27 Şubat 2008 Çarşamba

Arkadaşlar, sağlık ve yan gelip yatmak üzerine...


Benim hayatta iki arkadaşım var ki, bana kardeştirler...Aynı anne babadan olmayabiliriz ama benim "hayattaki en önemli insanlar" listemin en üst sıralarındaki isimler onlardır. Biri Tütü diğeri Pür... Biz üç dostuz, kardeşiz ve bu hayatta her ne yaparsak yapalım, hep beraber yaparız. Onlarsız bir hayatı düşünebilmem bile mümkün değildir. İşte bugün Tütü küçük bir ameliyat geçirdi. Üçümüz sabahın erken saatlerinden itibaren Acıbadem Hastanesi' ne taşındık ve klasik hastane ortamına uymayacak kadar neşeli bir gün geçirdik. Uzun zamandır bu kadar, sadece üçümüz olarak bir arada vakit geçirmemiştik. Her zamanki gibi planlar kurduk, kararlar aldık, sağı solu çekiştirip dedikodu yaptık ve güldük. Çok güldük:)) Fakat bütün bu yaptığımız tantana içinde asla kaçırılmaması gereken bir cümle vardı ki, bence hayatımızı özetliyordu. Tütü ayılırken söyledi ve üzerinde epeyce düşündük sonra: Ohh beee, sonunda sırtım yer gördü! Demek ki ne çok koşturmaca, ne büyük yorgunluk içindeymiş ki, narkozdan ayılırken bunu söyleyiverdi! O zaman anladık ki, işlerimiz sebebiyle, kendi hayatlarımıza gereken özeni göstermiyoruz. Kendimizi iş için kullanıyoruz. İş için yaşıyoruz ve hayatlarımızı yaşamak için vakit bırakmıyoruz kendimize. Vee, sırtüstü gelip yatmıyoruz yatmamız gerektiği kadar. Sonunda da hayat bir şekilde "yatırıyor". İşte bu yüzden derim ki, hayat sizi yatırmadan, siz arada yan gelip yatmayı ihmal etmeyin. Sırtüstü yatıp bulutları seyredin, yeni biçilmiş çimlerin kokusunu çekin içinize, deniz kenarına inip dalgaları dinleyin veya alın elinize güzel bir kitap, kanepeye uzanıp okuyun bütün gün. Ama arada yatın, yan gelip yatın!

26 Şubat 2008 Salı

Bir Sese Aşık Olmak

Seneler önce, daha çocukken, bir film seyretmiştim. Adını falan hiç hatırlamıyorum ama konusu aklımda kalmış olacak ki dün akşam aklıma geliverdi. Genç ve pek de güzel olmayan bir kadın, sahneye çıkıyor ve öyle güzel, öyle güzel şarkı söylüyordu ki, sanki etrafını bir nur sarıyor ve her gören ona aşık oluyordu. Bu genç kadının içten içe, umutsuzca aşık olduğu adam da , filmin sonlarına doğru, onu sahnede görüyor, dinliyor ve geri dönüşsüz biçimde aşık oluyordu. Neyse, konu aslında bu film değil. Konu, dün akşam İŞ SANAT' ın sahnesinden adeta bir fırtına gibi geçen JOSE CURA ve bizlere kısacık gelen o güzel konseri...Kulaklarımızın pası silindi, gözümüz gönlümüz açıldı ve insan sesinin ne kadar etkili bir enstrüman olduğunu bir kere daha gördük.
Program tanıdık, bildik ve çok sevilen aryalardan oluşuyordu. Ses gürül gürüldü. Jose Cura hem karizmatik, hem sempatik hem de çok yakışıklıydı. Daha konserin ilk dakikasında avucuna almıştı bizleri. Seçilen parçalar içinde, Pagliacci'den "Vesti La Giubba", Tosca'dan "E Lucevan Le Stelle", La Boheme'den "Che Gelida Manina" gibi herkesin dinlemekten asla bıkmayacağı harika eserler de vardı. Jose Cura iki defa bis yaptı, ilk parçada orkestrayı kendi yönetti, ikincisinde ise "Nessun Dorma" yı patlatınca salon ayağa fırladı. İnanın, ben dahil bir çok kişi ağlıyordu parçanın sonunda...Tıpkı o filmdeki gibi, hepimiz, kadın, erkek, biraz aşık olmuştuk o sese...
Teşekkürler İŞ SANAT, teşekkürler JOSE CURA!

24 Şubat 2008 Pazar

Benim Oscar Ödüllerim

En iyi erkek oyuncu:
George Clooney- Michael Clayton

En iyi kadın oyuncu:
Cate Blanchett-Elizabeth:The Golden Age

En iyi yardımcı erkek oyuncu:
Javier Bardem-No country for old men

En iyi yardımcı kadın oyuncu:
Tilda Swinton-Michael Clayton

Ben ödüllerimi böyle dağıttım. Bakalım Akademi ne yapacak?
"En İyi Film" ödülünü veremiyorum zira bütün filmleri seyretmiş değilim ama sanırım çizgi film dalında "Persepolis" alır.
Diğer teknik dallar da pek fazla ilgilendirmiyor beni ama kostümde de "Elizabeth" alır bence.
Sabaha belli olur her şey nasıl olsa:))

Haftanın Konseri-José Cura





"Yeteneği, vizyonu ve mükemmeliyetçiliğiyle meslektaşlarından ayrılan, özel sesi duyulduğu andan itibaren belleklere kazınan, sahnedeki varlığı yüzyılları aşıp gelen yorulmuş karakterlere taptaze bir enerji getiren, bir şef olarak da şancılığında olduğu gibi müziği dramatik anlamından ayrı düşünemeyen, tutkuları ve işine bağlılığı sadece zekâsı ve insancıllığıyla yarışabilen bir insan... İşte José Cura böyle tanımlanabilir".



Bundan bir kaç sene evvel, çok sevdiğim bir arkadaşımın arabasında, harika manzaralar eşliğinde seyahat ederken duymuştum bu gürül gürül akan sesi ve çok etkilenmiştim. Kim bu diye sorduğumda "Placido Domingo'nun himayesinde, Arjantinli genç bir tenor" demişti arkadaşım. Ve gülerek eklemişti, "Seveceğini biliyordum".



Yarın akşam İş Sanat' ta, meşhur operalardan seçilmiş aryalardan oluşan bir program sunacak bizlere ve ben herhalde kendimden geçeceğim. Önce bir izleyeyim konseri, yorumları Salı'ya... Geçen hafta Sri Lanka'dayken ayırttım biletimi. Biletix sağolsun:))) Eğer yer kaldıysa sizler de kaçırmayın derim.

Pazar "Brunch"larından nefret ederim!


Pazar günü yapılan toplu "Brunch"lardan nefret ederim! Çok yakın arkadaşların bir araya gelerek yaptığı samimi Pazar kahvaltılarından bahsetmiyorum burada! Yanlış anlaşılmasın. Benim nefret ettiklerim, son dönemlerde moda olmuş yerlerde, sabah kuaförden henüz fırlamış gibi görünen ama üzerlerinde bir kez bile spor yaparken kullanılmamış pahalı marka eşofmanlar ve taşlı-pırıltılı güneş gözlükleriyle salınan kadınlarla, onların içten içe birbirleriyle yarış içinde olan kocaları ve daha da beteri, zır zır ağlayıp bağıran sevimsiz ve şımarık çocuklarıyla, kraldan daha kralcı olan bakıcılarının gittiği, önlerinde sıra sıra jiplerin park ettiği yerlerde yapılan "Brunch"lardır. Kalabalıktır, gürültülüdür, gereksizdir... Garsonlar ortalıkta sinirli sinirli koşuşturur ama çaylar hep geç ve soğuk gelir... Menemen istersiniz, peynirli omlet gelir...Türk kahvesi istediğinizde, iki orta bir sade, bilirsiniz ki, ortak cezveden ne çıkarsa bahtınıza! Bir de o kadar yüksek sesle, garip ve gürültülü müzikler çalınır ki, insanı delirtmek için birebirdir! Ayrıca bunların üstüne dünyanın parası ödenir ve sinirler daha da gerilmiş bir halde evlere yollanılır. Dönüş yolu zaten arapsaçı vaziyettedir. Arabası olan her İstanbullu havayı da güzel bulunca kendini sokağa atmıştır. Sanki bütün acemiler trafiktedir Pazar günleri...Sonunda bitap düşülüp eve dönülür. Ne o? Pazar gezmesi! Yeni hafta için taze enerji!
Oysa sabah şöyle rahatça uyansanız, iki üç gazete alsanız(kültür sanat ve magazin ekleriyle), evde keyfinize göre güzelce bir çay demleseniz, kafanıza göre müziğinizi çalsanız, yumurtanızı tam da istediğiniz gibi "kayısılı" pişirseniz, ekmeğinizi kekikli domatesin zeytinyağına banarken TV'de haftanın önemli olaylarını özetleyen programları seyretseniz (Ben Avrasya TV'de Mustafam Balbayım ve Eminim Çölaşanım'ı seyretsem mesela), sonra mahallede yürüyüşe çıksanız (Ben caddeye çıksam mesela) nasıl olur acaba?
Tabii hepimizin tercihleri başka... Bu benim ideal Pazar'ım... Öyleyseeee....Herkese sevdiği gibi bir Pazar diliyorum:))










23 Şubat 2008 Cumartesi

Düşünün!

Bir söz AFRİKADAN;

Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı.

Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler.

Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı.

Kenya Kurucu Devlet Başkanı


Acaba bu sözü bize, güzel ülkemize uyarlamaya kalksak, nasıl bir tablo çıkardı, hiç düşündünüz mü???

Düşünün o zaman!

22 Şubat 2008 Cuma

Güzel bir gün...


Son Peru ekibinden bir kaç kişi, tamamen plansız ve programsız bir şekilde bir araya geldik. Hava da çok güzeldi ve oturup caddede kahve içtik. Konuştuk, güldük, güldük ve sürekli güldük... Ne kadar güzeldi!

Aklıma şu düşünceler geldi onlarla birlikteyken: Seyahat etmek, kısa süre içinde son derece yoğun bir biçimde hayatı paylaşmak, yeni keşifleri beraber yapmak, 10 gün aynı otobüsün içinde aynı havayı solumak, kimi zaman aynı tabaktan yemek, bir meyveyi bölüşmek, aynı yere aynı anda bakmak ve aynı şeyleri görmek, aynı yolu beraber gitmek yani "yoldaş" olmak...Bunlar az buz şeyler değil...Sonunda da kimi zaman, tıpkı bizim Peru ekibimizle olduğu gibi, bitmemesini gönülden dilediğiniz dostluklar kuruluyor. Yol bitip de rutin hayata geri dönüşte bile, o insanlarla aynı noktada durduğunuzu görünce, o zaman anlıyorsunuz ki, gerçekten özel bir şey yakalanmış! Bugün ben bunu gördüm. Çok mutlu oldum. Bu tatlı insanlarla en kısa zamanda yeniden uzuuuuun bir yola gitmeyi çok ama çok isterim.

Aynı şeye bakıp da göremeyen, aynı yolu kalabalıkla yürüyüp yine de kendini yalnız hisseden insanların dünyasında biz harika şeyler bulduk birbirimizde... Öyleyse...Yaşasın seyahat, yaşasın YOL!!!

Can Yücel...Baba yazmışşş...


Boş ver be yaşı başı!
Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?..
Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan,
Sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna
Hem ona geçmezse kime geçer sözün ?..
Büyü büyü….
Bak ellerin ayakların kocaman,
Aklında maşallah yerinde,
E ne diye tutarsın yüreğine uçmasın diye.
Akıllı ol yüreğin gelir peşinden,
Boş ver yaşı başı,
Aşk var mı aşk, sen ondan haber ver?
Takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere.
O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün,
Atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü.
Öl gitsin…

Parayı pulu savurup,
Bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır istediğin,
Savrul gitsin…
Boş ver be yaşı başı,
Kim tutar seni kim,
Kendi yüreğinden başka kim?..
Aklını da al öyle git,
İster bir duvara, ister bir odaya,
ister kıra bayıra vur da git.
Dert etme ellerini,
onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine.
O biri de gelir gerçekten istediğin oysa,
Seveceksen ve öleceksen uğruna…

Yaşa be,
yaşa da öyle git,
gideceksen toprağa.
Yaş 70’e gelse bile,
hayat daha bitmemiş,
Sen mi biteceksin?
Çekeceksen bile bayrağı,
Yaşadım ulan.
dibine kadar diyemiyecek misin?
CAN YÜCEL

Dilek Başaran'a Özel Selam

Son bir kaç senedir severek çalıştığım acentam FEST'te, hem yoğun, yorucu ama hem de paylaşımı son derece yüksek bir çalışma ortamımız var. Oradaki herkes ÇOK seviyorum ama bu mesajı DİLEK istediği için, ona özel yazıyorum...Benden kendisine özel bir selam vermemi istediği için diyorum ki: Dileeeeek, selaaaaaaammmm!!!!
Nasıl olsa blog da benim, keyif de benim değil mi ??? İstediğimi yazarım...

21 Şubat 2008 Perşembe

Yamdrok Gölü

Her ne kadar artık Çin’ in bir parçası da olsa, Tibet kendine has kültürünü muhafaza eden olağanüstü bir coğrafya. Ortalama yüksekliği 4875 metre oldugundan, “Dünyanın Damı” da denen Tibet’ in başkenti Lhasa’ dan, yaklaşık iki saatlik bir yolculukla, iyice tepelere tırmanırsınız ve bu muhteşem gölün kenarında mola verirsiniz. Bölgede kutsal kabul edilen üç gölden biri olan Yamdrok, çorak dağların arasında, yeşil-mavi rengiyle büyüler sizi. Kimileri “Yeşim Göl” de der buraya. Tibetliler, bu gölün bir tanrıça olduğuna, kendilerini ve Budizm’ i koruduğuna inanırlar. Her yıl, ülkenin dört bir köşesinden gelen hacılar, 638 km2lik bu gölün etrafında, her üç adımda bir yere kapanıp secde ederek, gölü tavaf ederler. Yakınlardaki köylerde yaşayan insanlar, bu hacılara büyük hürmet gösterir ve onlara, içine yak sütünden yapılmış tereyağı ile tuz karıştırılmış çay ikram ederler. O yükseklikte rüzgar bile başka uğuldar kulaklarınızda ve bulutlar neredeyse kafanızı sıyırırken, içinizden siz de kutsal kabul ettiğiniz her ne varsa, tekrarlamaya başlarsınız. Rüzgarlar dualarınızı evrenin her yanına ulaştırır ve siz de mutlu mesut yolunuza devam edersiniz

20 Şubat 2008 Çarşamba

Neden Bhutan?


Neden Bhutan’ a Gideriz
Bhutan mı? Orası da neresi????
Eminim bir çok kere başınıza gelmiştir... Yolculuk planlarından konuşulurken, eğer siz, Bhutan’ a gitme niyetinizi açıklamışsanız, dinleyenlerden biri mutlaka bu soruyu patlatmıştır. Hatta kimileri daha da ileri gidip, şakacı bir ses tonuyla, “Ayy, nereden de buluyorsun bu acayip yerleri” diye de eklemiştir. Sizi bilmem ama benim başıma en sık gelen şeylerden biri bu! Hatta gittiğim yerlerin sıradışılığı öylesine meşhur ki, yakın çevremde ne zaman birileri uzak diyarlara gidecek olsa, ilk aranan kişi hep benim! Hem meslek icabı, hem de tamemen kişisel seyahat tercihlerim sayesinde, dünyanın en ilginç köşelerine gidip gezme fırsatım oldu. Kimi zaman uzak bir Endonezya adası, kimi zaman Himalayalar’ da unutulmuş bir dağ köyü ya da Avrupa’da dahi, ıssız bir kasaba bu gezilerim sırasında sayısız sürprizle karşılamıştır beni. Ancak bir yer var ki, orası bütün bu seyahatlerin içinde, en özel yer olma ünvanını benim için halen korumaktadır: Bhutan!
Peki neden gidilir Bhutan’ a ? Nedir burayı bu kadar özel kılan şey?
Gözlerimi kapatıp da şöyle bir düşündüğümde aslında öyle bir anda sıralanacak bir şey gelmiyor aklıma.
E peki o zaman neden her Bhutan dendiğinde, yüzümde saklayamadığım bir gülümseme beliriyor ve kendimi bir anda çok ama çok mutlu ve huzurlu hissediyorum. Neden bir anda yüzüme taze dağ havası çarpmış gibi oluyor? Neden kuş cıvıltıları ve çiçek kokuları dolduruyor zihnimi? Demek ki anlatılamayan bir şeyler var orada...Hani bir klişe tabir var ya, “Anlatılamaz Yaşanır” ...
Bhutan’ a kültürel anlamda dünyada tek olan bir ülkeyi tanımak için gidilir. Budizm’in Tantrik formunu kabul etmiş tek ülkedir Bhutan. Bu kimliğini gururla taşımaktadır ve ülkeye ayak bastığınız ilk andan itibaren bunu iliklerinizde hissedersiniz. Bir Bhutanlı' yı dininden ayrı kılmak mümkün değildir. O kendi kimliğinin en derin ifadesini, tapınaklarda, Dzong adı verilen kale-manastırlarda, binlerce yıllık şaman geleneklerinin hala hüküm sürdüğü karlı dağ zirvelerinde bulur.
Bhutan’ a güler yüzlü insanlar görmek için gidilir. Mecburen değil, yalancıktan değil, profesyonellikten değil, gerçekten içten gelerek gülümseyen insanlar görmek için gidilir. Karşılama yapan yerel rehberden tutun da, odanıza valizinizi kızlı erkekli güle oynaya taşıyan otel personeline, tapınaklarda karşılaştığınız öğretmen rahiplerden, haşarı oyunlar eşliğinde evlerine dönen öğrencilere, herkesin yüzünde sıcacık bir gülümseme olduğu için, bu içten gülümseme arayışınız çok da uzun sürmez zaten.
Bhutan’ a geleneksel giysisini gururla, karakterinin bir parçası olarak taşıyan vakur bir halk görmek için gidilir. Dünyanın her köşesinin gittikçe daha da çok birbirine benzediği meşhur küreselleşme devrinde, insanlar hep aynı şeyleri giyer oldular. Nereye gitsek, aynı marka kot pantolonlar, aynı renk, aynı model tişörtler, hepsi neredeyse bir örnek giyinmiş insanlar görüyoruz. Bhutan’ da hiç mi yok böyle şeyler? Tabii burada bile var artık ama yine de hala kimono ile kilt arası bir kıyafet olan GHO giyen şık erkekleri, KİRA denilen zarif kıyafeti taşıyan kadınları görmek, gittikçe bir örnekleşen bu modern! dünyada, insana ilaç gibi geliyor. Hele erkeklerin Dzong’ lara girerken omuzlarına attıkları şalları var ya, işte onlar bir muhteşem. KAMNE adı verilen bu şallara bakarak, insanların sosyal statüleri hakkında da hemen bilgi sahibi olunabiliyor. Sarı rengi sadece Kral ve ülkenin başrahibi JE KENPO kullanabiliyor. Soylu ailelerin erkekleri kırmızı, milli meclis üyeleri mavi, bakanlar turuncu, halkın geri kalanı ise beyaz renkli KAMNE’ leriyle boy gösteriyorlar sokaklarda.
Bhutan’ a pırıl pırıl akan nehirler görmek için gidilir. Suyun dibindeki taşları sayabildiğiniz durulukta nehirler, Paro’ da ve Wangdi’de eşlik ederler ziyaretçilere. Başrahip Je Kenpo’ nun Punakha’daki kışlık sarayı, Po Chu ve Mo Chu isimli ,biri koyu, öteki daha açık renkli iki nehrin tam birleşme noktasında kurulmuştur ve dev Dzong bu konumuyla adeta bir gemiye benzer. Oldukça da fotojenik bir yerdir ve zaten biz de mutlaka dururuz bir fotoğraf için. Wangdi’ de kaldığımız otel de gürül gürül akan bir nehrin tam kıyısında bulunur. Gece uyurken, aralık bıraktığınız pencereden, akan suyun sesini dinlersiniz rüyalarınız arasında.
Bhutan’ a yüzyılların sessizliğini taşıyan manastırlar görmek için gidilir. Taşlara sinmiş duaların verdiği pozitif enerjiyi gerçek anlamında hissetmek için gidilir. Tütsülerin kokusu eşliğinde, rüzgarla savrulan dua bayraklarının sesi duyulurken, sessiz adımlarla bir avludan diğerine geçip, duvarları süsleyen renkli fresklerin gizemlerini çözmeye çalışırız her seferinde. Kimini çözeriz de, yine de çözemediklerimiz hep daha fazla olur nedense...
Bhutan’ a dünyanın en iyi okçularını seyretmek için gidilir. Geleneksel bambudan yapılmış yaylarını hala muhafaza eden takımlar, yaz kış demeden kapışırlar ve onları seyretmek gerçekten çok keyiflidir. Ateşli amigolar takımlarını destekler, oku hedefe tam isabet ettiren takımın oyuncuları, geleneksel zafer danslarını yaparlar ve biz izleyenler de her seferinde nasıl oluyor da bu mesafeden, Batı ölçülerine göre küçücük kalan bu hedef tahtasını tutturabiliyorlar diye düşünür dururuz.
Bhutan’ a dünyanın en lezzetli peynir soslu biber yemeği HEMADATSİ’ yi yemek için gidilir. Bhutan mutfağı çok zengin olmamasına rağmen oldukça lezzetlidir. O kadar dağlık bir bölgede tarım arazilerinin sınırlı olması, tabii ki sebze çeşidinin de çok zengin olmayışı gerçeğini beraberinde getiriyor. Yine de KULE denilen bir tür gözleme, BUTA denilen erişteler, ve yumuşak peynir sosu içinde pişirilen patates, mantar ve başka otlar temiz havada acıkan bünyeyi beslemeye yetiyor.
Bhutan’ da geçen seneye dek sürdürülen “Sınırlı Sayıda Turist” uygulaması artık kalktığından, kaçınılmaz turist kirliliği er ya da geç yaşanacağı için, bir an evvel gidilir. İstesek de değiştiremeyeceğimiz bir çok şey oluyor dünyada. İşte bu da onlardan biri maalesef ve Bhutan’ ın bugünkü güzel, az dokunulmuş hali kaybolmadan, yüzlerce yıllık geleneklere şahit olmak için gidilir.
Tabii bir de “Bhutan’a ne için gidilmez” sorusu var...Kişisel gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki bazı turistler, nerede olduklarının farkında olmadıkları için, nasıl bir ülkeye geldiklerini bilmedikleri için, yanlış beklentiler içinde oldukları için gelir gelmez mutsuz oluyorlar ve ülkede kaldıkları o sınırlı günleri de aynı bedbaht ruh halinde geçiriyorlar. Hem kendilerini, hem de onları en iyi şekilde ağırlamak için varını yoğunu ortaya koyan Bhutanlıları da mutsuz ediyorlar. E peki o zaman Bhutan’ a ne için gidilmez?
Bhutan’ a lüks aramak için gidilmez. Çünkü YOK! Evet, artık bazı oteller açılıp, para ve bütçe hesabı derdi olmayan Japon ya da Amerikalı turiste, gecesi ortalama 550 dolardan hitap etmeye çalışıyorlar ama bunlar o kadar gerçekdışı duruyor ki ülkenin kendi gerçekliğinde, insan bazen kızıyor. Ne gerek var? Altı üstü kalacağınız zaten 3-4 gün, bunu da yerli sermayenin işlettiği, küçük, geleneksel yerlerde geçirseniz daha iyi olmaz mı diye düşünüveriyor insan. Biz Bhutan’ da zaten prensip olarak, geleneksel yerlerde kalarak, dünyada tek tipleşen turizm akımlarına bir nebze olsun karşı durmaya çalışıyoruz. Lüks değil, insan sıcaklığı buluyoruz. Bizim için sevgiyle pişirilmiş yemeklerden yiyoruz. Otele girişlerde çay ikramıyla karşılanıp, bütün personelin uğurlamasıyla ayrılıyoruz.
Bhutan’ a modernizm sembolleri otoyolları ve köprüleri görmek için gidilmez. Çünkü onlar da YOK! Hemen her tarafı dağlarla kaplı bir ülkede bu tek şeritli yolun olduğuna bile şükrediyoruz her seferinde. Kıvrıla büküle akan nehirlerin yataklarını takip ederek açılmış o tek yoldan gidip geliyoruz ülkede bir yerden bir yere. Bir seferinde bir İtalyan aileyle karşılaşmıştım. Hep aynı yoldan gittiklerinden yakınıyorlardı ve kimbilir kaçıncı defadır rehberlerine neden başka bir yolu kullanmadıklarını sorup duruyordu ailenin babası. Dayanamamış ve önümüzdeki on senelik kalkınma projeleri içinde, şimdiki yolun ancak genişletilebileceğini anlatmıştım onlara. Yine de tam olarak kavrayabildiklerinden emin olamamıştım. Onlar hala başka bir yerlerden, tepelerin arkasından bir başka yol olabileceğinden şüpheleniyorlardı! Oysa ki YOK!
Bhutan’ a kimler gitmelidir peki?
Bhutan’ a dünya üzerinde son “saf” kalmış coğrafyadan birinde olmanın tadını çıkarabilecekler gitmelidir. Bu saflığın bir bedelinin olduğu ve bunun da müşkülpesentlikten uzak kalmayı gerektirdiğini bilenler gitmelidir. Kültür Turizmi’ nin, Lüks Turizmi’ nden farklı olduğunun bilincinde olanlar gitmelidir. Dünyanın son kapalı kutusunda bir kaç gün geçirmek için, hiç bir yerden direkt uçuş olmadığından, aktarmalı uçuşlardan çekinmeyen gözüpek gezginler gitmelidir.
Neticede hepi topu bir kaç gün! Ama karşılığında kazanılan, gerçekten ömre bedel deneyim olacaktır.

Bhutan Wangdi Dzong



Sevdigim karelerden biriyle selam vereyim dedim bugün. Bu fotoğrafı 2007 Kasım ayında, Bhutan' a yaptığım bir gezide çekmiştim. Gizemli bir 17 . yüzyıl manastırının iç avlularından birinde, sabahın çok erken saatlerinde geziniyorduk. Elimizde fotoğraf makinelerimiz, ne bulursak çekiyorduk. O heyecanımız içinde bu genç rahip de durmuş, üst kattan bizi sükunetle seyrediyordu. Elimdeki makine çok da profesyonel olmamasına rağmen, bir köşeden zoom yaparak, o hülyalı bakışı yakalamaya çalıştım.
Haa bu arada unutmadan...Dzong ne ola ki diyenlere kısa bir açıklama: Dzong, Bhutan' da hem dini hem de idari merkez olarak kullanılan kale manastırlara verilen addır. Bhutan nasıl bir yerdir sorusunun cevabı ise daha sonra gelecek...












19 Şubat 2008 Salı

Cusco'da Bir Gezgin


Uçsuz bucaksız kupkuru çöllerin tam bittiği yerde sonsuzluğa uzanan Pasifik Okyanusu, göğe yükselen dev bir duvar gibi And Dağları, balta girmeyen ama maalesef buldozerlerin her gün girdiği Amazon Ormanları, görebileceğiniz en mavi göller ve en türkuaz gökyüzü... Üstüne biraz Machu Picchu gizemi, biraz Titicaca şaşkınlığı, biraz Nasca çılgınlığı, azıcık da Lima modernzimi... Peru!
Güney Amerika kıtasının bu her bir köşesi ayrı güzellikte ve özellikteki ülkesine yolum ilk düştüğünde, neyle karşılaşacağımı kitaplardan az çok okumuştum. Sırtımda çantam, cebimde oldukça sınırlı hesaplanmış bir bütçe ile neyi ne kadar yapabileceğimden pek de emin olamamıştım ilk indiğimde Lima’ya ama ilerleyen günler, bu ülkede iyi bir planlamayla, az bir bütçeyle de seyahat edilebileceğini göstermişti bana. Lima’da fazla oyalanmadan, hazır cebimde henüz param da varken, doğruca Cusco’ya uçmuştum. Önceliğim, en kısa zamanda İnka Uygarlığı’nın merkezi bu renkli şehirden kalkıp, tepenin eteklerinde zigzaglarla yükselen o acayip trene atlayarak, efsanevi Machu Picchu’ ya gitmekti.
Cusco’ya indiğimde işler değişmişti, zira deniz seviyesinden bir anda 3500 metreye çıkınca, her türlü antremanlı halime rağmen, kalbim attığım her adımda kendini bana hatırlatmış, bedenim bu irtifanın etkilerine alışabilmek için yarım günlük bir dinlenmeyi şiddetle talep etmeye başlamıştı. Kitaplarda okuduğum yükseklik etkisi buydu demek... Ben de bedenimin sesine kulak vemiş, yaklaşık 15 kiloluk sırt çantamı havaalanındaki taşıyıcılardan birine vererek, ilk bulduğum taksiye atlayıp , merkezdeki Plaza De Armas’ a varmıştım. Bu hareketli meydandaki kafelerden birine oturup, rehber kitabımı açmış, nerede kalacağımı planlamaya başlamıştım. Param kısıtlı olduğu için kalacağım yer fazla pahalı olmamalıydı, gecesi en fazla 15 dolar olmalıydı kahvaltı dahil...Sonunda, kafenin sahibinin de önerilerine uyarak, meydana iki sokak mesafedeki, küçük bir pansiyonda karar kılmıştım. Gecesi 18 dolara geliyordu ama penceremden gördüğüm manzara buna değerdi kesinlikle... Şehrin çatılarının üstünden göz alabildiğine uzanan karlı And Dağları ve hayatımda görmediğim parlaklıktaki mavi gökyüzü...
Pansiyonun sahibi Maria Dolores, Quechua asıllı, 30’lu yaşların ikinci yarısında, Katolik Hristiyan ama özünde hala animist gelenekleri sürdüren muhteşem bir kadındı. Bu pansiyon işi ona yeni devrolmuştu ben gittiğim zaman. Turistlerden pek memnundu, heyecanla koşturuyordu ve hayatında ilk defa bir Türk görüyordu. Hoş, bu başıma ilk defa gelmiyordu zaten. Bana yüksekliğin etkilerini hafifleteceğini söylediği koka çayını içirirken, o günü hafif yürüyüşlerle geçirmemi, kendimi fazla yormamamı öğütlemişti sıkı sıkı... Ben de peki diyerek, küçük yolculuk termosuma biraz daha koka çayı doldurmuş, merkezdeki Katedrali, Compania De Gesus kilisesini ve meşhur Coricancha Güneş Tapınağı’ nı gezmiştim.
Plaza de Armas meydanının bir köşesinde yükselen Katedral, rönesans ve barok tarzının muhteşem bir karışımıydı. İçindeki altın işçiliği ve ahşap oymalar gözlerimi kamaştırmış, Cusco Resim Okulu’nun sanatçıları tarafından yapılmış tablolar, kendimi başka bir coğrafyada hissetmeme neden olmuştu. Aynı meydanın diğer köşesindeki, yapımına Cizvit papazları tarafından 1576’da başlanmış Compania De Gesus Kilisesi, hem içindeki altın kaplı sunağı hem de cephesindeki olağanüstü taş işlemeleriyle başımı döndürmüştü. Koloniyal Barok tarzının Amerika kıtasındaki en iyi örneği olarak kabul edildiğini okumuştum kitaplardan.
Kiliseler çok görkemliydi ama beni en çok Coricancha Güneş Tapınağı etkilemişti. İspanyollar şehri ele geçirdiklerinde, İnkaların Güneş Tanrısı İnti’ye adanmış bu tapınağını da alıp Santo Domingo Kilisesi’ ne dönüştürmüşlerdi. İçeri girer girmez anlamıştım özel bir yerde olduğumu. Kalın, dev taş bloklarından yapılmış duvarlara baktıkça, şaşkınlığım iyice artmış, bu dev blokların nasıl bu kadar milimetrik şekilde birbirlerine bağlandıklarını, hatasız oturduklarını, 3 boyutlu bir yapboz oluşturduklarını anlayamamıştım. Ancak o dakikada henüz ertesi gün tepede, Sacsayhuaman’ da göreceklerimin boyutlarından habersizdim... Güneş Tapınağı’ ndaki bu duvarların eskiden, artık esamesi bile okunmayan altın plakalarla kaplı olduklarını düşünmek dahi, Altın-Güneş ilişkisini iyice anlamama yetmişti. Aklıma dünyanın diğer bölgelerinde tanıdığım başka eski kültler gelmişti... Altın her zaman güneşin rengi olmuştu, altın saçlı insanlar özel sayılmışlardı ve altın yemek, altın içmek kutsal bir ritüel olmuştu her zaman... Sonraki inançlarda bile, altın neredeyse tanrısal bir mana ifade etmişti... Aklıma Avrupa’daki barok kiliselerin altın rengi sunakları gelmişti... Bu altının ve gümüşün duvarlardan sökülüp gemilerle Avrupa kıtasına taşındığını düşünmek, içimi biraz cız ettirdiyse de, tarihe karşı her zaman tarafsız olmam, olayları irdelerken o dönemin şartları içinde değerlendirmem ve hiçbir ulusu tarihte yaptıklarından dolayı yargılamamam gerektiğini kendime hatırlatmıştım. Bütün bu düşünceler kafamda cirit atarken, tapınağın avlusundan ovaya doğru yumuşakça inen yamaçları seyretmiştim. Ortada ovaya yayılan Cusco, etrafında yeşil tepeler, onların da ardında sarp And Dağları... Kiliselerin çanları batan güneşi uğurlarken, içinde bulunduğum eski tapınak gerçekten de olmayı dileyebileceğim en iyi yerdi o an için.
Ben Güneş Tapınağı’ ndan çıkıp Plaza De Armas meydanına doğru yürürken, aydınlatılan kiliselerin ışıkları, meydanı çevreleyen portikoların altındaki kafelerin, restoranların ve dükkanların ışıklarına karışmaya başlamıştı bile. Laciverte dönüşen gökyüzünde parlamaya başlayan yıldızlar ise, bu ışık cümbüşüne uzaktan da olsa katılmaktaydılar. Hava da serinlemişti epeyce... Kendimi küçük bir restorana atmıştım karnım açlıktan guruldayarak... Avokadolu ne varsa istemiştim menüdeki... O kadar hareketin üstüne bir de yemek yiyince, artık gözlerim kapanmaya başlamıştı yorgunluktan ve ertesi günkü gezime tazelenmiş olarak başlayabilmek için erkenden yatmaya karar vermiştim.
Sabah uyanır uyanmaz, pencereye koşmuştum dağları görmek için ve aklıma Kathmandu’ daki ilk sabahım gelmişti. Oraya da ilk kez gittiğimde aynı şeyi yaşamıştım. Acaba dün gördüklerim gerçek miydi, yoksa hayal miydi hepsi? Neyse ki orada Himalayalar burada da And Dağları bana gördüklerimin hayal ürünü olmadığını kanıtlamışlardı. Zaten Cusco’ya indiğim andan beri buraya karşı bir yakınlık hissediyordum derinden. Bu o sabah kafama dank etmişti pencereden dışarı bakarken. Bu kentte yabancılık çekmiyordum çünkü bana ilk aşkım Kathmandu’ yu hatırlatıyordu. Orada da dağlar, bina cephelerinde muhteşem ahşap işçiliği, şehrin her türlü hayhuyuna rağmen olağandışı bir sükunet hissi ve huzur vardı. Cusco Güney Amerika’nın Kathmandu’ suydu artık benim için...Bir anda daha da çok sevmeye başlamıştım bu kenti. Çok daha sonraları, okuduğum bir çok kitapta bu benzetmeye rastlamak benim için hiç de sürpriz olmamıştı.
Sabah ilk olarak Sacsayhuaman’ a gitmiştim. Burası belgesellerde de sıkça gördüğüm çok etkileyici bir tapınak kompleksiydi. İspanyollar geldiği zaman, tepedeki konumu ve güçlü duvarları sebebiyle burayı bir kale zannetmişleri. Oysa ki burası, Güneş Tanrısı Inti’ ye adanmış, senelik İnti Raymi töreninin yapıldığı kutsal mekandı. Nitekim her yıl, 24 Haziran’da, bu festival eski görkemini aratmayacak şekilde, İnkaların torunları tarafından hala kutlanmakta. Senenin o zamanı geldiğinde Cusco’un nüfusu neredeyse iki katına çıkar ve bu gelenler yabancılardan çok, eski geleneklerini yaşatmaya çalışan Perulular'dır. Deniz seviyesinden 3600 metre yükseklikte kurulu tapınağın adı Quechua dilinde , ilk İnka Kralı Mancu Capac’ ı koruduğuna inanılan dağ şahininin adından gelir. Yapımı 14. ve 15. yüzyıllar içinde 70 yıl sürmüş olan bu dev tapınağa halk tarafından “Güneşin Evi” de denirdi. Dünkü tapınakta görmüş olduğum kaya blokları, burada gördüklerimin yanında gerçekten de oyuncak gibi kalmışlardı. Kilometrelerce ötede bulunan taş ocaklarından bunca boyuttaki kayayı, o engebeli arazide buralara taşımış olmanın zorluklarını düşünmek dahi istemiyordum. İnsanoğlu isteyince her şeyi yapabiliyordu gerçekten. Tapınakta turistlerle fotoğraf çektirmeleri için getirilmiş dev Kondor’ lar vardı. Kanat açıklıkları 1,5 metreden fazla olan bu dev kuşlar ülkenin sembolüydü zaten.
Aşağıda Cusco kenti uzanıyordu tüm güzelliğiyle ve dağlar her daim karlı tepeleriyle, “Biz buradayız” diyorlardı. Burada hayal gücüne fazla da gerek yoktu. 100 tonluk taşlar kendileri anlatıyorladı bütün hikayelerini. Dünya üstündeki bütün kutsal mekanlar gibi, burada da insanın iliklerine işleyen bir şeyler vardı. Anadolu’ daki antik tapınakların kalıntıları üstünde oturup da iki dakika nefesimi tuttuğumda, içime doğan o garip duygu, dünyanın bu köşesinde de hissettirmişti kendini. Boşuna kutsal değildi bu mekanlar. Ve daha henüz bunlar ilk günlerimdi, daha önümde Machu Picchu vardı, Titicaca vardı ve Nasca vardı... Kimbilir oralarda neler bekliyordu beni...Cusco’ da gördüklerim ve bu tepede hissettiklerim ileride göreceklerim hakkında daha da heyecanlanmama, hatta sabırsızlığa kapılmama yol açmıştı. Bunun üstüne Cusco civarındaki diğer kalıntıları da gezip şehre döner dönmez Machu Picchu trenine biletimi almıştım. Evet, artık yola çıkmaya hazırdım...

Peru' nun Son Fatihleri


Ocak ayının sonunda Peru' daydım. Yalnız değil tabii ki... Beraberimde 30 süper insan vardı ve geçirdiğimiz günler içinde, nasıl bulunmaz dostluklar kurulduğunu bir bilseniz, sizler de şaşarsınız.


Keşif ve macera duygusuyla yola çıkmış bu ekip, daha ilk dakikalardan başlayarak, birbirine kenetlendi. Başkent Lima, İnkalar' ın eski başkenti Cusco, gizemli Machu Picchu ve dünyanın ulaşıma elverişli en yüksek gölü Titicaca' yı içeren harika bir yolculukla, unutulmaz hatıralar ekledik öncekilere.

Yağışlı mevsim olmasına rağmen, hava şartları her ziyareti rahatlıkla yapmamıza yardım etti. Islanmadık, üşümedik ve büyük keyif aldık.

Peru' ya gitmek isteyen her gezginin kafasını kurcalayan en büyük soru "Yükseklik Hastalığı" dır. Kitapları ya da internet sitelerini açıp okuduğunuzda karşınıza o kadar çok şey çıkıyor ki, insan ister istemez biraz çekiniyor. Bizim ekipte, biraz baş ağrısı ve azıcık nefes darlığı dışında hiç bir sorun yaşanmadı. Yaşanan tek ciddi sağlık sorunu, BENİMKİSİYDİ!!! O da yükseklikten değil, üşütmekten kaynaklandı ama kendimi gruptaki sevgili doktorlarımıza emanet ettim ve yediğim iğneler sayesinde bir gün içinde sapasağlam ayağa kalktım.

Yolculuğumuz çok hareketli, insanın her dakikasını dolduracak şekilde hazırlanmış bir kültür programıydı. Mercek altına alınan konular İnkalar' ın yaşamları, sanatı, kurdukları şehirler ve mabetler, İnka öncesi toplulukların yarattıkları zengin birikim ve Peru' nun olağanüstü coğrafyasıydı.

Yedik, içtik, güldük, söyledik ve yaklaşık 10 günün sonunda, bedenen yorgun ama ruhen hafiflemiş şekilde günlük yaşamlarımıza geri döndük.

En kısa zamanda yeniden bir araya gelmenin planlarını yapan bu güzel topluluğa benden bir selam olsun!

Sri Lanka Dönüşü


Dün akşamüstü Sri Lanka' dan döndüm. Otuz derecelik, nemli bir tropikal sıcağı ardımda bırakıp, İstanbul'un buzzz gibi havasina inince, hem içim, hem bedenim, hem de ruhum üşüdü.

Sri Lanka yemyeşil bir ada, her bölgesi ayrı güzel... Hatta o kadar muhteşem ki, ünlü gezgin Marco Polo, dünyanın en güzel adası demiş Sri Lanka için. Arap tüccarlar bu adanın zümrüt rengi güzelliğinden etkilenip, ismini Serendip koymuşlar. "Bir güzelliği ararken, beklenmedik başka bir güzellikle karşılaşıp, derin bir mutluluğa erişme" anlamında, İngilizce Serendipity kelimesinin de kökü olmuş bu gizemli isim. Bunları düşünürken, aklıma geçen sene FEST için yazdığım yazılardan biri geldi. Dünyanın sevdiğim adaları hakkındaydı bu yazı ve bir bölümünde de Sri Lanka' dan bahsetmiştim. Onun bir kısmını buraya alayım hemen:

Beni etkileyen bir başka ada ise, Sri Lanka’dır. Her ülkenin bir rengi olsa, Sri Lanka’nınki yeşil olurdu kesinlikle... Hayatımda yeşilin bu kadar çok çeşidini daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Amazon ormanlarında bile! Kıyılar yeşil, ovalar yeşil, dağlar zaten yemyeşil, çay ekili yamaçlar kıvrım kıvrım yeşil, dağlar arasında saklı vadiler derin yeşil... Bu yeşile fon oluşturan gökyüzü ise parlak mavi, topraksa kıpkırmızı! Hepsinin içinde de , beyaza boyanmış, göğe yükselen tapınaklar, dagobalar... İnanılmaz bir manzaradır orada görülen! Başkent Colombo başlı başına bir alemdir! Okyanus kıyısında birkaç kilometre boyunca uzanan meşhur Galle Face kordonunda yapılan yürüyüş, satıcılar, şakalaşan gençler, uçurtma uçuran çocuklar, kikirdeyip göz süzen genç kızlar, ağırbaşlı orta yaşlı çiftler arasında geçer ve eğer bir de gün batımı saatlerinde yapılmışsa, hayatınızın unutulmazları arasına girer hemencecik. Kordonun bitimindeki Galle Face otelinin, deniz kıyısındaki koloniyel bahçesinde yudumlanan meşhur Seylan çayı da Sri Lanka’nın olmazsa olmazlarındandır. Ama kıyı bırakılıp, adanın iç kısımlarına geçilince, yeşil daha da artar. Ada tarihinin parlak dönemlerinde krallar tarafından yaptırılmış, her biri bir göl olan dev su rezervuarları bu sonsuz yeşillik içinde, ayna gibi parlarlar. Bence adanın en ilginç yerlerinden biri, Buda’nın dişinin saklandığı meşhur tapınağın yer aldığı eski başkentlerden Kandy’dir. Buradaki ruhsallık şehrin her köşesine sinmiş gibidir. Neredeyse, dokunularak bile hissedilebilir. Ama bana sorduklarında, benim için en unutulmaz olan yer kesinlikle Nuwara Eliya’daki çay bahçeleri ve orada kaldığımız Çay Fabrikası Oteli’dir. Umarım bu manzarayı yine görebilirim. Gece geç saatte geldiğimiz için, aslında tam olarak anlayamamıştık nerede olduğumuzu. Vadinin dibinde otobüsümüzü bırakıp, minibüslere doluşmuş ve sarsıla sarsıla yükselmeye başlamıştık. Dışarıda parlak bir ay vardı ve etrafımızı gümüşi bir ışıkla sarmalıyordu. Otele vardığımızda hepimizi tatlı bir sürpriz bekliyordu. Otel gerçekten de eski bir çay fabrikasından dönüştürülerek yapılmıştı. İçinde hala eski çay işleme makinaları duruyordu. Ama hepimiz en büyük sürprizi sabah erkenden uyanınca yaşamıştık. 2000 metrenin üzerindeydik, bulutlar altımızdaydı, etrafımızdaki tepelerin çayla kaplı yamaçları bu bulutları delip, çevremizde dans ediyorlardı sabah sisiyle ve bütün bunların da üstünde muhteşem bir güneş parlayarak, her şeyi altın bir ışıkla yıkıyordu... Gözlerimize inanamamıştık ve hepimiz dışarı fırlamıştık mutlulukla! Çocuklar gibiydik, neşeyle bahçelere dalmıştık... Hayatımda bu kadar keyifle kahvaltıya oturan bir grup daha görmemiştim... Herkesin dilinde bir şarkı vardı neredeyse. Herkes kahkaha atıyordu. Unutulmaz olmuştu burası artık...

Geçen sene böyle yazmışım. Bu seneki izlenimlerimi ise daha sonra paylaşacağım. Ama şimdiden söyleyebilirim ki, bu sene de en az geçen seneki kadar eğlenceli ve unutulmaz oldu seyahatimiz...

İlk Merhaba

Merhaba,

Ben İko...Arkadaşlarım bana böyle der ve ben de bu isme o kadar alıştım ki, gerçek adımla seslenildiğinde neredeyse dönüp bakmıyorum bile...

Profilimden kim olduğumu, ne iş yaptığımı ve bunun gibi temel bazı konulardaki bilgileri alabilirsiniz, o yüzden burada tekrarlamayacağım.

Peki bu blog nereden çıktı?
Aslında bir internet sitesi hazırlamak ve o siteyi yazılarımla, fotoğraflarımla beslemek fikri vardı kafamda ama nedense bir türlü hayata geçirememiştim. Sanki biraz gözüm korkuyor gibiydi. Teknolojik konularda pek de parlak olmadığım gerçeği göz önüne alınırsa, bu konuda çekingen olmam da doğaldı. Yine de yaptıklarım, gördüklerim o kadar renkli ve paylaşmaya değer ki, bunları heba etmek de içime sinmiyordu. Üstelik, seyahatlerim beni sürekli dünyanın değişik köşelerine taşıdığı için, fazla zahmete girmeden kısa süre içinde, pratik bir şekilde gördüklerimi ve yaptıklarımı ortaya koymak, arkadaşlarımın ve belki de meraklıların beni takip etmelerini kolaylaştırmak istiyordum.
Uzun lafın kısası, gün bugünmüş...Sonunda evimin rahatlığı içinde, sakin sakin otururken bu blogu oluşturmaya karar verdim.
Burada eski ve yeni yazılarımı, yaptığım seyahatleri, gelecekte yapacağım seyahatlerin planlarını, kitapları, müzikleri, kısaca benim dünyamı paylaşağız.
Umarım hep birlikte keyfini çıkarırız.
Dolayısıyla tekrar kocaman bir MERHABA!