içinde yer alan mezarı görülüyor.
Bu mezarın başına her gittiğimde yaptığım ritüel, tabii ki BWV 1068'i ARİA' yı dinlemek oluyor. Özellikle KARAJAN yönetimindeki Berlin Filarmoni kaydından:))
Üçüncü fotoğraf, mezarın hemen üstünde yer alan altar kısmını gösteriyor.
Dört, kilisenin hemen önünde yer alan BACH heykeli ve beş ise, heykelin kaidesinde, Büyük Usta'nın ayaklarının dibinde BEN!!!
Kilisenin tarihinden biraz bahsetmek gerekirse, öncelikle 12. yüzyıla uzanmak gerekir. Bu döneme tarihlenen bir Romanesk kilisenin varlığından söz ediyor buluntular. Gotik mimarinin iyi bir örneği kabul edilen bugünkü kilise ise, MERSEBURG PİSKOPOSU tarafından 10 Nisan 1496'da takdis ediliyor. Büyük reformcu MARTİN LUTHER 1539 yılında burada vaaz veriyor.
Kilisenin erkek çocuklardan oluşan THOMANERCHOR isimli korosu, 1212'de kuruluyor ve Almanya'nın en eski kilise korolarından biri olarak bugün de ayrı bir öneme sahip.
İşte bu kilisenin KANTORLUK görevini 1723'den 1750'deki ölümüne dek JOHANN SEBASTİAN BACH üstleniyor. Kilisenin tarihine geçen diğer ünlü kişiler arasında MOZART, MENDELSSOHN ve burada vaftiz edilen RİCHARD WAGNER bulunuyor.
Kilisenin hemen yanında, bir çok hatıralık ve hediyelik bulabileceğiniz küçük bir dükkan yer alıyor. Tam karşısında ise, BACH VAKFI' nın küçük bir müzesi var. Burada Usta'nın Leipzig'de geçirdiği dönem hakkında bir çok bilgiyi edinebilirsiniz.
Ayrıca tam kiliseye ve heykele bakan kafede de çok lezzetli turtalar ve kahveler yapılıyor. Mola için ideal!

1 Mart 2008 Cumartesi

Gemaldegalerie

Bu ayın sonunda harika bir tura gidiyorum yine. Avrupa'da yaptığım turlar içinde belki de en sevdiğim tur budur diyebilirim: BACH’IN İZİNDE ALMANYA... Müzik, sanat ve tarihin harmanlandığı olağanüstü bir tur ve her yönüyle ruhumu doyuruyor.
İlk durak Berlin. Nasıl büyük bir tarih yattığını söylememe gerek yok herhalde. Sayfalarca yazsam yine de yetmez...Tam bir dünya başkenti.

Berlin’ de kaldığımız süre içinde, gündüz harika müzeleri dolaşıp, akşam da daha da harika konserlere ve operalara gideceğiz. Her biri birbirinden kıymetli, birbirinden zengin olan bu müzelerin içinde bir tanesi var ki her gittiğimde kendimi kaybederek, zevkten dört köşe olarak anlatıyorum: GEMALDEGALERİE!
Gemaldegalerie, dünyanın en zengin koleksiyonlarından birini barındırmakta. 13-18 yy.lar arası Avrupa Resim Sanatı’nın köşe taşları, büyük ustaları hep birlikte bu müzede: Van Eyck, Bruegel, Dürer, Raffaello, Tiziano, Caravaggio, Rubens, Vermeer ve Rembrandt...
1830 yılında bir araya getirilen bu koleksiyon zaman içinde yapılan eklemelerle bugünkü zenginliğine kavuşmuş. Potsdamer Platz’ da KULTURFORUM olarak adlandırılan bölgede, ünlü mimar Sharoun yapısı Kütüphane ve Filarmoni binalarına çok yakın bir noktada kurulan bu muhteşem müze, 7.000m2lik bir sergi alanına sahip. Müzenin içinde yürünen alan yaklaşık 2 km. tutuyor. 13-16 yylar arası İtalyan ve 15-16 yylar arası Flaman resmi olarak iki ana bölüme ayrılıyor. Eski Alman resmi bölümü, Dürer ve Cranach eserleriyle inanılmaz bir zenginlik. Müzenin kalbinde yer alan Rembrandt salonu, büyük ustanın 16 eseriyle gerçekten özel bir konumda. Portreler, “genre” tablolar, iç mekanlar, natürmortlar ve manzaralar, ünlü ressamın her daldaki üstünlüğünün bir kanıtı sayılabilir.
Eğer ayın sonunu bekleyemem, şimdiden bir şeyler görmek istiyorum derseniz, o zaman şu linke tıklayıp, Berlin’ in bütün devlet müzelerine ulaşabilirsiniz.
http://www.smb.spk-berlin.de/smb/home/index.php?lang=en